00.12.1999 - Her şey Allahın Rızası İçin, Nefis Terbiyesi, Tevbe Etmek

00.12.1999 - Her şey Allahın Rızası İçin, Nefis Terbiyesi, Tevbe Etmek
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn, Muhammedini'l-Mustafa ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd.
Her iş, Allah rızası için olacak. Camiye gelmek, sabah namazı kılmak, sakal bırakmak, sadaka vermek, zekât vermek, hacca gitmek… her şey böyledir.
Ne yapmamız lazım?
Her şeyi, Allah rızası için yapmamız lazım. Her düşüncemizin evvelinde; halis muhlis Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmak arzusu, düşüncesi olması lazım.
Hadîs-i şerîflerde bildiriliyor: Nice böyle güzel düşüncelerle, evinden çıkıp çarşı pazarda ticaret yapıp, çoluk çocuğu için helal para kazanıp evine gelen kimse vardır ki; gazi ve şehit sevabı ve hacı sevabı, umreci sevabı alıyor.
Neden?
Çok halis niyetli.
“Ben kalkayım, çalışayım, belim de ağrıyor ama, kolumda da sızı var ama, şu çoluk çocuğuma helal lokma yedireyim, harama muhtaç düşürmeyeyim, şunları harama kaydırmayayım, kimseye muhtaç olmadan, kendi emeğimle çalışayım da kimseye yük olmayım, hem çalışayım hem de kazandığımla sadaka vereyim, hayır vereyim…” Bunlar güzel duygular. Bunlarla ticaret yaptığın zaman, Allah hacı sevabı veriyor, umre sevabı veriyor. Hadîs-i şerîfte var, hadis kitaplarında bunları bildiriyor.
Onun için iş insanın kafasını, gönlünü ıslah etmesidir, aklını, niyetini düzeltmesidir. Niyet güzel olunca, her şey kıymet kazanıyor, sevaplı oluyor. Niyet bozuk olunca ölünce bile adam;
Haybeye gitti Niyazi
Ne şehit oldu ne gazi
Boşa gidiyor. Hayatı da boşa gidiyor her şeyi boşa gidiyor.
Onun için;
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî.
Bizde rozetleri var.
Rozet: Batı dillerinde “gülcük, küçük gül” demek. Yakaya takılacak, küçültülmüş şekli var, levhası var.
Ne bu yakaya takılan kâfi, ne duvara asılan kâfi...Kalbinde, aklında, gönlünde yazılı olacak!
İlâhî ente maksûdî. “Yâ Rabbi! Sen benim maksudumsun, ben seni istiyorum, sana yöneliyorum!” Ve-rıdâke matlûbî. “Ve senin rızan benim aradığım şeydir, istediğim şey odur. Ben senin rızanın peşindeyim!”
Çok önemli bir kuraldır. Üzerinde çok durmak lazımdır. Yoksa insan, haybeye gider, boşa, havaya gider.
وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُورًا
Ve-kadimnâ ilâ mâ amilû min amelin fecealnâhü hebâen mensûrâ. [1]
Havaya üfürülen toz toprak gibi olur. Hiçbir işe yaramaz. Kafayı düzeltmek, gönlü düzeltmek lazım, gönlü nurlandırmak lazım. Her yaptığı şeyi, Allah rızası için yapmak lazım.
Allahu Teâlâ hazretleri kendi rızası için yapılmayan ameli zaten kabul etmiyor. İşte ölümü de kabul etmiyor.
Millet iğne vurulmaktan bucak bucak kaçıyor.
Allah her türlü hastalıktan afetten korusun.
İkinci hadîs-i şerîf.
كَمَالُ الْإِيمَانِ حُسْنُ الْخُلُقِ
Kemâlü’l-îmâni hüsnü’l-hulûk.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten.
Kemal; olgunlaşması, yetişmesi, yetmesi.
Anadolu’da “Meyveler yetti mi?” derler. “Tatlandı mı, olgunlaştı mı?” mânasına...
Kemal; “kemale ermek, kâmil olmak, tamam olmak, eksiği bitmek, ermek, yetmek” demek.
Kemâlü’l-îmâni. “İmanın en yetkin, en olgun hâli.”
Ben mü’minim, elhamdülillah.
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve resûluhû.
“Cân u gönülden şehadet ederim ki; Allah’tan başka mabut yoktur, ilah yoktur, sadece Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet edilmelidir. Gayrıya ibadet şirktir, küfürdür. Ben sadece Allah’a ibadet ederim. Yine şahitlik yaparım ki; her yerde her zaman, yerde gökte havada, dünyada âhirette Muhammed-i Mustafâ, Allah’ın gönderdiği hak Peygamberdir, Allah’ın Resûlü’dür!”
Tamam güzel. Sen mü’minsin, ben mü’minim elhamdülillah.
Ama bu Mü’minliğin bu imanın olgun, yetkin hâli nedir?
Bazen armut alıyoruz, hart bir ısırıyoruz, tadı yok. Erik alıyoruz, hart bir ısırıyoruz; ekşi, dişlerim kamaştı. Muz alıyoruz, hart bir ısırıyoruz, acı. Ben bu muzu tatlı sanırdım, bu yeşil. Isırıyorsun; bayağı acı, yapış yapış uzuyor. Acı buruk tadı var. Ayvayı yiyorsun, hart ısırıyorsun, çiğneyemiyorsun. Dıkız ayva derler, Anadolu tabiri ile 'olmamış' demek.
Bir de bizim Çanakkale’de incirler olur. Yumruk gibi incir...Olduktan sonra dalında bükülür, boynunu büker, dervişleşir. Tamam işte. O zaman o incirin içine, sanki bir kaşık bal koymuşlar gibi; dibindeki delikten de akar. Donuk bir şekilde içinin tadı akar. Biz artık incir yemeye doyduğumuz zaman çocuklar; giderdik, incirin dibindeki sadece o balından alırdık, onu yerdik. Çünkü tatlı, şeker gibi, çocukların sevdiği şeker gibi tatlı, olgunlaşmış. Boynunu büker, sapı hafif buruşmaya başlar. Soydun mu sanki şekerleme, o kadar tatlı.
Kemalü’l-îmân.
İmanın olgun, yetkin hâle gelmesinin alameti nedir?
İnciri görünce olgunlaştığını anlıyorum. Üzümü görünce anlıyorum, sapsarı sararmış sarkıyor. Koca salkım sultanî, bu olmuş, yeşil değil. Anlıyorum da imanın olgunluğu nasıl anlaşılacak?
Kemâlü’l-îmâni hüsnü’l-hulûk.
Ahlâkın güzelliğinden anlaşılacak!
“İmanın olgunluğu, güzel ahlâktır!”
İnsanın imanı güzel oldu mu, olgunlaştı mı huylarının hepsi güzelleşir.
“Hanım, şimdi kocan burada yok, nasıl bir adamdı, iyi miydi?”
“Şöyle , 60 yıl beraber yaşadık, şu kadar birbirimizi incitecek söz söylemedik.”
“Allahu ekber! Seni hiç dövmedi mi, bağırmadı mı? Yemeğin tuzsuz olmasından, kazanın dibinin tutmasından, ütüden, gömlekten hiç bağrışmadınız mı ya? Dırdır filan olmadı mı evde, sen ona bağırmadın mı, o sana bağırmadı mı?..”
“Hayır. Şu kadar birbirimizi incitmedik.”
Allahu ekber! İnsan şaşıyor. Kadın kocasını methediyor, koca karısını methediyor. Çok hayret edilecek bir şey!
Biz sinirlendik mi ille bir hır gür çıkartırız evde! Bıyıklarımızı burarız. “Ben kazak erkeğim!” diye.
Kemâlü’l-îmâni hüsnü’l-hulûk. “İmanın olgunluğu, ahlâkın güzelliğidir.”
Ahlâk güzel olacak!
Ahlâkın güzelliği nereden, bu ahlâk nasıl güzelleşir?
Durduğu yerden bu incir oluyor da insanın ahlâkı durduğu yerden olur mu?
Olmaz! Durduğu yerden olmaz. Eğitim gerekir, terbiye gerekir, çalışmak gerekir.
Ahlâkın güzelleşmesi için çalışma nedir?
Buna ilm-i tasavvuf derler. İslâmî ilimlerin en önemlilerindendir.
İlm-i Tezhîb-i Ahlâk: Ahlâkı güzelleştirme ilmi.
Tasavvufun içinde bir şubedir. Tasavvufun a’sı, b’si, c’sinden bir tarafı da, ahlâkı güzelleştirmektir. Ahlâkı güzelleştirmenin kaynağı, membaı, büngür büngür suyun çıktığı berrak kaynak, ana kaynağı nefis terbiyesidir. Nefis terbiye edilmezse, insanın ahlâkı güzel olmaz. Çünkü bütün o kızgınlıkları falan yapan, insanın nefsidir.
Nefsi direk gibi! Yanına yanaşma! Bu adamın nefsi direk gibi, burnu havada Kaf dağında, bu adam çok kibirli!
Neden ya, niye kibirli?
Yürüyüşüne baksana ya... Hindi gibi kollarını açmış, kibrinden kabara kabara nasıl dolaşıyor.
Neden, neymiş?
Ya mevkii var, ya parası var, ya ilmi var…
İlim de insana, çok gurur verir.
“Ben, ben, ben, ben bilirim. Hepsini ben bilirim, ben ondan daha çok bilirim!..” filan.
Alimi mahveden de o gururudur. Demek ki o zaman gururlu olduğuna göre, alim değil. Çünkü Allah gururu hiç sevmez.
“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete girmeyecek, zerre kadar kibir olan, cennete girmeyecek!”
Allah kibri sevmez. Kibir Allahu Teâlâ hazretlerine ait bir şeydir. “Ben!” demek Allah’ındır. Övünmek Allah’ındır, övmek övülmek, hamd ü senâ Allah’ındır. O bakımdan güzel huylu olmak için nefsin terbiyesi temel olduğundan, nefsi terbiye etmek lazım.
Nefsin terbiyesi nasıl olur?
Tasavvuf ilmiyle!
“Hocam, hep bu tasavvuf ilmindedir diyorsun. Adresi tasavvuftur diye yazıyorsun ama biz bu tasavvufu bulamıyoruz. Bu tasavvuf nerede, nasıl bir şey?..”
Üçüncü hadîs-i şerîf.
.لَـلّٰهُ أَشَدُّ فَرَحًا بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ مِنْ أَحَدِكُمْ إِذَا سَقَطَ عَلَيْهِ بَعِيرُهُ، قَدْ أَضَلَّهُ بِأَرْضِ فَلَاةٍ
Lellâhü eşeddü ferahan bi-tevbeti abdihî min ehadiküm izâ sekata aleyhi baîruhû kad edallehû bi-ardi felâtin.
Bu hadîs-i şerîfi; İmam Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Enes ve Ebû Hüreyre radıyallahu anhümâ’dan rivayet etmişler.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lellâhü. Buradaki 'le' lâm-ı tekiddir.
Lellâhü eşeddü ferahan. “Allah Muhakkak ki daha çok sevinir, ferahlık duyar.”
Kimden daha çok ferahlık duyar, neden ferahlık duyarmış?
Bi-tevbeti abdihî. “Kulun, Cenâb-ı Hakk’a tövbe etmesinden Cenâb-ı Hak ferahlık duyar, sevinir, memnun olur.” Ama;
Eşeddü ferahan.
Cenâb-ı Hak kimden daha çok ferahlık duyar?
Kulu tövbe ettiği zaman!
Min ehadiküm izâ sekata aleyhi baîruhü kad edallehû bi-ardi felâtin. “Sizden biriniz ki; geniş, çöl arazide devesi kaçmışken tutamamış. Tepelerin arasında kaybolmuşken; ‘Tüh ya, deveyi kaçırdık, yakalayamadık, onun kadar koşamıyoruz da...Gitti güzelim deve…’ derken, deve birden dönüp yanına geri gelivermişse…”
“Çöle kaçmış olan, dağlara kaçmış olan hayvanımızı bulduk, geri geldi!..” diye insan, nasıl sevinir?
Peygamber Efendimiz bedeviye, deveciye anlatıyor. Çölde yaşayan insanı anlatıyor. Biz Anadolu’da yaşayana deseydi; “Kaybolmuş koyunu…” derdi. Yerine göre benzetme değişirdi.
Devesi kaybolmuş, bulamayacak durumda olan bir insanın devesi birdenbire karşısına geliverse nasıl sevinirse; işte Allah kulunun tövbe etmesinden o kadar memnun olur.
Onun için Cenâb-ı Hakk’a dönelim, günahları bırakalım, tövbe edelim Allah’ın sevdiği kul olalım.
El-Fâtiha.
[1] 25/Furkân, 22.
00.12.1999 -
Peygamber Efendimizin Vefatından
00.12.1999 -
Duanın Önemi, Tok
