13.06.1999 - Dünyanın Değersizliği, Alimin Bildiğini Söylemesi, Kabirhayatı, Ölüye Dua

13.06.1999 - Dünyanın Değersizliği, Alimin Bildiğini Söylemesi, Kabirhayatı, Ölüye Dua
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azimi sultanih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ ve kurrati uyûnina Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâi.
Emmâ ba'd.
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Size, açılmış olan sayfadan üç hadis okuyayım. Bu hadîs-i şerîflerden birincisi; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
مَا الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا كَمَا يَمْشِي أَحَدُكُمْ إِلَى الْيَمِّ، فَأَدْخَلَ أُصْبُعَهُ فِيهِ فَمَا خَرَجَ مِنْهُ فَهُوَ الدُّنْيَا. ك عَنِ الْـمُسْتَوْرِدِ.
Me’d-dünyâ fi’l-âhirati illâ kemâ yemşî ehadüküm ile’l-yemmi fe-edhale isbe’ahû fîhi fe-mâ harace minhü fe-hüve ed-dünyâ.
Sadaka rasûlü’llâh fî-mâ kâl ev-kemâ kâl.
Hâkim, Müstedrek’inde rivayet etmiş. Peygamber efendimiz buyuruyor ki;
"Sizden biriniz denize gitse, parmağını denize soksa, denizden parmağıyla ne kadar su çıkarsa, ıslaklığı ne kadarsa, bu dünya işte o kadardır."
Dünya o kadardır... Koca okyanuslar, denizler... Onun kenarına gideceksin; parmağını sokacaksın, çıkaracaksın. Ne kadar su geldi? Dünya o kadar işte. O okyanuslar, o denizler onlar hep ahiret. Dünya bu kadar.
Herkes bir şeye inanıyor ama bir şeye inanmak, batıla inandıktan sonra kıymet ifade etmez. Hakka inanmak lazım. Bizim imanımızın en önemli özelliği, ötekilerden farkı; ahirete iman. Bu dünya hayatı fanidir, kısadır, hiçtir, kötüdür, azdır, imtihan yeridir, çilelidir, sıkıntılıdır, Müslüman burada rahat yüzü görmez... Ama çok kısadır. Ana, özet, kısa yoldan söylemek gerekirse; asıl olan ahirettir. Bizim inancımız bu.
İmanın en önemli noktası Allah'a inanmak. Tamam. Allah'ın varlığına, birliğine inanmak. Tamam. Allah'a inanınca; Allah'ın gönderdiği Peygamberlere inanacak, Peygamberlere indirdiği kitaplara inanacak, kaderine inanacak. Allah ne takdir etmişse ona eyvallah diyecek. "Tamam" diyecek. "Peki" diyecek. Razı gelecek filan.
Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî. İşte bunların hepsi Allah'a inanmanın tabii sonucu.
Ama en önemli noktalardan birisi öldükten sonra ölmüyoruz biz. İş bitmiyor, sona ermiyor, kesilmiyor. Öldükten sonra asıl hayat var.
Asıl okyanus, asıl deryalar, sonsuz... Deryalar sonludur da ama parmağını sokup çıkarttığın zaman çıkan suyun yanında deryaları düşünürsen, derinliklerini düşünürsen, genişliklerini düşünürsen oradan biraz sonsuzluğu anlayabilirsin. Ahiret ebedi... Biz asıl ahireti düşünüyoruz. Biz ahirete inanıyoruz ve ahiret saadetini elde etmek için gayret ediyoruz. En akıllıca iş bu.
Bir insan ahirete hazırlanıyorsa en akıllı işi yapıyor. Çünkü en büyük, en devamlı mükâfatı kazanacak. Cennete girdi mi ebedi saadete erecek. Çok önemli!
Eğer bir insan; ahirete inanmıyor, ahirete hazırlanmıyor ve ahiretini kaybedecek şekilde çalışıyorsa, bu dünya hayatı rüzgar gibi geçer. Kendim de tatmış bir insan olarak söyleyeyim; rüzgar gibi geçiyor. Bir göz yumup açıncaya kadar bir bakıyorsun; büyümüşsün. Bir bakıyorsun; baba olmuşsun. Bir bakıyorsun; dede olmuşsun. Bir bakıyorsun; ihtiyarlamışsın. Hop birkaç göz yumup açıncaya kadar bitiveriyor. Bu dünya mühim değil!
Biz asıl ahireti kazanmaya çalışalım. Asıl ahirette zarar etmemeye, cennete girmeye çalışalım, cehenneme düşmemeye çalışalım. İşte ona çalışıyoruz en doğru olan budur. Bütün insanların da böyle yapması lazım.
Bu birinci hadîs-i şerîf.
Bu sayfadaki ikinci hadîs-i şerîf;
مَا آتَى اللهُ تَعَالَى عَالِـمًا عِلْمًا إِلَّا أَخَذَ عَلَيْهِ الْـمِيثَاقَ: أَنْ لَا يَكْتُمَهُ. ابْنُ نَظِيفٍ فِي جُزْئِهِ، وَابْنُ الْجَوْزِيِّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ.
Mâ âtallâhu teâlâ âlimen ‘ılmen illâ ehaze aleyhi’l-mîsâka en-lâ yektümehû.
"Allahu Teâlâ Hazretleri; bir âlime bir ilim verdiyse, bir bilgi verdiyse mutlaka ondan ahd-i mîsâk da almıştır."
'Bu bilgini kendine bırakma, saklama, susma, konuş, söyle, öğret, anlat' diye. Allahu Teala hazretleri; saklamamak, ketmetmemek hususunda alimden söz almıştır. Âlim susmayacak. Âlimin ilmi olduğu halde, bildiği halde susması vebaldir ve toplum içinde zarardır.
Toplumda çeşit çeşit hatalar, yanlışlıklar olabilir. Bilmeyen insan yanlış işler yapabilir. Bilen yanlışlığı söyleyecek. Nasıl çocuğumuz tehlikeli bir yere giderken koşturuyoruz. "Aman çocuk caddeye doğru gidiyor, koş."
Niye?
Caddede trafik var, ezilebilir. "Gerçi her arabanın şoförü var ama neme lazım ben çocuğumu tutayım." diyoruz. Çocuk bilmiyor gidiyor. Veya çocuk elektrikle oynamaya, tehlikeli bir aletle oynamaya kalkışınca, eline tornavidayı alıp televizyonun arkasına dolaştığı zaman hemen şahin gibi koşuyoruz. Elinden televizyonu da, tornavidayı da alıyoruz. Bir daha yapmasın diye, biz yokken böyle bir şeye girişmesin diye biraz da bağırıp çağırıyoruz. Yaşına göre "öcü var, seni döverim, cimciklerim ha" diye eline çat pat vurarak o işin tehlikesini hatırlatıyoruz. Tehlikeyi bilen, bilmeyene yardımcı olacak.
İnsanlar için büyük bir tehlike var. Eğer Allah'ın emrine uygun yaşamazlarsa bu hayat geçer. Çok pişman olurlar; ahirette çok ceza görürler. Bir zaman gelir kendisi anlayabilir. Anlar ama iş işten geçtikten sonra anlar veya tam öleceği sırada anlar. Tam vefatı anında aklı başına gelir.
Bu dünyadaki tehlikelerden koruduğumuz gibi, Müslüman âlimde; insanları ahiretin tehlikelerinden koruyacak. Cehenneme düşmekten koruyacak.
Allah'ın gazabına, kahrına, hışmına uğramaktan koruyacak ve söyleyecek. "Aman öyle yapmayın. Aman böyle yapmayın. Aman haram yemeyin. Aman günaha bakmayın, dalmayın. Aman yanlış yola sapmayın. Aman zulüm yapmayın." diye söyleyecek.
Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim;
Âlim konuşacak, cahil de âlimin sözünü tutacak; laftan anlayacak. Âlimin sözünü dinleyen toplumlar gelişir. Âlimin sözünü dinlemeyen toplumlar, Allah'ın kahrına, gazabına uğrar, yıkılır.
Osmanlı Devleti'ni düşünelim:
Âlimlerin hakim olduğu toplum yükselir. İşte Fatih'in toplumu... İşte Fatih'i yetiştiren toplum... İşte Fatih'in hocaları... İşte Molla Güraniler, Akşemseddinler, fethi teşvik edenler, hedef gösterenler, "yarım bırakma, devam et" diyenler, onları öyle ahlâklı yetiştirenler... Kanını canını Allah yoluna feda edecek milleti, imanlı nesilleri öyle terbiye eden âlimler... Toplum yükselir, yükseldi.
Âlimlerin sözünün dinlenmediği, alimlerin hor hakir olduğu toplum yıkılır. İşte Osmanlı... İşte başka toplumlar...
Bir kere neden yıkılır?
Allah'ın gazabına uğrar da ondan yıkılır.
Yavuz Sultan Selim, Kahire'yi fethettiği zaman, cuma namazını Ezher Cami'nde kılmış.Cuma hutbesini okuyan hocaya da bir kese içinde yüz altın vermiş. Meğer caminin asıl imamı hatibi o değilmiş. Her zaman her hafta hutbeyi okuyan imam başkasıymış. Bu seferlik bu imam çıkmış o okumuş, yüz altını almış.
Allah nasip etmediğine verdirtmez. Nasip ettiğini de oraya çıkarttırır, konuşturur verdirtir.
Allah bir toplumu yükseltirse, yükseltir; Allah bir toplumu alçaltırsa bir bela verir, alçaltır.
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Benim en büyük korkum Müslüman kardeşlerimizin çektikleri zilletler, zulümler, feci durumlar... En büyük korkum, Allah'ın kahrının bir sonucu onlara. Allah'ın gazabının bir sonucu. Neden?
Allahu Teâlâ Hazretleri kendisinin has kullarını, iyi kullarını, sevdiği kullarını zulümden kurtarır.
Lût aleyhisselamı, Lût kavmi helak olurken oradan kurtarmadı mı?
Kurtardı.
İbrahim aleyhisselamı kurtarmadı mı?
Kurtardı.
Musa aleyhisselam ve ashabını Firavun'un zulmünden kurtarmadı mı?
Kurtardı.
Aziz ve muhterem kardeşlerim kurtarır.
Veyahut da Allahu Teâlâ hazretleri gazap ettiği zaman, kızdığı zaman, birisini musallat eder. Evet birisi geliyor, zulüm yapıyor ama yaptırtan, müsaade eden Allah... Allah müsaade etmese yapamazlar.
Bu böyle değil mi?
Böyle!
İşte ben bundan korkuyorum ve bundan üzülüyorum. Onlar halîs, muhlis Müslüman olsalardı; Allah koruyacaktı. Zalimi bir başka zalime musallat edecekti, dinsizin hakkından imansız gelir, bir şeyler olacaktı. Tabii biz işin, olayların arkasındaki esrar perdesini bilemiyoruz ama bu benim aklıma geliyor. İpuçlarından, benim gördüğüm kadarıyla durum böyle...
Biz çok üzülüyoruz da Cenâb-ı Hak bunları görmüyor mu?
Görüyor.
Şimdi bir insanın ölmesi kaderde var; ölecek. Mazlum olarak ölürse şehit olacak, çarpışarak ölürse şehit olacak. Tamam. Ama bir de ırzlar, namuslar ayaklar altına alınıyor, işkence, hakaret... Tahammül edilmez işler oluyor.
Ne yapalım?
Allahu Teâlâ hazretlerine sığınalım, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmaya çalışalım, Allahu Teâlâ hazretlerinin gazabına maruz kalmamaya dikkat edelim. Çünkü gazabı geldi mi, azabı geldi mi çok şiddetli oluyor.
Allah hepimizi korusun. Her türlü şerden, tehlikeden, zulümden, zarardan, hasardan, hakaretten, fecaatten, rezaletten korusun. Ne kadar yalvarsak o kadar azdır.
Râbia el-Adeviyye -meşhur veli hanım, mübarek hanımefendi- düşman şehri muhazara ettiği zaman saçlarını odada dökmüş. "Ya Rabbi şu saçlarımın bir kılını ben düşmana göstertmedim. Namahreme göstertmedim. Şimdi bu düşman gelirse; evleri açar,
kadınları tutar dışarıya çeker her türlü rezalet olur. Beni böyle rezaletlere maruz bırakma." diye dua etmiş.
Şerefimizle, izzetle, itibarla yaşamaya muvaffak etsin öyle yaşatsın. Şerefli, izzetli, itibarlı, hüsnü hatimeler ile ahirete göçmeyi nasip eylesin.
Üçüncü hadîs-i şerîf;
İbn Abbâs radıyallahu anhüma’dan. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
مَا الْـمَيِّتُ فِي قَبْرِهِ إِلَّا شِبْهُ الْغَرِيقِ الْـمُتَغَوِّثِ، يَنْتَظِرُ دَعْوَةً مِنْ أَبٍ أَوْ أُمٍّ أَوْ وَلَدٍ أَوْ صَدِيقٍ ثِقَةٍ، فَإِذَا لَحِقَتْهُ كَانَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا، وَإِنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ لَيُدْخِلُ عَلَى أَهْلِ الْقُبُورِ مِنْ دُعَاءِ أَهْلِ الدُّنْيَا أَمْثَالَ الْجِبَالِ، وَإِنَّ هَدِيَّةَ الْأَحْيَاءِ إِلَى الْأَمْوَاتِ الِاسْتِغْفَارُ لَهُمْ وَالصَّدَقَةُ عَنْهُمْ. الدَّيْلَمِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
Me’l-meyyitü fî kabrihî illâ şibhü’l-ğarîki’l-müteğavvisi. Yentazıru da’veten min ebin ev ümmin ev veledin ev sadîkın sikatin fe-izâ lahiktehû kâne ehabbe ileyhi mine’d-ddünyâ ve mâ fîhâ. Ve innallâhe azze ve celle le-yudhilu alâ ehli’l-kubûri min duâi ehli’d-dünyâ emsâle’l-cibâli ve inne hediyyete’l-ahyâi ile’l-emvâti el-istiğfâru le-hüm ve’s-sadakatü anhüm.
[Buna ayrıca uzun bir ders yapmamız lazımdı ama, artık burada söz verdik. Üç tane olacak diye okuduk. Bir daha belki başka bir yerde anlatmak uygun olur.]
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Kabre konulan ölü -meyyit- kabrinde, denize düşmüş yardım isteyip çırpınan, boğulmak üzere olan bir insan gibidir." Kabirdeki meyyit, denize düşmüş, yardım isteyen, çırpınan bir kişi gibidir.
Yentazıru da’veten min ebin ev-ümmin ev-veledin ev-sadîkın." Babasından dua bekler, anasından dua bekler, evladından dua bekler, güvendiği arkadaşından dua bekler."
Denize düşmüş insan kurtulmak istemez mi?
Birisi gelse "kurtar" demez mi?
O da, dünyada kimi kalmışsa; babası, anası, oğlu, arkadaşı ondan dua bekler.
Fe-izâ lahiktehû. "Dua ona ulaşırsa, dua yapılırsa; -Lahikat da olabilir- Söz duaya gider.
Kâne ehabbe ileyhi mine’d-ddünyâ ve-mâ fî-hâ. "O dua, ona dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha sevgili gelir." O dua kabirdeki insana ulaşınca, dünyalar olun olur. O duaya kavuşmak ona dünya ve dünyanın içindeki her şeyden daha tatlı gelir.
Ve-innallâhe azze ve celle. "Aziz ve celil olan, izzet sahibi, celal sahibi olan Allahu Teâlâ Hazretleri" Le-yudhilu alâ ehli’l-kubûri. "Kabirlerde yatan o mezarlıktaki o ölülere, kabir ahalisine" Min duâi ehli’d-dünyâ. "Dünyada yaşayan insanların duasından" Emsâle’l-cibâli. "Dağlar gibi sevaplar, mükâfatlar indirir." O dualardan sevinçler, sürurlar bahşeder. Bunu aziz ve celil olan Allah yapıyor.
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Onun duasından bu tarafa dağlar gibi mükâfatlar, sevaplar gelir.
Ve-inne hediyyete’l-ahyâi ile’l-emvâti. "Yaşayanların ölülere, hediyesi" El-istiğfâru le-hüm. "Onlara mağfiret dilemektir." Ve’s-sadakatü anhüm. "Ve onların namına hayır, sadaka vermektir."
Demek ki Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Ölülerimizi, ahirete göçmüş yakınlarımızı duadan unutmayalım, onlara hayır dualar edelim. Onlara hediyeler; Yâsînler, Tebarekeler, İhlâslar, Fâtihalar gönderelim, dualar edelim. Çünkü Allah onlara, ondan dolayı dağlar gibi sevaplar verir. Onların kabirde denize düşmüş, yardım isteyen insanlar gibi, çırpınır gibi olduğunu gözümüzün önünden hiç uzak tutmayalım. Biz de o duruma düşeceğiz diye onu da hatırımıza getirelim. Biz o kara toprağa gireceğiz, biz de o duruma düşeceğiz, biz de dünyada kalanlardan dua bekleyeceğiz. Bunu unutmayalım.
Yaşayanların ölülere hediyesi neymiş?
Onlara mağfiret istemek, istiğfar etmekmiş. "Ya Rabbi! Onu affet, mağfiret et." demekmiş ve onlar namına hayır ve sadaka yapmakmış. Geçmişlerimize hayır yapalım, sadaka verelim onların namına kurban kesiverelim. Onların namına cami yapabilirsek; cami yapalım. Çeşme yapabilirsek; çeşme yapalım.
Bir mescidi süpürüp süpürüntülerini bir kenara biriktirip atmak bile cennette huri kızlarının mücevherleri, mehirleri olacakmış. Allahu Teâlâ hazretleri onları, o hale getirecekmiş. Huri kızlarının mücevheri mehirleri olacak. O kadar önemli!
Onun için onlara hediyelerimizi unutmayalım, onlar namına hayırlarımızı yapalım, dualarımızı edelim.
Allahu Teâlâ hazretleri cümle geçmişlerimize rahmeylesin. Ruhlarını şâd eylesin. Kabirlerini pür nur eylesin. Kendilerini mesrur eylesin. Cümlemizi cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenaâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm. Sübhâne rabbinâ rabbi’l-ızzeti ammâ yasifûn ve selâmün ale’l-mürselin velhamdülillahi rabbi’l-âlemîn.
El-Fâtiha.
13.06.1999 -
Ölüm Korkusu, Cennet,
13.01.1999 -
İslamda Kardeşlik, Kötülüğe
