13.11.1997 - Sadaka-i Cariye, Çeşme Yaptırmak

13.11.1997 - Sadaka-i Cariye, Çeşme Yaptırmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülilâhi Rabbi’l âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh.Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âla âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’dü:
Fekale Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.
İzâ mâte’l-insânü inkata’a amelühû illâ min selâs sadakatün câriyetün ev ilmün yüntefe’u bi-hî ev-veledün sâlihun yed’û lehû.
Sadaka Resûlullah fîma kâl ev kemâ kâl.
Buhârî gibi İmam Müslim var; Müslim b. Kuteybe en-Nîşâbûrî. Çok büyük, en büyük hadis alimlerinden. İslâm tarihinin en büyük hadis alimlerinden birisi. O rivayet etmiş ki, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
“İnsan öldü mü?”
“Öldü.”
İnkata’a amelühû. "Ameli kesildi, bitti. İşi biter.” İnsan öldü mü saat durur, hesap durur, işi biter.
İllâ min selâsin. “Ama üç kişi hariç.”
Sadakatün cariyetün. “Eğer ölen insan arkada carî bir sadaka bırakmışsa…”
Carî sadaka ne demek?
Yani sen sadakayı götürüp fakire veriyorsun, “Al kardeşim, ben sana acıdım, bu mübarek günde sana sadaka veriyorum, üç mark, beş mark, on mark.. O da; “Allah razı olsun.” diyor.
Burada dilenen pek yoktur ama Türkiye’de olur. Türkiye’de “Allah rızası için ver!” diye kapışıyorlar. Kamyonla yiyecek dağıtmaya gidiyorsun, yiyecek alacağız diye çamurlara bulanıyorlar. Türkiye'de fukaracık çok.
Sadakayı bir defa veriyorsun, bitiyor. Tık, bitiyor. Tüfeğe barutu ağzından doldur, paçavarayı tık, ondan sonra sıkıştır, tetiği çek, dolma tüfekle bir atış yapılır, bom... Bitti. Bir tane. Amma sadaka, carî olursa...
Carî ne demek?
"Cereyan eden." demek. Sadaka-i câriye olursa, o zaman sevap devam ediyor. O zaman tıkır tıkır, tıkır tıkır, tıkır tıkır makine gibi sevap devam ediyor.
Arkada bir devam eden sadaka bırakan birisi varsa onun defteri kapanmaz; sevabı yazılır durur.
Neden?
Sadaka-i câriye bırakmış. Tıkır tıkır makine gibi çalışan bir sadaka bırakmış. Altın yumurtlayan tavuk gibi bir şey.
Sadaka-i câriye ne demek, Türkçesi ne?
Altın yumurtlayan tavuk demek.
Senin bir tavuğun olsa, her gün bir tane altın yumurta yumurtlasa ne yaparsın? Ne haber, keyfin yerine gelir mi? Gıd gıdak, gıd gıdak diyor, beyaz yumurta değil de altından bir yumurta yumurtluyor, o büyüklükte bir altın yumurta, ne yaparsın?
Kimse görmeden meydanda, sevincinden şıkıdım şıkıdım oynarsın.
Neden?
Benim tavuğum altın yumurta yumurtluyor diye. Bir insan arkasında; öteki insancıkların istifade ettiği bir hayır bırakırsa, ona hep sevap gelir. Altın yumurta yumurtlayan tavuk gibi.
Bir misal ver hocam!
Sen gittin köyüne çeşme yaptırdın. Senin köylün eskinden suyu ta uzaktan getirirdi. Evlerde su yoktu. Sırtta taşınırdı veya hayvanla, binekle veya traktörle taşınırdı, su yoktu. Sen bir çeşme yaptın, güldür güldür su getirdin boyuna akıyor. Herkes dolduruyor dolduruyor, içiyor; dolduruyor dolduruyor, götürüyor. Tarlasını suluyor, evinde bulaşığını yıkıyor, abdestini alıyor, gusül abdestini alıyor filan. Senin hayrın devam ediyor. Sen o çeşmeden dolayı boyuna sevap kazanırsın.
İyi hocam, çeşme olursa çeşme yaptırayım. Tamam! Bunun bir başka bir çeşidi var mı?
Var.
Mesela; senin köyüne giden yolda sarp bir iniş, sarp bir çıkış vardı, bir dereden geçmek çok zor oluyordu. Sular azgın olduğu zaman, paçaları sıvayıp geçerken tehlike oluyordu. Bir- iki defa da kaza oldu falanca adam devrildi, filanca şöyle oldu, falanca böyle oldu...
Biz edebiyat okurken orada geçmişti. Kızılırmak’ı geçerken gelin alayı devrilmiş. Sal mı devrildi, atın üstünden mi devrildi ne olduysa; gelin sulara kapılmış. Kimse de kurtaramamış, yakma yakmışlar, hakkında ağıt düzmüşler; “Kızılırmak nettin allık gelini, nasıl aldın allı pullu gelini?” diye yakma, yani ağıt söylemişler.
Haa! Vay be!.. Sular azgın olduğu zaman demek ki insanları götürüyormuş. Ölüm oluyormuş. Koyunlar, atlar gidiyormuş. Mesela Osmanlı Devleti’nin kurucusunun, Ertuğrul Gâzî’nin babası Süleyman Şah, Suriye’de Câber’de sudan geçerken boğuldu. Askerlerinin, adamlarının gözü önünde suda boğuldu gitti. Oluyor demek ki böyle şeyler.
Peki, birisi öyle bir köprü yapsa; üstünden herkes emniyetle geçse, arabalar, insanlar geçse dua etmezler mi?
"Eskiden burada, senede kaç kişi ölürdü. Şimdi bu köprünün üstünden emniyetle geçiyoruz." Tamam!. Onun üstünden insanlar geçtikçe, yaptırana sevap yazılır. Sadaka-i câriye işte! Bu da altın yumurta yumurtlayan tavuk gibi, sahibine boyuna sevap kazandırıyor.
Veyahut ağaç dikmiş adam. Çeşmenin başına boş zamanında kazmayı eline almış, bir dut ağacı dikmiş. Etrafını da keçiler gelmesin, yapraklarını yemesin, çocuklar dallarını kırmasın diye şöyle koruyucu şeylerle korumuş. Ağaç kuvvetlenmiş, köklenmiş, koca bir dut ağacı olmuş. Şimdi herkes üstüne çıkıyor dutlarını yiyor.
Kim dikmiş bunu? Kimsenin haberi yok.
Olsun! Allah biliyor. Onun üstüne çıkıp oradan herkes dut yedikçe, çoluk çocuk "aman şuradaki dut olgunlaşmış, aman şunu koparayım, aman silkele aşağıdan ben toplayayım..." Hah! O dutu yedikçe dikene sevap gider.
Hocam insanlar gelmiyor da üst dallarına kuşlar geliyor, onlar gagalıyor.
Kuşlar yese ona da sevap var.
Hiç kimse yemiyor da, altında ağacın gölgeleniyorlar.
Gölgelenmesinden bile sevap var.
Dalı kırılmış da, ocak yakmış da ısınmış.
Isınmasından bile sevap var.
Demek ki; herkes öldü mü işi bitiyor ama arkasından carî hayır bırakan, sadaka bırakanın işi bitmiyor.
O zaman ne yapacağız?
Aklımız varsa, elimizden geldiğince iyi işler yapıp arkada eser bırakmaya çalışacağız. Ya cami, ya mektep, ya kurs, ya köprü, ya çeşme, ya ağaç, ya kuyu, ya yol... neyse bir hayır, bir şey yapmaya çalışacağız.
Sonra hocam? Hoşuma gitti bu iş.
Ev-ilmun yüntefe’u bihî. “Yahut adam alim imiş, ilim öğretmiş, o ilimden istifade ediliyor.”
Bu adamın da defteri kapanmaz, ona da sevap yazılır. Mesela; adam tefsir kitabı yazmış, herkes okuyor. Mesela Seyyid Ahmed el-Hâşimî isminde birisi bu hadisleri, Muhtârü’l-ehâdîs diye toplamış, ben hadisleri bu kitaptan seçtim. Şimdi bu adamcağız çoktan ölmüş. Ama ben "bunun kitabından okuyup, size vaaz ediyorum." diye bu adama sevap yazılıyor. Bu adam Mekke’de ölmüş. Belki kemikleri bile çürüdü. Belki çürümedi, evliyânın kemikleri, etleri çürümezmiş. Ama sevap yazılıyor.
Ya da tıp kitabı yazmış, filanca hastalık şöyle tedavi olunur. Veya şifalı otlar kitabı yazmış; şu otu alır kaynatırsan şu hastalığın geçer. Adam da onu yapıyor; “Haa bu derdim geçti ya, karnım ağrıyordu, geçti.” Allah razı olsun, tamam. Faydalanılan bir ilim bırakan insanın da okundukça sevabı yazılır durur.
Medineli bir Hacı Osman Efendi vardı, "Şifalı Otlar" diye bir kitap yazdı. Allah-u alem evliyâullahtan birisiydi. Şimdi o kitabı okundukça ona hep sevap yazılıyordur. Bu kitabı yazana sevap yazılıyor, imam Gazzâlî’ye, imam Buhârî’ye, imam Müslim’e sevap yazılıyor. Demek ki; insan faydalanılan bir ilim bıraktı mı sevap yazılıyor.
Ya da hoca; talebe yetiştirmiş, talebeleri şimdi hoca olmuşlar onlar ilim öğretiyorlar. Tamam, o hocaya da sevap yazılır.
Neden?
İlmi kitap şeklinde bırakmadı da; talebe yetiştirdi, talebe bıraktı, ondan istifade ediliyor.
Bu arada bu biraz bana yaradı. Ben ilâhiyat fakültesinden emekli profesörüm. Birçok talebe yetiştirdim, geldi geçti. Herhalde onların hocası sayılırım. Okuttum, yetiştirdim. Tamam. Şimdi bunların bazısı profesör oldu.
Hz. Ali Efendimiz "bana bir harf öğretenin ben kölesi olurum." buyurmuş.
Bir harf bile öğretmek, bu nedir?
"Bu, sopa gibi ucu kancalı olan eliftir." Tamam! Harf bile öğretmek sevap.
"Böyle yapıp karnına bir nokta koyuyorsun, bu nedir?"
Cim. Cim karnında bir nokta.
"Ağzı havaya doğru açık, aşağısında da küpü var bu nedir?"
Ayn. Ayn harfinin ağzı havaya doğru açık. Tamam.
"Şu kuzu gibi ne böyle?"
Fe.
"Şu koyun gibi, koç gibi olan ne?"
Kaf.
"Şu orak gibi olan ne?"
Lam. Tamam, orak gibi şöyle sapından tutuyorsun, otu da böyle tutuyorsun, cırt. Tamam işte o lam harfi.
Harf öğretse bile sevap var. Demek ki; hayır bırakanın defterine sevap yazılıyor, ilim bırakanın defterine sevap yazılıyor.
Ev-veledün salihun yed’û lehû. “Kendisine dua eden bir evlat bırakanın da defterine sevap yazılır.”
Evladın var mı?
Var hocam.
Müslüman yetiştirdin mi?
Yetiştirdim hocam.
Namazlarını kılar mı?
Kılar hocam.
Kur’an’ı bilir mi?
Su gibi okur hocam.
Tesbih çeker mi?
Çeker hocam.
Tamam, sen öldün mü o çocuk ibadet ettikçe, sana dua ettikçe sana sevap yazılacak.
Neden?
Sen yetiştirdin, senin evladın, senin oğlun. Başkaları çocuğunu "para nereden çok gelecek" diye yetiştirmeye çalışıyor. Sen müslüman yetiştirmişsin. Elhamdülillah.
Demek ki buradan, bu hadisten çıkacak ders nedir?
Arkamızda eser bırakacağız. Alimsek; ya kitap yazacağız, ya ilim adamı yetiştireceğiz; onlar bize dua edecek. Ya da anne-babaysak; hayırlı evlat yetiştireceğiz.
“Hocam, benim bu öksüzümün babası küçük yaşta ölmüştü. Ben kadınlık halimle bu çocuğu ben yetiştirdim, öksüz öksüz yetiştirdim. Kendim çamaşır yıkadım, el işi yaptım, örgü ördüm, dantel sattım, bu çocuğumu yetiştirdim, büyük adam oldu.”
Bazen böyle oluyor; bir kadın, bir çocuk yetiştiriyor. Tamam, Allah razı olsun. İşte o sevap, ona gidecek. İyi müslüman yetiştirdiği zaman, sevap ona gidecek. Evlatlarımızı müslüman yetiştirelim.
Evladın iyi ve müslüman yetiştiği nereden belli olur?
Sen olmadığın zaman evladının peşine hafiye tak, gizli polis tak. Takip et bakalım, sen olmadığın zaman bu çocuk nereye gidiyor? Namaz vakti olunca ne yapıyor? Cuma olunca ne yapıyor? Bir incele bakalım; sen yokken bu çocuk ne yapacak? Senin baskın yokken;sen höt demediğin zaman, baston göstermediğin zaman, “darılırım bak ha!” demediğin zaman, senin hatırın bahis konusu olmadığı zaman senin çocuk ne yapacak?
Boş ver namazı mı diyecek? Caminin yolunu mu unutacak? Futbola mı koşacak? Ne yapacak? Nereye gidecek? Yani bir Biergarten’a mı gidecek? Nasıl yetiştiriyorsan, işte o çok önemli! Evladımızı hayırlı yetiştirmeye çalışalım.
El-Fâtiha.
13.11.1997 -
Şefaat Etmek, Peygamberlerin,
05.01.1996 -
İlmin Önemi, Alimin
