13.11.1997 - Şefaat Etmek, Peygamberlerin, Alimlerin, Evliyanın, Şehitlerin Şefaati

13.11.1997 - Şefaat Etmek, Peygamberlerin, Alimlerin, Evliyanın, Şehitlerin Şefaati
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve mededinâ ve tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîne ecmaîn.
Ahmet bin Hanbel'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş:
Kefâ bi’l-mevti müzehhiden fi’d-dünyâ ve murağğıben fi’l-âhirati.
Ne demek?
“Ölüm insana yeter.”
Ne olarak yeter?
Müzehhiden fi’d-dünyâ. “Ölüm, şu dünyanın kıymetini, beş para etmediğini anlatmak bakımından yeter.”
Ve murağğıben fi’l-âhirati. “Ölüm insana ahiretin kıymetli olduğunu anlayıp da âhireti kazanmaya çalıştırmak için yeter” Ölüm insanı uyandırır.
Nasıl uyandırır?
Bu dünyanın boş olduğunu, kıymetsiz olduğunu, âhiretin önemli olduğunu anlattırır; âhirete koşturur, dünyadan zühd üzere yaşatmaya sevk eder. Ölümün böyle bir özelliği vardır. İnsan gider bakar ki;
“Vay be!. Bu benim sınıf arkadaşımdı, bak benden önce ölüverdi.”
“Vay be! Bu benim talebemdi, yaşça benden daha küçüktü, benden önce öldü.”
Benim kaç tane talebem var, benden önce öldüler. Sırayla olmuyor bu ölüm. Yaş haddine göre de olmuyor. Bakıyorsun, Allah Allah... Talebesi ölüyor, hocası yaşıyor. Hasta yaşıyor, hastanın başında bekleyen ölüyor. Fesübhanallah! Torun ölüyor veya oğul ölüyor, torunlar dedeye kalıyor, dede bakıyor. Sübhanallah! İnsan "Ha, ölüm böyle ansızın gelebiliyormuş. Demek ki bana da gelebilir, âhirete hazırlanayım." diyecek, âhireti kazanmaya çalışacak. Dünyanın boşluğunu anlayacak.
"Yahu falanca adam dünyalık için koşturdu, koşturdu, koşturdu... daha tadını tadamadan, kazandıklarını yiyemeden öldü."
Bazen öyle oluyor. Çok görüyorum ben. Adam çok güzel bir köşk yaptırıyor; özene bezene dünyanın masrafını harcıyor. Deniz kenarında yalı, dağ başında bahçeli köşk, kocaman şey yaptırıyor, içine giremiyor. Allah böyle çok özenene böyle bir şey de yapıyor. Kaderin bir oyunu da oluyor, ölüyor. İnsan, hayata doyamadan, kazandıklarını yiyemeden, sefâsını süremeden ölüveriyor.
Ne yapmak lazım?
Uyanık olmak lazım. Âhirete çalışmak lazım.
Bu hadîs-i şerîfi de, İbn Mâce rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. Bu da büyük hadis üstatlarından birisidir. Onu da okuyacağım, bitireceğim.
Yeşfe’u yevme’l-kıyâmeti el-enbiyâü sümme’l-ulemâü sümme’ş-şühedâü.
Kıyamet gününde insanlar hesaba çekilecek, sevaplar, günahlar tartılacak. Tamam! Arkada sevap kazanmamıza sebep olacak eserler bırakmayı demin söyledik.
Bir de bazı insanlar bazı insanlara şefaat edecek.
Şefaat var mı?
Var! Âyete’l-Kürsî’de bile okuyoruz her gün.
Menzellezî yeşfe’u indehû illâ bi-iznihî.
Demek ki Allah’ın izni olduğu zaman bazıları şefaat ediyormuş. Âyete’l-Kürsî’den biliyoruz ki; iyi kulların bazı kullara şefaat etmesi var.
Şefaat etmek ne demek?
“Yâ Rabbi! Bu kulunu affediver. Ne olursun yâ Rabbi, bağışla bu kulunu. Bu cehenneme düşecek gibi olmuştu ama affediver yâ Rabbi! Erhamü’r-râhimîn’sin yâ Rabbi; affediver.” İşte bu şefaat...
Şefaatçilerin başı kim?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Ne yapacak Peygamber Efendimiz?
Secde-i Rahman’a kapanacak, ümmetinin affını isteyecek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bizim affedilmemizi isteyecek.
Şefî’u’l-müznibîn.
Şefâ’atî li-ehli’l-kebâiri min ümmetî. “Benim şefaatim; ümmetimin günahkârlarına olacak onlara şefaat edeceğim.”
Peygamber Efendimiz’in bir sıfatı nedir?
Şâfi’; "şefaat edici."
Bir sıfatı nedir?
El-Müşeffa’.
Hocam ama o ikincisi ne öyle, kocaman kocaman ‘ayn’ çatlata çatlata?
El-Müşeffa’.
Ne demek o?
"Şefaati kabul olunan demek."
Şâfi’ “şefaat eden” demek ama her şefaat edenin, her rica edenin ricası kabul olmaz.
Kabul olur mu?
Gidersin, “ne olur şu işi yapıver” dersin. Bazı makamlar “Yok, olmaz, yasak hemşerim!” der.
Haydi bakalım yap şimdi. Yasak dedi mi haydi geç bakalım!
“Ya etme, şuradan geçiverelim işte.”
“Olmaz! Yasak”
Mehmetçik süngüyü bir doğrultur geçemezsin.
Neden?
"Yasak." dedi.
“Ya geçiversin işte, çok dolaşacak, şuradan geçiversin, şuraya varır...”
Yasak!..
Haa, her şefaat sökmüyor, tutmuyor. Makam bazılarının da şefaatini kabul etmiyor.
Amma Peygamber Efendimiz nasıl bir kimseymiş muhterem kardeşlerim?
Eş-Şâfi’; şefaat edici. El-Müşeffa’; şefaati makbul, şefaati Allah tarafından kabul edilen, şefaati muteber! Şefaati geçerli!
Al eline beratı, kağıdı "Bu Resûlullah’ın şefaatı" diye meleklere göster vızt, geçersin. Peygamber Efendimiz’in imzası oldu mu, şefaati oldu mu, ricası oldu mu, duası oldu mu yaşadı insan, kurtulur gider!..
Allah bizi Peygamber Efendimiz’in sevgisine, şefaatine, iltifatına, teveccühüne erdirsin.
Peygamber Efendimiz Şâfi’ ve Müşeffa’; “şefaati kabul olunan” demek.
Kıyamet gününde en önce Peygamber Efendimiz şefaat edecek. Hem de birkaç defa, birkaç yerde, birkaç makamda, birkaç türlü şefaat olacak. O uzun bir iş, onu anlatmak, bu akşamın zamanına sığmaz. Dinleyenleri de bıktırmamak lazım.
Kıyâmet gününde şefaat var mı?
Var!
Kim edecek?
Başta Peygamber Efendimiz. Peygamberlerin şefaati var.
Yeşfe’u yevme’l-kıyameti el-enbiyâü. “Önce peygamberler şefaat edecek.”
Peygamber Efendimiz şefaat ettikten sonra, peygamberler çıkacaklar ümmetinin; ihlaslı, imanlı, bağlı fertlerine şefaat edecekler.
“Yâ Rabbi bu benim ümmetimden, bu da geçiversin, bu da kurtuluversin, haydi bunu da affet yâ Rabbi!”
Geçecek.
Peygamberler şefaat edecek. Tamam mı?
Başta Peygamber Efendimiz. Peygamber Efendimiz bize şefaat edecek, özel özel özel kişilere şefaat edecek. Öteki peygamberler kendi ümmetlerine şefaat edecekler. Tamam!
Yeşfe’u yevme’l-kıyâmeti el-enbiyâü. “Peygamberler şefaat edecek.” Bir.
Sonra kimin olduğunu tahmin edin.
El-Ulemâü. “Alimler şefaat edecek.”
Evliyâ olan alimler. Çünkü alimlerin bir kısmı makbul değildir. Allah bazı alimleri sevmez; hatta cezalandırır. Hatta ilk evvel onları cezalandırır.
"Sen ne biçim alimdin? Sen niye alimliğini güzel yapmadın!.. Gel bakalım, sana hışmım, gazabım çok." diye önce alimleri cezalandırabilir.
Alimin, iyi alim olması lazım.
İyi alim ne demek?
Evliyâ alim olacak. İlmi kendisine fayda vermemiş; başkasına öğretmiş de kendisi yalnız kaldığı zaman günah işlemiş.
Öyle alim neye benzer?
Muma, şamdana benzer. Şamdanda ki muma benzer.
"Neresi benzer hocam? Mum şöyledir, adam böyle... Mumun kolu yok, bacağı yok, gözü yok, kaşı yok, boynu yok, beli yok. Mum, alime nasıl benziyor?"
Mumun, kendisi yanar mı?
Yanar.
Yanınca etrafı aydınlatır mı?
Aydınlatır.
Ama kendisi biter mi?
Biter.
Haa... Bildiğini uygulamayan alim o muma benzer ki kendisini yakıyor yakıyor, etrafı aydınlatıyor ama kendisi yanıyor, kendisi bitiyor. Bak, ilmi ile âmil olmazsa, ilmini uygulamazsa kendisine faydası yok.
"Yalan söylemek günah"
E sen yalan söylemenin günah olduğunu biliyorsun da niye yalan söylüyorsun? Telefonda seni soruyorlar:
“Falanca bey evde mi?” Karına diyorsun ki;
“Ben evde yokum.”
Niye yalan söylüyorsun? Hani yalan söylemek günahtı?
Valla da şöyle de, böyle de bilmem ne de.. Satıcı diyor ki:
“İdare etmez vallahi. Senden önce daha çok verdiler de vermedim. Ama sana vereyim.”
Peki benim ne kıymetim var ki sen ona vermedin de bana veriyorsun? Yalan söylüyorsun! Ben seninle tanışmıyorum, senin dükkânına ilk defa geldim. "Senden önce daha fazla verdiler de vermedim." diyor, ondan sonra daha azına bana veriyor.
Yalan. Yalanla iman bir arada eğlenmez. Dürüst olacak, yalan söylemeyecek, bildiğini uygulayacak. Bu işlerin çok misalleri vardır.
Alimin evliyâsı şefaat edecek. Peygamberden sonra alim gelir.
Neden?
Peygamberlerle alimler arasında bir derece farkı vardır; peygamberlik derecesi. Allah alimleri sever. Peygamberlerin vazifesini, alimler devam ettirir. Öyle alimlere can kurban! Öyle evliyâullaha can kurban!
Neden?
Evliyâ da ondan. İlmiyle amil de ondan. Dürüst de ondan. Halkın malında gözü yok da ondan. Halkın iyiliğini istiyor da ondan. Doğruyu söylüyor da ondan. Dalkavukluk yapmıyor da ondan. Kıymeti var.
Önce peygamberler şefaat edecek.
Sümme el-ulemâü. “Evliyâ alimler.” Herkes değil, evliyâ alimler.
"Hocam zamanımızda da evliyâ alim olur mu?"
Her zamanda vardır. Kimisi saklıdır, kimisi ortadadır. Bazen bilinir, bazen bilinmez. Bazen adam kendisinin evliyâ olduğunu bilmez ama evliyâdır. Bazen kendisi de bilir halk da bilir. Bazen halk bilmez, sevmez ama evliyâdır. "Doğruyu söyledi." diye dokuz köyden kovarlar.
Birisi bana vapurda bir yerde sordu. Tam nerede olduğunu unuttum ya. Güleceğim geliyor.
“Hafız! Nerede vazife görüyorsun bakalım? Hangi camide vazifelisin?”
Yani nasıl bir edâ ile konuşuyor? Âmirin, patronun işçisiyle konuşur gibi, hizmetçisiyle konuşur gibi, hocanın öğrenciyle konuşur gibi. Hoca, talebeye sorarken bir şefkat de gösterir "hangi memlekettensin evladım." filan der. Bu öyle de yapmıyor;
“Hafız, hangi camide görevlisin?”
Edâ ve sedâ, sesinin tonu ve kafasındaki mantığı garibanı hor görüyor. Hor görüyor. Tamam, olabilir. Ne yapalım, hor görüyor.
Ben de:
“Efendim dedim, ben camide vazifeli değilim.”
"E nerede vazifelisin o zaman?"
İlk önce 'sorabilir miyim, müsaade eder misin?' diye sorarlar. Herkesin özel hayatına bu kadar burun sokulmaz ki... Neyse...
“Efendim ben camide görevli değilim.”
“Peki nerede görevlisin o zaman?”
Yine sert, yine komutanın eratla konuşması gibi konuşuyor.
“Üniversitede görevliyim efendim.”
“Ya, öyle mi?”
“Öyle efendim.”
“Eh, müstahdem misin orada?”
Müstahdemler Allah’ın kulu değil mi? Çobanlar, işçiler, köylüler, müstahdemler Allah’ın kulu değil mi? Bunlar alt sınıf mı? Bunların kıymeti yok mu?
“Hayır efendim, ben müstahdem değilim.”
“Peki ne yapıyorsun üniversitede?”
“Profesörüm efendim.”
“Ya öyle mi!.. hay...”
Profesörüm deyince adam başladı ceketini, pantolonunu, her şeyini iliklemeye. İyi ki profesör olmuşuz, yani yanlış bir iş yapmamışız. İyi ki üniversitede profesör olmuşuz, yoksa hapı yutmuştuk. Müezzin olsaydık hapı yutmuştuk.
Öyle şey olur mu ya!
Önce peygamberler şefaat edecek sonra evliyâ alimler şefaat edecek.
Kimin evliyâ olduğu da belli olmaz. Evliyâ olmak için de para pul lazım değildir. Kalbi temiz olması lazımdır. Bazen dağdaki çoban evliyâ olur.
Tarihte 'Halil Ata' diye bir evliyânın hayatını okudum. Birkaç kişi şehirden yola çıkmışlar Orta Asya’nın meşhur bir ilim merkezine doğru gidiyorlarmış. Bu -Halil Ata mı, Çoban Ata mı- o evliyâya yolda rastlamışlar. Mübarek onlara sormuş;
“Üç, beş kişi böyle nereye gidiyorsunuz?”
“Biz; ana baba diyarını terk ettik, büyük bir şehre gidip ilim tahsil etmek istiyoruz. Bir evliyâ alim bulup hizmetine girmek istiyoruz. Ondan marifetullahı, edebî, ahlâkı öğrenmek istiyoruz.” demişler.
O mübarek de bir bu tarafa bakmış, bir şu tarafa bakmış;
“Mağripte, maşrıkta size o istediğiniz bilgileri verecek benden daha uygun bir kimse göremedim.” demiş. Çoban yahu!.. Dağda!..
Allah bazen çobanı evliyâ yapar. Zaten peygamberlerin hepsi çobanlık yapmıştır çobanları garip görme. Çünkü insan okuma yazma bilmeden de Veysel Karanî gibi cennetlik olur. O da şart değil. Allah’ın sevgili kulu olmak için; insanın kalbinin güzel olması lazım. Kalbi fesat olmasın, kalbi temiz olsun, niyeti halis olsun. Allah bazen çobanken verir evliyâlığı, bazen köylüyken verir. Yunus Emre oduncuymuş galiba. Kırk sene dağdan odun kesmiş, tekkeye odun taşımış. Oduncuymuş galiba. Allahu Ekber!.. Bazen oduncu evliyâ olur, bazen çoban. Yani bu iş parayla pulla da değildir, hatta bilgiyle de değildir; bilgisini uygulamakladır, kalbinin temizliğiyledir, ahlâkının güzelliğiyledir, takvasıyladır.
Önce peygamberler şefaat edecek, sonra evliyâ alimler şefaat edecek.
Sümme’ş-şühedâü.
Sonra kimler şefaat edecekmiş? “Şehitler şefaat edecekmiş.”
Ben yaşadım, darısı başınıza.
Neden?
Benim dedem şehit, amcam şehit, dayım şehit... Biz Çanakkaleliyiz. Çok şehit gitmiş bizim aileden. Şehitler, şefaat edecekse biz yaşadık elhamdülillah. Allah yolunda canlarını verdiler. Geride kalanlarla köyün çıkış yolunda vedalaşmışlar “Hakkınızı helal edin.Haydi Allah’a ısmarladık. Biz bir daha görüşemeyiz. Bugün sizinle şu musafaha ettiğimiz eller, yarın kanlara bulanacak hakkınızı helal edin. Selâmun aleyküm...” demişler
“Aleyküm selam.” Ertesi gün şehit haberi gelmiş.
Onlar da şefaat edecekler ama evliyâ alimlerin şefaati daha önce. Allah-u ekber!
Gördün mü işi?
Evliya alim, şehitten daha önce geliyor. Allah’ın sevdiği alim, evliyâ alim şehitten önce şefaat ediyor.
Önceliğini nereden çıkarttın hocam?
Arapça’da sümme; sonra demek.
Yeşfe’u yevme’l-kıyâmeti. “Kıyamet gününde şefaat edecek.” El-enbiyâü. “Önce peygamberler.” Sümme. “Sonra...” Sırayla, sümme var. Sümme’l-ulemâü. “Sonra evliyâ alimler şefaat edecek.”
Sümme ne demek?
Sonra demek.
Alimlerden sonra, şehitler şefaat edecek. Alimler şehitlerden önce geliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri öyle alimleri bulup öyle alimlere talebe olmayı hepimize nasip etsin.
22.12.1997 -
İlmin Gerekliliği, Kibir
13.11.1997 -
Sadaka-i Cariye, Çeşme
