00.00.2000 - Hikmet, İlim Öğrenmek, Miraç Olayı, Ahireti Kazanmak

00.00.2000 - Hikmet, İlim Öğrenmek, Miraç Olayı, Ahireti Kazanmak
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîne ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d.
Fe-kâle resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
قَلْبُ الْـمُؤْمِنِ حُلْوٌ، يُحِبُّ الْحَلَاوَةَ. هب عَنْ أَبِي أُمَامَةَ. وَقَالَ: مُنْكَرٌ، خط عَنْ أَبِي مُوسَى. وَقَالَ: مَوْضُوعٌ.
Kalbü’l-mü’mini hulvün yühibbü’l-halâvete.
Böyle bir ibare çıktı. Ama Ebû Ümâme münker demiş. Hatîb-i Bağdâdî Ebû Musa’dan nakletmiş, mevdû’ demiş.
"Müminin gönlü tatlıdır. Tatlılığı sever." Fazla izah etmeden geçelim.
قَلْبٌ لَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ مِنَ الْحِكْمَةِ كَبَيْتٍ خَرِبٍ. فَتَعَلَّمُوا وَعَلِّمُوا، وَتَفَقَّهُوا وَلَا تَمُوتُوا جُهَّالًا، فَإِنَّ اللهَ لَا يَعْذُرُ عَلَى الْجَهْلِ. ابْنُ السُّنِّيِّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ.
Kalbün leyse fî-hi şey’ün mine’l-hikmeti ke-beytin haribin fe-te’allemû ve allimî ve tefakkahû ve lâ temûtû cühhâlen fe-innallâhe lâ ya’züru ale’l-cehli.
İbn Ömer radıyallahu anhüma’dan rivayet.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Kalbün. "Bir gönül ki." Leyse fî-hi şey’ün mine’l-hikmeti. "Onda hikmetten bir zerre yok." Hikmetsiz bir kalp, bir gönül.
Ke-beytin haribin. "Yıkık bir ev gibidir."
Hikmet ne demek?
Cenâb-ı Hakk’ın Peygamberlere verdiği kitaptan sonra, Kur’an’dan sonra, en önemli olan şey; hikmet.
Hikmet ne demek?
Sözde ve harekette isabetlilik demek. Sözde isabet olsa, hareket olmasa; 'adam sadece lafını yapıyor, gevezeliğini yapıyor, ondan iş çıkmaz' deriz, hoşlanmayız. Sözü yanlış olsa 'ya onun her sözü yanlış çıkıyor palavracı' deriz. Hem sözü isabetli olacak, hem de fiili isabetli, güzel yerli yerinde olacak. Hikmet bu. Sözü isabetli düşünüp söylettiren, işi de yanlışsız yerli yerince, beğenilecek şekilde yaptırtan kabiliyet hikmet.
Bu kabiliyeti Allah kime vermişse;
Ve-men yute-l hikmete fe-kad ûtiye ḣayran kesîrâ. [1]
Ona çok hayır verilmiş demektir. Bu meziyete sahip, bu özelliğe sahip, bu kabiliyete haiz bir insan; çok varlıklı bir insan demektir. Allah ona çok şey vermiş demektir. Çok önemli bu hikmet denilen özellik.
Hikmet sahibi kimseye de hakîm diyoruz. Yani bilge, feylesof, derin düşünen, iyi düşünen, doğru düşünen, doğru hareket eden, faziletli, güzel ahlâklı insan demek gibi oluyor. Böyle bir nasibi olmayan bir insanın gönlü harap bir ev gibidir. Yıkık, dökük, örümcekler sarmış, çürümüş, bir işe yaramaz, bir ev gibidir.
Onun için; fe-te’allemû. "Öğrenin." Bilgi öğrenin.
Ve allimû. "Öğrendiğinizi öğretin." Boş durmayın. Her gün birşeyler öğrenin, bilgi sahibi olun ve bildiklerinizi öğretin. Çoluğunuza, çocuğunuza, yakınlarınıza, ihtiyaç sahibi kimselere, talebelere öğretin.
Ve tefakkahû. "Dinin inceliklerini, derinliklerini kavrayıp, dini bakımdan doğru bilgili, doğru sezgili, isabetli, düşünceli bir insan olun."
Ve lâ temûtû cühhâlen. "Cahil kişiler olarak ölmeyin." Bir şey bilmez, cahil kişiler gibi ölmeyin.
Fe-innallâhe lâ ya’züru ale’l-cehli. "Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri cahile mazeret tanımaz." Cahilliği mazeret olarak ileri sürsen kıymeti olmaz. "Öğrenseydin, niye öğrenmedin?" der; cezalandırır. "Bilmiyordum Ya Rabbi! Cahildim. Ben ümmiydim bilmiyordum. Anam babam okutmadı, bende okumaya öğrenmeye fırsat bulamadım."
Kıymeti yok! Yani Allah onu mazur görmez. Mazur görmediği için insanın gözünü açıp, dinini doğru düzgün, tam tamamına öğrenmesi lazım. Her gün biraz birşeyler okuyup aklına sokmaya çalışması gerekiyor.
قُلْتُ: يَا جِبْرِيلُ، هَلْ تَرَى رَبَّكَ؟ قَالَ: إِنَّ بَيْنِي وَبَيْنَهُ سَبْعِينَ أَلْفَ حِجَابٍ مِنْ نُورٍ أَوْ نَارٍ، وَلَوْ رَأَيْتُ أَدْنَاهَا لَاحْتَرَقْتُ. سَمُّويَهْ عَنْ أَنَسٍ.
Kultü yâ cibrîlü hel terâ rabbeke kâle inne beynî ve beynehû seb’îne elfe hicâbin min nûrin ev nârin ve lev raeytü ednâhâ le-ahraktü.
Enes radıyallahu anhten. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem buyurmuş ki:
Kultü yâ cibrîlü. "Ben Cebrâil aleyhisselam’a sordum."
Dedim ki:
Ey Cebrâil! Ya Cirbil!
He'l terâ rabbeke. Sen Rabbindan bana vahiy getiriyorsun. "Sen Rabbini görüyor musun?" Aşikare, böyle gidip, huzuruna görüyor musun Rabbını?
Cebrâil aleyhisselam’a sormuş Peygamber Efendimiz.
Cebrâil aleyhisselam cevap vermiş ki;
İnne beynî ve beynehû seb’îne elfe hicâbin. "Rabbim ile benim aramda yetmişbin perde var."
Min nûrin ev nârin. "Nurdan veya ateşten."
Nurdan veya ateşten ne demek?
Perdelerin bazısı nur, bazısı ateş manasına.
Veyahut ikinci mana ne olabilir?
Nurdan yetmişbin perde var. Yahutta Peygamber Efendimiz nur demedi de, yetmişbin ateşten perde var dedi. O manaya da olabilir. Ya birisi ya ötekisi olabilir. Ya da bu sözün manası hem o, hem o demek olabilir.
Çünkü ev dedi mi yahut demek. Yetmişbin perde var, onunla benim aramda, nurdan yahut nârdan diyor. Artık burasını bilemiyoruz ama yetmişbin tane perde.
Ve lev raeytü ednâhâ. "Bunların bir tanesini görsem." Bu perdelerden bir tanesini görsem. Le-ahraktü. "Yanardım." Yani o perdeleri bile göremiyor. Onun yanına bile gidemiyor, gitse yanar. Peygamber Efendimiz Miraca çıktığı zaman, Cebrâil aleyhisselam refakat eyledi, Sidretü'l-Müntehâ’nın yanına kadar.
Oradan öteye geldi refref, önüne verdi selam.
Refref’e bindi Peygamber Efendimiz vızzzt gitti. Ama gitmeden evvel Cebrâil aleyhisselam’a sordu.
"Sen gelmiyor musun?"
"Ya Resûlullah! Ben buradan bir adım daha öteye gitsem yanarım." dedi. Benim takatim bu kadar. Buradan öteye benim gücüm yetmez, müsaade yok, zaten de dayanamam dedi. Ve Peygamberi zişanımız sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yetmişbin perdeyi geçip Cenâb-ı Mevlâ’nın huzuruna erişti ve aşikare gördü Rabbül izzeti.
İzzet sahibi Cenâb-ı Rabbül Alemini aşikare gördü.
Ahirette öyle görür ümmeti.
Ahirette ümmetinin, halis muhlisleri de öylece görür inşallah.
Ref olup ol şaha yetmiş bin hicab.
Nasıl biliyor Süleyman Çelebi maşallah. Mübarek, Allah şefaatine erdirsin. Perdeleri filan herşeyi çok iyi biliyor. Yani boş değil. Her beyitinden anlaşılıyor ki; çok iyi okumuş Süleyman Çelebi.
Ref’ olup ol şâha yetmiş bin hicâb
Nûr-i tevhîd açtı vechinden nikâb
Öyle bir edebî sanatlı beyit ki. Öyle güzel ki; tadı şeker yemeden, şekerini arttırtırmadan, insanın ağzını bal gibi yapıyor.
Ol şahı Resûle, sultanı Resûle, Peygamberimizi Muhammed-i Mustafa Ebu’l Kasım Efendimize yetmişbin perde kaldırıldı.
Ref’ olup ol şâha yetmiş bin hicâb. Perdeler kaldırıldı.
Nûr-i tevhîd açtı vechinden nikâb. Nikâb; peçe demek. Cenâb-ı Mevlâ, vâhid, şeriki naziri yok. Lâ ilâhe illa hu. O tevhid nuru yüzünden peçeyi açtı.
Peçe ne zaman kapanıyor, ne zaman açılıyor?
Güvey, gelinin yanına geldiği zaman örtülü olan gelin, yüzünden peçeyi açar. Çünkü artık namahrem değil, eşi diye. Başkalarına göstermediğini o zaman peçe açılınca o güzel cemali görür.
Demek oluyor ki; yetmişbin perdeyi Cenâb-ı Hakk lütfedip kaldırdı Miraç'ta Peygamber Efendimizin önünden ve Cemalullahının yüzündeki perdeyi de açtı. Cemalullahı Cenâb-ı rabbilaleminin bütün güzelliğini Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz aşikare gördü.
Her birinden geçeriken ilerü.
Emrolurdu ya Muhammed gel berü.
Bu perdelerin herbirinden geçerken perdeler birbir kalkıyor. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem geçerken, edebinden duraksıyor demek ki.
"Ya Muhammed daha yakına gel." Onu da geçiyor "Ya Muhammed daha yakına gel, ya Muhammed daha yakına gel.
Perdeler birbir kalkıyor, kalkıyor, kalkıyor, Cenâb-ı Rabbül izzetin huzuru ilahisine varıyor. Akıl almaz, anlaşılmaz, çok muazzam bir lütuf... Çok muazzam bir gece...
Ama Cebrail aleyhisselama sorduğu zaman diyor ki:
"Ya Resûlullah, Rabbül âlemîn ile benim aramda yetmişbin bin nârdan veya nurdan perde var."
Evet ben vahiy alıp sana getiriyorum ama, o kadar perdenin arkasında, kendisini göremem. Perdesini görsem, o perdesinden beri nurundan yanarım, nârından yanarım. Ya nurundan yanarım, ateşse ateşinden yanarım.
Allahu Ekber! Allahu Ekber velillahi’l-hamd.
قُمْتُ عَلَى بَابِ الْجَنَّةِ، فَإِذَا عَامَّةُ مَنْ دَخَلَهَا الْـمَسَاكِينُ، وَإِذَا أَصْحَابُ الْجَدِّ مَحْبُوسُونَ، إِلَّا أَصْحَابَ النَّارِ فَقَدْ أُمِرَ بِهِمْ إِلَى النَّارِ، وَقُمْتُ عَلَى بَابِ النَّارِ، فَإِذَا عَامَّةُ مَنْ يَدْخُلُهَا النِّسَاءُ. حم م خ ن حب وَالْحَارِثُ عَنْ أُسَامَةَ.
Kumtü ‘alâ bâbi’l-cenneti fe-izâ âmmetü men dehalehâ el-mesâkînü ve izâ ashâbü’l-ciddi mahbûsûne illâ ashâbe’n-nâri fe-kad ümira bi-him ile’n-nâri ve kumtü alâ bâbı’n-nâri fe-izâ âmmetü men yedhulehâ en-nisâü.
Ahmed b. Hanbel, İmam Buhârî, İmam Müslim, İmam Neseî, İbn Hibbân, Usame radıyallahu anh hazretlerinden rivayet etmişler. [Rahmetullahi aleyhim ecmâin]
Miraca çıkmış olan, cenneti cehennemi görmüş olan, Habîbullah olan, enbiyânın serveri olan, ben-i âdemin eşrefi olan Resûlullah sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz diyor ki;
Kumtü ‘alâ bâbi’l-cenneti. "Cennetin kapısında durdum." Gireni çıkanı görmek için, cennetin kapısında durdum.
Fe-izâ. "Birde ne göreyim?"
Âmmetü men dehalehâ el-mesâkînü. "Cennete girenlerin umumu fukara." Miskinler, yoksullar, dünyada zahmet çekenler, darda kalanlar, aç kalanlar, itilenler, kakılanlar, ezilenler ama mümin. İbadetini, taatini yapan. Mümin olmayan zaten cennete girmeyecek biliyorsunuz.
Ve izâ ashâbü’l-ciddi mahbûsûne. Birde baktım ki; "varlık sahipleri durdurulmuşlar." Sokulmuyorlar. Mahbusun. "Durun bakalım." denmiş, alıkonmuşlar.
Neden?
Hesap için. İllâ ashâbe’n-nâri. Varlıklılar durdurulmuş ama, cehennemlikler durdurulmamış. Onlar cehennemlik olduğu için, size hesap mesap yok, yallah cehenneme. Hemen onlar cehenneme atılıyorlar. Cehennemlikler durdurulmuyor.
Müslümanların cennetliklerinin varlıklı olanları hesap için durduruluyor. Hesap için bekletiliyor.
Neden?
Cenâb-ı Hakk Teâlâ soracak.
"Bu paraları nereden kazandın?"
"Ya Rabbi işte alnımın teriyle çalıştım." Burnumdan ter damladı, alnımı sildim, yoruldum. 'Oh bana bir bardak su verin ya, içim kavruldu' dedim, çalıştım, çabaladım, sanatımla, mesleğimle bu paraları helalinden kazandım.
"Peki iyi helalinden kazanmışsın. Bu paralarınla, sana emrettiğim mali farzları, vazifeleri yaptın mı?"
Zekâtını verdin mi?
Sadaka-ı fıtrını verdin mi?
Hacca gittin mi?
Cihada yardımcı oldun mu?
"Ya Rabbi! hacca gittim. Sadaka-ı, fıtırlarımı vermeye çalıştım. Zekâtlarımı muntazaman ayırdım. Elimden geldiğince, hayır yaptım."
"Peki öteki paraları -bunlara biraz para ayırmışsındır da- nerelere harcadın?"
Paraları eğlencelere sarf ettin mi? Boş yerlere harcadın mı? Gittin mi, şöyle yaptın mı, böyle yaptın mı?
Onları da soracak.
"Yok Ya Rabbi! Tövbe estağfirullah. Yapmadım Ya Rabbi! Aman haramı görünce başımı çevirdim, tövbe tövbe bakmam ben oraya dedim. Hiç öyle yerlere para harcar mıyım, zırnık vermedim öyle yerlere."
Tamam, sende geç.
Ama bu işler görülünceye kadar, varlıklılar terlere batacak. Hiç aklımdan gitmiyor; Hz. Ömer'e arkadaşlarından birisi demiş ki:
"Ya Ömer! Sen önce ölürsen benim rüyama gir. Ahireti bir anlat bana." Ben önce gidersem, ben senin rüyana gireyim anlatayım.
"Olur pekala inşallah."
Hz. Ömer şehit edildi, vefat etti. Adam 'Hazreti Ömer bana söz vermişti, rüyama girecek' diye bekliyor. Bu gece yatıyor, görmüyor rüyada. Ertesi gece yatıyor, görmüyor rüyada. Daha ertesi gece, daha ertesi gece... Onbeş gün kadar geçmiş. Hz. Ömer şehit olalı onbeş gün kadar geçmiş, ondan sonra Hazreti Ömer’i görüyor. Hamamdan çıkmış gibi yanakları kıpkırmızı, alnı boncuk boncuk ter, her tarafı kan ter içinde.
Diyor ki:
"Ya Ömer! Bu ne hal. Ne oldun? Cenâb-ı Mevlâ sana ne muamele eyledi? Niye benim rüyama daha evvel gelmedin? Hani söz vermiştin, hemen gelecektin."
"Sus! Daha hesaptan yeni çıktım. İşte bu ter, o." diyor.
Hz. Ömer gibi, aşere-i mübeşşereden, Peygamberi zişanımızın kayınpederi, kabrinde yatan, adaletiyle şöhret bulmuş olan bir cennetlik sahâbî -hayatında cennetlik olduğu bildirilmiş, bizde kesin söylüyoruz cennetlik olduğunu- hemde mescitte yaralandı öyle şehit oldu. Böyle bir insan bu kadar hesaba maruz kalırsa bizim halimiz nice olur.
"Aman Ya Rabbi! Aman Ya Rabbi! Bizi hesapsız cennetine sok."
"Ey kulum! Ben hesapsız cennete bazı kullarımı sokarım ama onlar çok iyi kullar."
"Ya Rabbi! Beni de sokuver onların arasından. Çünkü benim hesap verecek halim yok. Aman Ya Rabbi!. Benim halim nice olacak?"
Cennetin kapısında durdum, ekseriyeti fukarâ-i sâbirîn-i mü’minîn. Öteki zengin varlıklı insanlar hesap için alıkonulmuşlar, durdurulmuşlar ama cehennemlikler değil. Onlar durdurulmamış, geçin cehenneme, onlar atılmış.
Allah hanımlarımızı, beylerimizi, cümlemizi cehenneme düşmekten korusun
Üçüncü hadîs-i şerîfi okuyorum.
قَلِيلُ التَّوْفِيقِ خَيْرٌ مِنْ كَثِيرِ الْعَقْلِ، وَالْعَقْلُ فِي أَمْرِ الدُّنْيَا مَضَرَّةٌ، وَالْعَقْلُ فِي أَمْرِ الدِّينِ مَسَرَّةٌ. كر عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ.
Kalîlü’t-tevfîki hayrun min kesîri’l-‘akli ve’l-‘aklü fî emri’d-dünyâ madarratun ve’l-‘aklü fî emri’d-dîni meserratün.
Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun hareket edebilme kabiliyeti -tevfîkat-i samediyyeye mazhar olmak- Allah'ın tevfîk verdiği kimsenin durumu; kesîrun minel aklü. Cenâb-ı Hakk’ın tevfîkine mazhar olmak, çok kafa çalıştırmaktan, akıllıktan daha iyidir. Cenâb-ı Hakk kolaylaştırdı mı en iyisi o. Yoksa insan düşün düşün, yine doğrusunu tam bulamaz. Çok akıldan Cenâb-ı Hakkın tevfîkinin azıcığı daha hayırlıdır.
Ve’l-aklü fî emri’d-dünyâ. "Dünyalık işte, aklı çalıştırmak, dünyaya yönelik çalıştırmak." Madarratun. "İnsana zarar verir."
Ve’l-aklü fî emri’d-dîni meserratün. Ama aklı din yoluna sarfeder; ahiretimi nasıl kazanırım, cehennemden kendimi nasıl kurtarırım, cennete ne yaparda girerim diye düşünmek, o zaman o sevinç verici, sevindirici bir durumdur.
Aklı ahireti kazanmakta kullanmak lazım. Ama hiç aklı ortaya koymadan Cenâb-ı Hakk kolaylaştırıverirse, kolaylaştırıverirse, kolaylaştırıverirse çok daha güzel.
Dün akşam masanın üstünde, kenarında yemekten sonra gevşedim. Saate baktım; yemekteyken kalkıp namaza gelmek mecburi değil, yemeğe rastladı ne yapalım. Cemaate gelemedik, kaçırdık filan diye düşündüm. Saate de baktık; on geçiyor. Gelinceye kadar onbeş geçecek. Ali Bingöl namaza kaldırtacak, farz kılınmış olacak yetişemeyeceğiz filan. Yemekte daha bitmedi. On geçerken baktığımda, daha yemekte önümüzde duruyordu, sona da ermemişti. Seyhan telefon etti. Allah razı olsun.
"Hocam bugün camide Ali Bingöl yok. Bekliyoruz, gelin."
Kalktık geldik, bedavadan cemaat sevabı kazandık elhamdülillah. Kazançlı gittik. Gelmeseydik o cemaat sevabını kazanamayacaktık. Tabi kazandıran da kazanıyor, bekleyenler de kazanıyor.
Allah hepinizden razı olsun.
Ama Allah kolaylaştırdı mı bir şeyi, Cenâb-ı Hak hallediverdi mi kulun işini, çok iyi tabi. Kendisinin düşünmesinden çok daha iyi.
Ben ne zaman sabahleyin kalktığımda "bugün Cenâb-ı Hakka güzel kulluk edeyim; hiç hata yapmayayım, hiç günah işlemeyeyim. Hep sevap işleyeyim, tam yapayım." dediysem o gün kırk tane, elli tane, yüz tane, bin tane hata ederim. Akşam "ya sabah ne karar verdim, yine akşama kadar ne kadar hata işledim." derim.
Allah yardımcımız olsun.
El Fâtiha.
1 [Bakara 269]
00.00.2000 -
İsrailoğulları, Peygamberin Duasının
00.00.2000 -
Hamd Etmek, Selamlaşmak,
