00.00.2000 - Peygamber Efendimizin Şefaati, İlmiyle Amil Olmak, Riya

00.00.2000 - Peygamber Efendimizin Şefaati, İlmiyle Amil Olmak, Riya
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd.
Fe-kale Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.
لَـمَّا اسْتَعْلَنَ لِي جِبْرِيلُ جَعَلْتُ لَا أَمُرُّ بِحَجَرٍ وَلَا شَجَرٍ إِلَّا قَالَ لِي: السَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ. كر عَنْ عَايِشَةَ
Lemme’s-ta’lene liye cibrîlü cü’iltü lâ emurru bi-hacerin ve lâ şecerin illâ kâle liye esselâmü aleyke yâ rasûlallâhi.
Sadaka rasûlü’llâh fî-mâ kâl ev-kemâ kâl.
Lemme’s-ta’lene liye cibrîlü. "Cebrâil bana alenî görünmeye başladığı zaman." Cü’iltü lâ emurru bi-hacerin ve lâ şecerin. "Bir taşın yanından, bir ağacın yanından geçtim mi." İllâ kâle liye esselâmü aleyke yâ rasûlallâhi. "O taş, o ağac bana mutlaka 'Allahın selamı senin üzerine olsun' es-selâmü aleyke yâ rasûlallâh derdi." Cebrâil gelmeye başlayınca, Resûlullah olduğu böylece açıklanmış olunca, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hangi ağacın, hangi taşın yanından geçse; o taştan, o ağaçtan ona selam olurdu. Es-selâmü aleyke yâ rasûlallâhi. "Ey Allah’ın Resûlu sana selam olsun." diye.
Dağı taşı, insanı, kuşu konuşturan Cenâb-ı Hakk Teâlâ. Tabi biz kendi maddi varlığımızın bir şahsiyeti olduğunu idrak ediyoruz. Evet et yığınıyız; ameliyatla bazı parçalaramız kopartılıyor, kesiliyor. Trafikte adamın ayağı gidiyor, kolu gidiyor ama yine o adam o adam işte. Nüfus kağıdına yazılı, ismiyle cismiyle, kafasıyla, tahsiliyle o adam. Yani bu ete bağlı değil, adamın kişiliği. İki bacağı kesiliyor, kolu kesiliyor, şöyle oluyor, böyle oluyor ama yine bir kendi zatı, şahsiyeti kalıyor. Bu zatı, şahsiyeti düşünüyor, bir şeyler yapıyor. İbadet ediyor veya isyan ediyor. Namaz kılıyor veya içki içiyor; karar veriyor.
Biz kendimize canlı diyoruz. Başka şeylere de cansız diyoruz. Veya etrafımızdaki varlıkları; canlılar, cansızlar diye ayırıyoruz. Canlıları da bitkiler, hayvanlar, insanlar diye sınıflara ayırıyoruz.
Bize göre ağacın canı olduğunu biliyoruz. Çünkü büyüyor, sararıyor, yeşeriyor, meyva veriyor. Canı olduğunu biliyoruz ama, bizim gibi bir zihniyeti, kişiliği, korkusu, sevinci, ümidi bir şeyi var mı onu bilmiyoruz.
Yalnız ben bilim ve teknik dergisinde okumuştum; bir ağaç, bir bitki yanında kavga edilirse veyahut korkunç birşey adam öldürme, dövme gibi falan bir şeyler olursa tespit etmişler ki ağaç irkiliyor. Duygulanıyor yani hoşlanmıyor o şeyden. Bazı hayvanlar bazı insanları seviyor, yanına geliyor, bazıları gelmiyor. Tamam hayvanların bir kişiliği, zevki, sevgisi, düşmanlığı var. Saldırması var ama, ağaçların böyle bir kişiliğinin olması bizi şaşırtıyor. Ama bilim adamları bunu tespit etmişler. Bir takım şeylerden, bazı şeylerin değişmesinden bunu tespit etmişler; irkiliyor.
Hatta mesela bir adam öldürülmüş. Kim öldürdüğü belli değil ama birisi öldürüldü sanılıyor. Bir ağacın altında ötekisini kesmiş, hiç şahit yok. Şimdi o katili o ağacın yanına götürdükleri zaman ağaç irkiliyormuş. "Haa ağaç bundan korkuyor, tepki gösteriyor, demek ki katil bu."
Bilmiyorum bunlar fantezi midir? Halkın merakını uyandırmak için, ilim adamı denilen insanların da bazen acayip şeyleri; yazıları, mazıları olur. Merih’ten gelen adamlar filan hikayesi gibi. Ufolar filan gibi. Öyle bir şey midir, yoksa böyle şeylerin tezahürleri var mı yok mu?
Bitkilere 'eh belki vardır 'diyoruz. Ama kesin olarak söylüyorlar; bir ev hanımı, çiçekleri severse "günaydın, nasılsınız bakalım. Çok mu su istiyorsunuz, ah güneşten sarardınız soldunuz mu, ben size su vereyim." bilmem ne. O kadının bitkileri gelişiyormuş; yemyeşil, pırıl pırıl yapraklı. Asık suratlı, ötekisinin ki öyle olmuyormuş.
Bitki tatlı sözden, pohpohtan, iltifattan, komplimandan memnun oluyormuş. Yani birşeyler var 'olabilir' diyoruz, pek de garipsemiyoruz. Ama taş, kum buna ihtimal vermiyorum. Bize göre onlar cansızlar sınıfından, ama o da şüpheli...
Ne malum?
Biz kendimiz hücrelerden meydana gelmişiz. Kendimizi bir üst sınıfta sayıyoruz, doğru. En üst, en yüksek seviyeli mahlûkuz.
E ağaç?
Ağacında aklı var, duyguları var galiba, o da tahmin ediliyor. Sevinci, üzüntüsü var, irkilmesi var, yaşam için mücadelesi var filan.
Taş?
Taşı iyi tanımıyoruz.
Ama Kur’an-ı Kerîm de kesin olan bir şey var ki;
…وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ … ﴿٤٤﴾
Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihî velâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm. [1]
"Hiç Allah’ı zikri tesbih etmeyen varlık yok. Hepsi zikri tesbih ediyor ama siz anlamıyorsunuz, duyamıyorsunuz tesbihi."
Abdülehad-i Nûri hazretleri var; büyük evliyâullahtan. Eyüp'de türbesi var. Onsekiz defa mı Ayasofya Camiine manevi bakımdan çağrılmış. Resûlullah sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından kendisine, bir tarikatın hilafeti verilmiş. Böyle menkıbeleri anlatılan bir mübarek zat. Âlim... Çok âlim....
Bir şiirini ben İslam Dergisi'nde neşrettim.
Bir musikişinas demiş ki;
"Ooo bu şiiri kim neşretti. Bu demiş çok olağanüstü bir şiir. Ooo çok kıymetli bir şiir." demiş.
Tabi kıymetli!
Söyleyen kıymetli adam. Çok âlim adam, sıradan değil.
Diyorlar ki;
"Acaba bu ağaçların, tuğlaların, evlerin, taşların, kumların tesbihi lisanı hal ile midir? Yoksa onunda bayağı bir dili varda duyulur mu?:
"Var ve duyulur." diyor. Kendisi selahiyetle söylüyor, iddia ediyor. Karşı tarafla konuşurken 'var' diyor 'duyulur' diyor. Evliyâullahtan bir mübarek zat. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi işte. Ağacın yanından geçerken, ağaç "Es-selamü aleyke ya Resûlullah." diyor. Taşın yanından geçerken de, taş "Es-selamü aleyke ya Resûlullah." diyor. Cenâb-ı Hakk konuşturur ve konuşturacak. Ahirette de bu eller, bu gözler, bu diller, bu kulaklar, bu ayaklar şahitlik edecek, mahkeme-i kübrada.
"Sen bu günahı işledin mi? İşlemedin mi?"
Ayak diyecek ki; "Ya Rabbi o mekana ben yürüdüm."
El diyecek ki; "Ya Rabbi benimle tuttu; o parayı, keseyi aldı cebine koydu." diyecek.
Onun üzerine adam diyecek ki:
وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ … ﴿٢١﴾
Ve kâlû li-cülûdihim li-me şehidtüm aleynâ. "Ey benim azalarım; ellerim, ayaklarım, gözlerim. Niye bizim aleyhimize şahitlik ettiniz." Herkesin eli, ayağı aleyhinde şahitlik edince, onlar diyecekler ki:
Li-me şehidtum aleynâ. 'Niye aleyhimizde şahitlik yaptınız. Sen benden değil misin? Benim bir parçam değil misin? Niye benim aleyhime şahitlik ettin?"
قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ
Diyecek ki;
Kâlû entakanallâhullezî entaka külle şey’in. [2]
"Her şeyi konuşturabilen, konuşturmaya kâdir olan Allah, beni konuşturdu."
Nasıl susayım?
Nasıl şahitlik yapmayayım?
Mümkün mü?
Mekanlar, evler, ağaçlar, tuğlalar, topraklar, kumlar, taşlar insanın amellerine şahitlik edecek. İyi veya kötü. Hacerü'l esved, kendisine öpenlere, kendisine selam verenlere şahitlik yapacak. Haa bu güzel tabi, yüzümüz gülüyor şimdi. "Bende hacca gitmiştim, bende bu işi yapmıştım, iyi be." Koltuklarım kabarmaya başlıyor. Tamam Hacerülesved şahitlik edecek. Kâbe şahitlik edecek. Mescid-i Harâm şahitlik edecek. Mina, Müzdelife, Arafat şahitlik edecek. Ama yalan söylediği zaman, haram yediğin zaman, daha başka çeşitli günahları işlediğin zaman, bulunduğun mekanlarda şahitlik edecek; birde o tarafı var. Her şeyi konuşturmaya kâdir.
Peygamber Efendimiz, daha Peygamberlik ile görevlendirilmeden evvel alametleri belirmişti. Akşam ne rüya görürse sabahleyin, “farak-ı sübh” gibi, sabah aydınlığı gibi, o rüya aynen çıkardı. "Dün gece gördüm ben bunu." Aynen çıkardı.
Olağanüstü insan, insanların en güzeli. Seyyidi veled-i Âdem; Ademoğullarının Efendisi. Eşref’ül mürselin; Peygamberlerin en şereflisi. Olağanüstü insan. Cenâb-ı Hakk sevmiş, yaratmış, övmüş, methetmiş. Peygamber Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri salât ü selâm ediyor. Habîbullah seçmiş kendisine. Tabi o zaman ağaçlar "Es-selamü aleyke ya Resûlullah." diyecek. Taş da, "Es-selamü aleyke ya Resûlullah." diyecek. Tabi güvercinde gelecek oraya yumurtlayacak. Tabi örümcekte gelecek oraya ağ gerecek, mağaranın önüne, düşmana Resûlullah’ı göstertmeyecek.
Resûlullah dua ettiği zaman tabi çölden aslan gelecek, müşrik herifi, on tane onbeş tane arkadaşı arasında koklaya koklaya koklaya "bu değil, bu değil, bu değil" parçalayacak.
Çünkü Resûlullah açmış elini, "Sen zulmettin Müslümanlara. Çok eza, cefa ettin, çok edepsizlik eyledin. Allah sana kendisinin canavarlarından birisini musallat eylesin." demiş.
Tamam mı?
Babası; "Evladım sen buralardan kaybol." Müşrik ama Peygamber Efendimiz'in ciddiyetini biliyor. "Sen buralardan kaybol. O, sana böyle dediyse başına bir hal gelir. Adamlarımdan on-onbeş kişiyi al." diyor.
On-onbeş kişiyi alıyor, Mekke’den ayrılıyor. Allah'ın aslanlarından sanki başka diyarlar hali imiş gibi, sanki sadece Mekkedeymiş gibi. Mekke’den çıkıyor 10-15 kişi çöllere, Taif’e, ne tarafa doğru gidiyorsa, bağlık bahçelik, mülklerinin olduğu yere doğru gidiyordur. Taif uzak bir yer değil. Arafat’tan biraz gidiverdin mi Taife geliyorsun. Orada bağlar var, bahçeler var, üzümler var, narlar var. Dünyanın en güzel narları, ince çekirdekli ağzında eriyip gidiyor. Çekirdek gibi, bir şey yok. Güzel bağlık bahçelik bir yer. Hesapladı, oralara bir yerlere doğru gidiyor. Yolda mola veriyorlar. Çünkü ne de olsa hayvan gücü, insan gücü. Mesafeler şimdiki gibi atla uçağa git, Kuala Lumpur’a; oradan atla uçağa git Cidde'ye. Öyle yağma yok! O kadar kolay değil!
Çölde mola veriyorlar, yatıyorlar. Kendi usüllerine göre yatıyorlar. Geceleyin bir canavar geliyor. Resûlullah dua etti ya, çölden bir aslan yırtıcı şey geliyor. Onbeş kişi yatmışlar. Örtüleri çekmişler, çölün rutubetinden korunmak, üşümemek için, burunlarını örtmüşler filan. Onu kokluyor, onu kokluyor, onu kokluyor, onu kokluyor Resûlullahın beddua ettiği herifi parçalıyor. Birşey de yapamıyorlar. Çünkü kim kıpırdasa ona saldıracak. Biliyorlar vaziyeti. "Eyvah! Yakalandık en iyisi hiç kıpırdamamak. Dur bakalım bu koklayıp koklayıp ne yapacak?" Kalksa, ilk hareket edene saldıracak. Parçalıyor. Gitti.
Bir başka şey okuyalım; mesele iyi anlaşılsın.
لَـمَّا أَذِنَ اللهُ لِـمُوسَى بِالدُّعَآءِ عَلَى فِرْعَوْنَ أَمَّنَتِ الْـمَلَائِكَةُ، فَقَالَ اللهُ: «قَدْ اسْتَجَبْتُ لَكَ، وَدُعَاءَ مَنْ جَاهَدَ فِي سَبِيْلِ اللهِ»، ثُمَّ قَالَ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ: اتَّقُوا اللهَ أَذَى الـْمُجَاهِدِينَ، فَإِنَّ اللهَ يَغْضَبُ لَـهُمْ كَمَا يَغْضَبُ لِلْرُسُلِ، وَيَسْتَجِيبُ لَـهُمْ كَمَا يَسْتَجِيبُ لَـهُمْ دُعَآءَ الرُّسُلِ. أَبُو الْفَتْحِ فِي الصَّحَابَةِ وَأَبُو مُوسَى فَي الذَّيْلِ عَنْ جُمَانَةَ الْبَاهِلِيِّ.
Lemmâ ezinallâhu li-mûsâ bi’d-du’âi alâ fir’avne emmeneti’l-melâiketü fe-kâlallâhü kad istecebtü le-ke ve du’âe mücâhide fî sebîlillahi sümme kâle aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmü İttekullâhe eze’l-mücâhidîne fe-innallâhe yağdabu le-hüm ke-mâ yağdabu li’r-rusuli ve yestecîbü le-hüm ke-mâ yestecîbü le-hüm du’âe’r-rusüli.
Bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
Lemmâ ezinallâhu li-mûsâ bi’d-du’âi ‘alâ fir’avne. Lemmâ; "O zaman ki" manasına. "O zaman ki Allahu Teâlâ hazretleri izin verdi." Li-mûsâ. "Musa aleyhisselam’a izin verdi." Bi’d-du’âi alâ fir’avne. "Firavunun aleyhine dua etmesine izin verdi." Du’âun le-hu "Bir kimsenin lehine dua etmek." demek. Ud’u lî "benim için dua ediver." Mekke'ye gidiyorsun, hacca gidiyorsun “Ud’u lî” benim için dua ediver. “Li” ile kullanılırsa, lam harfiyle kullanılırsa 'lehe dua etmek' demek. Güzel dua etmek demek. Aleyhi olunca. Alâ fir’avne. Alâ ile gelince 'aleyhine' demek. Yani beddua etmek demek.
Aleyhine dua etmek ne demek?
Beddua etmek demek.
"Gözün çıksın, boynun devrilsin, kafan kırılsın inşallah." İşte bunlar beddua.
Şimdi Musa aleyhisselama Allah, Firavunun aleyhine dua etmesine müsaade ettiği zaman, O'da dua etti. Firavun çünkü çok zalim. Musa aleyhisselam da celalliymiş, asabi, celalli bir kimse. Firavunun aleyhine duayı yaptı. Firavun, Mısır’ın hükümdarı.
Ne olacak şimdi?
Musa aleyhisselam da mazlum bir taifenin başındaki bir insan.
Ne olacak vaziyet?
Devletin reisi; orduları var, sarayları var, altınları var. Ehramların üstü altın kaplıymış ilk yapıldığı zaman. Dile kolay. Nereden buldular bu eski Mısırlılar bu kadar altını ya. Müzeleri altın dolu. Firavunlar zamanından kalma altından yapılmış eşyalar, büstler... Her taraf altın, altın, altın.
Nereden buldular?
Mısırın altı altın mıdır?
Neyse.
Emmeneti’l-melâiketü. "Meleklerde âmin dediler." Bir Peygamber dua veya beddua ederse meleklerde âmin derse, devlet reisi filan olmak para etmez. Firavun hapı yuttu mu şimdi. Şimdiden hapı yuttu. Daha sonucu sonra ortaya çıkacak ama, o bedduayı aldığı zaman, Firavunun orduları filan para etmeyecek. Nitekim de para etmedi; boğuldu. Suyun içine kadar Allah onu dıgıdık dıgıdık Musa aleyhissealm’ı kovalattırdı. Ortada sular kavuştu birbirine. Ordusuyla suyun içinde başladı debelenmeye, bocalanmaya. O zaman aklı başına geldi. "Bende Musa’nın tanrısına inandım, bende müslümanlardanım." Geçmiş ola, geçti bak. Haaa o zaman.
Fe-kâlallâhü. Aziz ve celil olan Allahu Teâlâ hazretleri. Musa aleyhisselam dua edipte melekler âmin deyince;
Kad istecebtü le-ke. "Ben ya Musa senin bedduanı kabul ettim. Firavun aleyhine yaptığın duayı kabul ettim." buyurdu Allahu Teâlâ hazretleri.
Birde buyuruyor ki; "Senin duanı kabul ettim." Ve du’âe men câhede fî sebîlillahi. "Allah yolunda cihat edeninde duasını kabul ettim." Mücahitin duasını kabul ederim.
Duası makbul insanlardan birisi, mücahittir. Birisi hacca, umreye giden insandır. Evinden çıkıp evine dönünceye kadar duası müstecabtır. Mücahitin duasını da -Allah yolunda cihat edenin duasını da- Allah kabul eder. Kural bu! Kabul ettim, bitti.
Onun için diyor ki Peygamber Efendimiz;
Sümme kâle aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmü. "Bu cümleyi söyledikten sonra Peygamber Efendimiz dedi ki"
İttekullâhe eze’l-mücâhidîne. "Mücahitlere eza etmekten Allah'a sığının." Allah'tan korkun ha! Mücahidlere saygı gösterin, onlara eza etmeyin, üzecek bir davranışta bulunmayın ha! dedi.
Çünkü; fe-innallâhe yağdabu le-hüm. "Allah onların hatırı için gazab eder." Onların gönüllerine göre gazap eder..Ke-mâ yağdabu li’r-rusuli. "Peygamberlerin hatırına, Peygamber düşmanlarına gazap ettiği gibi." Musa aleyhisselam’ın düşmanı Firavuna gazap ettiği gibi, mücahidin düşmanına da gazap eder. Mücahitleri ezalandırmak, üzmekten Allaha sığının.
Mücahit nasıl üzülür?
Mücahidin üzülmesi nasıl olur?
Ya mücahidi hor görürsün, hakir görürsün; ya aleyhinde dedikodu, gıybet edersin; ya karısına, çocuğuna zulmedersin. Evinde hanımını, çocuğunu bıraktı cihada gitti. Çoluk çocuğunun başlarında yok, komşu eza ediyor, cefa ediyor. Veyahut ırzına, namusuna gölge düşürecek işler yapmak istiyor vesaire vesaire. Mücahidin bedduası da tutar.
Ve yestecîbü le-hüm ke-mâ yestecîbü le-hüm du’âe’r-rusüli. "Peygamberlerin duasını kabul ettiği gibi, mücahidlerin duasını da kabul eder." buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Peygamber Efendimiz Allahu a’lemü bi-men yücâhidü fî sebîlihî. "Kimin Allah yolunda cihad ettiğini, en iyi Allah bilir." buyuruyor. Kimin mücahit olduğunu Allah bilir.
"Ben mücahidim."
Edebini takın. Dur bakalım senin niyetin hakiki mi, sahte mi? Allah bilir.
Allah bizi cehenneme düşmeden, hesaba uğramadan, hesapsız, kitapsız, sorgusuz, sualsiz, azapsız, doğrudan doğruya cennete girenlerden eylesin.
Bi-hürmeti habîbihi’l Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti’l-Fâtiha.
[1] 17/İsrâ 44
[2] 41/Fussilet 21
00.00.2000 -
Salat-u Selam, Ehl-i
00.00.2000 -
Namazın Miraçta Gelmesi,
