01.09.1997 - Arkadaş Muhabbeti, İmanı Sağlamlaştırmak

01.09.1997 - Arkadaş Muhabbeti, İmanı Sağlamlaştırmak
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîne Muhammedini'l-Mustafa ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
ثَلَاثٌ يُصَفِّينَ لَكَ وُدَّ أَخِيكَ: تُسَلِّمُ عَلَيْهِ إِذَا لَقِيتَهُ، وَتُوسِّعُ لَهُ فِي الْـمَجْلِسِ، وَتَدْعُوهُ بِأَحَبِّ أَسْمَائِهِ إِلَيْهِ
Selâsün yüsaffîne leke vüdde ahîke tüsellimü aleyhi izâ lakîtehû ve tüvessi’u lehû fi’l-meclisi ve ted’ûhü bi-ehabbi esmâihî. [1]
Efendimiz, Hz. Ömer radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre; müslümanların arasındaki kardeşlik bağları, arkadaşlık bağları kuvvetli olsun, birbirlerini sevsinler diye bizlere üç şey öğretiyor. Müslümanlar müslümanların kardeşidir, arkadaşıdır, dostudur, birbirlerini sevmeleri, dost olmaları lazım. Buyuruyor ki;
“Üç şey vardır ki arkadaşının sana karşı olan muhabbetini sâfîleştirir, yoğunlaştırır.” Saf bir sevgi meydana gelir. Sâfî bir sevgi, hâlis bir sevgi meydana getirir.
Nedir bunlar?
Bir, tüsellimü aleyhi izâ lakîtehû. “Karşılaştığın zaman selam verirsin ona.” es-Selamu aleyküm. “Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerine olsun.” filan diye.
Tabii “biz şimdi onu zaten yapıyoruz” diyebilirsiniz ama bunu yapmak dedelerimizden öğrendiğimiz bir şey. Dedelerimiz de bunu Peygamber Efendimiz'den öğrendiler. Eskiden insanlar bunu yapmıyordu. Geçip giderlerdi, insanlar birbirilerine selam vermezlerdi. Ama İslâm selam vermeyi koyuyor ortaya. Kardeşine karşılaştığın zaman selam verirsin.
Selam ne demek?
“Ben sana dünyada âhirette şen ve esen kalmanı, dünyada mutlu olmanı âhirette de cennete girmeni temenni ediyorum” demek. Selam bu. Sıradan bir şey değil, günaydın demek gibi değil. Daha derin anlamı var.
Tüsellimü aleyhi izâ lakîtehû. “Karşılaştığın zaman ona selam verirsin.” Ve tüvessi’u lehû fi’l-meclisi. “Ve mecliste onun da rahatça oturması için yer açarsın.”
Şimdi burada ortada yerler var zaten, öyle bir şey bahis konusu değil. Ama Peygamber Efendimiz'in meclisini düşünün; ne kadar rağbet, ne kadar kalabalık vardı.
O zaman ne olacak?
Birisi yer açarsa, “bu kardeşim bana yer açtı” diye baya sevinir. Hac ve umreye gidenler kaç kişidir içinizde bilmem. Gidiyorsunuz, Peygamber Efendimiz'in mescidinde namaz kılacaksınız veya Mekke’de Kâbe-i Müşerrefe’nin olduğu mescide gidiyorsunuz, namaz kılacaksınız. Cuma günü, yukarıda korkunç bir sıcak var, güneş var; insanı hastanelik eder, Ekvatorun güneşi, o kuşağın güneşi. İstiyorsunuz ki "açıkta kalmayım, gölge bir yere ben de gireyim."
Ama milyonlarca, yüz binlerce insan, yer yok. Cami tıklım tıklım dolmuş, sen biraz geç kalmışsın. Cumaya yarım saat kala gittin mi hapı yuttun, yer bulamazsın. Bir saat, bir buçuk saat önceden geleceksin, üst kata çıkacaksın da öyle yer bulursun.
Orada çok olan hadiselerden birisi. Birisi oturmuş. Gidiyorsun adamın yanına; “Müsaade edersen ben de şuraya sığınayım. Dışarısı sıcak içerisi serin.” vesaire filan...
Yer vermiyor " vermem" diyor. Yer Allah’ın yeri ama, “ben vermem” diyor, vermiyor.
“Ya ben istemiyorum şu ihtiyar adama ver -babam yanımda- o otursun?”
“Hayır!” diyor, “Erken gelseydin! Mescidde başka yer yok mu?” diyor mesela.
Bu sefer insan kızıyor, bazısı o zaman kavga ediyor. Mesela diyor ki;
E hâzâ mekânü ebûke? “Burası babanın yeri mi?” Haydii... Mescid-i Nebevi’de veya Mescid-i Haram’da mahalle kavgası gibi yer kavgası başlıyor. Ama birisine, “Gel kardeşim şuraya da sen otur.” dediğin zaman ona dünyaları vermişsin gibi seviniyor, çok makbule geçiyor. Burada da Peygamber Efendimiz diyor ki;
Ve tüvessi’u lehû fi’l-meclisi. “Toplantı yerinde ona bir yer ayarlayıp açıverip 'sen de otur dersen' o da sevgiyi artırır.”
Karşılaştığın zaman selam verirsin, toplantı yerinde onun oturmasına yer açarsın. Burada anlaşılmaz da, benim anlattığım gibi durumlarda anlaşılıyor. Yani gönlünü hoş edecek bir şey.
Bu gönlünü hoş edecek şey zamana göre değişir. Geniş bir yerde, “Gel kardeşim buraya otur.” demenin bir anlamı yok. Ama dar yerde anlamı var. Suyun çok olduğu soğuk bir yerde, “Al kardeşim şu suyu iç.” Anlamı yok! "Tamam kardeşim demin içtim, istemiyorum." Ama Arafat’ta kıymeti var. Sıcak... Otobüste kıymeti var, “al kardeşim” diyor, nasıl hoşuna gidiyor! Suyu bitirmek istemiyorsun böyle yudum yudum içiyorsun, çok kıymetli oluyor.
Demek ki her ikramın yeri var. Yerine göre makbule geçiyor veya yerine göre olağan, sıradan bir ikram oluyor, çok bir tesir uyandırmayabiliyor.
Bir, karşılaştığın zaman selam verirsin. İki, meclise geldiği zaman “gel buyur otur” diye yer açarsın.
Üçüncüsü; ve ted’ûhü bi-ehabbi esmâihî. “Ve ona hitap ederken onun en hoşuna gidecek sıfatla ona hitap edersin.”
“Gel aziz kardeşim, canım kardeşim buyur.”
Bu hoşuna gider. "Ya bu bana canım kardeşim, aziz kardeşim." dedi. Hoşuna gider.
Ve yahut aksini düşünelim, Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Âhir zamanda bir takım insanlar türeyecek birbirlerine selamları lanetleşme olacak.”[2] Gel ulan bilmem ne ... nokta nokta söyleyemiyorum. Ulanı söylüyorum da geriye kalanını söyleyemiyorum. Nasılsın bilmem ne ... nokta nokta yine...
Birisi arkadaşını mahkemeye vermiş, demiş ki;
“Hakim bey bu bana köpoğlu dedi, bundan davacıyım.”
“Buna bu sözü dedin mi?” diye ötekisine sormuş.
“Evet hakim bey dedim ama biz bununla çocukluk arkadaşıyız, mahalle arkadaşıyız. Futbol oynadık, beraber gezdik tozduk, okula gittik. Çok samimiyiz, samimiyetten aramızda böyle teklif olmadığından ‘nasılsın köpoğlu’ dedim. Hakaret makamında değil öyle söyledim.” demiş. Hakim [davalının] avukatına söz tevcih ediyor, o da diyor ki;
Samimi arkadaşıymış da ondan bunlar böyle söylerler. Bu hakaret makamında söylenmiş bir söz değildir, samimiyetten dolayı böyle söylemiş.” diyor.
Hakim bu tarafın avukatına soruyur:
“Ne dersiniz? Bu avukat böyle savunuyor?”
“Doğru söylüyor köpoğlu.” diyor.
O da onun samimi arkadaşıymış. Bu avukat da, ötekisinin samimi arkadaşıymış.
Tabii ben bunu hatırda kalsın diye bir fıkra olarak söylüyorum. Bazı insanlar birbirlerine hakaretle selamlaşıyor. Bu âhir zaman alâmetiymiş, kıyamet alâmetiymiş. En güzel isimle değil de; en ağır sözle, hatta küfürle selamlaşıyor. O da ona sırıtıyor, gülüyor, hatta memnun oluyor. O da ona öyle bir cevap veriyor kol kola giriyorlar gidiyorlar filan. Acayip...
Ama İslâm’da nasıl?
Ona en hoşuna gidecek bir sıfatla hitap etmek, bu güzel bir şey. Bizim bir arkadaşımız, kardeşimiz, ihvânımız var, onu beğenirim. Karşısında hitap ettiği insana en hoşuna gidecek sıfatı söylemeyi çok iyi bilir. Bu çok önemlidir! Beşerî münasebetlerde, günlük konuşmalarda, iş konuşmalarında, yaşantınızda dikkat ederseniz, hayatta başarı kazanmak için dikkate edilecek inceliklerden birisi budur. Belki Deyil Karnici [Dale Carnegie]’in kitabında da vardır, bilmiyorum. Tahminen söylüyorum.
Ona en güzel sıfatla hitap edeceksiniz. Mesela doktora yapmışsa, “Nasılsın doktor bey? derseniz, 'bu benim doktora yaptığımı biliyor.' filan diye buraları hemen kabarır.
Veyahut Arapça'da, “Nasılsın üstad?” deniyor. Keyfe hâluke yâ üstâz diyorsun hoşuna gidiyor. Veyahut yâ şeyh diyorsun. Arapça'da şeyh “beyefendi” mânasına geliyor. Yâ şeyh diyorsun memnun oluyor filan. “Yâ seyyid, seyyidî!” diyorsun. Seyyidî, “benim efendim, sahibim” demek. Ooo! Arap bayılıyor böyle eriyor. Güneş görmüş dondurma gibi yerlere akıyor.
Güzel bir hitapla hitap etmek önemli. Bunu hayatta siz de şey yapabilirsiniz. Bir insanı kızdırmak istiyorsanız hoşlanmadığı sıfatıyla söyleyin. Mesela kadı körse, “Nasılsın kör kadı?” dersen, doğru bile olsa, kör bile olsa kadı kızar. “Nasılsın kör kadı?” diyecek kadar doğrucu olmamak lazım. “Nasılsın kömür gözlü kadı?” desen ona da kızar; bu benimle dalga geçiyor, kör olduğumu görüyor, “kömür gözlüm” diyor der. Dengeli, ölçülü, güzel bir hitapla hitap etmek âdâb-ı muâşeretin inceliklerinden birisidir.
ثَلاَثَةٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ يَسْتَكْمِلُ إِيمانُهُ رَجُلٌ لَا يَخافُ فِي الله لَوْمَةَ لائِمٍ وَلَا يُرائِي بِشَيءٍ مِنْ عَمَلِهِ وَإِذا عُرِضَ عليهِ أمْرانِ أحَدُهُما لِلدُّنْيا والآخِرُ لِلآخِرَةِ اخْتارَ أمْرَ الآخِرَةِ على الدُّنْيا
Selâsetün men künne fîhi yestekmilü îmânühû racülün lâ yehâfu fillâhi levmete lâim ve lâ yürâî bi-şe’in min amelihî ve izâ urida aleyhi emrâni ehadühümâ li’d-dünyâ ve’l-âharu li’l-âhirati ihtâra emra’l-âhirati ale’d-dünyâ. [3]
Bu hadîs-i şerîfi Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten. İbn Asâkir rivayet eylemiş, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
“Üç şey vardır ki kimde bu üç şey bulunursa o imanını tamamlamış, olgunlaştırmış, sağlam bir iman sahibi olmuş demektir.”
Bu anlatacağım duruma sahipseniz siz de kendi kendinizi ölçün, kendi kendinizi muhasebe edin, kendi kendinizi terazinizle tartın. Bakalım sizin imanınız bu ölçülere göre nasıl.
Racülün lâ yehâfu fillâhi levmete lâim. “Allah yolunda yapacağı iyi bir şeyi yaparken kimseden korkmadan yapar, kınayanın kınamasına, ayıplayanın ayıplamasına aldırmaz.” Bir insan bu duyguya erişebilmişse imanını kuvvetlendirebilmiş demektir. Bir misalle açıklayayım:
Ben üniversite son sınıfta iken Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde ameliyat olacaktım. Beş vakit namazımı kılan bir insandım. Camide namaz kılacak yer yoktu. Koğuştan pijamayla çıktım; sağa baktım, sola baktım namaz kılacak yer yok. Namaz kılacak yer arıyorum, koca hastanede yer yok. Hastane de âhiret durağı...Kimisi belki ölüp âhirete gidecek; namaz kılacak yer yok. Halbuki bunların hastanelerinde kimbilir çapeller [Chapel], kiliseler, bir şeyler vardır.
Namaz kılacağım, utanıyorum. "Namaz kılarken birisi beni görecek" diye utanıyorum, kız gibi utanıyorum. Açılmış gibi, sanki giyimim yokmuş gibi utanıyorum. Aradım taradım, abdestim var, saate bakıyorum namaz geçecek, utanıyorum. Saklı bir yerde namaz kılacağım, bodrumda, toprağın dibinde, merdiven altında öyle bir yer bulamadım. Bahçeye çıktım. “Ne yapayım ne edeyim?” diye düşünürken sonra aklıma bir şey geldi.
“Ya bu utanma duygusu ne? Niçin, neye utanıyorum? Ne yapıyorum?
“Allah emretti, müslümanlara "namaz kıl" dedi. Ben de Allah’ın emrini tutacağım; utanmam, utanmamalıyım.” dedim. İlk defa kendi utancımı orada yendim. Çimenlerin üstünde -Haydarpaşa Caddesine bakan caddede- hastane bahçesinde 'Allahu ekber' namaza durdum. Yine biraz utandım ama hiç olmazsa utancımı yendim, namazımı kıldım.
Şimdi kimisi utanıyor namazı kaçırıyor. Abdesti var, “ya şimdi burada ayıp olur” namazı kaçırıyor.
Niye ayıp olsun?
“E şimdi burada namaz kılınır mı?”
E namaz kılınacak yer yoksa kılınır. Ne yapalım yapsaydı. Mesela; koridorda, havaalanında, hastanede, devlet dairesinde, tren istasyonunda yer yok. Ne yapalım, namazımızı kılacağız. Yani iyi anlaşılsın diye söylenmiş bir söz.
Mü’min inancı dolayısıyla Allah’ın rızasına uygun iyi bir şey yapacağı zaman utanmamalı, yapacağı şeyi yapmalı, utanmamalı.
Kim utansın?
Günah işleyen utansın, Allah’a âsi olan utansın! Ben niye utanayım, Allah’ın emrini tutacağım, bu bir.
Eğer bir kişi iyi bir iş yapacağı zaman utanamayacak kadar içi, duyguları sağlam, kendine hakimse o iyi bir imana sahiptir, imanını kuvvetlendirmiş demektir. Bu sizde yoksa, bendeki gibi utanma gibi bir şeyler varsa demek ki bunu aşacaksınız, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmayacaksınız bu bir.
İkincisi;
Ve lâ yürâî bi-şe’in min amelihî. “İşlediği hiçbir işten dolayı gösteriş ve mürâîlik ve riyakârlık yapmazsa.”
Cuma vaazlarında, camiye gittiğiniz zaman hutbelerde, vesairede duymuşsunuzdur; mürâîlik yani riyakârlık, gösteriş için iş yapmak İslâm’da çok ayıptır, çok günahtır, doğru değildir.
Bir insan yaptığı şeyi Allah rızası için yapar. Yaptığını Allah rızası için yapar, gösteriş için yapmaz. Eğer gösteriş için yapıyorsa böyle insana riyakâr denir. Gösterişçi, mürâî denilir. Böyle olmayacak.
Yaptığı hiçbir şeyi gösteriş için, riyakârlık için yapmıyorsa, sırf Allah rızası için yapıyorsa çok iyi.
Gösteriş için, riyakârlık için yapıyor.
Nasıl olacak?
Bir müslüman yaptığı şeyi ihlasla, halis niyetle, imanla, Allah rızası için yapacak, gösteriş için yapmayacak. Hatta gösterişten kaçınacak, gösteriş yapmamaya gayret edecek. İkincisi bu.
Üçüncüsü de;
Ve izâ urida aleyhi emrâni ehadühümâ li’d-dünyâ ve’l-âharu li’l-âhirati ihtâra emra’l-âhirati ale’d-dünyâ. “Karşısına aynı anda; ya onu, ya onu yapması gereken iki iş çıkarsa…”
Şöyle mi yapsam şöyle mi yapsam?
“Ve birisi âhiret işi, sevap kazanmaya yarayan bir iş olsa ötekisi de dünya işi, para kazanmaya yarayan bir iş olsa....”
Para kazanacak işi mi yapsam, sevap kazanacak işi mi yapsam?
Önüne iki ihtimal geldi birisi parra parra... Bir de iki “r”harfiyle “parra”, ötekisi de sevap.
“Önüne iki tane iş geldiği zaman eğer; sevap olanı, âhiret için olanı dünyalık için olana tercih ediyorsa; bunun imanı da sağlamdır.”
Kuvvetli imanın -imanın tam sağlamlaştığı, betonlaştığının- üç alâmeti var: İyi bir şey yapacağı zaman kınayanın kınamasından korkmamak, yaptığı bir sevaplı işi gösteriş için yapmamak, önüne iki iş çıktığı zaman sevaplı olanı tercih etmek, dünyevî menfaatli olanı tercih etmemek, sevaplı olanı tercih etmek.
Bu en çok günlük hayatımızda Cuma günü olur. Cuma namazı farzdır, Allah emretmiştir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Yâ eyyühellezîne âmenû izâ nûdiye li’s-salâti min yevmi’l-cumu’ati fe-s’av ilâ zikrillâhi ve zeru’l-bey’a zâliküm hayrun leküm in küntüm ta’lemûne. [5]
“Ey iman edenler! Cuma namazının ezanı okunduğu zaman alışverişi bırakın.Cuma namazına gelin.” diyor Allah, sevap var.
Zâliküm hayrun leküm in küntüm ta’lemûne. “Eğer aklınız erse, bilseniz, akledebilseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” Allah, “Böyle yapın!” diyor. Ama Cuma günü geldi mi dükkanda para kazanmak var, namaz kılmak var; camiye gidip sevap kazanmak var veyahut bilmem şu şu faydaları kaybetmek var.
İşte bir ölçek. Daha başka şeyler de olabilir. Mahkemede doğruyu söylerse sevap kazanacak, yalan söylerse, menfaati, dünyalığı yerine gelecek, yalan şahitlikle cebine para girecek vesaire vesaire...
Ne yapacak?
Sevaplı olanı tercih edecek.
Demek ki bu akşam hadîs-i şerîflerden bize çıkan nasihatleri hatırlamaya çalışalım:
Rahatken, ihtiyacı yokken, şenken şakrakken duayı ihmal etmemek. Sıkıştığı zaman değil; genişlik zamanında duayı ihmal etmemek.
Arkadaşınla karşılaştığın zaman ona güzelce selam vermek. Senin olduğun bir meclise geldiği zaman, “Gel kardeşim yanıma otur.” diye ona yer açmak.
Ona en güzel hitapla hitap etmek; aziz kardeşim, sevigli kardeşim. Gel aslanım bakalım! Gel bakalım gözümün nûru, gönlümün sürûru!” filan.
Müslüman, yaptığı şey iyi bir şeyse; yaparken kınayanın kınamasından korkmayacak.
İkincisi; yaptığı âhiret işini gösteriş için yapmayacak, namazı memuriyete tayin edilmek için kılmayacak. “Şu kayınpeder olasıcanın gözüne gireyim de kızını bana versin.” diye yanında dolaşmayacak.
Önüne iki seçenek geldiği zaman -alternatif diyorsun ama ben demiyorum- birinde sevap var, ötekisinde menfaat var; sevap olanı tercih etmek.
Ne yapacağız bundan sonra?
Böyle yapacağız inşaallah.
Allah duyduklarımızı anlamak, anladıklarımızı hafızamızda tutmak, hafızamızda tuttuklarımızı da hayatımızda uygulamak nasip etsin. Sevdiği kul olmayı nasip etsin. Peygamber Efendimiz’in mübarek ashâbı gibi temiz imanlı, sağlam imanlı güzel müslümanlar olmayı nasip etsin. Hem dünyada bahtiyar eylesin, hem de âhirette cennetle cemaliyle müşerref eylesin, Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin. Allah hepinizden razı olsun.
El-Fâtiha.
02.09.1997 -
İşi Kusursuz Yapmak,
00.00.0000 -
Tevbe Etmek, Yumuşak
