İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

05 Hz Hud (as)

05 Hz Hud (as)
İslam Peygamberleri

05 Hz Hud (as)

15.03.2026
22 dk 4 sn

Programımızın yeni bir bölümünde daha AKRA FM frekanslarında hep birlikteyiz sevgili dinleyenler. Rabbimizin Rahman ve Rahim sıfatlarına sığınarak, cümlemizin günahlarını bağışlamasını, cümlemizin ahirette sevdiği ve kendisine resul eylediği Peygamber Efendimiz(s.av)le birlikte olmayı nasip etmesini diliyor, sevgi ve selamlarımızı sunarak programımıza başlıyoruz efendim.

Değerli dinleyenler, Hz. Nuh Aleyhisselam, tufandan sonra gemiden indiğinde yeryüzünde Allah(c.c)’a şirk koşan, bir başka varlığı mabut bilen tek şahıs bile yoktu. Fahreddin Razi’ye göre gemideki insan sayısı seksen civarındaydı. Bu iman sahibi kimselerin her birinin evli olduğu düşünülürse ortalama kırk aile civarında, küçük bir köy teşkil edecek kadar bir insan toplumu kalmış bulunuyordu.

Bunların her biri büyük bir imtihandan geçmişler, Allah(c.c)’a iman etmemenin ve Allah(c.c)’ın Peygamberi ile alay etmenin, Allah(c.c)’ın dinine karşı durmanın ne demek olduğunu anlamışlar, büyük felaketi bütün incelikleriyle görmüş ve yaşamışlardı. İkinci bir felaketi izlemeğe bile tahammül edemezlerdi. Ama onların çocukları ve torunları ne yapacaklardı. Bilinemezdi ki.

Zaman ve insan fıtraten öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, hadiseler ne kadar şiddetli olursa olsun insanda bıraktığı tesir zamanla azalmakta, bir zaman geldiğinde de sadece o hadiselerin adı kalmaktadır. İnsan hayatında bir başka özellikte, işitmenin hiçbir zaman görmenin yerini tutmaması şeklindedir. Bir başkasının başına gelen felaket ve musibetler daima mevzii kalmış, geniş çapta tesirli olmamıştır.

Hazreti Nuh Aleyhisselam ve onunla birlikte gemide bulunanlar için gerçek manasıyla yaşanan felaket, onların çocukları için tarih değerinde idi. Nitekim öyle de oldu. Hz. Nuh’un torunlarından olan Âd’ın soyundan gelen ve bu sebeple Âd Kavmi diye bilinen bir kavim, Allah(c.c)’ı unutarak putlara tapmaya başlamışlardı.

İşte bugün, bu kavme Peygamber olarak vazifelendirilen, Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen peygamberlerden dördüncüsü olan, Hz. Hud Aleyhisselamı tanımaya gayret edeceğiz efendim. 

Hud Aleyhisselam, Nuh Aleyhisselamın oğlu Sam’ın neslindendir. Bir ismi de Âbir olup, lakabı Nebiyyullahtır. Kur’an-ı Kerimde ismi bildirilen peygamberlerdendir. Hud Aleyhisselamın soyu, bilinen kayıtlara göre; Hz. Hud (Âbir) bin Abdullah, bin Rebah, bin Halud, bin Âd, bin Avs, bin İrem, bin Sâm, bin Nuh Aleyhisselam şeklindedir.

Yemen'de Aden ile Umman arasında bulunan Ahkâf (Ahkâf=Kum Tepeleri) diyarında doğup yetişen Hud Aleyhisselamın kavmi, Âd kavmidir. Hud Aleyhisselam, Âd kavmi içinde baba ve ana soyu yönünden en üstün durumda idi.  Çocukluğundan itibaren Allahü Teâlâ ya ibadet etmekle meşgul olan, züht, takva ve ibâdet ehli birisi idi. Ara sıra ticaretle de uğraşan Hud Aleyhisselam, gayet şefkatli ve çok cömert, orta boylu, esmer tenli, güçlü, kuvvetli, çok saçlı, güzel yüzlü idi. Âdem Aleyhisselama benzerdi.

Kıymetli dinleyeler, bir zamanlar, şimdiki Yemen’in güneyinde, Arabistan yarımadasının en büyük vadisi olan, Hadramut Vadisinde, verimli arazilerde kurulu bir şehir vardı. Burası çok geniş, bereketli, sulu, bol nimetli olan bir yerdi. Cennet misali bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları, yeraltında su depoları, ebediyen kalacakmış gibi imar edilen yüksek ve güzel binaları, çiftlik evleri, göz kamaştıran malları, evlatları, zengin aileleriyle bolluk ve bereket içinde dillere destan bir hayat yaşanıyordu orada. İşte bu hayatın sahipleri idi Âd kavmi olarak tanınan kavim. Yaşadıkları bölgeye de ‘yüksek, güzel ve gösterişli binalara sahip’ anlamında İREM deniliyordu. Bağlar, bahçeler her tarafı sarmış ve İrem bağları diye meşhur olmuştu. Üstelik başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de fiziki vücut yapısı olarak onlara verilmişti.

Allah(c.c) tarafından verilen tüm bu nimetlere sahip olan ve Âd'ın neslinden gelen insanlar çoğalarak büyük bir kavim olan İREM şehri halkı, zenginlikleriyle öyle küstahlaşmıştı ki, kuvvetlerinin yenilmezliğine inanıyor, diğer kavimleri, kendilerinden olmayan insanları küçümsüyorlardı. Onlar için hayat bir oyun ve eğlenceden ibaretti. Yaşamı da, insanı da onları eğlendiren birer malzeme olarak görüyorlar, ne hak hukuk tanıyor ne de başka yaşamlara saygı duyuyorlardı. Kurdukları eğlence merkezlerinde zevk için her türlü alçaklığı (ahlaksızlığı) işliyor, hesap verecekleri bir makam tanımıyorlardı. Öyle şımarmışlardı ki en sonunda, bütün nimetleri kendilerine veren Allah(c.c)’ı unutmuş, kulluğu kendilerine yakıştıramaz, ölümü düşünmez ve sorumluluk duymaz hale gelmişlerdi.

Nihayet; Âd kavmi, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de "Kuvvetçe, bizden daha güçlü kim varmış?" diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa, memleketlerinde azgınlık ve fesatlarını artırmağa, halka zulüm etmeğe başladılar. Servetlerinin ve maddi güçlerinin çokluğuna bakarak azdılar ve doğru yoldan, dinlerinden ayrıldılar. Yeryüzünde büyüklük tasladılar. Allahü Teâlâ yı unuttular, Ahiret hayatını, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler ve çeşitli putlara tapmaya başladılar. Ellerindeki maddi imkânlarla etrafa dehşet salıyorlar, fakirleri ve diğer kabileleri zulümleri altında inletiyorlardı. Onları köle gibi çalıştırıyorlar, çeşitli işkencelerle öldürüyorlardı. Tıpkı ayeti kerimede bahsedildiği gibi:

“İşte bu Âd (kavmi), Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler. O’nun peygamberlerine isyan ettiler ve (Allah’tan yüz çevirmiş) inatçı her zorbanın emrine uydular.” (Hud:59)

Değerli dinleyenler, Âd Kavmi eser arasından önce anlattığımız gibi azmış halde iken, Allahü Teâlâ, bu kavmi doğru yola kavuşturmak için Hud Aleyhisselamı onlara peygamber ve tebliğci olarak gönderdi. Hz. Hud, Nuh Aleyhisselamın bildirdiği dinin esaslarını Âd kavmine bildirerek Allah(c.c)’ın emirlerini hatırlatıp onlara gelecek azaptan haber verdi. Kavmini doğru yola kavuşturmak için tebliğ vazifesine devam eden Hud Aleyhisselam, onları Allah(c.c)’ın azabı ile korkuttu ise de pek az kişi iman etti. Ama Hud Aleyhisselam yılmadı ve imana davet etmeye devam etti. Onları putlara tapmaktan, zulüm ve günahlardan vazgeçerek tövbe etmeye ve Allahü Teâlâ ya şükür ve ibadete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hud Aleyhisselamı dinlemeyip, ona karşı kaba ve inkârcı davranarak onu beyinsizlikle suçladılar. Hud Aleyhisselam da kavminin bu tutumu üzerine onlara, kendisinde beyinsizlik olmadığını, sadece Rabbi tarafından görevlendirilen bir uyarıcı olduğunu ve Rabbinin kendisine vahyettiklerini onlara bildirdiğini, Allah(c.c)’ın nimetlerini görüp bilerek ona itaat ve ibadet etmelerini bildirdi. Bu husus Kur'an-ı Kerimde, Ayeti Celilelerle şöyle bildirildi:

 

“Ad (Kavmin)e de kardeşleri Hud’u (gönderdik). O da: ‘Ey halkım! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur. Siz hâlâ Allah’ın emrine uyup azabından sakınmaz mısınız? dedi. Halkından ileri gelen kâfirler: ‘Biz seni hakikaten bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve hiç şüphesiz seni yalancılardan sanıyoruz.’ dediler. (Hud) dedi ki: ‘Bende hiçbir beyinsizlik yoktur. Ben sadece âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin (iyiliğiniz) için çalışan güvenilir bir öğütçüyüm. (Yoksa gelecek azaba karşı) sizi uyarmak için, içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir öğüt (ve ihtar) gelmesine mi şaştınız. Düşünün ki (Allah) sizi Nuh kavminden sonra onların yerlerine geçirdi/hükümdarlar yaptı, yaratılışta size (onlara nisbetle) fazla boy pos (üstünlük ve kuvvet) verdi. O halde Allah’ın nimetlerini (unutmayıp) hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz. (A’raf:65-66-67-68-69)

“Âd (kavmi’n)e de, kardeşleri Hud'u (peygamber olarak gönderdik). ‘Ey kavmim!’ dedi, ‘Allah'a kulluk edin. Zaten sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur (ve olamaz da). Ama siz (ortak koşmakla) iftira etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Hud:50)

“Âd (kavmi) de gönderilen (peygamber)leri yalanladı.”(Şu’ara:123)

 

“Eğer yüz çevirirlerse, de ki: ‘Âd ve Semûd (kavimlerin)in yıldırımı gibi (mahvedecek) bir yıldırıma karşı sizi uyardım. Peygamberler onlara: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyin’ diye (her fırsatta) önlerinden ve arkalarından geldiği zaman onlar: ‘Eğer Rabbimiz dileseydi, (bize) melekler indirirdi. (oysa siz insansınız). Onun için biz, sizin (bize tebliğ için) gönderildiğiniz şeyleri inkâr ediyoruz’ dediler.”(Fussilet: 13-14)

“(Resulüm!) Âd’ın kardeşi (Hûd’u) da hatırla. Hani o Ahkâf'ta kavmini uyarmıştı. Onun önünden ve ardından gelip geçen nice uyarıcı (peygamber)ler (gibi, o da demişti) ki: ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Çünkü ben, üzerinize (gelecek) büyük bir günün azabından korkuyorum’”. (Ahkaf:21)

Söz hak, söyleyen samimi idi. Bir insan ancak bu derece içtenlikle başkalarını doğru yola davet edebilirdi. Dünyanın bütün nimetlerini elde etme karşılığında olsa bile bunun ötesinde ve şuurlu bir gayretin sarf edilmesi söz konusu olamazdı. Hz. Hud Aleyhisselamı hiçbir engel vazifesinden alıkoymuyor, yıllar yılı süren bu görevden yüz güldürücü bir netice alamadığı halde bıkmıyor, usanmıyor, yılmıyordu. Kovulduğu yahut hakaret gördüğü, alay edildiği zaman ‘artık bu iş burada biter’ demesini bilmiyor. Hâlâ iman etmelerinden ümitli olduğu kavmini buluyor, düşmanlık edene el uzatıyor, canına kastedecek derecede ileri gidenlerin samimiyetle hayrını ve saadetini istiyor. Çünkü bu görevi Yüce Mevla vermiş, onu yeryüzünde kendisi için bir elçi, dinini tebliğ eden bir Peygamber yapmıştı. Bu peygamber Allah(c.c)’ın verdiği görevi yerine getirmekle mükellefti, kendi kendine vazife son verme hakkına sahip değildi.

Kavmi, Hud Aleyhisselamı küçümseyerek ‘düşünsene bizden zengin ve kuvvetli kim var? Tarafımızdan başına uğursuz bir şeyler gelirse kim karşı gelebilir? Aramıza huzursuzluk sokma, bizi oyalamaktan vazgeç’ dediler. Hud Aleyhisselamın bütün ısrarlı tebliğlerine rağmen azgın Âd Kavminin hakikate gelmedikleri ve delil istedikleri Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır.

“Şüphesiz ben; benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenip dayandım. Hiçbir canlı yoktur ki O, onun alnından tutmuş (onu hükmü ve denetimine almış) olmasın. Şüphesiz benim Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir, kimseye zulüm ve haksızlık etmez. Yüz çevirirseniz bile artık ben, kendisiyle (görevli) gönderildiğim şeyi, size tebliğ ettim. Rabbim, sizin dışınızda bir kavmi yerinize getirir, siz de O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Rabbim her şeyi koruy(up gözet)endir.” (Hud:56-57)

“Ey kavmim! (Sizi uyarmam Allah için olup) bundan dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak beni yaratana aittir. Hâlâ hakikati anlamayacak mısınız? Dediler ki: ‘Ey Hud! Bize bir delil getirmedin. Biz, senin sözünden dolayı tanrılarımızı terk edecek değiliz. Sana inanacak da değiliz. Biz (senin sözlerin için) ancak Tanrılarımızdan biri, seni fena halde çarpmıştır deriz.’ (Hûd) dedi ki: ‘Şüphesiz ben, Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, O'na ortak koştuklarınızdan (Allah yerine kendisine bağlılık gösterdiklerinizden) elbette uzağım. Artık hepiniz bana tuzak kurun, sonra (elinizden gelirse) mühlet de vermeyin.” (Hud:51,53-54-55)

“Âd (kavmin)e gelince: (Onlar) yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha güçlü kimdir?’ dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu (hâlâ) görmediler mi? Bizim ayetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.”(Fussilet:15)

 

“(Onlar) ‘Yalnız Allah’a kulluk etmemiz ve babalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi bize geldin? O halde doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin (o azab)ı getir bize’ dediler.” (A’raf:70)

“Dediler ki: ‘Sen bizi ilahlarımızdan vazgeçirmek için mi geldin? Mademki doğru söylüyorsun, (o halde)bizi tehdit ettiğin şeyi getir. (Hûd) dedi ki: ‘(Bu azaba dair) bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben size kendisiyle (görevli) gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; fakat ben sizi cahillik eden bir toplum olarak görüyorum’ dedi. (Ahkaf:22-23)

Kıymetli dinleyenler, rivayete göre Azgın Âd Kavmi, Hûd Aleyhisselama; "Mûcize getirmeden putlarımızı terk etmeyiz." dediklerinde Hûd Aleyhisselam onlara "İstediğiniz mucize nedir?" diye sordu. Onlar da "Rüzgârı istediğin tarafa çevir!" dediler. Hiç Allahü Teâlâ bir insanı Peygamber olarak gönderir de, onu davasını ispat edemeyecek duruma düşürür mü? Hûd Aleyhisselam dua etti. Allahü Teâlâ "Ne tarafa istersen elinle işaret et!" buyurdu. O da eliyle işaret edince, rüzgâr istediği istikamette esmeye başladı. Büyük kayaların toprak olmasını istediler. Hûd Aleyhisselamın duası, Allah(c.c)’ın dilemesiyle bu da oldu. Bunları gördükleri halde inatlarından vazgeçmeyip iman etmeyerek ve daha da hırçınlaşarak koyunlarının yünlerinin de ipek olmasını istediler. Hûd Aleyhisselam dua etti. Koyunların yünü ipek hâline geldi. Âd kavmi, gösterilen tüm bu mûcizelere rağmen yine inanmadılar. "Sen bizi putlarımızdan ayırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan, haydi bizi tehdit ettiğin azabı getir de görelim!" dediler. Hûd Aleyhisselam kavmini imana davete devam etti. Pek az kimse iman etti. Kavmi ise hakaret edip kendinden geçinceye kadar dövdü. Bu alçakça dövme olayı, Âd kavminin en zengini ve böylece bunların başı (Emiri) olan Sadad isimli kimsenin: " Ey Hud! Bu söylenenleri duymadın mı? İşte ben Avc'i kendime vekil tayin seçtim. Benim namıma senin Allah(c.c)’ına cenk edecek, hadi sür senin Allah(c.c)’ını " söylemesinden sonra meydana geldi.

Kavminin ıslah olmayacağını anlayan Hûd Aleyhisselam: "Ya Rabbi! Sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına vesile olacak bir musibet ver?" diye bedduada bulundu. Hûd Aleyhisselamın bedduasını kabul buyuran Allahü Teâlâ, Âd kavmine önce kuraklık, kıtlık musibetini verdi. Üç sene müddetle yağmur yağmadı, akan pınarlar kurudu. Yeşillikler sarardı, soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. İnsanlar bir yudum suya, bir parça ekmeğe muhtaç hâle geldiler. Hayvanlar susuzluktan telef oldular. Devamlı olarak bunaltıcı kuru bir rüzgâr esiyordu. İnsanlar ağızlarını güçlükle açıyor, zor nefes alıyordu. Tozdan göz gözü göremiyordu. Bu arada Hûd Aleyhisselam kavmini imana, tövbe ve istiğfara davete devam ediyor ve "Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra o'na tövbe edin ki, gökten üzerinize bol bol bereket (ekinleri yetiştirecek yağmur) indirsin ve kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın. Günahlarınıza ısrar ederek imandan yüz çevirmeyin." Diyordu. Burada yine Ayeti Celilelere bakalım dilerseniz.

“(Hud) dedi ki: ‘Artık Rabbinizden üzerinize bir azab (fırtınası) ve gazap elbette gerçekleşti. Allah onlar(a tapmanız) hakkında hiçbir delil indirmediği halde, sizin ve babalarınızın taktığı (uydurma) isimli putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Artık bekleyin (azabın gelişini) bende sizinle beraber bekleyenlerdenim. (A’raf:71)

 “Ey milletim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin (O’na yönelin) ki, üzerinize gökten bol bol rahmet (ve bereket) göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın (sizi çoğaltsın). Artık sizde günahkârlar olarak (Allah’tan) yüz çevirip durmayın.” (Hud:52)

Hud Aleyhisselamın bu son daveti de onların aklını başlarına getirmeye yetmedi. Hud Aleyhisselama işkenceye devam ederek onu öldürmeye kalkıştılar. Artık onlara azabın gelmekte olduğu Hud Aleyhisselama bildirildi. Bir sabah Hûd Aleyhisselam iman edenleri bir araya topladı. Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, işte bize yağmur geliyor diyerek sevinç çığlıkları atıyorlardı. Hud Aleyhisselam "Hayır, o can yakıcı azâb veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder. " dedi. Dedi ama bu sözleri de bir tesir göstermedi. Bu sözleri söylerken onun mübarek yüzünün bir başka hal aldığını, sarardığını, telaşlandığını da fark edemediler. Onun tertemiz kalbinin aynası olan nur yüzündeki korku ve endişe izlerini okuyacak göz kalmamış, şimdiye kadar bir defa olsun ciddiyetle bakmadıkları mübarek yüzüne bu defa olsun ciddiyetle bakmasını dahi becerememişlerdi. Son bir fırsat kalmıştı. Bulutun heybet ve haşmet içinde ilerlediğini gördükleri halde, önlerinde duran ve ilahi görevi bir defa daha yerine getirmeye çalışan nur yüzlü Peygambere ve onun hidayete çağıran sesine kulak vererek Allah(c.c)’tan af ve mağfiret dilemek yerine, son anlarında dahi inatlarından vaz geçmemiş, Hud Aleyhisselama acıyarak bakıp sırtlarını dönerek buluta doğru adeta koşarcasına ilerlediler.

Çok geçmeden rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vadiyi kapladı. İnsanların yüzünü kavuran ve Arapların “DEBÛR=LODOS” adını verdikleri bir rüzgâra benziyordu. Önceleri yavaş gelen ve ilk çarptığında bile yüzleri kavuran, boğazı kurutan bir özelliği vardı. Dokunduğu insanı sersemleştiriyordu. Bir anda bunca insanın sevinci kursaklarında kalmış, rahmet dedikleri rüzgâr ilk tokadıyla hepsini sendeletmiş, adeta sersem sersem bakışır hale getirmişti. Şimdi yüzlerde korku, telaş ve karamsarlık vardı. Ayakta duramayıp oldukları yere çöküveriyorlardı. Kimsenin kimseye bakacak, yardım edecek, hatta düşünecek hali yoktu. Rüzgâr gittikçe hızını ve tesirini arttırıyor, nefes boruları tıkanacak gibi yanıyor, kup kuru hale geliyordu. Bütün bunlar olurken Hz. Hud Aleyhisselam ve beraberinde bulunan az sayıda mü’min bir kenara çekilmiş, kendilerini bu azaptan kurtarmağa kadir olan Allah(c.c)’a dua ve niyaz etmekteydiler. Onlar bu kasırganın tesirinden uzak kalmış bulunuyorlardı.

Arapça DEBÛR olarak bilinen bu kasırga hızını gittikçe arttırmış, kumlar toz gibi savruluyor, göz gözü görmüyordu. Önce yerdeki çakıl taşlarını fırlatacak derecede başlayan rüzgâr daha sonra küçükbaş hayvanları fırlatıp ağaçları sökecek, evlerin çatılarını kaldırıp atacak, kapıları zorlayıp kıracak hale gelmişti. Son derece hızlı ve soğuk olan rüzgâr her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Kadim kayıtlarda bu rüzgâr "sarsar" (kavurucu rüzgâr) olarak geçmektedir. Âd kavmi, yedi gece sekiz gün devam eden bu kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya fırlayarak paramparça oldular. Hepsi ölüp yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Hûd Aleyhisselâm ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allahü Teâlâ tarafından muhafaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esiyordu. Âd kavminin helâk oluşunun, Kur'ân-ı Kerim ayetlerine geçmeden önce güzel bir eser dinleyelim dilerseniz.

Değerli dinleyenler, Âd Kavminin helaki hakkındaki Ayeti Celileler şöyledir:

 

“Onu ve onunla beraber olanları (katımızdan) bir rahmetle kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanların ve iman etmeyenlerin de kökünü kestik. (A’raf:72)

 

“Bu sebeple onlara, dünya hayatında rezillik (ve perişanlık) azabını tattırmak için, uğursuz (saydıkları) günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise, daha rezil rüsva edicidir ve onlara yardım da edilmez (kurtulamazlar). (Fussilet:16)

 

“Ad (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani üzerlerine köklerini kazı(yıp helak ed)en bir rüzgâr göndermiştik. O uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, hemen onu çürütüp kül gibi yapıyordu. (Zariyat:41-42)

 

“Biz onların üstüne, uğursuz mu uğursuz (saydıkları) bir günde dondurucu bir fırtına gönderdik. O (fırtına), insanları, sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi (yerlerinden) koparıp atıyordu. (Kamer:19-20)

 

“Âd (kavmin)e gelince, onlar da azgın bir fırtına ile helak edildiler. (Allah) onu, yedi gece ve sekiz gündüz, (köklerini kesmek için) ardı ardına onların üzerine musallat etti. (O zaman orada olsaydın) o kavmin, içi boş hurma kütükleri gibi ölüp yıkılmış olduğunu görürdün.” (Hakka:6-7)

“Onlar, bu dünyada, (şiddetli rüzgâra) ve kıyamet gününde de lanet (cezasın)a tabi tutuldular. Haberiniz olsun ki Âd (kavmi), Rablerine nankörlük ettiler. Biliniz ki Hud'un kavmi Âd (yok olup Allah'ın rahmetinden) uzak olmuştur.” (Hud:60)

“Nihayet (onlar) onu (o azabı, ufuktan) vadilerine doğru gelen bir bulut halinde gördüklerinde: ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. (Hûd ise:) ‘Hayır! O acele edip gelmesini istediğiniz şeydir; içinde elem verici azab bulunan bir rüzgârdır. (O) Rabbinin emriyle her şeyi yok edecektir.’ (dedi). Derken öyle savrulup parçalandılar ki, kumların içinde evlerinden başkası görünmez oldu. İşte biz (inkâr eden)günahkârlar güruhunu böyle cezalandırırız.” (Ahkaf:24-25)

 “Âd (kavmi de) yalanladı, fakat azabım ve uyarmalarım nasılmış (anladılar).” (Kamer:18)

 

“İşte benim azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!” (Kamer:21)

 

“Şimdi, onlardan geride kalan bir şey görüyor musun?” (Hakka:8)

“(Helâk) emrimiz gelince Hud'u ve beraberindeki iman edenleri tarafımızdan (büyük) bir merhamet eseri olarak (helak olmaktan) kurtardık, üstelik onları (ahirette de) pek ağır bir azaptan kurtardık.” (Hud:58)

Şimdi artık Hz. Hud, sadece Allah(c.c)’a inanan, kendisini Allah(c.c)’ın Peygamberi olarak bilen, iman ve İslam çerçevesi içinde yer alan bir avuç insanla birliktedir.

Bu adamların hayatta oldukları müddetçe bir daha baş kaldırmaları, şerefli Peygamberin karşısına çıkıp kafa tutmaları çok zordu. Bunlar koca koca insanların havada oradan oraya savrulduklarını, bir yaprak gibi uçuşan insanların bir ağaca, bir duvara çarpıp külçe gibi yere serildiklerini gözleriyle gören insanlardı. Koskoca ve dillere destan olan İREM şehrinin mahvolduğuna şahit olmuşlardı ve nihayet onları mahveden Allah(c.c)’ın rahmeti ile kurtulmuşlardı. Başkaldırdıkları takdirde o Allah(c.c), aynı azabı bir defa daha göndermeye elbet kâdirdi.

Bir rivayete göre, Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke'ye gelir, vefatına kadar orada, Yüce Allah(c.c)'a iba­detle meşgul olurdu. Âd kavmi helak olunca, Hud Aleyhisselâm da, kendisine iman etmiş olan kimseleri yanına alarak Mekke'ye gitti ve oradan ayrılmadı. Kâbe-i şerifin çevresinde ibadet ve taatla meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin, Kâbe-i şerif yanındaki, Kâbe’nin içinden sayılan Hicr denilen yerde bulunduğu rivayet edilmektedir. Ancak bu rivayetin doğruluğu tartışılabilecektir. Zira kendisinden çok sonraları dünyaya teşrif eden Hz. İbrahim Aleyhisselam, hanımı Hz. Hacer validemizle oğlu İsmail Aleyhisselamı Mekke’nin bulunduğu yere getirdiği zaman orada tek canlı ve tek bir ev bile olmadığı kadim kaynaklarda sabittir.

Daha sahih bir başka rivayete göre de Hud Aleyhisselamın Hadramut'ta vefat ettiği ve kabrinin, orada kızıl kumdan bir tepe üzerinde bulunduğu, karinin başında bir semüre (ceviz) ağacı bulunduğu ve vefatında dört yüz altmış dört yaşında olduğu da anlatılmaktadır.

Filistinliler ise Hz. Hud’un kendi topraklarında defnedildiği iddiasındadırlar. Ona ait olduğunu söyledikleri bir kabri ziyaret eder ve her yıl mevlit merasimi düzenlerler.

Hz. Hud Aleyhisselamın aile efradı hakkında maalesef hiçbir malumat bulunmamaktadır. Onların iman edip etmedikleri bilinmemekle beraber, iman ettiklerini kabul etmek daha doğru olacaktır. Zira iman etmemiş olmaları halinde Hz. Nuh Aleyhisselamda olduğu gibi bir açılayıcı bilgi bulunması gerekirdi. En doğrusunu Allah(c.c) bilir.

Kur’an-ı Kerim’de, 123 ayetten oluşan, Hud ismiyle anılan bir sure de bulunmaktadır. Mekke döneminde nazil olmuş, 12,17 ve 114. ayetler ise Medine’de nazil olmuştur. Yunus Suresinin devamı gibidir. 50. ayetinden 60. ayetine kadar Hz. Hud’un hayatı anlatılmaktadır. Bundan başka Nuh, Salih, İbrahim, Lut, Şu’ayb ve Musa Aleyhisselamlar dan da bahseder. Ayrıca 112 nci Ayeti Kerime nazil olduğunda, Peygamberimiz(s.a.v) efendimiz, bu ayetteki yüce Allah’ın “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabının dehşetini ve etkisini öyle derinden hissetmişti ki bunun üzerine: “Beni Hud Suresi kocattı(saçımı ağarttı)” buyurmuştu.

M. Asım Köksal’ın Peygamberler Tarihi adlı eserinde bahsedildiğine göre; Peygamberimiz(s.a.v), Veda haccında, Osfan vadisine vardığı zaman, Hz. Ebu Bekr(ra)'e: "Ey Ebu Bekr! Bu, hangi vadidir?" diye sormuş. Hz. Ebu Bekr(ra)", Osfan vadisidir!" deniştir. Bunun üzerine Peygamberimiz(s.a.v) Hud Aleyhisselamın da, beline Aba tutunmuş, belinden yuka­rısını alacalı bir kumaşla bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma lifinden örülmüş dişi bir deve üzerinde olduğu halde, Hac için buradan Telbiye ederek geçmiş olduğunu ha­ber vermiştir.

 

Değerli dinleyenler, Hz. Hud’un kavmine verilen güç ve kuvvetin, kontrol altında tutulmadığı takdirde azab ve bela getirdiği ve sahibini mahvettiği en açık şekilde görülmüştür. İnsan için bu ihmal edilmesi caiz olmayan bir ibret levhasıdır. Şayet bu güç ve kuvvet hak yolunda sarf edilmiş olsaydı, pek mükemmel neticeler elde edilmesi ve Allah(c.c)’ın rızasının kazanılması ile neticelenirdi.

 

Allah(c.c)’ın her nimetini böyle görmeli, iyi manada değerlendirilmediği müddetçe sahibi için sorumluluk sahasını genişleteceği unutulmamalıdır.

 

Allah(c.c)’ım!... Verdiğin nimetleri yerli yerince, razı olacağın şekilde kullanma mutluluğunu bizlere tattır. Âmin…

 

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.

         

Hoşça kalınız efendim…

Bir Sonraki

06 Hz

Salih (as)

Bir Önceki

04 Hz

Nuh (as)

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
01 Hz Adem (as)
19.03.202632 dk 27 sn
02 Hz Şit (as)
18.03.202617 dk 11 sn
03 Hz İdris (as)
17.03.202615 dk 38 sn
04 Hz Nuh (as)
16.03.202633 dk 8 sn
06 Hz Salih (as)
14.03.202630 dk
07 Hz İbrahim (as)
13.03.202670 dk 19 sn
08 Hz İsmail (as)
12.03.202632 dk 36 sn
09 Hz İshak (as)
11.03.202614 dk 43 sn
10 Hz Lut (as)
10.03.202626 dk 48 sn
11 Hz Yakup (as)
09.03.202628 dk 43 sn
12 Hz Yusuf (as)
08.03.202664 dk 39 sn
13 Hz Eyyub (as)
07.03.202614 dk 28 sn
14 Hz Zülkifl (as)
20.03.20264 dk 26 sn
15 Hz Suayb (as)
06.03.202615 dk 1 sn
16 Hz İlyas (as)
05.03.20266 dk 25 sn
17 Hz Elyesa (as)
21.03.20268 dk 43 sn
18 Hz Yunus (as)
04.03.202616 dk 32 sn
19 Hz Davud (as)
03.03.202617 dk
20 Hz Süleyman (as)
02.03.202630 dk 28 sn
21 Hz Zekeriyya (as)
01.03.20267 dk 45 sn
22 Hz Yahya (as)
28.02.20266 dk 32 sn
AKRA