İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

07 Hz İbrahim (as)

07 Hz İbrahim (as)
İslam Peygamberleri

07 Hz İbrahim (as)

13.03.2026
70 dk 19 sn

Bugünkü programımızda, altı Ulülazm peygamberden üçüncüsü olan, Nemrut’un ateşe attırdığı, ancak Allah(c.c)’ın dilemesiyle yanmayan İbrahim Aleyhisselamı anlatmaya gayret edeceğiz efendim.

Değerli dinleyenler, hayatı ile ilgili hayli bol bilgi içeren kaynaklar olması, menkıbeleri dilden dile dolaşan peygamberlerin önde geleni olması nedeniyle İbrahim Aleyhisselamı iki bölüm halinde anlatmaya gayret edeceğiz. Tabiî ki buna rağmen eksik ve kusurlarımız elbette olacaktır. Sürçü lisan eder isek affola diyor ve bu gün vereceğimiz ilk bölüme başlıyoruz efendim.

Kur'ân-ı kerîm'de ismi bildirilen peygamberlerden, Ulülazm adı verilen altı peygamberden üçüncüsü olup, Keldânî kavmine gönderilmiştir. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed(s.a.v)’ den sonra peygamberlerin ve insanların en üstünüdür. İbrâhim Aleyhisselamdan sonra gelen bütün peygamberler onun neslindendir. Allahü Teâlâ ona Halilim (dostum) buyurduğu için Halilullah veya Halilürrahman olarak bilinir.

Hz. Nuh'un vefatı ile Hz. İbrahim arasında iki peygamber, Hz.Hud ve Hz. Sâlih vardır. Bu fâsıla rivayete göre, 1143 senedir. Hz. Hud ile Hz. Ibrahim arasında da 630 yıllık bir fâsıla olduğu bildirilmiştir.

İbrahim Aleyhisselamın soyu kadim kaynaklarda şöyle sıralanmaktadır. İbrahim bin Târah veya Âzer, bin Nahor, bin Sarug veya Şarug bin Rau veya Ergu, bin Falığ, bin Âbir, bin Şalıh, bin Erfahşed, bin Sâm, bin Nuh Aleyhisselâmdır.

Hz. İbrahim ve soyunun seçilmişlerden olduğu Ayeti Celilelerle şöyle anlatılmaktadır:

“Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini birbirinin soyu(ndan gelen bir nesil) olarak âlemler üzerine seçkin kıldı (soylarından peygamberler getirdi). Allah (her şeyi) işitendir, bilendir.” (Ali İmran:33-34)

“Andolsun ki, biz, Nûh'u ve İbrahim'i (peygamber olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı da (artık) onların nesillerine verdik. Onlardan bir kısmı doğru yolu bulmuştur. Fakat çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (Hadid:26)

“...İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla! Doğrusu biz onları, halis olarak (ahiret) yurdunu düşünen, ihlaslı (gönülden bağlı kimse)ler yaptık. (Sad Suresi, 45-46)

“Çünkü onlar, katımızda seçilmiş hayırlı (kimse)lerdir.” (Sad Suresi:47)

Hz. İbrahim, orta boylu, ak benizli, ela gözlü, ak saçlı, güzel ve güler yüzlü, yumuşak huylu, açık alınlı, uzunca yanaklı, ak sakallı idi. Ayak izlerine varıncaya kadar şekil ve şemailce Peygamberimiz, Hz. Muhammed(s.a.v)’e, insanların, en çok benzeyeni idi. Hz. İbrahim geçimi için kumaş ve elbise ticaretiyle uğraşmış. Yaşadığı yeri değiştirince de çiftçilik yapmaya başlamıştır. Hz. İbrahim’in yumuşak huyluluğu Kur’an-ı Kerim’de şu Ayeti Celilelerle haber verilmektedir.

“...Gerçekten İbrahim çok içli, çok yumuşak huylu idi.” (Tevbe Suresi:114)

“Çünkü İbrahim, hakikaten çok yumuşak huylu, çok duygulu ve 'kendisini Allah'a vermiş bir kimseydi.” (Hud Suresi:75)

Bazı kaynaklarda, İbrahim Aleyhisselam henüz doğmadan, annesi ona hamileyken babası Târah’ın vefat ettiği, annesinin de Târah’ın kardeşi Âzer ile evlendiği, yani Âzer’in aslında amcası olduğu, asıl babasının mü’min bir kimse olan Târah olduğundan bahsedilmekte ise de Târah ile Âzer’in aynı kimse oldukları, geçimini put yaparak temin eden bir put yapımcısı olup Nemrud'un yakınında bulunurdu. Onun bir dediğini iki etmezdi. Nemrut’un Âzer adlı putunun bakıcısı olduğu, onu çok sevdiği nedeni ile ona bu adın takıldığı ve daha çok bununla tanındığı da tefsir alimlerince kaydedilmektedir. Aslında konu net olarak Kur’an-ı Kerim’de En’am suresi 74 ncü Ayeti Celile de açıklanmakta, Hz. İbrahim’in atasından (babasından) Âzer olarak bahsedilmektedir.

“Bir zaman İbrahim, atası Âzer'e, ‘Sen putları ilah mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni ve halkını apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’ demişti.” (En’am:74)

Bu ihtilaf'ın çözümünü ancak Evvel ve Âhir, Mâlik ve Kerîm olan ALLAH(c.c) bilir. İbrahim Aleyhisselâmın Babası Târah (Âzer), bu gün Şanlı Urfa’ya bağlı bir ilçe olan ve Suriye sınırında bulunan Harran halkından idi.

İbrahim Aleyhisselamın annesi ise Efrahşed bin Sam, bin Nuh oğullarından Kernba bin Kûsa’nın kızı Nuna veya Efrayim bin Ergu, bin Falığ, bin Âbir, bin Şalıh, bin Efrahşed, bin Sam, bin Nuh’un kızı Ebyuna idi.

Hz. İbrahim, peygamber efendimizin dedelerindendir. Çünkü, ilk oğlu Hz. İsmâil Arapların, ikinci oğlu Hz. İshâk da İsrâiloğullarının ceddi yani dedesidir. Hz. İbrahim’in, Keldâni memleketi olan Bâbil'in doğu tarafında ve Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki bölgede doğduğu, yüz yetmiş beş veya iki yüz yaşlarındayken Kudüs'te vefât ettiği kaydedilmektedir.

Değerli dinleyenler, Hz. Nuh’tan çok sonra Bâbil'de hüküm süren, yıldızlara ve putlara tapan Keldâni kavminin o devirdeki kralı Nemrûd’tu. Nemrûd ilk defa, kötü yol açan, ilk defa başına taç giyen, ilk defa yıldızların durumunu ortaya koyan ve onlar hakkında nazariyeler kuran ve ameliyeler yapan, Kabil'den sonra ilk defa ateşe tapan kimse idi. İnsanları, kendisine tapmağa, ilk defa davet eden de o idi.

Rivayete göre bir gece gördüğü rüyâyı, müneccimler "Doğacak bir erkek çocuğun yeni bir din getireceği ve onun saltanatını yıkacağı" şeklinde tâbir edince, Nemrûd yeni doğan erkek çocukların öldürülmelerini ve hâmile kadınların hapsedilmelerini emretti. Doğan çocuklar, erkekse öldürülecek, kız ise bırakılacaktı. Bu suretle 100.000 mâsum bebeğin öldürüldüğü nakledilmiştir.

O sırada Hz. İbrahim'e hamile olan annesinin hâmileliği, zayıf fiziğinden dolayı belli olmadığı için fark edemediler, doğum vakti gelince gizlice şehir dışında bir mağaraya gitti ve orada Hz. İbrahim'i dünyaya getirdi. İbni Asâkir'e göre İbrahim Aleyhisselam, bu günkü Irak topraklarında Babil'in Kûsâ köyünde hâlen kendisine nisbet edilen Makam'da doğmuştur. Annesi, yeni doğan bir çocuk için, ne yapmak lazımsa, hepsini yaptıktan, sarıp sarmaladıktan sonra, mağaranın kapısını kapatarak evine döndü. Durumunu bilen Âzer'e, "Çocuk çok zayıf doğdu ve hemen öldü" dedi. Bundan sonra gizli gizli mağaraya gelip Hz. İbrahim’i emzirip geri eve dönerdi. Böylelikle oğlunu mağarada gizledi ve orada büyüttü. Yanına gittiğinde onu parmağını emerken bulur ve doymuş görürdü. Oğlunun emdiği kendi parmaklarından süt ve bal gelirdi. Allahü Teâlâ Cebrâil aleyhisselâmı göndererek bu gıdâları Cennet'ten parmaklarına akıtırdı. Rivâyetlere göre, Hz. İbrahim mağarada 7, 13, 16 veya 17 yaşına kadar kaldı.

Hz. İbrahim büyüyüp aklı ermeye başladığında anne ve babasına sorduğu sorular ve aldığı cevaplar şöyle rivayet edilmektedir:

Hz. İbrahim, mağarada iken annesine: "Benim Rabbim, kimdir?" diye sordu. Annesi: "Ben'im!" dedi. İbrahim Aleyhisselam: "Senin Rabbin, kimdir?" diye sordu. Annesi: "Babandır!" dedi. İbrahim Aleyhisselam: "Babamın Rabbi, kimdir?" diye sordu. Annesi: "Nemrud'dur!" dedi. İbrahim Aleyhisselam: "Nemrud'un, Rabbi, kimdir?" diye sordu. Annesi: "Sus!" dedi ve Hz. İbrahim sustu.

Hz. İbrahim’in annesi, kocası Âzer’in yanına dönüp Hz. İbrahim’i nasıl dünyaya getirdiğini, onu nasıl büyüttüğünü ve bu günkü sorularını anlattı: "Gördün mü? Halkın, dinini değiştireceği söylenen çocuk, işte senin oğlundur!" dedi. Âzer, Hz. İbrahim’in yanına gidince, ona da: "Ey Babacığım! Benim Rabbim, kimdir?" diye sordu. Âzer: "Annendir!" dedi. Hz. İbrahim: "Annemin Rabbi, kimdir?" diye sordu. Âzer: "Ben'im!" dedi. Hz. İbrahim: "Senin Rabbin, kimdir?" diye sordu. Âzer: "Nemrud'dur!" dedi. Hz. İbrahim: "Nemrud'un Rabbi, kimdir?" diye sordu. Âzer, ona bir tokat vurup "Sus!" dedi.

Bir vakit geldi Âzer, gidip Hz. İbrahim’i, mağaradan dışarı çıkardı. Hz. İbrahim, mağaradan çıkınca yeryüzünde gezen, dolaşan hay­vanlara, yaratıklara bakıyor, bakıyor da, deve hakkında: "Bu, nedir?" diye soruyor, babası da onun deve olduğunu haber veriyor: "Bu, devedir!" diyordu. Hz. İbrahim, ineği görünce soruyor, babası: "İnek'tir!" diyordu. Hz. İbrahim atı görünce soruyor, babası: "At'tır!" diyordu. Hz. İbrahim, koyunu görünce soruyor, babası "Koyundur!" diyordu. Nihayet Hz. İbrahim yeryüzünde gezip dolaşan hayvanları görünce kendi kendine: "Her halde, şu yaratıkların, bir Rabbi, olması, gerekir!" diyordu.

Hz. İbrahim mağaradan çıkışında, gün bitimi idi. Hava kararınca yıldızlara, sonra aya, sabah olduğunda da güneşe bakan Hz. İbrahim, bunları yaratanın eşi ve benzeri olmayan bir yaratıcının olduğunu anladı. Hz. İbrahim hakkında Allahü Teâlâ «Halil'im» demiştir. Bu da onun Allah(.c.c)’ı arayıp bulmasındandır. Bundan sonra Hz. İbrahim Keldâni kavmine gelerek, taptıkları putların ve yıldızların ilâh olmadığını, anlayabilecekleri açık delillerle anlatmaya başladı.

Hz. İbrahim’im bu dönemini anlatan Ayeti Celileler şöyle sıralanmaktadır:

“Böylece kesin bilgi ve imana erenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını ve sırlarını akıl ve kalp gözüyle) gösteriyorduk. (İbrahim) gecenin karanlığı üzerine çökünce bir yıldız gördü: (Babasının ve kavminin putlara, yıldızlara, aya ve güneşe tapmaları sebebiyle, iddianıza göre demek ki) ‘Rabbim bu ha!’ dedi. Yıldız batınca: "Ben batıp kaybolanları (ilah olarak) sevmem.’ dedi. Doğmakta olan Ayı görünce: (Öyleyse) ‘Rabbim bu ha!’ dedi.  O da batınca: ‘(Bunu da beğenmeyip kendisinin tasarladığı ve ulaşmak istediği yüce varlığı kastederek) Rabbim beni doğru yola eriştirmeseydi, andolsun ki, (şimdi) ben de doğru yoldan sapan topluluklardan olurdum.’ dedi. Nihayet güneşi doğarken görünce: ‘(Demek) Rabbim bu ha! Bu daha büyüktür.’ dedi. (Çünkü o Rabbin büyük olduğunu düşünüyordu.) (O da) batınca dedi ki: ‘Ey kavmim! ‘(Bu varlıklar fanidir) muhakkak ki ben (Allah'a) eş tanıdığınız şeylerden uzağım. Doğrusu ben, yüzümü hanif (Allah’ı birleyici) olarak, tamamen gökleri ve yeri yaratan (Allah’)a çevirdim. Ben müşriklerden değilim.” (En’am:75-79)

Bu hadise bir bakıma Hz. İbrahim'in peygamberliğinin başlangıcıdır. Artık bu olayla birlikte Hz. İbrahim, kavmine Allah(c.c)'ın emirlerini tebliğ etmeye başlamış ve birçok delil göstererek onları tevhid dini İslam’a çağırmıştır. Hz. İbrahim’in dininin hakikat dini olduğu, onun seçilmiş olup, dünyada ve ahirette iyilerden olduğu Kur’an diliyle şöyle anlatılmaktadır:

“Kendini bilmeyen (ahmak)lardan başka, kim İbrahim'in dininden yüz çevirir? Hakikat biz, onu dünyada (peygamberlik için) seçtik. O ahirette de şüphesiz iyilerdendir.”(Bakara:130)

Değerli dinleyenler, Hz. İbrahim her fırsatta kavmine putları kötüleyip Allah(c.c)’ın birliğini anlatmaya başlayınca, Bâbil halkı çocuk yaşta olan ve putlarına karşı çıkan Hz. İbrahim'i Âzer'e şikâyet ettiler. Âzer, Hz. İbrahim azarlayarak bu işten vazgeçmesini istediyse de Hz. İbrahim onun sözlerine hiç aldırmayıp, "Benden delil isteyin göstereyim. Bana hidâyet veren, doğru yolu gösteren Allahü Teâlâ beni sizden ayırdı. Sizin içinde bulunduğunuz sapıklığa düşürmedi. Sizi ve putlarınızı sevmiyorum." dedi. Putlara tapmanın mânâsız olduğunu Âzer'e de söyledi. Âzer hiddetlenip Hz. İbrahim’in yanından uzaklaşmasını istedi.

Hz. İbrahim ile babası arasında geçen bu olay Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“Kitapta (bildirdiğimiz gibi) İbrahim'i de (onlara) hatırlat. Çünkü o, dosdoğru bir peygamber idi. Hani O, babasına demişti ki: ‘Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda vermeyen şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Kesin bilesin ki bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir. Bana uy da seni doğru düzgün bir yola eriştireyim. Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân'a asi olmuştur. Babacığım! Doğrusu ben, sana Rahmân’dan bir azabın dokunmasından, böylece de şeytana dost (ve arkadaş) olmandan korkuyorum.’ (Babası:) ‘Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onları kötülemekten) vazgeçmezsen mutlaka seni taşa tutar (fena yapar)ım; uzun bir zaman benden uzaklaş (gözüme görünme bir daha).’ dedi.” (Meryem:41-46)

“Bir zaman İbrahim de, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Doğrusu ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Sadece, beni yaratan (Allah)a (İbadet ederim). Çünkü O, beni doğru yola eriştirecektir.’ (İbrahim) bunu (ancak beni yaratana ibadet ederim cümlesini) daima kalacak bir söz yaptı. Ta ki (insanlar, hak dine) dönsünler.” (Zuhruf:26-28)

“(Rasulüm!) Onlara İbrahim'in haberini de oku. Hani vaktiyle o, babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. (Onlar da:) ‘Putlara tapıyoruz ve tapmaya da devam edeceğiz.’ demişlerdi. ‘Peki’ dedi, ‘Siz dua ettiğiniz zaman, sizi işitiyorlar mı? yahut size (taparsanız bir) fayda veya (tapmazsanız bir) zarar veriyorlar mı?’ ‘Hayır!’ Dediler, ‘biz atalarımızı böyle (ibadet) yaparlarken bulduk.’ dediler. (İbrahim:) ‘Şimdi gördünüz mü, siz ve geçmişteki atalarınız neye tapıyormuşsunuz?’ dedi. ‘Doğrusu âlemlerin Rabbinden başka o (tapıla)nlar(ın hepsi) benim düşmanımdır.” (Şu’ara:69-77)

Genç yaştayken Keldânî kavmine peygamber olarak gönderilen ve kendisine on suhuf verilen Hz. İbrahim, Allahü Teâlânın emriyle büyük-küçük herkesi Allahü Teâlâya iman etmeye çağırdı. İnsanlara topluca ve açık bir tebliğde bulunmayı, putların mânâsızlığını ve âcizliğini, onlara tapmanın sapıklık olduğunu gâyet açık bir şekilde göstermek istedi. Hz. İbrahim’in bu tevhid ve tebliğ gayretleri Ayeti Kerimelerde şu şekilde dile getirilmektedir:

“İbrahim'i de (gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: ‘Allah'a kulluk edin, O'nun emrine uygun yaşayın / karşı gelmekten sakının; eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Siz ancak, Allah'ı bırakıp bir takım putlara / heykellere tapıyorsunuz, (onlara bağlılık gösterileri yapıyorsunuz) bunun içinde bir takım yalan (ve bahaneler) uyduruyorsunuz. Şüphesiz Allah’tan başka taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. O halde rızkı Allah katında arayın, (ibadet ve itaatle ancak) O’na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz ancak O'na döndürüleceksiniz. Eğer (beni) yalanlarsanız, (bilesiniz ki) sizden önceki ümmetler de (peygamberlerini) yalanlamış (ve helak olmuş)lardı. Peygamberin üzerine düşen apaçık bir tebliğden başkası değildir. Allah, varlıkları yaratmaya nasıl başlıyor, görmediler mi? Sonra onu (Mahşerde aynen diriltip) iade edecektir. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır.’ De ki: ‘Yeryüzünde gezip dolaşın, (Allah'ın) yaratmaya nasıl başladığına bakın. Sonra, Allah (tıpkı bunun gibi, kıyamette) son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah her şeye kadirdir.’ (Allah) dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. (Hepiniz) ancak O'na döndürüleceksiniz. Siz ne yerde ne gökte (Allah'ı) aciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah'tan başka hiçbir dostunuz ve yardımcınız da yoktur. Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı (ve aynen dirilip hesabın görüleceğini) inkar edenlere gelince: İşte onlar, benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. Üstelik onlar için acıklı bir azap vardır.” (Ankebut:16-23)

“Halkı onunla (delil getirerek) tartışmaya kalkıştı. (İbrahim) dedi ki: ‘Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında benimle Hâlâ tartışıyor musunuz? Rabbimin (hakkımda) bir şey (bir felaket) dilemesi dışında ben, O’na eş tanıdığınız şeylerden korkmam. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz? Siz, (hakkında) hiçbir delil indirmediği (put ve diğer) şeyleri, Allah’a eş tanımaktan korkmazken, ben nasıl sizin (O’na) eş tanıdığınız / O’nunla denk hale getirdiğiniz şeylerden korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin: Allah’ı birleyenlerle, O’na eş tanıyan) iki gruptan hangisi (korkudan) emin olmaya daha layıktır?’ İman edip de imanlarını zulümle (şirkle) karıştırmayanlar (var ya), işte (korkudan) emin olmak onların (hakkı)dır. Onlar doğru yolu bulmuşlardır. İşte bu (şekilde Allah’ı arayıp bulması), kavmine karşı (örnek olması için) İbrahim'e verdiğimiz kesin delilimizdir. Biz dilediğimiz kimseyi (kat kat) derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin tam hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.” (En’am:80-83)

Değerli dinleyenler, Keldânî kavminin her sene bir araya gelerek kutladıkları bir bayramları vardı. Bir gün, her sene yapa geldikleri bayramı yapmak üzere bir yere toplandılar. Onlar gittiği zaman Hz. İbrahim üvey babası ve puthanenin bekçisi olan Âzer onu da bayram yerine gitmeye zorladı. Hz. İbrahim hasta olduğunu söyleyerek gitmedi. İnsanlar bayram yerinde toplandıkları zaman, yetmiş kadar putun bulunduğu puthaneye girdi. Getirdiği bir balta ile bütün putları kırıp parça parça etti. Sadece en iri putu kırmadı ve baltayı bunun boynuna asarak oradan uzaklaştı. Keldânî kavmi bayramdan dönünce, puthaneye girip, putların kırılıp parça parça edildiğini görüp şaşırdılar. “Bunu kim yaptı” diye bağırmaya başladılar. “Bu işi İbrahim yapmıştır”, diyerek onu yakalayıp halkın önünde sorguladılar. " Ey İbrahim! Putlarımızı sen mi kırdın?" deyince, Hz. İbrahim, “Bu işi olsa olsa ‘Ben varken bu küçük putlara niçin tapıyorlar!’ diyen şu iri put yapmıştır, siz ona sorunuz." deyince, putperestler; " Putlar konuşmaz ki, sen bize ona sor diyorsun!" dediler. Bunun üzerine Hz. İbrahim "O halde daha kendilerini kırılmaktan kurtaramayan, size hiçbir faydası olmayan bu putlara ilâh diyerek niçin tapıyorsunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Size ve bu taptığınız putlara yazıklar olsun!" dedi. Burada yine sözün en doğrusu Ayeti Celilelere dönüyoruz.

“Andolsun ki, biz daha önce İbrahim'e de doğruyu bulup bilme kabiliyeti vermiştik. Elbette biz onu(n peygamberliğe ehil olduğunu) biliyorduk. O zaman o, babasına ve kavmine: ‘Sizin kendileri için toplan(ıp tapın)dığınız bu heykeller nedir?’ demişti. (Onlar:) “Babalarımızın onlara tapa geldiklerini gördük’ dediler. (İbrahim:) ‘Andolsun ki, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz.’ dedi. (Onlar:) ‘Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bize) oyunbazlık yapanlardan mısın?’ dediler. (O da) dedi ki: ‘Hayır! Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. Onları O yaratmıştır, ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp (bayrama) gittikten sonra, putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım. Derken, (onlar gidince İbrahim) o putları paramparça etti. Yalnız büyük putu, belki ona müracaat ederler diye bıraktı. (Baltayı da onun boynuna astı.) (Onlar dönünce:) ‘Bunu ilahlarımıza kim yaptı? (Her kimse,) hiç şüphesiz o zalimin tekidir.’ dediler. ‘Bunları diline dolayıp duran bir genci işittik; kendisine İbrahim deniliyor.’ dediler. (Nemrut’un adamları:) ‘Onu insanların gözü önüne getirin, böylece (onun çekeceği cezaya) şahitlik ederler.’ dediler. (İbrahim gelince ona:) ‘Ey İbrahim! İlahlarımıza bunu sen mi yaptın?’ dediler. (İbrahim’de:) ‘Hayır! Belki de şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşuyorlarsa onlara sorun.’ dedi. Bunun üzerine kendi vicdanlarına döndüler de (içlerinden): ‘Hakikaten, asıl haksız kimse sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra kafalarındaki (eski inançları)na döndüler: ‘Doğrusu, bunların konuşmayacaklarını sen de bilirsin.’ dediler. (İbrahim) dedi ki: ‘Öyle ise Allah'ı bırakıp da hiçbir surette size fayda ve zarar vermeyecek olan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size de, Allah'tan başka taptıklarınıza da! Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (Enbiya:51-67)

“Şüphesiz İbrahim de onun taraftarlarından biriydi. Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. ‘Bir uydurma olarak Allah'tan başka ilahlar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir?’ dedi. (İbrahim’de kehanet yapıyormuş gibi) yıldızlara bir göz attı da: ‘Ben hakikaten hastayım’ dedi. (Salgın vebadan onları korkutup yanından göndermek istemişti.) Derhal onun yanından çıkıp uzaklaştılar. O da gizlice onların (put olan) ilahlarına varıp: ‘Hani (yemekleri) yemiyor musunuz? Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?’ deyip üzerlerine yürüdü. Onlara (elindeki balta ile) tüm kuvvetiyle vur(up kır)dı. Derken (kavmi gelip durumu görünce) koşarak onun önüne geçtiler(neden kırdığını sordular). (İbrahim:) ‘Kendi (ellerinizle) yonttuğunuz (meydanlara diktiğiniz kendilerini korumaktan aciz) şeylere mi tapıyorsunuz?’ dedi.” (Saffat:83-95)

Putlarını Hz. İbrahim’in kırdığını anlayan Keldânî kavmi, onu hapsettiler. Durumu da ilâhlık iddiâsında bulunan kralları Nemrûd'a bildirdiler. Nemrûd, İbrahim Aleyhisselamı yanına getirmelerini emretti.

Hz. İbrahim Nemrud'a götürülürken, sıra sıra dizilmiş, süslenmiş meclis üyesi ve askerlerine bakarak: "Ey kavim! Siz, neye tapıyorsunuz?" diye sordu. Nemrud’ta ona şöyle dedi: "Ey İbrahim! Sen, üzerinde bulunduğum dinime gir ki, seni, ben yaratmışımdır ve rızkınım da, ben veriyorum!" İbrahim Aleyhisselâm: "Ey Nemrud! Sen, yalan söylüyorsun! O, Rab ki, beni, yaratan, bana, doğru yolu gösteren O'dur! Bana, yediren, içiren de, O'dur!" deyince, Nemrud da, halk da, tutula kaldılar!

Nemrut’la Hz. İbrahim arasında geçen bu olay ilahi dille şöyle anlatılmaktadır :

“O (Rab) ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Bana yediren, bana içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan O’dur. Ceza günü hatamı bağışlamasını umduğum da odur. O gün ne mal ne de oğullar fayda verir. Ancak Allah'a (imanlı) temiz ve sağlam kalple gelenler hariçtir. (O gün) cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de azgınlar için açığa çıkarı(lıp gösteril)ir. Ve onlara, ‘Allah’tan başka taptıklarınız (ve onların kuluymuş gibi bağlandıklarınız) nerede? Size (azaba karşı) yardım ediyorlar mı, yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?’ denilir. Artık hem onlar, hem azgınlar, hem de İblis'in askerleri (Allah’a boyun eğmeyenler), toptan tepetaklak o (ateş)in içine atılırlar. Orada onlar birbirleriyle çekişerek şöyle diyeceklerdir: ‘Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklıkta imişiz. Çünkü biz, sizi (putları/putlaştırdıklarımızı) âlemlerin Rabbine eşit tutuyorduk. Bizi o (uydurduğumuz) suçlulardan başkası saptırmadı. Artık bizim için ne şefaatçiler var, ne de yakın/candan bir dost. Keşke bizim için bir kere daha (dönüş) olsa da inananlardan olsaydık.’ Elbette bunda (alınacak) bir ibret (çıkarılacak bir ders) vardır, (fakat) yine de çokları iman etmediler. Şüphesiz Rabbin, elbette, mutlak galiptir, çok merhametlidir.” (Şu’ara:78-104)

Kıymetli dinleyenler, Nemrut’un huzuruna getirilen Hz. İbrahim Nemrûd'u Allahü Teâlâya îmân etmeye dâvet etti. Nemrûd ise bunu reddettiği gibi, İbrahim Aleyhisselamın kendisine secde etmesini istedi. Bu karşılaşma Ayeti Celilelerle şöyle anlatılmaktadır:

“Allah, kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak), Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan (Nemrut)’u görmedin mi? Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim (kudretiyle) hem dirilten, hem öldürendir.’ deyince, o: ‘Ben de yaşatır ve öldürürüm.’ demişti. İbrahim, ‘Şüphesiz ki Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan getir!’ deyince, o kâfir (Nemrut) şaşırıp kalmıştı. Allah (hakkı kabul etmeyen, gücü ve yetkiyi yalnız kendinde gören) zalimler toplumunu doğru yola eriştirmez.” (Bakara:258)

Hz. İbrahim Nemru’da secde etmeyince, onu hapsettiler ve ateşte yakılmasına karar verdiler. Günlerce yığılan odunlar ateşlendi. Şiddetinden yanına yaklaşamadıkları ateşe, Hz. İbrâhim'i mancınıkla attılar. Ateşe atılırken; "Hasbiyallah ve ni-mel vekil", yani "Bana Allah(c.c)'ım yetişir. O ne iyi vekildir, yardımcıdır. " dedi. Ateşe düşerken Hz. Cebrâil gelip "Bir dileğin var mı? diye sorunca;"Var, fakat sana değil, Rabbim beni görüyor, biliyor." dedi. Onun bu hâli Kur'ân-ı Kerîm'de övülüyor ve "Sözünün eri olan İbrâhim." buyruluyor. Allahü Teâlâ’nın dilemesiyle ateşin içi yemyeşil bir bahçe kesildi. Cebrâil aleyhisselâm da kendisine arkadaş oldu. Cennet'ten gömlek ve yaygı getirdi ve onu Cennet nimetleri ile doyurdu. Ateşte yedi gün kaldığı rivâyet edilir. Rivayete göre Hz. İbrahim’i merak edip bakan annesi onun yanmadığını görünce seslenerek onun yanına gitmek istediğini, bunun için Allah(c.c)‘a dua etmesini söyledi. Ateşi geçerek Hz. İbrahim’in yanına gidip onu öpüp kokladı, konuştu ve geri döndü. Yine sözün doğrusu Kur’an-ı Kerim’e dönüyoruz burada:

“(Nemrut’un adamları bunun üzerine), ‘Eğer bir iş yapacaksanız bırakın onu da, (böylece) ilahlarınıza yardım etmiş olun’ dediler. Biz de ‘Ey Ateş! İbrahim'e karşı serin ve selamet üzere ol.’ dedik. Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları (dünya ve ahirette) daha fazla hüsrana uğrayanlar(dan) kıldık.” (Enbiya:68-70)

“Hâlbuki sizi de, (bu) yaptığınız (ve taptığınız) şeyleri de Allah yaratmıştır (hiç yaratılan, yaratılana tapar mı?)." (deyince, onlar kızdılar:) ‘Onun için bir bina yapın da onu (içinde yakılan) çılgın ateşe atın.’ dediler. Bunun için ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de (onu kurtarıp) onları en aşağı duruma düşürdük.” (Saffat:96-98)

“Kavminin (İbrahim’e) cevabı: ‘Onu öldürün veya yakın’ demelerinden başka bir şey olmadı. (Kavmi onu ateşe atınca) Allah’ta onu ateşten koru(yup, kurtar)dı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır.” (Ankebut:24)

Ateşin Hz. İbrahim’e bir şey yapmadığını gören Nemrut, onun ateşten çıkmasını istedi. İbrahim Aleyhisselâmın, ateşin içinden, dipdiri çıktığını gören bazı kimseler; Nemrud ile adamlarının şerlerinden korkmalarına rağmen, Hz. İbrahim davetine icabet ederek, Allah(c.c)'a iman ettiler. İman edenler arasında Hz. İbrahim’in kardeşi Hâran'ın oğlu Lût bin Ha­ran, bin Târah ile Hz. İbrahim’in amcası büyük Hâran'ın kızı ve sonra hanımı olan Hz. Sâre de, bulunuyordu. Yüce Allah(c.c), İbrahim Aleyhisselama, Hz. Sâre ile evlenmesini vahy etmişti. Hz. Sâre de, hiç boşamamak şartı ile kendisiyle evlenebileceğini teklif etti. Hz. İbrahim da, bu şartla onunla evlendi. O zaman, Hz. İbrahim otuz yedi yaşında idi. Bu olaydan sonra Yüce Allah(c.c), İbrahim Aleyhisselama Nemrud'un ülkesinden ayrılıp kutsal Dımaşk topraklarına doğru gitmesini emretti. Hz. İbrahim ile kendisine tâbi olan sahabeleri de, küfür diyarını ve putperestleri kendi başlarına bırakarak Dımaşk’a (Bu günkü Şam), bir başka rivayette de Filistin’e hicret etmiştir. Hz. İbrahim’in bu dönemdeki tebliğ ve duaları Kur’an diliyle şöyle anlatılmaktadır:

“(İbrahim kavmine) dedi ki: ‘Siz dünya hayatında, aranızda sevgi (ve dostluk) olsun diye Allah'ı bırakıp bir takım heykel putlar edindiniz. (Putların ve putlaştırdıklarınızın etrafında birleşip sevgi ve dostluk kurdunuz.) (Oysa) sonra, kıyamet gününde birbirinizden uzaklaşacak (putlara saygı ve tapınmada önderlik edenler ve onlara tabi olanlar) birbirinize lanet edeceksiniz. Artık sizin barınağınız ateştir, sizin için yardımcılar da yoktur.’ Bunun üzerine ona (İbrahim'e, önce yeğeni ) Lût iman etti ve (İbrahim) dedi ki: ‘Ben, Rabbim(‘in emrettiği yer)e hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibidir.’ Biz ona (İsmail’den sonra) İshak'ı da, (torunu) Yakub'u da bağışladık. Peygamberliği ve kitapları da onun nesline verdik. Dünyada ona mükâfatını verdik. Şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir.” (Ankebut:25-27)

“(İbrahim:) ‘Doğrusu ben Rabbim(in emrettiği yer)e gideceğim. O bana yol gösterir.’ dedi. ‘Ey Rabbim! Bana iyilerden (salih evlat) lütfet!’ diye dua etti. Biz de ona yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.” (Saffat:99-101)

Allahü Teâlâ, Nemrûd ve kavmine sivrisinekleri musallat etti. Sinekler onların kanlarını emdiler ve kuru kemik hâline getirdiler. Sineklerden birisi de Nemrûd'un burnundan girip beynine yerleşti. Uzun zaman azap ve ıstırap verdi. Hattâ sineğin verdiği rahatsızlığı hissetmemek için başını tokmakla dövdüre dövdüre öldü. Böylece Allahü Teâlâ, nefsinin esiri olarak tanrılık iddia eden Nemrûd'u, en âciz mahlûklarından birisi olan sivrisinekle cezalandırmış oldu.

Yüce Mevla’mız cümlemizi şaşırmaktan ve nefsimize tabi olmaktan muhafaza buyursun. Âmin. 

Değerli dinleyenler, Hz. İbrahim’in Nemrut ve yandaşları tarafından ateşe atılması ve İbrahim Aleyhisselamın, ateşin içinden, dipdiri çıktığını gören bazı kimseler; Nemrud ile adamlarının şerlerinden korkmalarına rağmen, Hz. İbrahim davetine icabet ederek, Allah(c.c)'a iman ettiler. İman edenler arasında Hz. İbrahim’in kardeşi Hâran'ın oğlu Lût bin Ha­ran, bin Târah ile Hz. İbrahim’in amcası büyük Hâran'ın kızı ve sonra hanımı olan Hz. Sâre de, bulunuyordu. Yüce Allah(c.c), İbrahim Aleyhisselama, Hz. Sâre ile evlenmesini vahy etmişti. Hz. Sâre de, hiç boşamamak şartı ile kendisiyle evlenebileceğini teklif etti. Hz. İbrahim da, bu şartla onunla evlendi. O zaman, Hz. İbrahim otuz yedi yaşında idi. Bu olaydan sonra Yüce Allah(c.c), İbrahim Aleyhisselama Nemrud'un ülkesinden ayrılıp kutsal Dımaşk topraklarına doğru gitmesini emretti. Hz. İbrahim ile kendisine tâbi olan sahabeleri de, küfür diyarını ve putperestleri kendi başlarına bırakarak Dımaşk’a (Bu günkü Şam), bir başka rivayette de Filistin’e hicret etmişlerdir. Bu yolculukta, Hz. İbrahim’in kardeşinin oğlu Lût Aleyhisselam, hanımı Sâre Hâtun ve diğer inananlar da bulundular. İlk konakladıkları yerde bir müddet kaldıktan sonra, Şam'a, oradan da Mısır'a gitmek üzere yola çıktı. Bu yolculuk esnasında kardeşinin oğlu Hz. Lût’un Sedûm bölgesi ahalisine peygamber olarak vazîfelendirildiği bildirildi. Hz. Lût’un kafileden ayrılarak Sedûm'a hareketinden sonra, Mısır'a giden İbrahim Aleyhisselam rivâyete göre bu sırada otuz sekiz yaşındaydı.

Hz. İbrahim ve eşi Hz. Sâre Mısır'a gittiği sırada, ülkenin başında Sinan bin Ulvan adlı, güzel kadınlardan çok hoşlanan, güzel bir kadın gördü mü veya duydu mu onu ne pahasına olursa olsun haremine alan zâlim bir Firavun vardı. Kadının kocası varsa onu öldürürdü. Mısır’a gelen Hz. İbrahim’le Hz. Sâre’yi duyan Firavun onları sarayına getirtmiş ve Hz. İbrahim’e Hz. Sâre’nin kim olduğunu sormaktaydı. Hz. Sâre çok güzel bir kadın olduğu için, Firavun Hz. İbrahim Aleyhisselama zevcesinin kim olduğu hakkında sorunca İbrahim Aleyhisselam Firavun'un Hz. Sâre'ye musallat olmasını engellemek için din bakımından kardeşi olduğuna niyet ederek: «Kız kardeşimdir.» dedi. Pek zâlim olan bu hükümdar, Sâre hatunu almak isteyip yanına çağırttı. Fakat musallat olmak isteyince nefesi kesilip, elleri, ayakları tutmaz oldu. Yere yıkılarak debelenmeye başladı. Allahü Teâlâ Hz. Sâre'yi Firavun'un şerrinden koruyup musallat olmasını engelledi. Hükümdar bu durum karşısında korkusundan Hz. İbrahim'in zevcesini ona geri yolladı. Hz. Sâre'ye yaklaşınca olanlardan onu cin zannetmiş, yanına bir de Hâcer isimli bir câriye vererek geri yollamıştı. Böylece bundan kurtulacağını zannetti. Bu olayın gerçek olduğu, Ebu Hureyre(r.a)'nin bildirdiği, Buhari ve Müslim gibi güvenilir kaynaklarda yer alan Hadisi Şerif ile anlaşılmaktadır. Bu olaydan sonra Hz. İbrahim ve beraberindekiler Mısır'ı terk edip geri Filistin’e dönerek ıssız ve kupkuru bir yer olan Sebû'ya yerleşiyorlar. Bir müddet burada kaldı. Burada çiftçilikle uğraşırken zaman içinde çok mala kavuştu. İbrahim Aleyhisselam, orada bir kuyu kazdı ve bir Mescid yaptı. Kuyunun suyu, bir çeşme gibi akar, İbrahim Aleyhisselamın koyunları, su iç­mek için kuyunun başına gelirlerdi. Zaman içinde hayvanları çoğaldı, vâdileri ve ovaları doldurdu. Çok zengin oldu. Sebû denilen yere sonradan gelip yerleşen insanlar İbrahim Aleyhisselamı inciterek, rahatsız edecek bazı uygunsuz hareketler­de bulunmağa başladılar. İbrahim Aleyhisselam da, başka bir yerde oturmak üzere, hemen oradan ayrıldı. Hz. İbrahim ayrılınca, kuyunun suyu kurudu gitti. Halk, İbrahim Aleyhisselama yaptıklarına nadim oldular, ‘Salih Zâtı, aramızdan çıkardık!’ dediler. Arkasından yetişip yanlarına dönmesini ondan rica ettiler. İbrahim Aleyhisselam: ‘Ben, içinden çıkmış olduğum bir yere artık geri dönemem!’ dedi. ‘Senin içtiğin ve bizim de, seninle birlikte içmiş olduğumuz o su, kesildi, gitti!’ dediklerinde İbrahim Aleyhisselam, onlara, davarlarından yedi keçi verdi: ‘Bunları, yanınızda götürünüz. Onları, kuyunun başında sulamağa hazırlayacak olursanız, kuyunun suyu, yükselir ve akmağa başlar. Eskiden olduğu gibi içersiniz. Sebû halkı, keçilerle birlikte gelip kuyunun başında durdukları zaman, gerçekten kuyu su doldu ve ondan yine istifade etmeye başladılar.

İbrahim Aleyhisselam, Sebû'dan ayrıldıktan sonra Filistin toprağında, Remle ile Uya (Kudüs) arasında bir yere gelip yerleşti ki, orası Katt veya Kıtt diye anı­lan yerdi. Hz. İbrahim kurak olan bu yerde de bir kuyu kazdı. Evine inen konukları, ağırladı. Konuk, konuklayanların ilki idi ve (Konuklar Babası) diye anılırdı. Yüce Allah(c.c), ona, rızık ve geçim bolluğu, servet ve hizmetçiler ihsan etti. Yüce Allah(c.c), İbrahim Aleyhisselama mal ve servet bolluğu verince, İbrahim Aleyhisselam: ‘Ey Rabbim! Benim çocuğum yok. Ben, çok mal ve serveti, ne yapayım?’ demişti. Mukaddes beldelerde yirmi yıldan beri oturdukları halde, çocukları olmuyor; Hz. Sâre ise, bir hayli yaşlanıp İbrahim Aleyhisselam için çocuk doğur­maktan kalmış bulunuyordu. İbrahim Aleyhisselamın da, yaşı çok ilerlemişti. Fakat kendisi, sâlih bir oğul ihsan buyurması için, Yüce Allah(c.c)a yalvarıp duruyordu.

Değerli dinleyenler, Hz. İbrahim ve eşi Hz. Sâre’nin Mısır’dan gelişlerinden on yıl sonra idi ki, Hz. İbrahim’in Allah(c.c)’dan evlat sahibi olabilme taleplerini bilen Hz. Sâre, hizmetçisi Hz. Hâcer'i, İbrahim Aleyhisselama bağışlayarak ‘Ben, onun gösterişli bir kadın olduğunu gö­rüyorum. Sen, onu zevceliğe al. Belki Allah(c.c) sana ondan bir oğul nasip eder.’ dedi. Hz. İbrahim, çocuğu olmadığı için hanımı Hz. Sâre'nin isteği ve izniyle Hz. Hacer'le evlendi. İbrahim Aleyhisselam, seksen altı yaşında bulunduğu sırada bu evlilikten Hz. İsmail doğdu. Hz. Muhammed(s.a.v) efendimizin nûru Hz. Hacer vasıtası ile İsmail Aleyhisselama intikal ettiği için, Hz. Sâre'nin kalbinde Hz. Hacer'e karşı gayret hâsıl oldu. Ve bir gün Hz. İbrahim'den Hz. Hâcer ile Hz. İsmail'i başka bir yere götürüp bırakmasını istedi.  Hz. İbrahim, Hz. Sâre'yi üzmemek için Allahü Teâlânın emriyle Hz. Hacer ve oğlu İsmâil'i (a.s) yanına alarak, o zamanlar ıssız ve susuz bir yer olan Mekke'ye götürdü. O zaman Mekke'de hiç bir kimse, hattâ içecek su bile yoktu. İbrahim Aleyhisselam, bu ana-oğlu yanlarında sadece içi hurma dolu meşin bir dağarcık ve içi su dolu bir kırba ile burada bıraktı. Sonra Şam'a gitmek üzere, oradan izi sıra geri döndü. Hz. Hâcer, İbrahim Aleyhisselamın arkasından seslenerek: ‘Ey İbrahim! Bizi, bu ıssız vadide bırakıp ta, nereye gidiyorsun?! Öyle bir vadi ki, ne görüşülecek bir kimse var, ne de, bir şey!’ dedi. Hz. Hâcer, sözünü tekrarladı ise de İbrahim Aleyhisselam, ona dönüp bakmadı. Bunun üzerine, Hz. Hâcer: "Yoksa, bizi buraya bırakıp gitmeni sana Allah(c.c) mı emretti?’ diye sordu. İbrahim Aleyhisselam da ‘Evet! Allah(c.c) emretti!’ diye cevap verdi. Hz. Hâcer: ‘Öyle ise, Allah(c.c) bize yeter. O, bizi zayi etmez, himayesiz bırakmaz!’ dedikten sonra tevekkülle çocuğunun yanına döndü. Hz. İbrahim onların yanından ayrılıp, Mekke'nin üst tarafındaki Seniye mevkiine kadar ilerledi. Sonra onlar tarafından görülmeyecek bir yerde durup yüzünü, bu gün Kâbe'nin bulunduğu tarafa döndürdü ve ellerini kaldırdı: "Ey Rabbimiz! Ben, zürriyetimden bir kısmını, Senin Mukaddes olan Ev'inin yanında, namazlarını, dosdoğru kılsınlar diye, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık, insanlardan bir kısmının gönüllerini, onlara Meyl ettir. Şükür etmeleri için, onları, bazı meyvelerle rızıklandır.” diyerek Allah(c.c)'a dua etti. Sonra da, Şam taraflarındaki diğer ailesinin yanına döndü. Hz. İbrahim’in bu duaları Kur’an diliyle şöyle anlatılmaktadır:

“Hani (o vakit) İbrahim demişti ki: ‘Ya Rabbi! Burasını emniyetli bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri, (çeşitli) mahsullerle rızıklandır.’ (Cenâb-ı Hak) buyurdu ki: ‘Kafir olanı dahi (yaşadığı müddetçe) biraz faydalandırır, sonra onu (nankörlüğü sebebiyle) cehennem azabına uğratırım. Varacağı yer de ne kötüdür.” (Bakara:126)

“Hani İbrahim (karısı Hacer ile oğlu İsmail’i Mekke yöresine yerleştirip) şöyle demişti: ‘Ey Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl, beni ve oğullarımı heykellere / putlara tapmaktan uzak tut. Ey Rabbim! Çünkü onlar (putlar) insanlardan birçoğunun sapmasına neden oldular. Artık kim bana uyarsa, işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse (onu sana bırakırım). Şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin. Ey Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin mukaddes ev (olan Beytullah)ın yanında, ekinsiz (çorak) bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar (diye böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve onları (çeşitli) meyveler ile rızıklandır ki sana şükretsinler. İhtiyar halime rağmen bana, İsmail ve İshak'ı veren Allah'a hamdolsun. (İbrahim:35-39)

Hz. Hâcer, İsmail Aleyhisselamı emziriyor ve kırbadaki sudan da, ona içiyordu. Kırbadaki su, tükenince, hem kendisi, hem de İsmail Aleyhisselam, susadılar. Su tükendiği zaman Hz. Hâcer'in sütü de kesildi. İsmail Aleyhisselam acıkmış, ağlamaya başlamıştı. Hz. Hâcer oğlunun açlığından, susuzluğundan kıvranıp durduğuna bakıp onu ölüyor sandı ve tasalandı.  Çocuğunun elemli haline bakmağa daha fazla dayanamayarak onun yanından kalkıp biraz öteye doğru gitti. O bölgede en yakın tepe olan Safa tepeciğinin üzerine çıktı. Sonra, vadiye karşı, durdu. Etrafına bakındı. Bir şeyler göremeyince Safa tepeciğinden hızla inip vadide entarisinin eteğini toplayıp koşarak vadiyi geçip Merve tepeciğine geldi. Orada da, biraz durdu ve bir kimse, görebilir miyim? diye baktı. Fakat, yine, hiç bir kimse göremedi. Hz. Hâcer, bu şekilde Safa ile Merve arasında yedi kere gitmiş, gelmişti. Hz. Hâcer, son defa Merve tepeciği üzerine çıktığında bir ses işitti. Dikkatle dinleyince önceki gibi bir ses daha işitti. Bu ses, bir insan sesine benziyordu. Bunun üzerine: "Ey ses sahibi! Sesini, duyurdun! Ey Allah'ım! Sesini, bana duyurdun, imdadıma da, yetiş! Yetişmezsen, ben de, yanımdaki yavrum da, helak olup gideceğiz!" diye yalvarınca, Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde bir Melek (Cebrail) göründü. Cebrail Aleyhisselam; Hz. Hâcer'e: ‘Sen, kim'sin?’ diye sordu. Hz. Hâcer: ‘Ben, İbrahim(a.s)’in, buraya bıraktığı zevcesiyim, oradaki de, oğlumdur!’ dedi. Cebrail Aleyhisselam: ‘İbrahim, sizleri, kime ısmarladı?’ diye sordu. Hz. Hâcer: ‘Bizi, Yüce Allah(c.c)'a ısmarladı.’ dedi. Cebrail Aleyhisselâm: ‘O, sizi en şerefli, en keremli ve yeterli Rabbe, ısmarlamış!’ dedi ve aya­ğının ökçesiyle yeri eşince su kaynamağa başladı! Hz. Hâcer, bir yandan, boşa akmasın diye suyu, havuz gibi toprakla çevirip gö­lek yapmaktan geri durmuyor, bir yandan da, kırbasını doldurmağa devam ediyordu. Su ise avuç avuç alındıkça, yerden kaynayıp duruyordu. Peygamber efendimiz(s.a.v): "Allah(c.c), İsmail'in Annesi Hâcer'e rahmet eylesin! Eğer o, Zemzem'i, kendi haline bıraksaydı da suyu avuçlamasaydı, muhakkak ki Zemzem, akar bir kaynak olurdu!” buyurmuştur. Hz. Hâcer bu sudan içti. Sütü gelip çocuğunu, emzirdi. Melek, Hz. Hâcer'e: "Zayi ve helak oluruz diye sakın, korkmayınız! İşte, şurası Beytullah’ın yeridir. O Beyt'i, bu çocukla Babası yapacaktır! Muhakkak ki, Allah(c.c), o işin ehlini zayi etmez!" dedi.

Kıymetli dinleyenler, Hz. İbrahim’in oğlu ile tek başlarına bıraktığı Hz. Hâcer, bulundukları yerde yaşayıp durduğu sırada, bir gün Dımaşk(Şam) taraflarından gelmekte olan Cürhümilerden bir cemâat, bir kuşun oralarda gelip gittiğini görmüşlerdi. Kuşların su başlarında dolaştıklarını bildiklerinden kalkıp oraya geldiler. Cürhümiler, geldiği sırada İsmail(a.s) ve annesi Hz. Hâcer suyun ba­şında bulunuyordu. Cürhümiler, Hz. Hâcer'e selâm verdiler. O da, selâmlarına mukabele etti. Cürhümiler: "Bu su kimindir?" diye sordular. Hz. Hâcer: "Benimdir!" dedi. Cürhümiler: "Bizim de, gelip şuraya, senin çevrene konmamıza izin verir misin?" diye sordular. Hz. Hâcer: "Şu su üzerinde, sizin için bir mâlikiyet hakkı ve iddiası bulunmamak şartıyla konabilirsiniz!" dedi. Cürhümiler: "Olur!" dediler. Görüşecek, konuşacak insanlara muhtaç bulunduğu bir sırada, Cürhümilerin bu gelişi, Hz. Hâcer'in arzusuna uygun düştü. Cürhümiler, oralara konup geride ki hane halklarına haber saldılar. Onlar da gelip birlikte oraya yerleştiler, ev, bark sahibi oldular. Cürhümiler, su kenarında ağaçlar yetiştirip, ağaçların üzerine gölgelik, çatı yaptılar. Anne-oğul, onun altında onlarla birlikte oturdular. Mekke'nin ilk sakinleri, böylece Cürhümiler oldu. İsmail Aleyhisselâm da artık, büyüyüp gelişiyor, Cürhümiler de O’nu çok seviyorlardı. 

Hz. İbrahim, daha önce bir oğlum olursa, Allah(c.c) yoluna kurban edeceğim, diye adakta bulunmuştu. Hz. İbrahim, üç gün üst üste gördüğü bir rüyâ üzerine İsmâil Aleyhisselamı kurban etmek istedi. Kurban etmek üzere Hz. İsmail’i götürürken kendisine, oğlu Hz. İsmail’e ve anne Hz. Hâcer’e ayrı ayrı musallat olan şeytanla uzun mücadelelerle şeytanı kovaladıktan sonra, tam kesme ameliyesi sırasında, Allahü Teâlâ İbrâhim Aleyhisselama rüyâsına sadâkat (bağlılık) gösterdiğini bildirerek kurbanlık bir koç ihsân etti. Böylece İsmâil Aleyhisselam, kurban edilmekten kurtuldu. Şimdi yine bu konudaki Ayeti Celilelere dönelim dilerseniz:

“Artık o (İsmail) beraberinde (işe) koşma çağına erişince (babası): ‘Ey Yavrucuğum! Doğrusu ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum; artık (düşün) bak, ne dersin?’ dedi. (Oğlu:) ‘Ey Babacığım! Emredildiğin şeyi yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi. Böylece ikisi de (Allah'ın emrine) teslim olunca (İbrahim) onu şakağı üzerine yatırdı. Biz ona (şöyle) seslendik: ‘Ey İbrahim! Gerçekten rüyana sadakat gösterdin. Şüphesiz ki biz, iyi hareket edenleri böyle mükafatlandırırız. Hakikaten bu, apaçık imtihanın ta kendisidir.’ (Oğluna karşılık) ona büyük bir kurbanlık (koç) fidye verdik. Sonraki (gelen)ler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık (ki, sonrakilerce:) ‘İbrahim'e selam olsun’ (denilmektedir.) İşte iyi hareket edenleri biz böyle mükafatlandırırız. Doğrusu o mü’min kullarımızdandı. Ona iyilerden bir peygamber olarak İshak’ı müjdeledik.  “Hem kendisine hem de İshak'a bereketler verdik. Her iki (oğlu) nun neslinden iyi hareket edenler de vardır, kendilerine apaçık zulmedenler de.”(Saffat:102-113)

Yaşları hayli ilerlemiş olan Hz. İbrahim ile Hz. Sâre evlerinde birlikte iken, bir takım kimseler kendilerine misafir olarak geldiler. Hz. İbrahim misafirlerine yemek ikramında bulundu ise de misafirler yemediler. Gelen misafirlerin ikram edilen yemeği yememeleri üzerine Hz. İbrahim de onlara: "Biz sizden korkuyoruz" dedi. Zira o zamanın âdetine göre bir eve misafir gelip, ikram edilenden bir şey yerse ondan emin olunurdu, misafir bir şey yemezse onun zarar vermek için geldiğine hükmedilirdi. Gelen misafirler: "Korkma! Allahü Teâlâ, size bilgin bir oğul ihsân etti. Gerçekten biz sana Allah(c.c)’tan bir evlat müjdeliyoruz" diye cevap verdiler.

İbrahim Aleyhisselam gelenlerin melek olduklarını anlamıştı. İhtiyar yaşında Hz. Sâre'den İshâk isimli oğlunun doğacağını müjdeliyorlardı. İlk şaşkınlıkları geçtikten sonra “Peki bundan sonraki göreviniz nedir” sorusuna kendileri ile ilgili olmadıklarını, sapıtmış ve azmış bir kavmi (Lût kavmini) cezalandırmak üzere geldikleri cevabını vermişlerdi. Bunun üzerine Hz. İbrahim onlar hakkında Meleklerle tartışmaya kalkınca onlar için yapacak bir şey kalmadı, onlara duadan vazgeç dediler. Rivayete göre o sırada Hz. İbrahim 120 ve Hz. Sâre de 99 yaşında idi. Bir oğul müjdesini vermek üzere gelen melekler gayet güler yüzlü birer genç suretinde İbrahim Aleyhisselamın karşısına çıkmışlardı. Bunların Cebrail(a.s), Mikail(a.s) ve İsrafil(a.s) olduğu İbn-i Abbas'tan rivayet edilmiştir. Meleklerin haberinden 1 sene sonra Hz. İshak doğdu.

Hz. İbrahim ve Hz. Sâre’nin bir oğul, Hz. İshak ile müjdelenmeleri Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“(İbrahim'in) karısı (Sâre) ayakta iken (onların melek olup kendi kavmine gelmediğini duyunca sevincinden hafif) güldü. Biz ona da (o meleklerle) İshak'ı, İshak’ın ardından da (torunu) Yakub'u müjdeledik. (İbrahim’in karısı:) ‘Vay başıma gelenler! Ben bir koca karı, şu kocam da bir piri fani iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, pek şaşılacak bir şey!’ dedi. (Elçi melekler) dediler ki: ‘Allah’ın işinden dolayı hayrete mi düşüyorsun? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinizedir. Şüphesiz O, övülmeye layıktır, şanı yücedir (ve iyiliği boldur). İbrahim'den korku gidip kendisine (çocukla ilgili) müjde gelince,  Lût kavmi hakkında (affedilmeleri için) bizim (elçilerimiz)le tartışmaya başladı. Çünkü İbrahim, hakikaten çok yumuşak huylu, çok duygulu ve kendisini Allah'a vermiş bir kimseydi. (Elçilerimiz:) ‘Ey İbrahim! Bundan vazgeç (tartışma), çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara artık geri çevrilmez bir azap muhakkak gelecektir.’ dediler.” (Hud:71-76)

“(Rasulüm!) İbrahim'in ağırlanan (o şerefli) misafirlerinin haberi hiç sana geldi mi? Hani vaktiyle (bunlar) onun yanına girmişlerdi de: ‘Selâm’ demişlerdi. (İbrahim’de) selam(ı alıp: ‘Bunlar) tanınmamış bir topluluk.’ demişti. Hemen (bir bahane ile) ailesi(nin yanı)na gitti ve (kızartılmış) semiz bir dana getirdi. Bunu onlara sundu: ‘(Buyurun) yemez misiniz?’ dedi. (Yemediklerini görünce) onlardan içinde bir ürperti belirdi. ‘Korkma’ dediler ve onu bilgin bir oğul (İshak)la müjdelediler. Karısı (Sâre)de, (hayretinden) feryat ile yönelip (ellerini) yüzüne vurdu ve: ‘(Nasıl çocuğum olur,) ben kısır bir kocakarı(yım)?’ dedi. (Onlar:) ‘Rabbin böyle buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.’ dediler.” (Zariyat:24-30)

“(Resulüm!) Onlara İbrahim'in (melek olan) misafirlerini de haber ver. Hani vaktiyle, (misafir melekler) onun yanına girmişler de: ‘Selam!’ demişlerdi. (İbrahim’de onların hazırlanan yemeği yemediğini görünce:) ‘Doğrusu biz sizden korkuyoruz.’ demişti. (Onlar:) ‘Korkma, biz sana çok bilgin bir oğul (olan İshak’ı da) müjdeliyoruz.’ dediler. (İbrahim:) ‘İhtiyarlık yakama yapışmışken bana müjde mi veriyorsunuz? Artık beni nasıl müjdelersiniz?’ dedi. ‘Sana gerçeği müjdeledik, artık ümit kesenlerden olma!’ dediler. (İbrahim de:) ‘(Hak yoldan) sapanlardan başka Rabbimin rahmetinden kim ümit keser ki?’ dedi. (Hicr:51-56)

Kıymetli dinleyenler, Hz. İsmail büyüyüp gençlik çağına girmiş, Cürhümilerden Arapça öğrenmiş ve onlar arasında sevilen sayılan biri haline gelerek yüksek makama erişmişti. Bu arada  Cürhümilerden bir kız ile evlendi. Bu dönemde 99 yaşında bulunan Hz. Hâcer de vefat etmiş, Kâbe'nin yanındaki Hicr denilen yere defnedilmişti. Hz. İbrahim bazen Mekke’ye gelerek Hz. Hacer'i ve oğlunu ziyâret ederdi. Yine böyle bir ziyareti sırasında, Allahü Teâlâ Halil’ine Kâbe-i Muazzamayı yapmasını, Hz. İsmail’in de kendisine yardımcı olmasını emreyledi. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Allah(c.c)’ın emrini Hz. İsmail’e duyurup yardımını istedi, o da ona yardım edeceğini söyledi. Fakat Kâbe'nin yeri belirgin olmadığından nereye yapacaklarını bilmediklerinden, rivayete göre Cebrail aleyhisselam Kâbe'nin şu andaki yerini gösterdi. Bunun üzerine malzeme tedarik ederek, ilkönce temeli  kazıp Adem Aleyhisselam zamanındaki temeli buldular, daha sonra da aynı temel üzerine Kâbe'yi inşa ettiler. Hz. İbrahim oğlunun getirdiği taşlarla, Cebrail Aleyhisselamın tarifine uyarak Kâbe'yi yapıyordu. Hz. İbrahim bir taraftan inşaatı yaparken diğer taraftan da Rabbine dua ederek kendilerini İslam’a teslim olanlardan, neslinin de aynı olmasını ve tövbelerinin kabulünü niyaz ediyordu. Bununla ilgili Ayeti Celile de şöyle buyrulmaktadır.

“Hani İbrahim Beyt(ullah)’ın, temellerini İsmail ile beraber yükseltirken (şöyle dua etmişti:) "Ey Rabbimiz! Bizden (yaptığımızı) kabul buyur. Şüphesiz sen (bizi hakkıyla) işiten ve bilensin. Ey Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olanlardan kıl; soyumuzdan da sana boyun eğen (Müslüman) bir ümmet meydana getir; bize ibadet yer (ve usul)lerini göster, (kusurlarımızı affedip) tevbemizi kabul buyur. Çünkü sen, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edensin. Ey Rabbimiz! Onlara içlerinden, senin ayetlerini kendilerine okuyacak,  onlara Kitabı ve hikmeti öğretecek ve onları (şirkten ve kötülükten) arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz sen, aziz ve hakim (hüküm ve hikmet sahibi)sin.” (Bakara:127-129)

Nihayet Kâbe'nin duvarları yükseldi ve yukarıya taş yetişemez oldu. Bundan dolayı büyük bir taş getirdiler ve İbrahim Aleyhisselam bu taşa basarak duvar örmeye başladı. Bu gün Kâbe’de bir muhafaza içerisinde bulunan, mübarek ayağının izinin çıktığı bu taşa Makâm-ı İbrahim denilir. Kâbe tamamlanınca İbrahim Aleyhisselam oğluna: ‘Ey İsmail! İyi bir taş getir ki, hacılara işaret olsun’ buyurdu. Hz. İsmail bir taş getirdi ise de Hz. İbrahim daha iyi bir taş istedi. Bunun üzerine, Ebu Kubeys denilen tepeden ‘Cebrail Aleyhisselam tufanda bana bir taş emanet etti. Gel onu al!’ diye bir ses işitti. Hemen Ebu Kubeys dağında Hacer-ül-esved ismi verilen bu taşı bulup alarak getirdi ve Kâbe duvarındaki şu andaki yerine koydular. Kâbe inşa edildikten sonra İbrahim Aleyhisselam, Allah(c.c)'ın Kur’anı Kerim’de ki Hac suresinde 27-28 ve 29 ncu ayeti Celilelerde bildirdiği gibi: “İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse binekli (...) tavaf için Kâbe'ye gelip, tavaf etsinler.” emriyle, yüzünü Yemen tarafına çevirip: ‘Ey insanlar! Allahü Teâlâ bir ev bina ettirdi ve bu evi ziyaret etmenizi emreyledi. Geliniz, Kâbe'yi ziyaret ediniz.’ diye seslendi. Allahü Teâlâ da sesini bütün dünyaya duyurdu. İnsanlar bu sesi duyunca: ‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ diye cevap verdiler. O zaman, ana rahminde ve baba sulbünde olan ne kadar hacca gidecek varsa ‘Lebbeyk’ dediler. Bir defa gidecek olan bir kere, iki defa gidecek olan iki kere ve daha fazla gidecek miktarına göre cevap verdiler. Kâbe'nin inşasından sonra İbrahim Aleyhisselam Şam'a döner ve bütün aile efradını alıp tekrar gelerek, Allahü Teâlânın Cebrâil aleyhisselâm aracılığıyla bildirdiği gibi, İsmâil aleyhisselâm ve Mekke'de yerleşmiş olan Cürhümiler le birlikte hac ibâdetini yaptı.

İsmâil Aleyhisselamla haccın rükünlerini yerine getirdikten sonra, oğluna Kâbe'ye bakmasına ve onu koruması için tembihte bulundu. Şam'a gitmek istedi. Gitmeden önce Arafat'a çıkıp, İsmâil Aleyhisselamın evladına dua etti ve Şam'a döndü. Ertesi sene hac mevsiminde hanımı Hz. Sâre ve oğlu Hz. İshâk’ı da alarak Mekke'ye geldi. Hac ibâdetini yaptıktan sonra, birlikte Şam'a döndüler.

Hz. İbrahim’in Mekke'de ki Hz. İsmail'i ziyaretlerinden birinde, oğlunun evine vardığında, kocasının yiyecek temin etmek için dışarıda olduğunu söyleyen gelinine mali durumlarını sorunca, hanımı hallerinden şikâyetçi oldu. Hz. İbrahim ayrılırken oğluna söylemesi için tembihte bulundu: " Kocan geldiğinde  benden selam söyle, kapısının eşiğini değiştirsin" dedi ve oradan ayrıldı. Hz. İsmail eve gelip bunu duyunca, olayı anladı ve hanımından ayrıldı. Başka bir kadınla evlendi. Hz. İbrahim bir müddet sonra Mekke'ye yine gidince oğlu yine evde bulunmuyordu. Bu sefer de Hz. İsmail'in hanımına aynı soruyu sordu. O da cevaben: "Biz hayır ve saadet içindeyiz" dedi. Ne yiyip içtiklerini sorunca da, "Et yiyip, zemzem içiyoruz" deyince Hz. İbrahim: "Yâ Rabbi! Bunların etlerini  ve sularını mübarek kıl, bereket ihsân eyle" diye dua etti ve geri döndü. İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği bir hadisi şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki:«İbrahim (a.s.) zamanında Mekke civarında hububat bilinmiyordu. Av etiyle gıdalanılırdı. Eğer o zaman hububat mâlum olsaydı, İbrahim(a.s.) hububat hakkında dua ederdi». İbn-i Abbas bu Hadis hakkında buyurdu ki: "İbrahim Aleyhisselamın bu duasının bereketiyle, Mekke sıcak olmasına rağmen, et ile su, burada diğer yerlere nazaran insanlara daha faydalıdır."

Sevgili dinleyenler, Hz. İbrahim, vefât etmeden önce oğlu Hz. İsmâil'e şu vasiyette bulundu: "Ey oğlum! Alnında parlayan bu nûr, son peygamber Muhammed Aleyhisselamın nurudur. Bütün baba ve dedelerimizin vasiyeti, bu nuru iyi muhâfaza edip, ehline teslim etmektir. Bu mübarek nuru iyi muhafaza et. Nikâhlı, afîf ve temiz kadınlara teslim eyle. Evladına da böyle vasiyette bulun." dedi. Hz. İbrahim’in ardından gelen diğer peygamberler de kendi soylarına aynı vasiyette bulunmuşlar, Allah(c.c)’a gönülden teslim olmalarını ve Müslümanlar olarak ölmelerini öğütlemişlerdir. Hz. İbrahim’in hidayet önderliği, soyunda da devam etmiş, oğulları Hz. İsmail ve Hz. İshak, torunu Hz. Yakup ve onun oğlu Hz. Yusuf ve onları izleyen aynı soydan gelen diğer mübarek elçiler de insanları din ahlakını yaşamaya, hikmetli öğütlerle ve vakarla davet etmeyi sürdürmüşlerdir. Her kim Hz. İbrahim’in vasiyetine uyarsa ve sadece Allah(c.c)’a kulluk edip, tüm hayatını O’nun rızası için sürdürürse, Allah(c.c)’ın hoşnutluğunu ve sonsuz mutluluk yurdu olan cenneti umabilir. Bu nasihat ve tebliğe birde Kur’an-ı Kerim’den bakalım dilerseniz.

“İbrahim de bunu oğullarına tavsiye etti. (Torunu)Yakub da (öyle yaptı ve): ‘Ey oğullarım! Şüphe yok ki Allah size din(i İslâm)ı seçti, bundan böyle sizler, (müslümanca yaşayın ki) ancak müslümanlar olarak can verin.’ dedi.” (Bakara:132)

Hz. İbrahim, eşleri Hz. Sâre ve Hz. Hâcer den başka, Katura(veya Kantura) ve Haccun(veya Haccua) adlı hanımlarla da evlendi ve bunlardan da birinden altı diğerinden beş çocukları olarak, çocuklarının toplamının onüç olduğu da kaynaklarda kaydedilmektedir.

Hz. İbrahim, Allah(c.c)’ın emirlerini ve birliğinin tebliği ile geçen uzun hayatının son demlerinde Kudüs'te ikâmet etmekteydi. Bir gün dışarıdan evine gelince evinde birinin olduğunu gördü. İbrahim Aleyhisselam : ‘Seni içeriye kim bıraktı’ dedi. O da: ‘Buranın sahibi’ diye cevap verince, Hz. İbrahim: ‘Buranın sahibi benim ve ben seni içeriye bırakmadım’ dedi. Yabancı kişi: ‘Beni buraya buranın ve her şeyin sahibi bıraktı’ demesi üzerine İbrahim Aleyhisselam bu misafirin bir melek olduğunu anladı. ‘Kimsin’ diye sordu ve Azrâil Aleyhisselam olduğunu öğrendi. İbrahim Aleyhisselam ona: ‘Ziyârete mi geldin? Ruhumu almaya mı?’ buyurdu. ‘Eğer izin verirsen ruhunu almaya!’ diye cevap verdi. Hz. İbrahim de: ‘Dost dostun canını alır mı?’ deyince, ‘Ya İbrahim bunu Allah(c.c)’a sorayım’ buyurdu. Azrail Aleyhisselam hemen gidip geldi ve Allahü Teâlâ: ‘Dost dosta kavuşmak istemez mi?’ buyurdu dedi. Hz. İbrahim bunu işitince: ‘Çabuk gel kardeşim, hemen canımı cânâna kavuştur, benim için bundan daha büyük bir müjde olamaz’ buyurdu ve ruhunu teslim etti. Bu sırada yüz yetmiş beş veya iki yüz yaşında olduğu rivayet edilmektedir. Hz. İbrahim, Habrun’da satın alıp Hz. Sâre'yi gömmüş olduğu yere, oğulları İsmail ve İshak Aleyhisselamlar tarafından defnedildi. Hz. İbrahim’in vefatında Hz. İsmail seksen dokuz yaşında idi. Hz. İbrahim’in defnedildiği Habrun bugün Halilürrahman olarak bilinmektedir. Şu anda İsrail sınırları içinde olup Hebron da denilmektedir. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın ve zevcesinin, Hz. İshak’ın oğlu Hz. Yakub’un ve zevcesi İlya’danın da oraya defnedildikleri rivayet edilmektedir.

Hz. İbrâhim kendisine nâzil olan (indirilen) emir ve yasakları tamâmen halka bildirdi. Allah(c.c)'tan başka şeylere tapmanın bâtıl (geçersiz) olduğunu çok açık bir şekilde anlattı. Şirke, Allah(c.c)'a ortak koşmaya yol açacak kapıların hepsini kapattı. Çocukluğundan ölümüne kadar hak din üzere olduğundan ve insanlara dîni bildirdiğinden dolayı, onun milletine işâret için Kur'ân-ı Kerîmde "Hanifen" (hak din üzere bulunanlar) diye zikredilmiştir. Rabbimizin, Hz. İbrahim’den Kur’an-ı Kerim’inde, Allah(c.c)’ı birleyen bir dost olarak tanıttığı, Ayeti Celilelere bakalım şimdide dilerseniz.

“Rabbi ona: ‘(Hakka) teslim ol’ buyurduğunda o da: ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum.’ dedi.” (Bakara:131)

“İyilik ederek / işi güzel-doğru yaparak kendini, Allah’a teslim eden ve İbrahim'in Allah’ı birleyen dinine uyan kimseden, din bakımından daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmiştir.”(Nisa:125)

“Gerçekten İbrahim, Allah'a itaat eden, O’nu birleyen (ve O’na yönelen) başlı başına bir ümmet (her iyilik ve sorumluluğu kendinde toplayan bir önder) idi. O müşriklerden de değildi. Onun nimetlerine şükrediciydi. (Allah) onu (peygamber) seçti ve doğru yola iletti. Biz ona dünyada bir güzellik verdik. Elbette o, ahirette de iyilerdendir.” (Nahl:120-121-122)

Hz. İbrahim Allah(c.c)’a samimi bir kalple bağlıdır ve ahiret gününe de kesin bilgi ile iman etmektedir. Bu sebeple dualarındaki ihlası, samimiyeti, teslimiyeti açıkça hissedilmektedir. Allah(c.c)’a yakınlaşmak için vesile arayan Müminler de, Rabbimize dua ederlerken, kendilerine Hz. İbrahim’in Allah(c.c)’a olan derin bağlılığını, samimiyetini ve ihlasını örnek almalı, tek dost ve yardımcı olarak sadece Rabbimize yönelmeli, onun dualarını öğrenerek Allah(c.c)’a aynı samimiyetle dua etmelidirler. İbrahim Suresinde 39 ncu Ayeti Celile ile “…Şüphesiz Rabbim duayı (elbette) işitendir (kabul edendir).” denilerek, duanın önemine dikkat çekilmiş ve  Hz. İbrahim’in dualarından bir demet, insanlara istifadeleri için şöyle bildirilmiştir.

Programımızı, bu bir demet dua ile kapatıyoruz efendim.

“Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Ey Rabbim! Beni ve neslimden (gelenleri) de namazı gereği gibi kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz! Duamı kabul buyur. Ey Rabbimiz! Hesabın görüleceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı ve tüm müminleri bağışla.” (İbrahim:38, 40-41)

“Ey Rabbim! Bana hikmet (ve olgunluk) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat.  Bana, (benden) sonra gelecek (ümmet)ler arasında iyilikle yad edilmeyi nasip eyle. Beni Naîm cennetinin varislerinden kıl. Babamı da bağışla. Çünkü o sapmışlardandır. (İnsanların dirilip) kabirlerinden kaldırılacakları gün, beni utandırma!”(Şu’ara:83-84-85-86-87)

“Sizden de, Allah'tan başka yalvardığınız şeylerden de ayrılıyorum ve Rabb'ime (senin için) dua ediyorum. Umulur ki Rabbime dua etmekle, bedbaht olmam (mahrum bırakılmam).” (Meryem:48)

Amin…

Bir Sonraki

08 Hz

İsmail (as)

Bir Önceki

06 Hz

Salih (as)

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
01 Hz Adem (as)
19.03.202632 dk 27 sn
02 Hz Şit (as)
18.03.202617 dk 11 sn
03 Hz İdris (as)
17.03.202615 dk 38 sn
04 Hz Nuh (as)
16.03.202633 dk 8 sn
05 Hz Hud (as)
15.03.202622 dk 4 sn
06 Hz Salih (as)
14.03.202630 dk
08 Hz İsmail (as)
12.03.202632 dk 36 sn
09 Hz İshak (as)
11.03.202614 dk 43 sn
10 Hz Lut (as)
10.03.202626 dk 48 sn
11 Hz Yakup (as)
09.03.202628 dk 43 sn
12 Hz Yusuf (as)
08.03.202664 dk 39 sn
13 Hz Eyyub (as)
07.03.202614 dk 28 sn
14 Hz Zülkifl (as)
20.03.20264 dk 26 sn
15 Hz Suayb (as)
06.03.202615 dk 1 sn
16 Hz İlyas (as)
05.03.20266 dk 25 sn
17 Hz Elyesa (as)
21.03.20268 dk 43 sn
18 Hz Yunus (as)
04.03.202616 dk 32 sn
19 Hz Davud (as)
03.03.202617 dk
20 Hz Süleyman (as)
02.03.202630 dk 28 sn
21 Hz Zekeriyya (as)
01.03.20267 dk 45 sn
22 Hz Yahya (as)
28.02.20266 dk 32 sn
AKRA