İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

20 Hz Süleyman (as)

20 Hz Süleyman (as)
İslam Peygamberleri

20 Hz Süleyman (as)

02.03.2026
30 dk 28 sn

“Biz, bütün peygamberleri ancak, Allah’ın izni (emri) doğrultusunda kendilerine itaat edilsin diye gönderdik…” (Nisa:64)

 

 AKRA FM frekanslarından sevgi ve saygılarımızla, tüm dinleyenlerimizi selamlıyoruz.

 Efendim, bildiğiniz gibi bu programımızda, Kur’an-ı Kerimde isimleri geçen ve az önce mealini sunduğumuz Ayeti Kerimede de zikredildiği gibi, biz insanların itaatleri için seçilmiş olan elçilerin, peygamberlerin (selavatullahi aleyhim ecmain) hayatlarını anlatmaya çalışıyoruz. Bu gün de hep birlikte Süleyman Aleyhisselamı tanımaya çalışacağız inşallah.

 Değerli dinleyenler, Hazreti Davud, kırk yıl süren peygamberlik ve hükümdarlık hayatının nihayetinde Allah(c.c)’ın davetine icabet edip ahirete göçerken geride on dokuz evlat bırakmıştı. Bunların içinde babalarına manevi bakımdan mirasçı olmaya, onun yerine geçmeye en layık olanı Hazreti Süleyman idi. Allahü Teâlâ ona hem peygamberlik, hem de saltanat vermek suretiyle ikram etmişti.

 Kudüs yakınlarındaki Gazze’de doğduğu rivayet edilmektedir. Soyu, Davud bin İyşa, Yehuda bin Yakub, bin İshak ile İbrahim Aleyhisselama dayanmaktadır. Ondan da Nuh Aleyhisselama kadar uzandığı da rivayet edilmektedir.

 Süleyman Aleyhisselam uzun boylu, beyaz tenli, iri vücutlu, nurlu ve güzel yüzlü, büyük gözlü, çok saçlı idi. Ekseriyetle beyaz elbise giyerdi. Çocukluğundan beri bilgili, iyilik ve adâleti seven biri olarak tanınmıştı. Çok edepli, hep Allah'tan korkar, alçak gönüllü, yüksek şanlıydı. On iki yaşındayken babasının yerine geçip, sultan oldu. Miskin ve fakirlerle oturur; "Miskinin miskinlerle oturması uygundur." buyururdu. Kendisine Allah(c.c) katından hidayet ve yüksek ilim verilen bir peygamberdir. Hazreti Süleyman da diğer peygamberler gibi insanları, Allah(c.c)’a iman etmeye, şirk koştukları ilahlarından uzaklaşmaya, Allah(c.c)’ın emir ve tavsiyelerine uymaya davet etmiştir. Ömrünün son anına kadar Allahü Teâlâ’nın takdir ettiği izzetle insanları doğru yola sevk etmiş, herkes tarafından sevilerek hiç kimse onun söylediklerine itiraz etmiyor ve onun emri dışına çıkmıyordu. Kur'an-ı Kerimde Hazreti Süleyman ile ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:

 “Biz ona İshak’ı ve (onun oğlu) Yakub’u bağışladık. Her birine hidayet ettik (verdik). Daha evvel Nuh’a ve onun neslinden Davud’a, Süleyman’a, Eyyüb’e, Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a da hidayet ettik (Peygamberlik verdik.) Biz, iyi davrananlara işte böyle mükâfat veririz.” (En’am:84)

 “Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, (Resulüm!) şüphesiz sana da vahyettik. Nitekim İbrahim’e, İsmail’e, İshâk’a, Yakub’a, torunlar(ın)a, İsa’ya, Eyyüb’e, Yunus’a, Harun ve Süleyman’a da vahyetmiş, Davud’a da Zebur’u vermiştik.” (Nisa:163)

 Babası Davud Aleyhisselamın, vefatından önce temelini attığı, Kudüs'teki Mescid-i Aksa nın inşaatını yapmaya devam etti. Yedi sene süren inşaatı, pek sanatkârâne bir şekilde tamamladı. Yapılan binanın ihtişamı dillere destan olunca Süleyman Aleyhisselam kendisine bu onuru bahşeden Allah(c.c)’a niyazda bulunup, mağfiret dileyerek hiç kimsede bulunmayan kudret ve devlet talebinde bulunmuştur. Bu hususu şu Ayeti Kerime’den öğreniyoruz:

 “Dedi ki: ‘Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan  bir mülk (ve saltanat) ver. Çünkü sen çok lütufta bulunansın!” (Sad:35)

 Peygamber(s.a.v) efendimizin, bir hadisi şeriflerinde, onun duası hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Süleyman(a.s), Beytül Makdis(Mescidi Aksa) binasını bitirdikten sonra, Allahü Teâlâ’dan üç dilekte bulunmuştur. Bunlar kendisinden sonra kimseye nasip olmayan bir mülk ve saltanat, ilahi hükme uygun hüküm verme kudretinin bahşedilmesi ve yalnız namaz kılmak için Mescid-i Aksa’yı kastedip gelenlerin analarından doğdukları gibi günahsız hale gelmeleri. Allahü Teâlâ bunlardan ilk ikisini Süleyman Aleyhisselama vermiştir. Üçüncü dileğinin de kabul edilmiş olmasını umarım."

 Hazreti Süleyman’ın duası, Allah(c.c) tarafından kabul edilip, katından çok büyük nimetlerle ve üstün ilimlerle donatılarak, ona hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk, görkemli bir saltanat, eşi ve benzeri bulunmayan bir hâkimiyet verildi. Onun zamanında barış, imar, sanat ve ilim iyice ilerlemiş, saraylar, binalar, kaleler inşa edilip, çeşmeler, su kanalları, köprüler, barajlar yapıldı. Hükümdarlığının ve büyüklüğünün şöhreti bütün dünyaya yayıldı. Bu günkü Filistin’i, Ürdün'ü ve Suriye'nin bir kısmını içine alan hükümdarlığının yönetiminde bir yeniliğe imza atarak memleketini on iki eyalete ayırıp her birine birer vali tayin etmiş, böylece ülkenin daha iyi idaresini sağlamıştır. On iki eyalet olmasının sebebi her bölgeye yılda bir ay devlete karşı mükellefiyetler koymasındandır. Ayrıca cinlerin, rüzgârın ve hayvanların da insanlar gibi Süleyman Aleyhisselama itâat etmeleri emredildi. Peygamberlikle birlikte kendisine ihsân edilen ilim, hikmet ve sultanlık kudretini, insanları doğru yola kavuşturmakla ve daha iyi bir hayat yaşamaları için kullandı. Şehirlerin kurulması, yeryüzünün imârı, yeşillendirilmesi, fen ve sanatta ilerlemesi için emrindekilerin her birine iş taksimi yaptı. Yolların yapılması, taşların yontulup kazılması, demircilik ve derin sulara dalgıçlık gibi zor işleri cinlere verdi. Çiftçilik, çobanlık, ticâret, sanat gibi işleri de insanlara verdi. Hayvanları da nöbet tutma, yük taşıyıp çekme gibi işlerle görevlendirdi. İnsanlardan, cinlerden ve hayvanlardan büyük bir ordu kurdu. Hepsi ona tâbi olup, emrine itaat etti.

 Değerli dinleyenler, Süleyman Aleyhisselamın dua ederek, kendisine, kendinden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ve saltanat talebinde bulunmasına, Allah(c.c)’ın icabet ederek çok büyük nimetler ve imkanlar verdiğini eser arasından önce anlatmıştık. Hazreti Süleyman’a verilmiş olan bu nimetler Kur'an-ı Kerim’de şöylece bildirilmektedir:

 “Biz, rüzgarı onun emrine verdik. Onun emriyle dilediği yere tatlı tatlı (kolaylıkla) akar giderdi. Her (türlü) bina ustası ve dalgıç olan şeytanları (cinleri) ve (onlardan insanlara zarar vermemek için) demir halkalara bağlanmış diğerlerini de (emri altına verdik). (Ey Süleyman!) ‘Bu bizim bağışımızdır. İster (dilediğine) bol nimet ver, ister tut (verme), hesabı (sorgusu) yoktur’ dedik. Şüphesiz ona yanımızda, elbette bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.” (Sad:36-40)

 “Süleyman’ın hizmetine (de) şiddetli esen rüzgarı (verdik). Onun emriyle o, içine bereketler verdiğimiz yere akıp gider (ve kendisini de götürür)dü. Biz her şeyi biliriz. Şeytanlardan (inci için) denize dalanları ve bundan başka işleri yapanları da (onun emrine verdik). Biz onları (kendisi için) gözetim altında tutuyorduk.” (Enbiya:81-82)

 “Andolsun ki, biz, Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik te onlar: ‘Bizi, inanan kullarının bir çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun’ Dediler. Süleyman, Davud’a (peygamberlik ve idarede) mirasçı oldu. Dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Şüphesiz ki bu, apaçık (bir) lütfun ta kendisidir. Süleyman’ın cinler, insanlar ve kuşlardan oluşan askerleri toplandı. İşte bunlar (onun tarafından düzenli bir şekilde) sevk ve idare olunuyorlardı.”(Neml:15-17)

 “Süleyman’(ın emrin)e de, sabah estiğinde bir aylık, akşam dönüşünde bir aylık yol alan rüzgarı verdik. Erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık. Cinlerden bir kısmı da, Rabbinin izniyle, onun önünde (emrinde) çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabtan tattırırdık. Ona (Süleyman’a) kalelerden, timsallerden, büyük havuzlar gibi çanaklardan ve sabit kazanlardan dilediğini yaparlardı. ‘Ey Davud ailesi! (Allah’a) şükür için çalışın.’ Kullarımdan (layıkıyla) şükreden azdır.”(Sebe:12-13)

 Allah(c.c), Hazreti Süleyman’a büyük bir saltanat, eşsiz bir zenginlik ve üstün ilimler lütfetmiştir. Öyle ki ona kuşların konuşma dilini öğretmiş ve bu üstün ilim sayesinde ordusunda kuşlardan oluşan bir bölük kurmasını sağlamıştır. Hazreti Süleyman bu vesileyle kuşlarla konuşarak bağlantı kurmuş, onları dilediği şekilde yönetebilmiştir. Bu durumun tümüyle Allah(c.c)’ın kendisine olan rahmetinin bir sonucu olduğunu bilen Süleyman Aleyhisselam, halkına yaptığı açıklamada bu ilmi kendisine Allah(c.c)’ın öğrettiğini özellikle belirterek, bu ilmin kendisine ait bir özellik olmadığını, her insanın, Allah(c.c)’ın öğretmesiyle böyle bir ilme sahip olabileceğini vurgulamıştır. Böylece Allah(c.c)’a karşı olan teslimiyetini ve muhtaçlığını açıkça ifade etmiştir:

 Süleyman Aleyhisselam, yaşadığı topraklarda hayatı boyunca adaletle hükmetmiş, yüksek yöneticilik ve hâkimlik vasfı ile farklı toplulukları hizmetinde toplamıştır. Bu çerçevede memleketin savunması için son derece ileri görüşle kaleler ve istihkâmlar inşa ettirmiş, lüzum görülen yerlerde ordusunun ulaşımı için köprülere önem vermiştir. Asker sevki için seçilen kilit noktalarda yaptırılan istihkâmlar bu bakımdan çok önemlidir. Bütün bunları yaparken, kâinattaki tüm ilimlerin, mülkün ve hükmün gerçek sahibinin âlemlerin Rabbi olan Allah(c.c) olduğunu her zaman bilerek, her işinde Allah(c.c)’a yönelmiş, O’na karşı olan boyun eğici ve teslimiyetli tavrını hayatı boyunca muhafaza etmiştir. Bu Kur’an-ı Kerim’de şöylece vurgulanmaktadır:

 “Biz Davud’a (oğlu) Süleyman’ı bahşettik. (Süleyman) ne güzel kuldu! Çünkü o daima (tesbih ve ibadetle Allah’a) yönelirdi.”(Sad:30)

 Hazreti Süleyman Allah(c.c)’ın kendisine lütfettiği tüm gücü ve mülkü, Allah(c.c)’ın dinini en güzel şekilde temsil ve tebliğ etmek, Rabbimizin eşsiz ve görkemli saltanatının herkes tarafından fark edilmesine vesile olmak ve bu yolla din ahlakını yaymak için kullanmıştır. Onun bu akıl, ilim ve sanat gücü karşısında insanlar Allah(c.c)’a iman etmeleri için yapılan davete daha kolay teslim olmuşlardır. Hazreti Süleyman Allah(c.c)’a olan bağlılığının karşılığını en güzel şekilde almış ve tüm dünyaca tanınan çok büyük bir hakimiyet elde etmiştir. Binlerce yıldan beri Hazreti Süleyman’ın güç ve iktidarı, pek çok insanın gözünü kamaştırmış, çeşitli romanlara, tablolara, filmlere konu olmuştur.

 Hazreti Süleyman’ın hayatı, Allah(c.c)'a gönülden iman eden bir Müslüman’ın ne kadar zeki, ufkunun ne kadar geniş olduğunu bütün insanlığa gösteren çok çarpıcı bir misaldir. Süleyman Aleyhisselam cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile kurduğu hâkimiyeti, yaptırmış olduğu, dillere destan muhteşem bir saraydan yönetiyordu. Ve bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hazreti Süleyman’ın bu mekânı, görenlerde büyük hayranlık uyandırıyordu.

 Kıymetli dinleyenler, Din ahlakının getirdiği güzelliklerden uzak olan insanların çoğu, içine kapalı, etrafındaki olaylara ve varlıklara karşı duyarsız, umursamaz bir karakter geliştirirler. Oysa Hazreti Süleyman’ın tavırlarında da açıkça görüldüğü gibi, Müslüman, etrafındaki güzelliklere karşı son derece duyarlı, güzellik, estetik ve sanattan zevk alan, ince düşünceli bir insandır. İnsanların Hazreti Süleyman’ın yaptırmış olduğu saraydan bu kadar etkilenmelerinin nedeni ise, insan fıtratına en uygun olan estetik anlayışını ve ortamı birden karşılarında görmeleri olmuştur. Zira Hazreti Süleyman, yaptırdığı bu görkemli sarayı, imanın nuru ve onun getirdiği üstün bir akıl ile yaptırmıştı. Ve bir Müslüman’ın hangi çağda veya hangi şartlarda yaşarsa yaşasın Allah(c.c)’ın kendisine verdiği imkânları en güzel şekilde kullanarak eşsiz bir mekân oluşturabileceğinin en güzel örneğini sergilemekteydi. Çünkü Allah(c.c)’ın nimetlerinin farkındadır ve bunlardan zevk alıp şükretmeyi bilmekle beraber içinde duyduğu sevgiyi hem sözle ifade etmekte, hem de fiilen göstermektedir.

 

Hazreti Süleyman bir gün pek sevdiği atları ile meşgul oluyordu. Cihad için hazırlanmış atlar, Allah(c.c) rızası için üzerine binilip gâzâ edilecek binitlerdi. Elindeki diğer mallar gibi bunlara da, Allah(c.c)’ın rızasına ulaşma vesilesi olmaları hesabıyla ayrı bir sevgi eslemekteydi. Kur’an-ı Kerimde bu husustan şöyle bahsedilmektedir.

 “Hani ikindi üzeri ona, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını tırnağının üzerine diken, çalımlı saf kan koşu atları gösterilmişti de; (Süleyman:) ‘Doğrusu ben, bu mal (yani at) sevgisine, sırf Rabbimi anmak için yöneldim.’ Demişti; (bu atlar koşarak uzaklaşıp) perde arkasında gizlenmiş gibi (gözden kayb) oluncaya kadar (bu sözü tekrarladı). Onları tekrar bana getirin’ (Dedi). Artık onların bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.”(Sad:31-33)

 Burada Hazreti Süleyman’ın sevgisini ifade etme gücünü en açık şekilde görüyoruz. Genelde insanlar içlerinde duydukları sevgi, muhabbet hislerini her zaman doğru ve güzel şekilde ifade edemezler. Hatta çoğu zaman bundan çekinirler. İnsanın bir varlığa karşı duyduğu muhabbeti en içli şekilde gösterebilmesi Allah(c.c)’ın verdiği özel bir yetenektir.

 Değerli dinleyenler, Süleyman Aleyhisselam, hükümdar olduktan ve Mescidi Aksa nın inşaatını bitirdikten sonra, Kabe’yi ziyarete gitmiş, hac farizasını yerine getirerek dönüş yolculuğu hazırlığına başlamıştı. Yola çıkmadan önce askerlerini teftiş ettiğinde, keşif birliğinden Hüdhüd kuşunun (Çavuş kuşu) olmadığını gördü. Hüdhüd kuşu, kendisinden izin almadan ortadan kaybolmuştu. Nerede olduğunu öğrenmeyi ve bulunmasını emrederken bir taraftan da makul bir mazereti yoksa cezalandıracağını söylüyordu. Çok geçmeden Hüdhüd kuşu nefes nefese bir halde Hazreti Süleyman’ın huzuruna gelmişti. O, kendisini sorgulamadan mazeretini bildirdi. Gidip gördüğü Sebe ülkesinden, oranın refah içinde yaşayan halkından, hükümdarının ise gösterişli bir köşkte, muazzam tahtlı bir kadın olduğundan, bunların tümünün Allah(c.c)’ı unutarak güneşe secde etmekte olduklarından bahsetti. Şeytanın onlara yaptıklarını süsleyerek güzel gösterip, doğru yoldan alıkoyduğunu, bu nedenle onların hakikati anlayamadıklarını söyledi.

 Hüdhüd kuşunun mazeretini kabul eden Süleyman Aleyhisselam, ona yeni bir vazife vererek, o kavim ile Melikesini, doğru yola, Allah(c.c)’ ın birliğine davet eden bir mektup yazmış ve “Bunu Sebe Melikesi Belkıs’a götürerek ona bırak, biraz uzaktan bakarak varacakları hükmü öğrenip, bana dönerek bildir” diye emretmişti.

 Allah(c.c) kelamı Kur'an-ı Kerim'de, Neml Suresi'nin ayetleri, bu konuda bizleri aydınlatmaktadır:

 “(Süleyman) kuşları teftiş (ettik)ten  sonra dedi ki: ‘Hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı? (Gelince) kesin bir delil (makul bir mazeret) getirmediği takdirde, kesinlikle çetin bir azaba uğratacağım yahut onu keseceğim! Derken çok geçmeden (Hüdhüd) gelip dedi ki: ‘Ben senin bilmediğin (bir hakikat)i öğrendim ve sana (Yemen’deki) Sebe (kavmin)den doğruluğu kesin bir haber getirdim. Hakikaten ben, orada onlara hükümdarlık yapan bir kadın gördüm. Kendisine, (bir hükümdara gereken) her şey verilmiştir ve onun büyük bir tahtı da vardır. Onun ve halkının Allah’ı bırakıp, güneşe secde ettiklerine de şahit oldum. Şeytan, onlara yaptıklarını süslemiş de kendilerini hak yoldan alıkoymuş, bu yüzden onlar doğru yolu bulamıyorlar. Göklerde ve yerde gizlenen (yağmur, bitki ve diğer) şeyleri ortaya çıkaran, (nefislerinin) gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilen Allah’a secde etmeleri gerekmez mi? {bu ayeti kerimede secde vardır} O Allah ki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur, büyük arşın Rabbi (sahibi)dir. (Süleyman’da Hüdhüd’e:) ‘Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız!’ Dedi. ‘Bu mektubumu götür, onu kendilerine bırak. Sonra onlardan (biraz) uzaklaş da bak ne yapacak (ve ne cevap verecek)ler?” (Neml:20-28)

 

Kıymetli dinleyenler, Hazreti Süleyman’ın Sebe Melikesi Belkıs’a hitaben yazmış olduğu mektubu alan Hüdhüd kuşu hemen havalanıp, Sebe’ye vardı ve gün doğmak üzereyken Belkıs’ın odasına girip, mektubu, uyumakta olan Belkıs’ın göğsü üzerine bıraktı. Sonra bir kenara çekilip onu gözetlemeye başladı.

 Süleyman Aleyhisselam, “Rahman ve Rahim olan Allah(c.c)’ın adıyla” diye başlayan mektubunda, Allah(c.c)’ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe secde eden ve şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden Sebe halkını ve Melikelerini imana davet etmiş ve onları kendisine teslim olmaya çağırmıştı.

 Mektubu fark eden Belkıs, onu okuduktan sonra meclisini toplayarak fikirlerini aldı. Onlar da kendilerinin kuvvetli ve harp ehli olduklarını beyan ederek kararın kendisinde olduğunu söylediler. Belkıs’da bir müddet düşündükten sonra savaşın sonucunun hoş olmayacağını, mektup sahibine hediyelerele elçi göndereceğini, onların ne ile döneceğine bakacağını söyleyerek toplantıyı bitirdi. Bunu öğrenen Hüdhüd derhal Hazreti Süleyman’ın yanına döndü ve hediyelerle elçilerin gelmekte olduğunu haber verdi. Hadise Neml Suresi’nde şöyle anlatılmaktadır:

 “Hüdhüd mektubu götürüp atınca, Sebe Melikesi Belkıs)dedi ki: ‘Ey ileri gelenler! Doğrusu bana çok önemli bir mektup bırakıldı. O, Süleyman’dan (gelmekte)dir. O, ‘Bismillahirrahmanirrahim. Bana karşı (gelerek) büyüklük taslamayın ve bana müslümanlar olarak (teslim olup) gelin.’ diyor. ‘Ey İleri gelenler! Bana (bu)işimde bir fikir verin. Siz benim yanımda hazır bulunmadıkça ben hiçbir işi kestirip atacak değilim.’ Dedi. Dediler ki: ‘Biz hem güçlüyüz, hem de (gerçekten) savaşçı bir milletiz. Emir sana aittir. Sen neyi (uygun görüp) emredeceksen, artık bak gör! (Melike genelleme yaparak) dedi ki: ‘Hiç şüphesiz, hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman, orayı bozarlar (tahrip ederler), halkının şereflilerini beş paralık ederler. Bunlar da (adet gereği) böyle yaparlar. Ben onlara bir hediye göndereceğim, sonra da elçiler ne ile dönecek bir bakacağım.” (Neml:29-35)

 Sebe ülkesinin elçileri uzun yolu katederek Süleyman Aleyhisselam’ın huzuruna çıktılar ve getirdikleri hediyelerini sundular. Hazreti Süleyman onlara: “Siz bana mal ile mi yardım etmeğe çalışıyorsunuz. Beni hediyeleriniz değil, güneşe tapmaktan vazgeçip Allah(c.c)’a iman etmeniz daha memnun  eder. Şimdi sizi ve bunları gönderene dönün ve haber verin ki; karşı durulması mümkün olmayan ordularla varırım ve oradan kendileerini zilletler içinde, hor ve hakir oldukları halde çıkarırım.” Elçiler ülkelerine döndüler ve melikelerine Hazreti Süleyman’ın mesajını ve onun muazzam bir saltanata sahip olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Melike bizzat Hazreti Süleyman’ın sarayına giderek durumu ilk ağızdan öğrenmeye, gerekirse öne sürülenleri kabul ederek sonu belli olan bir maceraya atılmadan, ülkesini, olacak kötü durumlardan kurtarmaya karar verdi. Sebe Melikesi Belkıs, komutanlarından, şehrin ileri gelenlerinden, seçkin kimselerden oluşan bir heyetle yola çıkarken bir öncü göndererek geleceğini haber verdi.

 “Bunun üzerine (elçi, hediyelerle) Süleyman’a gelince (Süleyman) dedi ki: ‘Bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği (nimetler), size verdiğinden (çok) daha iyidir. Fakat siz hediyenizle sevinir / böbürlenirsiniz. (Ey Elçi! Hediyelerinle) dön onlara! (Eğer teslim olup gelmezlerse) andolsun ki, onlara (asla) güç yetiremeyecekleri bir ordu ile geliriz ve kendilerini (esaretle) hor ve hakir olarak oradan çıkarırız.”(Neml:36-37)

 Belkıs’ın yola çıktığını haber alan Süleyman Aleyhisselam, o gelmeden, emrindekilere onun tahtını getirtti ve hemen tanınamayacak hafif değişiklikler yaptırdı. Ayrıca onu misafri edeceği sarayda bir takım hazırlıklar da gördürdü. Nihayet topraklarına ulaşan Belkıs ve maiyeti karşılandı, izzet ve ikram ile ağırlandılar. Derken kendisi için hazırlanmış saraya girerken, sahanlık zemininde derin bir su varmış gibi görüp eteklerini topladı ve oraya dikkatlice adım attı. Halbuki taban kuru idi. Geçecekleri yer, sanki suyun içine adım atıyormuş hissini veren, sırça camdan yapılı, cilalı bir sahanlıktı. “Korkma! Su değil, orası billur, şeffaf bir zemindir” diyen Hazreti Süleyman’la birlikte içeri girdiler. Çok şaşkın olan Belkıs hayatında daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. Biraz ilerlediğinde de kendi tahtına benzer bir taht görünce dikkatlice baktı ve “Senin tahtında böyle midir?” sorusuna “Sanki bu odur, ama buraya nasıl gelebilir ki?” diye hayranlıkla cevap verdi. Hazreti Süleyman, “Bu senin tahtındır, oturabilirsin” dediğinde gördükleri karşısında hem şaşkın, hem hayran olan Belkıs, ona verilen kudret ve nimetleri düşününce onun bir peygamber olduğunu anladı ve hak davetini kabul ederek Müslüman oldu. Dilerseniz burada sözü, hak söz olan Kur’an-ı Kerim’e bırakalım:

 “(Sonra Süleyman, emrindeki başkanlara:) ‘Ey İleri gelenler! Onlar bana Müslüman olarak (teslim olup) gelmeden  önce, hanginiz onun tahtını bana getirir?’ dedi. Cinlerden bir ifrit (kuvvetli bir cin): “Sen makamından kalkmadan önce, ben sana onu getiririm. Benim bunu yapabilecek gücüm ve (bu konuda kendime) güvenim var.” Dedi. Kendisinde Kitabtan bir ilim bulunan kimse (olan veziri Âsâf bin Berhiyâ) da: ‘Gözünü kırpmadan evvel, ben onu sana getiririm.’ Dedi. (Süleyman) o(nun tahtı)nı yanında yerleşmiş olarak görünce: Bu, Rabbimin (bir) lütfudur. (Bu da) şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni imtihan etmek içindir. Kim şükrederse, ancak kendi (faydası) için şükretmiş olur. Kim de nankörlük yaparsa, şüphesiz ki Rabbim zengindir (hiçbir şeyinde noksanlık olmaz), çok kerem sahibidir.’ Dedi. (Yine) dedi ki: ‘Tahtını onun tanıyamayacağı bir hale getirin (değişiklik yapın). Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacak mı?’ Artık (Melike) gelince (ona) : ‘Senin tahtın böyle mi?’ denildi. (O da:) ‘Sanki bu odur. Zaten bundan önce bize ilim verilmiş (Allah’ın kudretini ve senin peygamberliğini anlamış) ve Müslüman olmuştuk.’ Dedi. (Fakat önceleri) Allah’tan başka taptığı şeyler (Müslüman olmaktan) onu alıkoymuştu. Çünkü o inkar eden bir kavimden idi. Ona: ‘Köşke gir!’ denildi. Onu(n avlusunu) görüce derin bir su zannetti ve ayaklarını aç(ıp sıva)dı. (Süleyman:) ‘O billurdan (döşenip) düzeltilmiş bir avludur.’ Dedi. (Melike:) ‘Ey Rabbim! Hakikaten ben kendime yazık etmişim. (Şimdi)Süleyman ile birlikte, alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum’ dedi.” (Neml:38-40)

 Rivayete göre, Belkıs, Süleyman Aleyhisselam’ın evlenme teklifini kabul ederek onunla evlenmiş ve Hanım Sultan olmuştur. Bununla beraber Süleymen Aleyhisselam onun Sebe Melikesi olarak kalmasına da müsaade etmişti.

 Değerli dinleyenler, Süleyman Aleyhisselam bir gün, Yemen taraflarında ordusu ile yol alır iken karıncalar vadisine geldiğinde, ordunun yaklaştığını gören karınca beyi tebasına hitaben evlerine girmelerini, Hazreti Süleyman ve ordusunun kendilerini ezebileceklerini söylemişti. Karınca olmasına rağmen, Allah(c.c)’ın vermiş olduğu bilmek duygusuyla, Hazreti Süleyman ve ordusunu tanımış, reisi olduğu topluluğu korumak için gösterdiği çaba, şefkat ve merhamet, çağrıyı duyan Süleyman Aleyhisselamın hoşuna gitmiş ve gülümsemişti. Bu olay onun tefekküre dalmasına ve

kendisine verilen nimetlere yeniden şükretme ihtiyacını hissederek duada bulunmuştu. Olay, Ayeti Kerime’de şöyle anlatılmaktadır.

 “Nihayet karınca vadisi üzerine geldikleri zaman, (beyleri olan) bir karınca: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkında olmadan, sizi aman ha ezip telef etmesin! dedi. (Süleyman) onun sözüne gülercesine tebessüm etti: ‘Ey Rabbim! Bana, anneme ve babama lütfettiği nimetine şükretmemi ve senin razı olacağın iyi bir iş yapmamı bana ilham et (beni muvaffak kıl). Rahmetinle beni iyi (mü’min) kullarının arasında (cennete) koy’ dedi.” (Neml:18-19)

 Hazreti Süleyman herhangi bir zorlukla, sıkıntıyla ya da bir nimetle karşılaştığında hemen Allah(c.c)’a yöneliyordu. Her konuşmasında Allah(c.c)’ı zikrediyor, her kararını Allah(c.c)’ın adını anarak veriyordu. Allah(c.c), Süleyman Aleyhisselamı çeşitli olaylarla denemiş, o da her seferinde çok güzel bir ahlakla karşılık vermiş, az önce anlattığımız karınca olayındaki gibi, her vesilede aklına ilk gelen şey Allah(c.c)’a dua etmek, O’nun bağışlayıcılığına ve rahmetine sığınmak olmuştur.

 Hazreti Süleyman, Mescidi Aksa ya, orada muhafaza edilmek ve gelecek nesillere sağlam olarak aktarılmasını temin etmek üzere, Musa Aleyhisselamdan beri nesilden nesle geçerek gelen, Tevrat'ın içinde bulunduğu Ahid sandığını (Tabut’u) koydu. Çünkü Musa Aleyhisselam, ümmetinin âlimlerinden, Tevrat'ın Ahid sandığına konularak muhafaza edilmesini istemişti. Bu durum Mescid-i Aksa'nın Buhtunnasr tarafından yıkılmasına kadar devam etti. Buhtunnasr, Kudüs'ü alınca, şehri yakıp yıktı. Mescidi Aksa da bulunan altın, gümüş ve diğer mücevherleri alıp Babil'e götürdü. Buhtunnasr'ın Kudüs'ü yağmalaması esnasında, hakiki Tevrat ve Zebur yakılıp yok edildi. Zamanla muhtelif kimseler, hatırlarında kalan ayetleri parçalar halinde yazılı hale getirdiler. Rivayete göre, Hazreti İsa’dan, yaklaşık dört yüz yıl önce yaşamış olan Azra, bulabildiği bu parçaları bir araya topladı ve şimdiki Ahd-i Atik'teki Tevrat'ı yazarak meydana getirdi.

 Pek çok peygamberin ölümü hakkında Kur’an-ı Kerim’de pek bilgi verilmezken, Hazreti Süleyman’ın ölümü hakkında çok önemli bazı detaylar bildirilmektedir. Buna göre Süleyman Aleyhisselam, bir gün yapılmakta olan büyük bir sarayın inşasını kontrol etmeye gitmişti. Bu bina bir su kıyısında çok heybetli bir saraydı. Ustalar işçiler, cinler, sarayın tamamlanmasıyla meşguldüler. Sarayın balkonuna çıkıp, kendisini yalnız bırakmalarını, hiç kimsenin yanına yaklaşmamasını emretti. Sonra da balkonun kenarında asasına (bastonuna) dayanıp durdu ve etrafı seyrederek tefekküre başladı. Bu sırada ömrü bitip, eceli gelmişti. Azrail Aleyhisselam gelip; "Şu an dünyadaki hayatının son anıdır." dedi. Süleyman Aleyhisselam: "Allahü Teâlâ’nın takdiri her ne ise o haktır. Rabbime hamdolsun ki, asla kimseye zulmetmedim. Rabbimin emrine itaat etmekte gecikmedim. Herkesin dönüşü Allahü Teâlâ’yadır. Görevlendirildiğin emri yerine getir." dedi. Süleyman Aleyhisselam asasına dayandığı halde ayakta vefat edip, uzun bir müddet öylece kaldı. Saray inşasında çalışanlar, onları seyre gelenler, Süleyman Aleyhisselamı uzaktan, ayakta durur vaziyette görüyorlardı. Fakat vermiş olduğu emir üzerine hiç kimse yanına yaklaşmıyordu. Nihayet asasının yere temas eden kısmını kurdu yiyip asa kırılınca, cesedi yere yıkıldı. O zaman bu hâlini görenler vefat ettiğini anladılar. Bu durum Kur’an-ı Kerimde şu ayeti kerimeyle anlatılmaktadır:

“Sonra onun ölümüne hükmettiğimiz zaman, (dayandığı) âsâsını yemekte olan ağaç kurdundan başkası onun ölümünü göstermedi. Bu suretle (kurdun yediği âsâ kırılıp da, uzun müddet ona dayalı duran Süleyman’In cesedi) yere yıkılınca anlaşıldı ki, cinler gaybı bilmiş olsalardı, o zilletli azabın (o meşakkatli çalışmanın) içinde kalmazlardı.”(Sebe:14)

Rivayete göre Süleyman Aleyhisselam, Beyti Makdis’in inşaatına başlarken şöyle dua etmişti: “Allah(c.c)’ım, cinler ve şeytanlar benim vefatımı duyarlarsa Beyti Makdis’in yapımını bırakırlar. O halde vefatımı geç duyur.” Öyle anlaşılıyor ki Hazreti Süleyman’ın bu duası da diğer duaları gibi Rabb zül celal tarafından kabul görmüş ve vefat ettiği halde uzun zaman kimse bunu farketmemişti. Yine rivayete göre Hazreti Süleyman, babası Davud Aleyhisselam’ın kabrinin yanına gömülmüştür.    

 

Allahümme salli alâ Süleyman’e ve Davud’e ve alâ âlihi ve ashabihillezinet tebeûhu bi ihsan.

 

 

Bir Sonraki

21 Hz

Zekeriyya (as)

Bir Önceki

19 Hz

Davud (as)

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
01 Hz Adem (as)
19.03.202632 dk 27 sn
02 Hz Şit (as)
18.03.202617 dk 11 sn
03 Hz İdris (as)
17.03.202615 dk 38 sn
04 Hz Nuh (as)
16.03.202633 dk 8 sn
05 Hz Hud (as)
15.03.202622 dk 4 sn
06 Hz Salih (as)
14.03.202630 dk
07 Hz İbrahim (as)
13.03.202670 dk 19 sn
08 Hz İsmail (as)
12.03.202632 dk 36 sn
09 Hz İshak (as)
11.03.202614 dk 43 sn
10 Hz Lut (as)
10.03.202626 dk 48 sn
11 Hz Yakup (as)
09.03.202628 dk 43 sn
12 Hz Yusuf (as)
08.03.202664 dk 39 sn
13 Hz Eyyub (as)
07.03.202614 dk 28 sn
14 Hz Zülkifl (as)
20.03.20264 dk 26 sn
15 Hz Suayb (as)
06.03.202615 dk 1 sn
16 Hz İlyas (as)
05.03.20266 dk 25 sn
17 Hz Elyesa (as)
21.03.20268 dk 43 sn
18 Hz Yunus (as)
04.03.202616 dk 32 sn
19 Hz Davud (as)
03.03.202617 dk
21 Hz Zekeriyya (as)
01.03.20267 dk 45 sn
22 Hz Yahya (as)
28.02.20266 dk 32 sn
AKRA