18.11.1990 - Fakirliğe Sabır, Sıhhat, Hastalık

18.11.1990 - Fakirliğe Sabır, Sıhhat, Hastalık
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hz. Ömer radıyallahu anh Efendimiz tarafından Peygamber Efendimiz' den rivayet edilmiş. Hatib-i Bağdâdî kaydetmiş, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Etânî Cibrîlü. "Bana Allah'ın o en büyük, en şerefli meleklerinden olan Cebrail geldi."
Cibril gayr-i münsarif olarak, Cibrîlü diye hareke ediyor.
"Bana Cebrail geldi, aleyhisselam."
Fe-kâle. "Ve dedi ki bana." Yâ Muhammed Rabbuke yukriüke aleyke's-selâm. "Seni yaradan Rabbin sana selam gönderiyor. Sana selam ediyor." Ve yekûlü leke. "Ve sana malumatın olsun diye bildiriyor ki." İnne min ibâdî. "Benim kullarımın arasında ey benim peygamberim, bil, malumun olsun, insanların halleri malumun olsun, sana bildiriyorum. Bil ki, benim kullarım arasında. " Men lâ yasluhu imânuhû illâ bi'l-gınâ. "Öyle kimseler vardır ki imanı ancak zengin olduğu takdirde mal mülk, varlık sahibi olduğu takdirde sağlam olur, salih olur. " Ve lev efkartuhû le-kefere. "Bu tabiatta olan bir insanı fakir bıraksan, fakirliğin acısına dayanamaz, tahammül edemez, küfre düşer, sapıtır şaşırır."
Nazlı nazenin, kolay değil.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:
Kâle'l-fakru en yekûne küfran. "Fakirlik neredeyse küfür olacak gibi olur."
Kâfir olmaya, ayağının kaymasına insan azcık bir şey kalıyor. Çünkü fakirliğe düşen insanın imtihanı zorlu bir imtihandır. Bu imtihanın başarılması nasıl olacak? Sabırla olacak. İsyan etmemekle olacak. Allah'a karşı gelmemekle olacak. Boynunu büküp Allah'a teslim olmakla olacak. Tahammül etmekle olacak. Sevabı o zaman artacak. Hırsızlık, arsızlık, kötülük yapmayacak, harama sapmayacak. Kimisi, Allah saklasın, başkasının malını çalmaya yöneliyor. Kimisi, Allah saklasın, namusunu satmaya yöneliyor. Kimisi, Allah saklasın, eşkıyalığa yöneliyor. Kimisi yol kesiciliğe, haramiliğe yöneliyor. Tahammül edemediği için, sabredemediği için. Allah bana böyle bir imtihan çıkartmış karşıma, Rabbime olan kulluğumda bir eksiklik kusur yapmayayım diyemiyor ve böylece günahlara sapıyor. Kimisi de âsi oluyor. Ağzını açıyor, ileri geri söyleniyor. Hâlbuki her şey Allah'tan. Her şey Allah'tan olduğu için o söylenmeler, o şikâyetler, o ileri geri edepsizce, küstahça söylenmiş şeyler de onu günaha düşürüyor, hatta küfre düşürüyor.
Ve inne min ibâdî men lâ yasluhu imânuhû illâ bil-fakri ve lev ağneytehû ağneytuhû le-kefere. "Buna mukabil yine kulların arasında öyle insanlar vardır ki onların da tabiatları daha başka türlüdür. Onların da hâli bir değişik, bu tip insanlara da onların imanı ancak fakir olmakla sağlam olur."
İhtiyaç içinde, fakirlik içinde olduğu zaman sağlam olur. Eğer ben ona zenginlik versem tuyan eder, kâfir olur, sapıtır. " Hani sen eskiden derviştin, namazındaydın, niyazındaydın, iyi bir insandın? Zenginledi, sapıttı. Namazı, orucu bıraktı, haramlardan korkmaz oldu, zevk-ü sefaya daldı. Parası şımarttı diyoruz mesela.
İnne'l-insâne le-yatgâ, en reâhu'stağnâ. "İnsanoğlu kendisini zengin gördü mü, müstağni hissetti mi, ihtiyacım yok, dedi mi, o zaman sapıtabiliyor."
Bazısını fakirlik raydan, yoldan çıkartıyor; bazısını da zenginlik yoldan çıkartıyor. Onun için bizim büyüklerimiz, "Ya Rabbi hayırlı para ver." demişler. Hatta bazıları şöyle dua etmiş: "Ya Rabbi çok verip azdırma, az verip kapı kapı gezdirme. " Böyle dua etmişler bazıları. Tehlikeleri görmüşler. Gayeleri Allah'ın rızasını kazanmak olduğundan, kendilerinin de fakirliklerini, zayıflıklarını, nefislerinin kuvvetli olduğunu bildiklerinden, Allah'a iltica etmişler; "Ya Rabbi çok verip azdırma, dayanamam, şaşırırım, şımarırım; ölçülü miktarda ver. Az verip de kapı kapı da el açtırıp gezdirtme." diye, şöyle bir orta yolu istemişler bazıları.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de öyle diyor. Cebrail aleyhisselam gelip kendisine;
"Yâ Muhammed! İstersen Allah sana şu şehrin etrafındaki dağları altın yapacak."
"Hayır, istemem." buyurmuş. "Bir gün yemek bulayım yiyeyim, Rabbime şükredeyim; bir gün, iki gün oruç tutayım, bana bu hâl daha iyidir." demiş.
Dünyayı tercih etmemiş, doğrusu zenginliği tercih etmemiş. Efendimiz' in temayülü, Efendimiz' in zevki mütevazı olmaktır. İmkânı yok muydu elinde zengin bir tarzda yaşamaya? İmkânı vardı ama mütevazı yaşamış.
Bir keresinde Ensar'dan bir kadın Efendimiz' e güzel bir döşek hazırlamış, getirmiş odasına yaydırtmış. Odası nasıldı acaba, yirmi beş metrekare miydi, elli metrekare miydi, seksen metrekare miydi? Mescid-i Saadet’in genişlemesi sırasında sahabe-i kiram ağlaşmışlar. Odalar yıkılıyor, genişliyor, Mescid-i Şerif tamirat oluyor, mescit büyüyor, ağlaşmışlar. Demişler ki:
"Şu odalar yıkılmasaydı da Ümmet-i Muhammed'in ileride gelecek olan fertleri, bu odaları görselerdi de ibret alsalardı."
Hücre-i Saadet’ler, Peygamber Efendimiz' in hücreleri kaçar metrekareydi? Bir arşın eninde, üç arşın boyunda. Bir arşın eninde üç arşın boyunda! Bir somya sığmaz. Oda, oda dediği. Hemen şöyle rahatça yatabilecek gibi. Şöyle uzanabilecek gibi demek ki. Efendimiz' i o yatağa getirmişler, o gece yumuşak, rahat, rehavet verici bir yatak. O gece Efendimiz teheccüd namazına uyanamamış. Yorgundu demek ki, yatak da rahattı, uyanamamış. Ertesi gün "Bu yatağı kaldırın." demiş. "Bu yatağı alın götürün." demiş. Çünkü çok rahat olunca da insan, hakikatten uyuyup, dalıp kalıyor. O teheccüd namazını kılamamış. Bizimkiler sabah namazına kalkmıyor. Uyuyup gidiyorlardı. Döşek geldiği hâlde kaldırtmış.
Bir keresinde seferden geldiği zaman, üstünde hayvan nakışı olan oyalı bir perde gerili görmüş odaların birisinde. O perdenin kaldırılmasını istemiş hemen. Hiç, hasır üstünde yatmış. Hz. Ömer'i ağlatacak manzaralar olmuş. Kisralar, Kayserler, Rum hükümdarları, İran hükümdarları nasıl böyle rahat içinde yaşıyorlar, sen ne kadar sıkıntı çekiyorsun diye, tozda toprakta hasırda... Ama onu öyle istemiş. Eline geçtiği zaman parayı ben peygamberim, bir miktar yanımda kalsın diye ayırmamış, fukaraya hepsini dağıtmış. Yığınla böyle para geldiği zaman sofra örtüsünün üstüne yığarlarmış parayı, avuç avuç dağıtırmış. Bir kenara koysa rahat yaşar. Hurmayı bir kenara koysa rahat yaşar. Evinin kileri, mutfağı, bodrumu olsa rahat yaşar ama aylarca yemek pişmemiş, çok günler aç kalmış. Eve geldiği zaman, sabah namazından sonra "Yiyecek bir şeyler var mı?" diye sorup ev halkına, "Yok ya Resûlullah" deyince, "Ben de zaten oruca hevesleniyordum, oruç tutayım diye aklımdan geçiyordu, hadi oruca niyetlenivereyim." demiş. Yok, ama bu yokluk kendisinin hazırladığı bir şey.
Kocaman bir koyun sürüsü gelmiş. Tamam, Beytü'l-mâl'in, kendi emrinde, birisi;
"Ne kadar güzel sürü ya Resûlullah." diyor.
Koyunlar demek cins, yağmur yağmış, otlamışlar, beslenmişler anlaşılan, tüyleri güzel, etleri güzel...
"Ne kadar güzel bir sürü yâ Resûlullah…" deyince;
"Çok mu beğendin?"
"Çok beğendim, çok güzel yâ Resûlullah."
"Al hepsini." demiş.
Al hepsini... Biz olsak, dur bir tanesini kestireyim de sana bir yerinden vereyim deriz. Veya hiç olmazsa bir tanesini vereyim deriz. "Al hepsini." buyurmuş Peygamber Efendimiz.
"Hepsini mi ya Resûlullah?"
"Evet, hepsini al hepsini."
Almış, kabilesine öyle sürüyle gitmiş. Kabilesi hayran kalmış, hayret etmiş. Diyorlar ki:
"Bu sürüyü nerden aldın?"
"Muhammed aleyhisselam verdi. Fakirlikten korkmayan bir insanın, yarınından endişe etmeyen bir insanın verişiyle veriyor."
Herkes ondan sonra, o büyüklük, o cömertlik, bu güzel ahlâk, bu muhteşem manzara karşısında bütün kabile halkı gelmiş Müslüman olmuş.
Efendimiz' in hâli böyleydi. İsteseydi rahat yaşayabilirdi ama hep dağıttığı için böyle şey yapmış. Efendimiz' in özel tercihi bu. Kendisinin özel tercihi. Kendisi rahatı tercih etmemiş. Kendisi zenginliği tercih etmemiş. Kendisi hükümdarlığı tercih etmemiş. Kendisi tantanayı, saltanatı tercih etmemiş. Tevazuu, fakrı, böyle mütevâzıâne ve süssüz yaşamı arzu etmiş.
Bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki; Bazı kullarına Allah zenginlik verirse onlar şaşırıyorlar. Bunun misalini de görüyoruz, hayatımızdan da görüyoruz, çevremizdeki insanlardan da…
Üçüncü cümlesi:
Ve inne min ibâdî men lâ yasluhu imânuhû illâ bi's-sıhhati ve lev askamtuhu le-kefere. "Kullarımın içinde de yine öyle kimseler vardır ki, onların da tabiatı bir başka türlüdür. Onların imanı ancak sıhhatli, afiyetli, neşeli huzurlu dinlenmiş oldukları zaman rahattır. Bir hastalık geliverse, gider küfre düşerler."
Bazısı da öyle oluyor. Hakikatten bir gece uyku uyumasa insan, biraz başı ağırsa, birazcık bir yerinde bir ağrısı, sızısı olsa çok acayip sözler söylüyorlar, çok feryatlar ediyorlar, hoşuna gitmeyen şeyleri duyuyor insan.
Bizim tanıdığımız bir kimse vardı, bir çocukları oldu, iyi, sevindiler. Ondan sonra Allah çocuklarını aldı. Birkaç günlükken, birkaç haftalıkken, çocuk gül gibi, tombul tombul, akça pakça, sevimli iken vefat etti. Vefat edince ben anasından korktum. Öyle laflar söyledi ki isyan, küfür kokan laflar söyledi ki, korktum.
Kimisi böyle şeye dayanamıyor.
Bütün bunlardan bizim çıkartacağımız ders şudur ki; Allah-u Teâlâ hazretleri kullarının bazısına bazı sebeplerle zenginlik veriyor, zenginlikle imtihan ediyor. Bazısına fakirlik veriyor, fakirlikle imtihan ediyor. Bazısına sıhhat veriyor, sıhhat ile imtihan ediyor. Burada yazmıyor ama bazısına da hastalık veriyor. Hastalıktan da çok mükâfat veriyor. Bir insan hasta olunca edebini muhafaza edebilse, isyan etmese, ağzı ileri geri konuşmasa, o zaman çok büyük sevap var. Sabırla karşılasa, sabr-ı cemîl ile karşılasa, güzel bir sabırla karşılasa o zaman günahları siliniyor. Duası makbul oluyor, defter-i amali tertemiz oluyor, eski seyyiatı affolunuyor, yapamamakta olduğu ibadetleri yapılıyormuş gibi defterine yazılıyor. Kendisine gelenlere dua ettiği zaman duasını Allah kabul ediyor. Büyük mükâfatları var, ahirette de dünyada da ama herkes hazmedemiyor. O zaman hastalık mı isteyelim? Hayır, Efendimiz öyle bir şeyi de tavsiye etmiyor. Sıhhati isteyin, afiyeti isteyin buyuruyor. Allah'tan bir şey istediğiniz zaman afiyet isteyin. Hastalıklardan uzak olun, gamlardan, kederlerden, tasalardan da uzak olun diye Allah'tan afiyeti isteyin. Dünyada, ahirette, dini konularda afiyeti isteyin diye tavsiyesi o.
Demek ki bizler Allah'ın mü'min kulları, Allah'a, peygambere, kitaba, amentünün esaslarına, ahiret gününe, kadere inanmış insanlar, her şeyin Allah'ın kudreti altında olduğunu bilen insanlar olarak, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, her güç kuvvetin sahibinin Allah olduğunu, her şeyin Allah'tan olduğunu bilen, olduranın öldürenin Allah olduğunu bilen insanlar olarak, serinkanlı ve edepli ve dikkatli ve her şeyin hikmetini anlayacak şekilde ölçülü, uyanık hareket etmemiz gerekiyor…
Demek ki başımıza gelen her hâl bir çeşit imtihandır ve bu imtihanda da şunu da bilelim ki; Allah celle celâlüh kullarının iyiliğini murat ediyor. İyiliğini. Hayrını murat ediyor. Eğer ona zenginlik verse azacak, ondan vermiyor. Berikisine fakirlik verse azacak, ondan zenginlik veriyor. Hepsinin iyiliğini istiyor, hepsinin hayrını istiyor ama kullar kendilerine gelen imtihanların, başlarına gelen olayların karşısındaki tavırlarına çok dikkat etsinler. Tavırlarının bozukluğu yüzünden ayakları kayıyor ve cezalara uğruyorlar.
Çok dikkatli olacaksınız. Hepimiz çok dikkat edeceğiz. Hayatın her anında imtihanımız, zil çaldıktan sonra imtihan bitti diye bir şey yok. Camiden çıktıktan sonra imtihan bitti diye bir şey yok. Caminin içinde de dışında da imtihandayız, gece de ticarî müessesenin içinde de imtihandayız, bilmem memuriyette de her yerde imtihandayız. İmtihanın kazanılması nasıl olacak? Yaptığımız her işi Allah'ın rızasını kazanmak düşüncesiyle yapacağız, o kadar. Ve her şeyin Allah'tan geldiğini bilip olayların karşısında serinkanlı olacağız. İtidalimizi kaybetmeyeceğiz. Her zaman baklava börek olmaz, bazen hayatın sıkıntılı hâlleri olabilir, o zaman sabredeceğiz. Ölüm, hastalık, fakirlik, arıza, kaza, bela gelir, hepsi Allah'tan. Onun için büyüklerimiz diyorlar ki;
Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-kederi.
İnsan mü'min oldu mu, kadere inandı mı kederden emin olur, kederden uzak olur. Mü'min insan Allah'tan geldiğini biliyor, o zaman rahat olur.
Bir şiir var ezberleyeyim diye heves ediyorum bazı şeyleri, hatırımda ama tamamı da güzel:
Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül yahut diken,
Ya hil'at ü yahut kefen,
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
Yâ Rabbi! Senden bana gelen her şey hoş. Gonca gül de gelse kabul, diken de olsa kabul, hil'at da gelse süslü, ziynetli, iyi kumaştan yapılmış şerefli bir elbise, bir makam üniforması vesaire, maddî manevi makam, o gelse ona da eyvallah!
Kefen, kefene de eyvallah!
Hayat, hayata da eyvallah!
Ölüm, ölüme de eyvallah!
Buna ne diyorlar tasavvufta, bu duyguya, bu olgunluğa erişmiş insanın makamına, seviyesine ne diyorlar?
Bu makama rıza ve teslimiyet makamı diyorlar.
Tasavvufta insan bu ahlâka sahip olabildi mi artık sarsılmıyor olaylardan, nereden darbe gelirse gelsin, darbeden yıkılmıyor, nimetten, ikramdan şımarmıyor. Sapasağlam, kale gibi sağlam basıyor, dengeli ölçülü, durulmuş, çağlamış durulmuş, güzel bir hâle gelmiş. Ve biliyor ki her şey Allah'tan geliyor, Allah'ın her şeyini seviyor. Çünkü sevgilinin her şeyi güzeldir. Sevgilinin, sevilen insanın her şeyi güzeldir.
İhyâ'da bir güzel sembolik hikâye vardır. İhyâu ulûmi'd-dîn, din kitabı ama sembollerle bazen insanlar olayları güzel anladığı için sembolik bir şiir yazmış. Diyor ki; Mecnun diye bir zât varmış, Leyla diye bir kimseye âşık olmuş, Leyla ve Mecnun hikâyesi edebiyata girmiş... Her yerde anlatılıyor ya, meşhur Leyla ve Mecnun hikâyesi… Mecnun Leyla'nın peşinden gidiyor. Leyla bir kabilenin mensubu, bir yerde çadır kurmuşlar, biraz otlatmışlar, kabile sürülerini beslemiş, otlar bitince çadırları sökmüşler, bir başka otlağa gitmişler, orada besleyecekler, çöl hayatının gereği bu. Bir yerde uzun zaman kaldığı, ot bittiği zaman hayvanlar ne yiyecek? Daha başka bir yere göçüyorlar. Bizde de yaylaya çıkarlarmış, hayvanları baharda bir yere, yazın bir yere daha yükseklere daha yükseklere götürüp sütleri, kaymakları, tereyağlarını, kışlıkları hazırlayıp kışın inerlermiş. Hayatın gereği bu… O Leyla'nın peşinde, Leyla da kabilesiyle beraber bir yerden bir yere göçüyor. Göçülmüş bir yere geliyor bakıyor ki çadırlar sökülmüş, duvarlar kalmış, başka bir şey yok. Kalıntılar var, Arap şairlerini çok duygulandıran bir manzaradır, bu çadır kalıntıları. Şairlerin ekseriyetle şiirlerinde bu konu işlenir. Geliyor Mecnun bakıyor ki çadırlar kaldırılmış, başka yere göçmüş aranan şahıs, izler var, duvarlar var.
Emurru ale'd-diyârı diyâri Leylâ
Ve ukabbilu ze'l-cidâre ve ze'l-cidârâ
Ve mâ hubbi'd-diyâri şekafne kalbî
Ve lâkin hubbu men sekene'd-diyârâ.
Bu şiiri naklediyor İmam Gazzâlî İhyâ'sında. Mânası şu;
Leyla'nın bir ara ikamet ettiği mahalle uğradım, oradan geçiyorum, bakıyorum, duvarlar kalmış, gitmişler onlar, duvarları, bir şu duvarı öpüyorum bir şu duvarı öpüyorum. Ve mâ hubbi'd-diyâri şekafne kalbî. Duvarlara âşık değilim, duvarların sevgisinden yapmıyorum bunu ama bir zaman o duvarların arasında yaşamış olan kişinin sevgisine yapıyorum.
İmam Gazzâlî, bu şiirin arkasından, kişi sevdi mi sevdiği insanın etrafındaki şeyleri de sever. Elbisesini de mendilini de yadigârını da sever… Hatta kimisi saçının kılını saklar, saçın teli bergüzar olsun, yadigâr olsun diye saklar. Kimisi bir eşyasını saklar.
Efendimiz' in neleri var?
Minberlerin üstünde sakal-ı şerifi var, kılları var, yadigâr olarak saklıyoruz, Kadir gecelerinde çıkartıp yüzümüzü gözümüzü sürüyoruz, Resûlullah'ın şefaatini diliyoruz. Hiç olmazsa sakalını ziyaret edebiliyoruz diyoruz. Kaftanı, hırkası var. Hırka-ı Saadet dairesi, Topkapı'da, ondan sonra şu Hırka-ı Şerîf camiinde nasıl saygı, ne kadar sevgi duyuyoruz, hadis-i şeriflerini ne kadar seviyoruz. İnsan bir şeyi sevdi mi çevresiyle sever. Her şeyiyle birden sever. Öyle olmazsa sevgisi de şüpheli.
Allah'ı da seven, Allah'ın da kazasını, kaderini, ikramını, ihsanını her şeyi sever. Her şeyin Allah'tan olduğuna bilen sever ve o zaman işte böyle insan olgun insan; rıza, teslimiyet makamına ermiş, Allah'a teslim olmuş, huzurlu ve rahat, nefsine hoş gelmeyen bir olayla karşılaştığı zaman bile değişmiyor, bozulmuyor. Sen arkadaşına ikram ederken, evine davet ederken, ziyafet çekerken, ona yardım, hizmet ederken aranız iyi hoş ama siz biraz bir şey yapmadınız, hemen ara bozuluyor veyahut biz sözünü tenkit ettiniz hemen ara bozuluyor. Olmaz ki, böyle arkadaşlık mı olur? İyi olduğu zaman iyi, birazcık keyfine aykırı bir şey olduğu zaman hemen hava değişiyor, bulutlar kararıyor, şimşekler çakıyor filan… Olmaz böyle şey. Bu vefasızlıktır. Sevginin sahte olduğunun alametidir.
Allah'ı seven de bütün bu olaylardan, işin aslına hadis-i şerife dönecek olursak, Allah'ı seven mü'minler de Allah'ın takdirini de sevecek. Başlarına gelen olayları da isyan etmeden karşılayacak. Acı olay olabilir, acı olayın karşısında sabredecek. Allah sabredenlere hesaba gelmez mükâfat veriyor.
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrahüm bi-gayri hisâbin.
Sabrın mükâfatı çok büyük. Çok muhteşem. 300 misli, 200 misli, 50 misli, 700 misli filan değil, çok büyük mükâfat veriyor. Sabredene çok büyük mükâfat veriyor. Onun için "Sabreden derviş muradına ermiş." demiş büyükler. Sabreden derviş muradına ermiş. Sabırla oluyor her şey, sabredeceğiz. Güzel bir durum gelirse, hoşumuza giden, tatlı hâllerle, işlerle karşılaşırsak, o zaman da şükredeceğiz.
"Çok şükür ya Rabbi. Neler ikram etmişsin, neler bahşediyorsun ya Rabbi. Ne kadar lütufkârsın ya Rabbi. Hamd-ü senalar olsun sana ya Rabbi." diyeceğiz.
Lütfun karşısında hamd etmek daha kolay oluyor. Ama bunu da yapmayanlar var. İkram, ihsan, lütuf geliyor, yine lütfun kıymetini bilmiyor. Yine şükür de olmuyor, yine Allah'ın istediği bir kul olmuyor. Adam akıllı edepsiz, ona bir şey demiyoruz. Lütuf gelince lütfu vereni bilecek, göndereni bilecek, lütfun nerden olduğunu bilecek ve oraya sevgi, saygı, o makama şükür duygusuyla, sena duygusuyla bağlı olacak.
Kötü bir durum gelirse başına…
İyi kulların başına kötü olay gelir mi? Gelir.
Peygamberlere gelmiş.
Hatta hatta manevi kaideye bakın ki Allah'ın hikmetine bakın ki eşeddü'l-belâyâ ale'l-enbiyâi. En şiddetli belalar, imtihanlar, musibetler sıkıntılar kimlere geliyor?
Peygamberlere. En büyükleri. Efendimiz' in hayatını bir düşünün; nasıl savaşlarla, müşriklerle nasıl geçmiş?
Ne Mekke'de rahat bırakmışlar ne Medine'de rahat bırakmışlar ne o kabilelerin derdi bitmiş ne o münafıkların sıkıntıları bitmiş ne dedikoduları bitmiş, ömür boyu ama hepsinin karşısında Efendimiz' in hâli bize örnek. En şiddetli belalar en iyi kullara geliyor. Arabam çarpıldı, sabret, ecir kazan, var bir hikmeti. Karadeniz'de gemim battı, ne yapalım? Batmasın diye dua ettik, elimizden geleni yaptık ama vardır bir hikmeti, Allah imtihan ediyor. Her zaman güzel şeyle imtihan etmez, bazen sıkıntılı bir şeyle imtihan eder. "Alır yiğidin âlâsın, divane eyler anasın. " Yiğidin, daha genç delikanlılık çağında tam evlenecekti vesaire, annesi babası yas içinde kalır. Ah evladım, sen ölecektin de ben mi geride kalacaktım filan der. Ama ne yapalım, imtihan. Bazen dedeler büyütür torunları. Allah'ın hikmeti böyle oluyor. "Alır yiğidin âlâsın, divane eyler anasın. Gelinlik kızların saçın, teneşirde yıkar ölüm."
Bazen de tam gelinlikti, ah vah derken, hatta gelin alayı atın üstünde nehri geçerken devrilir, gelin gider. Trafik kazası olur, gelin güvey gider. Allah'ın hikmeti.
Ne yapacak?
Allah'tan âfiyet isteyecek. Hayırlar isteyecek. Sabahları ne güzel evradımız... Allah [Mehmed Zahid] Hocamızdan razı olsun, hocalarımızın hocalarından razı olsun. Her sabah okuyoruz, evradımız ne kadar güzel.
Allâhümme innâ nes'elüke hayra hâze'l-yevmi ve hayra mâ ba'dehu. "Yâ Rabbi! Senden bugünün hayrını isterim ve bugünden sonra gelen günlerin hayırlarını dilerim, hayırlar ver ya Rabbi."
Ve eûzu bike min şerri hâze'l-yevmi ve şerri mâ ba'dehu. "Bugün olabilecek şerlerden, kötülüklerden sana sığındım, gelmesin ya Rabbi onlar bana ve bundan sonraki günlerin şerlerinden sana sığınırım. Onlardan koru beni ya Rabbi. Şerlere maruz bırakma beni." diye dua ediyoruz.
Sonra ne kadar güzel;
Allâhümme innâ nes'elüke hayra hâze's-sabâhi ve hayra'l-mesâi ve hayra'l-kadâi ve hayra'l-kaderi ve hayra'l-hadari ve hayra's-seferi ve hayra'd-dünyâ ve hayra'l-âhireti ve hayra mâ cerâ bihi'l-kalem.
Şahane dua, mükemmel! Ne diyor?
Allâhümme. "Yâ Rabbi!" İnnâ nes'elüke. "Biz senden isteriz." Hayra hâze's-sabâhi. "Bu sabahın hayrını isteriz. Ve hayra'l-mesâi. "Akşamın hayrını isteriz." Ve hayra'l-kadâi ve hayra'l-kaderi. "Senin kaza ve kaderinin hayır tarafını isteriz, hayrılar takdir eyle." Ve hayra'l-hadari ve hayra's-seferi. "Burada kalacaksak hayırlı ikamet, sefere çıkacaksak hayırlı sefer, seferin hayırlısını, ikametin hayırlısını isteriz." Hayra'l-hadari ve hayra's-seferi ve hayra'd-dünyâ ve hayra'l-âhireti. "Dünyanın da hayrını isteriz, ahiretin de hayrını isteriz." Ve hayra mâ cerâ bihi'l-kalem. "Senin kalem-i ezelînin, takdir kaleminin levh-i mahfuza yazdığı yazgılar, yazılar, kaderler, o kalemin hayır yazmasını dileriz." diye, ne kadar şümullü bir dua.
Ve ondan sonra da;
Ve ne'ûzu bike min şerri's-sabâhi ve şerri'l-kadâi. "Sabahın şerrinden, akşamın şerrinden, kaza ve kaderin şerrinden, ikamet ve seferin şerrinden, dünya ve ahiretin şerlerinden, takdir kaleminin şer yazmasından, aleyhimize hüküm yazmasından sana sığınırız." diyoruz.
Ne kadar güzel istiyoruz, diliyoruz her sabah. Allah kabul eylesin.
Ondan sonra da başına insanın arıza, kaza, hastalık, ölüm geliyor. Hepsi insanoğlu için. Hayatın cilvesi. Ölüm de lazım, her şey lazım. Bazen ölümü istiyor insanlar.
"Al yâ Rabbi canımı artık. Kavuşayım sevdiklerime!" diyor.
Hastalık oluyor, dayanamaz durum oluyor, ihtiyarlık oluyor filan, hepsi hikmetli. Allah'ın yaptığı her şey, her şeyin hikmeti var. Onu anlayan iyi derviş oluyor.
Evliyâullahtan bir zât müritlerini imtihan etmek için sohbette sormuş.
"Elinize Allah kudret, kuvvet verseydi, imkân verseydi, sihirli değnek verseydi, o dememiş de ben anlatmak için diyorum, her şeyi yapmanız mümkün olsaydı, şu kâinatı, şu dünyayı, şu çevrenizi nasıl yapardınız? Herkes serbest düşünsün söylesin."
Hayal etmek serbest ya, hayale yasak yok. Neyse sen ne istersin. Köylüye sormuşlar, en çok neyi isterdin zengin olsaydın diye, o da "Soğanın cücüğünü yerdim." demiş. Herkesin bir keyfi var.
Zengin olsaydın ne isterdin?
"Ben hep soğanın cücüğünü yerdim."
Çıtır çıtır hoşuna gidiyor demek ki, öyle genç cücüğü, o öyle demiş. Şeyh efendi sormuş, birisi kalkmış;
"Ben hiç kış olmamasını isterdim." demiş.
Soğuklardan titriyoruz, üşüyoruz vesaire. Ötekisi kalkmış;
"Efendim, ben hiç dağ olmasın isterdim, yokuşlarda zorluk çekiyoruz, yükümüzü çıkarmak zor oluyor bayırlardan çıkmak." vesaire.
Herkes bir laf söylemiş.
Arif bir derviş, direğin dibinde boynu bükük, feyze muntazır şeyh efendisini dikkatle dinliyormuş. Hoca efendi de onun farkında.
"Evladım, sen konuşmadın, sen söyle bakayım."
Demiş ki:
"Hocam, ben her şeyi o kadar güzel görüyorum ki hiçbir şeyi değiştirmezdim. Her şey yerli yerinde. Her şeyin hikmeti var, her şeyin güzelliği var. Yaz da güzel kış da güzel. Her şeyin güzelliği var. Her şey bir sebebe göre yaratılmış. Ben şu kâinatın bir yerini değiştirmek istemezdim."
Çok güzel, Mevla’m ne etmişse güzel etmiş mânasında bir cevap vermiş. Neylerse güzel eyler mânasına cevap vermiş.
"İşte bu. Doğru cevap bu. Cevabın doğrusu, güzeli bu..." demiş.
İnsan bu güzellikleri görmeli. Çirkin gibi gördüğün şeyin arkasında bile bir hikmet vardır, bir güzellik vardır. Her şey zıddıyla zahir olduğundan, karanlık olacak ki aydınlığın kıymeti bilinecek. Kış olacak ki baharın kıymeti bilinecek. Açlık olacak ki tokluğun kıymeti bilinecek. Monoton, her zaman insan tıka basa dolsa, dolsa, aç, tokluğun da kıymeti bilinmez. Onun için İmam Gazali rahmetullahi aleyh çocuk terbiyesinde diyor ki; "Bakın, zengin olsanız bile çocuğunuzu arada mahrumiyetli giydirin. Mahrumiyetli elbise giydirin arada, şımarmasın. Arada kuru ekmek yedirin. Evladım, bugün katık yok, ye şunu bakalım takır takır şu kuru ekmeği diye, biraz alıştırın." diyor. Hep o alışmasın diye.
Onun için Allah bize de kaza ve kaderinin hikmetlerini anlamayı, mukadderatının güzelliklerini sezmeyi ve edepli, arif, zarif bir kul olmayı nasip etsin ve kaza ve kaderine teslimiyeti, kendisine güzel kulluk etmeyi, âsi olmamayı ihsan eylesin. Nefse, şeytana uymamayı nasip eylesin.
18.10.1992 -
Kötü Lakab, Müslüman
12.01.1992 -
Milletvekilleri, Yöneticiler
