11.07.1993 - İbadetlerden Evini de Nasiplendirmek, İmamet

11.07.1993 - İbadetlerden Evini de Nasiplendirmek, İmamet
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ kadâ ehadükümü's-salâte fî mescidihî fe'l-yec'al li-beytihî nasîben min salâtihî fe-inna'llâhe câilün fî beytihî min salâtihî hayran.
Bu da çok kaynaklarda rivayet edilmiş olan bir hadis-i şerif.
Hocamız arkasına nereden aldığını sıralamış, Bu hadis-i şerifin mânası şu:
İzâ kadâ ehadükümü's-salâte fî mescidihî. "Sizden biriniz namazı bir mescitte cemaatle kıldığı zaman."
Kıldı, tamam.
Fe'l-yec'al li-beytihî nasîben min salâtihî. "O namazından evine de bir nasip ayırsın, evinin de bir hissesi olsun." Fe-inna'llâhe câilün fî beytihî min salâtihî hayran. "Çünkü evinde namaz kıldığı zaman, Allah o namazından dolayı evine bir hayır ihsan edecektir, hayır bahşedecektir."
"Evinde de namaz kılsın."
Bu nasıl olur?
Sabahtan başlayalım. Sabah ezanı okunduğu zaman, abdestini alırsın, evinde sabah namazının sünnetini kılarsın, yürür camiye gelirsin, camide de farzı kılarsın. Evin de nasibi oldu, camide de cemaate yetiştin, sevap kazandın.
Öğle ezanı okundu. Evinde öğle namazının sünnetini kılarsın, camiye gelir farzı kılarsın, son sünneti kılarsın veya camiye gelir, sünneti, farzı kılarsın; "Evinin de namazdan bir nasibi olsun." diye, gider, son sünneti evinde kılarsın. Duanı orada yaparsın. İkindi oldu mu, ezan okununca evinde namaz kılar, gelirsin…
"Hocam, dur. Öğlende kurtuldun elimden ama ikindide kurtulamazsın. Ezan okunup da evde namaz kılıp buraya gelinceye kadar namaz geçiyor." diyebilirsiniz.
Hakikaten bazı müezzinler ve imamlar, jet müezzin ve jet imam oluyorlar. Evinde namaz kılan bir insanın farza, namaza yetişmesi mümkün olmuyor. Bu bir eksiklik.
Araplar bunu çok güzel halletmişler. Her namazın ezanından sonraya belli bir pay koymuşlar. Sabah namazı, ezandan yarım saat sonra kılınır. Tamam. Bunu herkes biliyor. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı; "Öğle ezanından yirmi dakika sonra öğlenin farzına durulur. İkindide on beş dakika, akşamda beş dakika, yatsıda şu kadar." diye, duvarlara levha olarak astırmış.
Öğleyin çok sıcak olduğu için onların memleketinde, dükkânlar öğleden evvel kapanıyor. Millet öğle namazını kılıyor, evine gidiyor, yatıyor. Gündüz uykusu yapıyor. İkindi ezanı okunuyor; yataktan kalkıyor, gidiyor, gusül abdesti alıyor, yıkanıyor, donanıyor, giyiniyor, camiye geliyor, sünnetini kılıyor, Kur'ân-ı Kerîm'i açıyor, birkaç sayfa okuyor, ondan sonra farza duruluyor. Bu ferahlık çok hoşuma gidiyor. "Şu kadar dakika sonra" diye zamanı da belli. Böylece herkes yetişiyor.
Biz ne yapıyoruz?
İmam, müezzin sesleniyor, hayyeale's-salâh.
Ezan ne demek?
"Seslenmek, çağırmak, davet etmek" demek. Ve sözler tam davet, hayyeale's-salâh, "Haydin namaza!"
Teşvik ediyor. "Haydin gelin, namaz kılacağız." Minareden, hoparlörle köye, mahalleye bağırıyor:
"Haydin namaz kılacağız, gelin." Sen de;
"Peki, geleyim." diyorsun.
Geliyorsun, bakıyorsun ki aaah, vele'd-dâllîn âmin; her şey bitmiş. Müezzine yan yan bakıyorsun.
"Hani beni çağırmıştın, ne oldu?"
Her şey geldi geçti. Böyle acele iyi değil.
Arabistan'da yapılan daha güzel. Saatleri belli olmalı, biraz da ezanla farzın arasında vakit olmalı. Herkes hazırlanabilmeli. Farkında olmayan da hazırlanabilmeli. Camiye gelen de biraz Kur'an okumalı, hıfzını tazelemeli vesaire vesaire. Öyle yapıyorlar. Ezberleri çok kuvvetli.
Neden?
Vakit var. Camide her gün on dakika, yirmi dakika okuya okuya o yirmi dokuzuncu cüzü, yirmi sekizinci cüzü, yirmi yedinci cüzü, amme cüzünden ayrı, geriye doğru ezberliyorlar.
Arabistan'da ahalinin Kur'an bilgisi çok güzel. Bizim öyle değil.
Neden? Her şeyimiz jet usulü. Bak, burada birinci hadis-i şerifte de geçti:
"Kul ibadeti kusurlu yaparsa o zaman tasaları, gamları artıyor." Öyle yapmayacak!
Demek ki, tadını çıkaracak. Madem bu namaz Müslümanın gözünün bebeğiymiş; o halde bunu tatlı tatlı, özene bezene, güzel güzel, acele etmeden kılması lazım. Bunu sağlayabilsek iyi olur.
Hz. Âişe validemiz Peygamber Efendimiz' den rivayet etmiş. Buyuruyor ki;
İzâ kadâ ehadüküm haccehû. "Sizden biriniz haccını tamamladığı zaman."
Hicaz'a gitti, tamam. Arafat'a çıktı, Müzdelife'ye geldi, vakfesini yaptı. Mina'ya geldi, şeytanlarını taşladı, farz tavafını yaptı. Ondan sonra vazifeler bitti, kurbanlar kesildi, her şey bitti. Sonra hâlâ oturuyor.
Hayrola!
Hadi bakalım! Hz. Ömer elinde kamçı; "Hadi yallah, yürüyün, memleketinize!" diye herkesi gönderirmiş. Neden öyle yaptığını şimdi burada hadis-i şerifte anlıyoruz.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Sizden biriniz haccını yapıp tamamladığı zaman."
Fe'l-yü'accili'r-rucûa ilâ ehlihî. "Beldesine, ailesine dönüşü acele yapsın, çabuklaştırsın. Oyalanmasın, çabuk gitsin." Fe innehû a'zamü li ecrihî. "Çünkü böyle hareket etmek, haccının sevabının daha büyük olmasına sebep olur."
Hacıları beklemek durumunda olan aileni, vesaireni artık bekletme. Tamam, bir an evvel gidiver, kavuşun artık, vazife de bitti.
"Sevap daha çok olur." diyor, Peygamber Efendimiz.
Neler düşünüyor?
Hani biz sanırız ki orada kalabildiği kadar kalsın, orada namaz kılmak sevap, o daha oyalansın, sallansın, vesaire.
Hayır! Bu tarafı da düşünecek. Burada; "Gelsin de karşılayalım." diye hacısını bekleyenler de var. Onları üzmemek daha önemli oluyor.
Bir de Peygamber Efendimiz' in zamanında sahabeden birisini hatırlıyorum. Abdullah b. Revâhâ radıyallahu anh hazretleri olabilir. Bir askerî birliğin başına komutan tayin ediliyor. Çok güzel ata binermiş, deveye binermiş, hızlı sürermiş.
"Sen bu birliğin komutanısın, bunları falanca yere götür." deniyor.
O da askerlerini, birliğini hazırlıyor.
"Hadi siz yola çıkın, ben arkanızdan yetişirim." diyor. Kendisi Medine-i Münevvere' de kalıyor.
Ertesi gün Cuma mıydı artık neyse, Peygamber Efendimiz bakıyor ki görevlendirdiği komutan Medine'de.
"Ben sana 'git' diye söylemedim mi?"
"Gönderdim yâ Resûlallah!"
"Sen niye onlarla gitmedin?"
"'Sevap' diye seninle şu cuma namazını, şu mescitte kılmayı istedim de onun için onları gönderdim; arkadan yetişirim yâ Resûlallah!"
Diyor ki:
"Ne kadar çırpınsan, burada namaz da kılsan, onlarla çıkmış olmanın sevabına erişemezsin, yakalayamazsın."
Bak, vazife ve iş ne kadar önemli. Her işin bir yeri ve zamanı var. O zaman erken gitmek sevap oluyor. Durumlar başka zaman başka türlü olabiliyor.
Onun için her şeyi yerli yerince yapmak lâzım.
Hac tamam oldu mu?
Oldu, tamam. Hac tamam olduysa o zaman; "Ya Allah, hadi bakalım, çoluk çocuğuna bir an evvel kavuşmaya acele et!" demek lazım geliyor.
İza kaade ahadüküm ilâ ehîhi fe'l-yes'elhü tefekkuhen ve lâ yes'elhü teannüten.
Hz. Ali radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
"Sizden biriniz bir kardeşinin yanına varıp da oturduğu zaman, ona bir bilgiyi öğrenmek için, dinî bir konuyu öğrenmek için soru sorsun. Onu imtihan etmek maksadıyla sormasın."
Bizim başımıza çok geliyor. Biz kalkıyoruz, Anadolu'da bir kasabaya gidiyoruz veya yurtdışında Müslüman işçilerin olduğu bir yere gidiyoruz. Adam bize soru yağdırıyor. Ama bu soruları benden önceki hocaya da sormuş, daha önceki hocaya da sormuş, daha önceki hocaya da sormuş. O onun profesörü olmuş. Konuyu benden iyi biliyor. Benim o meseleyle o kadar ilgim yok. O daha iyi biliyor. Bir de bana soruyor.
Niye soruyorsun?
Benim nefeslerime yazık değil mi? Beni ne diye meşgul ediyorsun, terletiyorsun, üzüyorsun?
Kimisi yoklamak için soruyor, imtihan için soruyor, müşkül durumda bırakmak için soruyor. Bu doğru değil.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Sizden biriniz kardeşinizin yanına girip oturduğu zaman, soru soracaksa dinî bilgisini artırmak, tefeyyüz etmek için, taallüm etmek için, istifade etmek için sorsun; yoksa imtihan için, onu müşkül durumda bırakmak için, meşakkate sokmak için sormasın." diyor.
Her şeyde niyet çok önemli. Kişi iyi niyetli olacak, art niyetli olmayacak.
İzâ kulte li-sâhibike ve'l-imâmü yahtubü yevme'l-cümuati ensıt fe-kad leğavte.
Bu hadis-i şerif Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten.
Cuma günü Allah Müslümanların toplanmasını emretmiş. Cuma namazı bir topluluk namazıdır, farzdır. Bir içtimadır, mühim bir şeydir. İşini gücünü bırakacak, ticaretini kapatacak, dükkanını örtecek, cuma günü gelecek.
Neden?
İzâ nûdiye li's-salâti min yevmi'l-cumuati fes'av ilâ zikrillahi ve zerû'l-bey'. "Ey iman edenler! Cuma günü, cuma namazı için ezan okunduğu zaman Allah'ın zikrine koşun. İmamın hutbesi, kılınan namaz; ikisi de zikir. Allah'ın zikrine koşa koşa gidin, alışverişi bırakın. " Zâliküm hayrün leküm in küntüm ta'lemûn. "Bu sizin için daha hayırlıdır; bilecek olursanız, anlayabilecekseniz, bu sizin için daha hayırlıdır."
"Ticaret etmek değil, oraya koşmak hayırlıdır." diyor.
İnsan camiye geldiği zaman, imam hutbeye çıktığı zaman artık namaz da kılamaz. İmam minbere çıkmışsa namaz da olmaz. Önceden gelseydi, kılsaydı kılardı. Konuşması da olmaz. Konuştuğu zaman sevabı kaçar. Konuştuğu zaman Cuma'nın sevabı silinir, kalmaz.
Konuşmayacak! İslâm işe ciddiyet getirmiş. İmam konuşurken kimse konuşamaz. Herkes can kulağıyla hatibi dinleyecek. Minbere çıkmış; konuşurken hiç ses çıkmayacak.
Buradaki meseleyi anladıktan sonra tercüme edelim.
Peygamber Efendimiz diyor ki;
İzâ kulte li-sâhibike. "Arkadaşına dediğin zaman."
Ne zaman?
Ve'l-imâmü yahtubü yevme'l-cumuati. "Cuma günü imam hutbeye çıkmış, hutbeyi okurken, sen arkadaşına şöyle dediğin zaman." Ensıt "Konuşma!"
İmam hutbe okuyor, "Konuşma!" dediğin zaman."
Ensıt, "sus" demek, "sesini kes" demek.
Ensıt dediğin zaman, fe-kad leğavte. "İşte sen de sevabı kaçırdın."
Ensıt demek bile yok. "Sus" bile demek yok. "Sus" dediğin zaman da konuşmuş oluyorsun. O da sevabı kaçırıyor.
Konuşmayacaksın, bir. Konuşana "Sus!" bile demeyeceksin; çünkü o da bir konuşmadır. Herkes "Sus!" derse, koca bir kalabalık olur, gürültü olur. Susulacak, hiç konuşulmayacak. O kadar ciddî.
Konuşulmayacak; herkes imamın nasihatini dinleyecek. Ama millet şöyle bir rahat oturdu mu, şöyle rahat bir şekilde kollarını dizlerini bir kavradı mı, düşmüyor da o zaman, -tam ağırlık merkezinden inen çekim, dayanma düzleminin dışına çıkmadığı için gayet sağlam bir oturuş oluyor o- başlıyor uyumaya. Eğer dirsek atmazsak, horulduyor bir de rahat geliyor.
Bunda da iki şey var:
İmamların cazip konuları anlatması lazım. Bu bir sanat da değil; milleti uyutmamak önemli. Ötekisinin de uyumamaya dikkat etmesi lazım. Şeytanın oyununa gelmemesi lazım. Onu dinlemek ibadet, sevap.
Fes'av ilâ zikri'llah. "Allah'ın zikrine koşun." demiş.
Allah o konuşmaya önem veriyor, o nasihati dinlemesini istiyor. Şeytan da onu uyutuyor.
Neden?
Şeytan; Allah'ın dediklerinin tersini yaptırmaya, böylece Allah'ın gazabına uğramasına çalışır, uğraşır. İnsanları Allah'ın sevmediği bir duruma düşürmeye çalışır. Orada o uyku, şeytandan.
Onun için büyüklerimiz halvette tasavvufî çalışmasını yaparken ne yaparlarmış?
"Uyumayayım." diye, "Başım önüme gelmesin." diye tedbir alırlarmış. "Arkama yaslanıp da horlamayayım." diye arkasına çivi koyarlarmış. "Yaslandığı zaman batacak, hemen aklı başına gelecek, uykusu kaçacak." diye, "Uyumasın." diye çivi koyarlarmış.
Onun için tedbir almak lazım. O uyuma saati değil. Can kulağıyla hatibi dinleme saati. Hatibin de vazifesi; cazip ve önemli konuları seçip onları okuması, anlatması lazım.
Konu hakkında meraklandırmak lâzım.
Romanlar nasıl başlar? Heyecanlı… Polisiye romanlar nasıl başlar?
"Geceleyin şiddetli bir rüzgâr esiyordu. Odanın kapısı gıcııııırt diye birden açıldı." falan diye, insanın hemen gözleri açılıyor; "Dur bakalım, ne söyleyecek?" diyor. Romanı başından sonuna kadar okuyor.
İzâ kada'l-imâmü's-salâte ve kaade fe-eahdese kable en yetekelleme fe-kad temmet salâtühû ve men kâne halfehû mimmen etemme's-salâte. "İmam, namazını bitirip tahiyyât'ı tamamladıktan sonra, selâmdan önce, abdesti bozucu herhangi bir durum olursa, arkasında olanların da namazı tamam olmuştur."
Çünkü vazifeler yapılmış oluyor.
Sonra;
İzâ kada'l-kâdî fe'ctehede fe-esâbe felehû aşeretü ücûrin ve ize'ctehede fe-ehtae kâne lehû ecrün ev ecrâni.
Abdullah b. Amr radıyallahu anhümâ'dan. Babası da Mısır fatihi, Amr İbnü'l-Âs, kendisi de ashabın fakihlerinden; o rivayet etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bu hadis-i şerifte buyuruyor ki:
İzâ kada'l-kâdî fe'ctehede fe-esâbe felehû aşeretü ücûrin. "Hâkim, mahkemede iki kişi arasında hükmeden kadı, hükmünü verdiği zaman" -ama hükmünü vermekte iyice bocalayıp, düşünüp, çalışıp, gayret edip, "Bunun nasıl olması lazım?" ayetleri, hadisleri, şeriatın ahkâmını, kanunlarını iyice düşünüp de karar verip- Fe-esâbe. "Kararı da isabetli olursa."
Hâkim kararı verdi, kararı da doğru, tamam.
"İsabetli olursa, ona on sevap verilir."
Kadının isabetli kararına Allah on sevap verir.
Ve ize'ctehede fe-ehtae. "Yine gayret etti, doğruyu bulmaya çalıştı, düşündü, taşındı, ama aklına öteki şey gelmedi, yanlış bir karar verdi."
Nasıl?
İnsan bazen; "Hay Allah, tüh be; o da vardı!" falan der. Bir şeyi unuttu, aklına gelmedi, kararı yanlış oldu.
O zaman ne olur?
Ama içtihat etti, ceht etti, gayret etti. Burada "içtihat" demek, "Gayret etti; doğruyu bulmaya çalıştı, uğraştı, düşündü, taşındı." demek. Ama kararı yanlış oldu.
O zaman ne olur?
Fe-ehtae kâne lehû ecrün ev ecrâni. "Onun da yine bir ecri veyahut iki ecri olur."
Tabi bu "bir veya iki ecir" ifadesinde geçen "veya" sözü, râviden mi geliyor, onu bilemiyoruz, şu anda yanımızda şerh yok.
Belki; "Resûlullah şöyle mi dedi, böyle mi dedi, hatırımda iyi tutamamışım." mânasınadır.
Belki de Efendimiz; "Kararı veren insanın kararındaki duruma göre bir ecir veya iki ecir alıyor." diyor; öyle söylemiş olabilir.
Şunu anlıyoruz ki kadı iyi niyetli oldu mu, hakkı bulmak için de çalıştı mı, isabetli karar verirse on ecir alıyor, isabetsiz olsa iki alıyor; ama yine alıyor. "Hata etti." diye ceza yazılmıyor, günaha girmiyor.
Neden?
Gayret etti. Ne yapsın? O zaman herkes bu işten kaçar. Kadılık mesleğinde insan kalmaz. Kimse kadı olmak istemez. Zaten tehlikesi de var:
Ahirette mahkeme-i Kübra zamanında insanlar hesaba çekildiği zamanda iki kişi arasında hükmeden insanlar hep "Keşke hükmetmeseydim!" diyecekmiş. Çünkü korkulacak bir durum. Tabi herkes kaçar, herkes kaçınca bu fıkhî meseleler nasıl çözülecek? Bu ihtilâflar nasıl halledilecek? Bu mahkeme müessesesinin de mevcut olması şart.
O halde iyi niyetli insanların her şeyi tam yapamazsa bile yine de yapmaya çalışması lazım. İsabet ederse hükmünde on sevap alır. İsabet etmezse yine Allah mükâfatsız bırakmıyor. Boş yok. İki ecir alıyor veya bir ecir alıyor.
İslâm'da bunun gibi başka şeyler de var. Mesela bir insan bir iyiliği yapmaya niyet etse yapsa bire on kazanır. Niyet etse yapamazsa yine sevap kazanır. "Şu hayrı yapayım." diye niyet etti ama mâni çıktı, misafir geldi, yapamadı; yine sevap kazanır. Bir kötülük yapmaya niyet etse, yapsa, bir günah kazanır. Bir kötülüğü yapmaya niyet etmişken, Allah'tan korkup vazgeçse bu sefer bir sevap kazanır. İslâm'ın böyle mükâfatları var.
İzâ kulte sübhânallah fe-kad zekerta'llâhe fe-zekerek. Ve izâ kulte elhamdülillah fe-kad şekerta'llâhe fe-zâdek. Fe izâ kulte lâ ilâhe illallah fe-hiye kelimetü't-tevhîd elletî men kâlehâ ğayrü şâkkin ve lâ murtâbin ve lâ mütekebbirin ve lâ cebbârin 'atekahu'llâhu mine'n-nâr.
El-Hakemi'bni Ümeyr'den rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:
İzâ kulte Sübhânallah. "Sübhânallah dediğin zaman." Fe-kad zekerta'llahe fe-zekerek. "Allah'ı zikretmiş olursun; Allah da seni zikreder."
Biliyorsunuz, zikrin şerefi çok yüksektir. Kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikrediyor.
Fe'zkürûnî ezkürküm ve'şkürûlî ve lâ tekfürûn, ayet-i kerimesinde de bu var. Burada da karşımıza geliyor.
"Sen sübhânallah dedin mi bu sözünle Allah'ı zikretmiş olursun ve Allah da seni zikreder."
Allah'ın kulu zikretmesi ne büyük devlettir ne büyük şereftir ne büyük nimettir ne büyük mazhariyettir ne büyük hayırların vesilesidir! Allah kuluna; 'kulum' dedi mi insanın dayanacak hâli kalmaz. Fevkalâde güzel bir durum.
Ve izâ kulte elhamdülillah. "Sen elhamdülillah dediğin zaman."
Sübhânallah dedin, Allah'ı zikretmiş olursun, Allah da seni zikreder.
"Elhamdülillah dediğin zaman." Fe-kad şekerta'llah. "Allah'a şükretmiş olursun."
Çünkü, "Hamd olsun sana, yâ Rabbi!" demiş oluyorsun. Fe zâdeke. "Allah o zaman senin nimetini artırır."
Şükretmenin karşılığı da nedir? Nimetin artmasıdır. Şükredenin nimetini artırır. Allah'ın âdeti, âdetullah böyledir.
Le in şekertüm le ezîdenneküm.
Allah-u Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor:
"Eğer sizler şükrederseniz mutlaka ben Azîmü'ş-şan sizin o nimetinizi mutlaka ve mutlaka artırırım."
"Şükrederseniz mutlaka ve mutlaka artırırım."
O halde insanın şükredici bir kul olması lazım. Tabi elhamdülillah demek de şükür oluyor. Suyu içiyorsun; "Oh, elhamdülillah, şu sıcakta mis gibi, bal gibi bir su, çok tatlıymış, serinliği de çok güzelmiş, ne insanın boğazını donduracak gibi çok soğuk, ne de sıcak, elhamdülillah!"
Bak işte şükrettin. Veya Allah evlat vermiş, para vermiş, sıhhat vermiş, vesaire vesaire… Elhamdülillah dedikçe, Allah o verdiği nimeti artırır. Küfrân-ı nimette bulunursa insan, kadrini bilmezse, nimeti çeker alır. Allah'ın kanunu böyledir. Şükredersen artırır, kıymetini bilmezsen çeker alır.
Fe-izâ kulte lâ ilâhe illallah. "Ve Lâ ilâhe illallah dediğin zaman ise." Fe hiye kelimetü't-tevhîd elletî. "Bu tevhid kelimesidir, Allah'ı birleme sözüdür ki." Men kâlehâ ğayrü şâkkin ve lâ murtâbin ve lâ mütekebbirin ve lâ cebbârin. "Tereddüt etmeden, şüphe etmeden, kibirlenmeden, cebbar olmadan, kim bu lâ ilâhe illallah sözünü halisâne söylerse." 'A'tekahullâhu mine'n-nâr. "Allah onu cehennemden azat eder."
Men kâle lâ ilâhe illallah. "Lâ ilâhe illallah diyen, cehennemden azat olur, cennete dâhil olur." Bu kadar önemli bu söz.
Ama nasıl olacak?
Ğayrü şâkkin. "Şaak, şek etmeden."
Lâ ilâhe illallah diyor ama acaba öyle mi, değil mi? İranlıların dediği mi doğru, acemlerin, -yani eski İranlı ateşperestlerin demek istiyorum, hani onlar iyilik tanrısı, kötülük tanrısı derlermiş.- Hintlilerin dediği mi doğru, Japonlar mı haklı vesaire...
Olmadı!
Ğayrü şâkkin. "Şek etmeden." Ve lâ murtâbin. "Reyb, tereddüt olmadan." Ve lâ mütekebbirin. "Tekebbür, azamet, kendini beğenmişlik, ululanmak, kibirlenme olmadan." Ve lâ cebbârin. "Ve başkasına baskı vesaire olmadan."
Bu sıfatlar olmadan, güzelce kim lâ ilâhe illallah derse, Allah onu cehennemden azat eder, cennetine sokar; o kadar önemli.
Demek ki "Sübhânallah demek zikirdir, Allah'ı zikretmiş olur; Allah da onu zikreder. Elhamdülillah demek şükürdür. Allah, şükredenin nimetini artırır. Lâ ilâhe illallah diyen, usulünce, iyi bir duyguyla lâ ilâhe illallah demişse Allah onu cehennemden azat eder, cennetine dâhil eder."
Allah cümlemizi lâ ilâhe illallah'ı böyle, bu şartlarla güzelce söyleyip cennetine girenlerden, cehennemden azat olmuş olanlardan eylesin.
İzâ kumte mine'l-leyli tusallî fe'rfa' savteke kalîlen tüfzi'u'ş-şeytâne ve tûkızu'l-cîrâne ve türdi'r-rahmâne.
Enes radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz diyor ki;
İzâ kumte mine'l-leyli tusallî. "Namaz kılmak maksadıyla geceleyin uykunu bölüp kalktığında."
Gece namazına kalktın mı, kalktın. Tamam.
Fe'rfa' savteke kalîlen. "Sesini biraz yükselt."
"Komşular rahatsız olur!"
"Yükselt!"" diyor Peygamber Efendimiz. "Sesini biraz yükselt!"
Fe'rfa' savteke kalîlen. "Adamın ödünü patlatacak gibi değil de sesini azıcık yükselt."
Ne olur?
Tüfzi'u'ş-şeytâne. "Böyle yapınca şeytanı korkutursun. Şeytanı telâşa, korkuya düşürürsün." Ve tûkîzu'l-cîrâne. "Komşuları da uyandırırsın."
Demek ki komşu duyacak gibi yapacaksın. Tangırtı tungurtu olacak biraz, kapı gıcırdadı, vuruldu, açıldı, bilmem ne. Alttaki uyansın, korkma! Üstteki uyansın azıcık. Komşu; uyandırmış olursun.
Ve türdi'r-rahmâne. "Rahman’ı da hoşnut etmiş olursun."
Sesi azıcık yükseltecek.
Tabi komşular iyi olunca; "Allah razı olsun. İyi ki sizin evde bir tangırtı tungurtu oldu, biz de o vesileyle ne var ne yok diye uyandık, baktık teheccüd vaktiymiş, abdest aldık, namaz kıldık." der, sevinir. İyi komşularla tatlı olur. Kibarlık iyi de her zaman değil. Geceleyin biraz gürültü yapacaksın ki komşu da uyansın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
26.09.1992 -
Gizlide Aşikarda Aynı
22.11.1992 -
Hükümdarın Yanına Çok
