11.04.1993 - Kıyamet Alametleri, Allahın Azabı, Zina, Faiz

11.04.1993 - Kıyamet Alametleri, Allahın Azabı, Zina, Faiz
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn, er-rahmâni’r-rahîm. Mâliki yevmi’d-dîn. İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn ihdina's-sırâta'l-müstekîm sirâta’llezîne en’amte aleyhim ğayri'l-mağdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn. Âmîn.
Allâhümme leke’l-hamdü kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânike nahmedüke bi-cemîi mahâmidike ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ hayri halkike Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi’s-sıdki ve’l-vefâ’.
Emmâ ba’dü ve yâ eyyühe’l-ihvan.
إِذَا ظَهَرَ الزِّنَى وَالرِّبَا فِي قَرْيَةٍ، فَقَدْ أَحَلُّوا بِأَنْفُسِهِمْ كِتَابَ اللهِ، وَلَفْظُ ك: عَذَابَ اللهِ
İzâ zahera’z-zinâ ve’r-ribâ fî karyetin fe-kad ehallû bi enfüsihim kitâba’llâh ve lafzuke müstedrek azâba’llâh.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
“İnsanların yerleştiği bir bölgede, bir memlekette, bir yerde zina ve riba görünen bir hâle gelirse, ortalıkta belirirse, o zaman o kavim kendisine Allah’ın yazmış olduğu yazıyı, -bu yazıdan maksat Allah’ın azabı- Allah’ın azabının gelmesini kendilerine helal kılmış olurlar. Kapıyı açmış olurlar.”
Okuduğumuz hadîs-i şerîf, Râmûzü’l-ehâdîs’in elli üçüncü sayfasının, on yedinci hadîs-i şerîfidir.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ’nın rivayet ettiğini göre, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
İzâ zahera’z-zinâ ve’r-ribâ fî karyetin. “Bir köyde zina ve riba artarsa.”
Karye; köy de olur, kasaba da olur, şehir de olur. İnsanların yerleştiği bir bölge de olur, memleket de olur. “Bir yerde” diyelim biz. Peygamber Efendimiz karye kelimesini kullanıyor.
“Bir yerde zina ve riba zâhir olursa.”
Zahara, “zâhir olursa.”
Zina haram! Şimdi bir karyede, bir şehirde, bir beldede bir memlekette, riba ve zina zâhir olursa, artarsa ne olur? Peygamber Efendimiz onu anlatıyor:
Fe-kad ehallû bi-enfüsihim kitâbellâhi ev azâbellâhi. “O zaman o kavim kendisine Allah’ın yazmış olduğu yazıyı, -bu yazıdan maksat Allah’ın azabı- Allah’ın azabının gelmesini, kendilerine helal kılmış olurlar.”
Kapıyı açmış olurlar. “Tamam, gelebilir.” diye hak vermiş, yol açmış, fırsat tanımış olurlar. “Allah’ın azabı onlara gelir, azaba uğrarlar.” demek.
Öyle anlaşılıyor ki Allah celle celâlüh haramlarının işlenmesine ceza veriyor. Âyetlerden de bunu biliyoruz. Hadîs-i şerîflerden de bunu biliyoruz. Tarihten de bunu biliyoruz. Eski kavimlerden de biliyoruz ki bir kavim Allah’ın emrini dinlemezse, o kavme bela, ceza, kahır, gazap, gazap-ı ilahi, geliyor.
Âd kavmi böyle helâk olmuş, Semûd kavmi böyle helâk olmuş. Çeşitli insanlar ve kavimler Allah’a âsi oldukları, Allah’ın emirlerini tutmadıkları, yasaklarını çiğnedikleri, irtikâp ettikleri zaman bu cezalar gelmiş. Bunu kesin biliyoruz, çok kesin biliyoruz! Burada da bildiriyor.
“O kavimde zina ve riba olursa onlar kendilerine Allah’ın azabının gelmesine yol açmış, azabı hak etmiş olurlar.” diye bildiriyor.
Üzülüyoruz; dünyanın her yerinde Müslümanlar sıkıntıda, Müslümanlar tehlikede, Müslümanlar hücum altında, Müslümanlar öldürülüyor, katlediliyor. Tabi Müslüman, Allah’ın sevgili kuludur. Allah sevgili kullarının, dualarını kabul eder, istediğini ihsan eder, korur.
Nuh aleyhisselam’ı korumuş. Lut aleyhisselam’ın kavmini helâk etmiş, O’nu korumuş. İbrahim aleyhisselam’ı korumuş, kavmini helâk etmiş.
“Acaba başımıza gelen sıkıntılar bizim işlediğimiz bir takım kusurlardan dolayı mı?” diye daima düşüneceğiz. Çünkü bu kusurlardan dolayı olabileceği, net olarak anlaşılıyor.
İçki içiliyor, kumar oynanıyor, zina yapılıyor. Araba ile bir yerden bir yere giderken veya vapurla karşıdan karşıya geçerken, ışıklı reklamlara baktın mı, yüzde sekseni, yüzde doksanı banka reklamı, ilanı.
Yirminci yüzyılda böyle geri fikirlere yer mi olur?
İslâm ülkelerinde de çeşitli şekillerde böyle müesseseler kurulmuş. Bu zinalar, bu ribalar, bu faizler, bu günahlar, bu haramlar, bu içkiler, bu hayırsızlıklar, bu haksızlıklar, bu edepsizlikler irtikâp ediliyor.
Bak günlük güneşlik, karnımız tok, sırtımız pek, yaşıyoruz. Allah celle celâlüh ihmal etmez. O’nun ihmali yoktur da yalnız mühlet verir. Ona imhal derler. İhmali yok, imhali var. İhmal etmez, mühlet verir. Mühlet vermesi de yine rahmetindendir.
Çünkü belki Allah’ın azabı gelmeden tevbe ederler de düzelirler diye. Ama mühlet vermesine rağmen kendilerini düzeltmezlerse bela, azap, ceza, kahır, gazap gelir. Ya yer sarsırılır zelzele olur, ya dağ yıkılır tepelerine, ya fırtına eser, kasırga olur, ya yangın çıkar, harp olur, darp olur. Çeşitli şeyler olabiliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizlere uyanıklık, akıl, fikir, insaf, iz’an, sabır, vicdan, dindarlık, itaat nasip etsin. Sevdiği kul olarak yaşayalım. Rabbimiz’in huzuruna günahlara bulaşmamış olarak, günahlardan uzak yaşamış olarak, sevdiği kul olarak varmayı Allah nasip etsin.
Şimdi bir böyle günahkâr yaşayıp bir de böyle kahra uğrayıp, cezayı yiyip, bir de âhirette azap çekmek var. En akılsızca, en fena durum bu! O günahın cezası olarak bir de mahvoluyor, ölüyor. Bir de âhirette cezası, çok fena bir durum!
Allah bizi haramlara değil, mekruhlara bile yaklaştırmasın. “Büyük günah, küçük günah” diye ayrım yapılıyor ya, büyük günahlar şunlardır: Adam öldürmek, hırsızlık yapmak, zina vesaire diye yazılıyor ya, bazı büyüklerimiz:
“Günahın büyüğü küçüğü mü olur? Günah kime karşı işleniyor? Allah’a karşı. Allah’a karşı yapılan cüretkârlığın büyüğü küçüğü mü olur? Hepsi büyüktür. Hiçbirinin yapılmaması lazım. Hepsi büyük sayılır.” demişler.
Tabi o şuurda olmak lazım. Bir de utanma lazım ki Allah bunca nimetleri veriyor da, kul ibadet etmesi gerekirken ibadet etmiyor, şükretmesi gerekirken şükretmiyor, iyi olması gerekirken iyi olmuyor da aksine Allah’ın nimetlerini yiyip yiyip Allah’a âsi oluyor. Bu da çok büyük, ters bir durum!
Nimeti başkasından alsak, başkası gönderse, öyle değil. Nimetleri de gönderen Allah. Teşekkür etmek gerekirken isyan da ona yapılıyor:
“Yâ Rabbi! Çok şükür, bana bunu verdin. Bak falanca yerde durum böyle, filanca yerde durum böyle, ben burada rahat içindeyim, elhamdülillah, çok şükür. O halde ben şu namazı da kılıvereyim, şu ibadeti de yapıvereyim, şu hayrı da yapıvereyim, şu sadakayı da verivereyim, Rabbimin sevdiği işleri yapayım.” diye zevkle, şevkle, ibadet ve taat etmesi gerekirken, tamamen aksi yapılıyor. Allah uyanıklık versin.
إِذَا ظَهَرَ فِي أُمَّتِي خَمْسٌ حَلَّ عَلَيْهِمُ الدِّبَارُ: التَّلَاعُنُ، وَالْخَمْرُ، وَالْحَرِيرُ، وَالْـمَعَازِفُ، وَاكْتِفَاءُ الرِّجَالِ بِالرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ بِالنَّسَاءِ
İzâ zahera fi ümmetî hamsün halle aleyhim ed-dibârü; (ed-dimârü,) et-telâunü, ve’l-hamrü ve’l-harîrü, ve’l-meâzifü, ve’ktifâü’r-ricâli bir-ricâli ve’n-nisâi bi’n-nisâi.
Deylemî, Enes radıyallahu anh’ten rivayet etmiş.
İza zahera fi ümmetî hamsün.
“Benim ümmetim, iyi bir ümmet. Allah’ın rahmetine mazhar bir ümmet ama tabi değişecek; kıyamet kopacak, ahlâk bozulacak, din unutulacak, alimler gidecek, cahiller kalacak.”
Peygamber Efendimiz bunları bildirmiş.
“Âhir zaman olacak, talebe hocasına âsi gelecek, kız anasını babasını dinlemeyecek.” Bunlar hadislerde bildiğimiz şeyler. Bozulacak.
“Ümmetimin içinde şu beş kötü şey çıktığı zaman, beş şey zâhir olduğu zaman, görüldüğü zaman.”
Halle aleyhim ed-dibâr (ed-dimâr.) “Onlara helâk gelir. Allah’ın helâki onları bulur, helâk olurlar.”
Dibâr kelimesi bir rivayette de dimar’mış. O da “helâk” mânasına geliyor.
“Bu beş kötü şey, ümmetin içinde görülürse o zaman ümmetin helâki hak olur. Ümmet helâk olur.”
Nelermiş?
Et-telâunü. “Lanetleşme.” Millet karşılıklı birbirine lanet ediyorsa:
“Allah seni kahretsin!”
“Yok beni kahretmesin de, seni kahretsin!”
“Allah’ın laneti senin üzerine olsun!”
“Yok benim üzerime olmasın da senin üzerine olsun!”
Karşılıklı...
Hani bunlar ümmetti?
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ
İnneme’l- mü’minûne ihvetün.
Hani bunlar kardeşlerdi?
Yok! Baksana neredeyse hepsi bardağa koyup birbirlerinin kanını içecekler. Birbirlerine ne kadar lanet ediyorlar, birbirlerine sevgileri kalmamış, yardımları kalmamış, herkes birbirinin aleyhinde.
Bu telaun çıktı mı, birbirlerine lanetleşme çıktı mı; çıktı.
Bir de buradan bir kelimeyi, bir başka hadîs-i şerîfi hatırlıyoruz.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
“Âhir zamana yakın ümmetimin içinde öyle insanlar çıkacak ki; bunların selamlaşması birbirine lanetleşme tarzında olacak.”
Burada bu hadîs-i şerîfi okuduk. Devam edenler hatırlarlar.
“Birbirlerini gördükleri zaman lanet ederek selamlaşacaklar!”
Laubalilik, edepsizlik, külhanilik, arsızlık, yüzsüzlük, neyse anlayın ki birbirlerine merhaba demiyorlar, es-selâmü aleyküm demiyorlar da, “Allah seni kahretsin, neredeydin ya, göremedim seni, Allah canını alasıca!” bilmem ne. Ne oluyorsun?
Selamlaşması böyle!
Maalesef görülüyor, görülmeyen bir şey de değil. Bu da olabilir. Zaten “O, ahlâkın bozulduğu zaman olacak.” diye, hadîs-i şerîften biliyorduk. Burada o mânaya da olabilir.
Ümmetin içinde fertler, birbirleri ile lanetleşiyorlar mı, lanet ediyorlar mı? Eyvah! O zaman helâkleri, hak olur.
İki; ve’l hamrü, “İçki.”
Hamr; fışkıran, içinde fokur fokur, kabarcık kabarcık şeyler çıkıp da ekşiyen şeye tahammara derler, “Fışkırdı.” demek.
Üzümün suyu olsun, arpanın suyu olsun, hurmanın suyu olsun adını bildiğimiz bilmediğimiz, anladığımız, anlamadığımız ne nesne olursa olsun, bazı tatlı şeyler, biraz durdu mu ekşiyor; tahammur ediyor, hamr hâline geliyor, fışkırmaya başlıyor, içindeki kimyevi bakımdan alkol meydana geliyor.
Onu içtiği zaman da adamın kafası bozuluyor, dengesi bozuluyor, aklı kayıyor. Sarhoşlanıyor, konuşması bozuluyor, düşünmesi bozuluyor. “Adam sarhoş olmuş.” diyoruz. Çok fena olmuşsa “küfelik” diyoruz. “Mesti harap olmuş.” diyoruz. Az veya çok olabiliyor.
İçkinin hangi cinsi olursa olsun; katı içki veya sıvı içki, toz içki veya duman içki fark etmez. İçildiği zaman insanın aklını alan, götüren her şey içkidir.
Esrar diye toz varmış bir miktar kokluyorlar mıymış, ağızlarına mı atıyorlarmış, neyse, ondan sonra kafaları sarhoş oluyormuş.
Veyahut da duman, sigaranın içine koyuyorlarmış, sigarayı çekiyorlarmış, kafaları hoş oluyormuş. Veyahut ağızlarına katı bir şeyi alıyorlar, yutuyorlar, sarhoş oluyorlar. Meşrubat tarzında bardağa koyuyorlar, içiyorlar.
İster şarap olsun, ister rakı olsun, ister votka olsun, ister şu olsun, ister bu olsun, ister şöyle desinler, ister böyle desinler... adı mühim değil.
“Âhir zamanda benim ümmetim içkiyi çeşitli adlar vererek içecekler.” diye, Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Adlar çoğalacak. “Allah şarabı haram etmiş de ötekiler haram değildir!” diye kimse düşünmesin.
Hap bile olsa aynı. Hapçılar varmış, hapçılık yapıyormuş.
Mesela Türkiye’nin bazı bölgelerinde hapçılık yaygınmış. Külliyetli miktarda hap alarak kafalarını sarhoşlaştırıyorlarmış. Eczanelerde bazı uyuşturucu mahiyetteki haplar bulunmuyormuş, hemen satılıyormuş. Herkesin yanında birer kutu hap, birbirlerine ikram ediyorlarmış. Kahvede otururken hapları alıyorlarmış, kafalarını buluyorlarmış. Sarhoşluyorlarmış.
Hiçbirisinin ötekisinden farkı yoktur. Aklı alan, insana sarhoşluk veren her şey içkidir. Hamr’dır.
İçki artmışsa, telaun artmışsa, karşılıklı lanetleşme artmışsa...
Şimdi ölçelim bunlar bizim memlekette var mı yok mu?
İçki var mı?
Her çeşidi var.
Az mı içiliyor, çok mu içiliyor?
Millet kovalarla içiyor. Islık çalacaksın, başına oturacak, sığır gibi içecek. Mesela bir kovayı içecek.
Üçüncüsü; ve’l-harîrü. “İpek.”
Kadınlara helal. Erkeklere, giyilmesini Allah’ın haram kıldığı bir şey. İpek giyimi erkeğe haram! Dinlemiyor, onu da giyiyor, tamam, ipek de olursa...
Ve’l-meâzifü. “Def, çalgı.”
Şu veya bu şekilde eğlence çalgıları, çalgılar çoğaldı mı...
Dört etti değil mi?
Beşinciyi dinleyin şimdi, neymiş?
Ve’ktifâü’r-ricâli bi’r-ricâli ve’n-nisâi bi’n-nisâi. “Erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi, iktifa etmesi.”
Bu ne demek?
“Homoseksüellik” demek. “Cinsel bir sapıklık, hastalık” demek. Erkek erkekle; Lutilik...Kadın kadınla; lezbiyenlik dedikleri çirkin şeyler.
Bunlar arttı mı artık oraya Allah’ın azabının gelmesi hak olur, Allah’ın azabı oraya gelir.
Şimdi bizim memlekette içki çok yaygın, ipek pahalı olduğu için giyinmiyordur, yoksa parasını bulan giyiyordur. “Haramdır.” diye, giymemekten değil, “pahalı, az” diye giymiyor. O da var.
Telaun, “lanetleşme” birbirini sevmemek, birbirinin aleyhinde olmak; o da var. O ona “kahrolsun” diyor, o ona “kahrolsun” diyor; o da var.
Ha Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırıp halkı öldürmesi, ha milletin ahlâkına saldırılıp, onun dinden imandan, baştan çıkarılması! Zaten kaynağı incelenirse aynı.
Çünkü bu milletin sağlam kalmasını düşmanları istemiyor. Müslümanın, müslüman kalmasını gayrimüslimler katiyen istemiyorlar.
Neden?
Müslümana diş geçiremiyorlar, Müslümanın sırtını yere getiremiyorlar, Müslümanla baş edemiyorlar. Müslüman has Müslüman oldu mu, elhamdülillah, o zaman onların işi bitiyor.
Bu sefer onlar ne yapıyorlar?
“Müslüman İslâm’dan uzaklaşsın, günahlara dalsın, haramlara bulaşsın, Allah’ın lanetine uğrasın da Allah kahretsin. Bizim kahretmemize lüzum kalmadan, gayrimüslimler olarak bizim hücum etmemize lüzum kalmadan, Allah onları kahretsin.” diye, bunları okuyorlar.
Onların planları var; “müsteşrik” deniliyor, “oryantalist” deniliyor,
Hıristiyan papaz ama Kur’an’ı bilen, Arapçayı bilen, hadîs-i şerîfleri okuyan adamları var. Bunları okuyorlar.
Biz hadisi okuduk mu ne deriz?
“Aman lanetleşmeyelim, aman içki içmeyelim, ipek giymeyelim, çalgıdan uzak duralım, homoseksüellikten uzak duralım.” deriz.
Onun da aklı ters çalışıyor:
“Tamam, formülü budum. Müslümanları yok etmenin formülünü buldum...”
Atom bombasının formülü ayrı, falanca harp aletinin formülü ayrı.
“Ha bir formül daha buldum. Tamam, Müslümanların arasına bunu yayarız. Gazetelerimiz var, müstehcen neşriyat yaparız. Onlara paraları, sermayeyi veririz, en modern makineleri getirirler, kaymak kâğıda, en güzel baskılarla basarlar. Çıplak kadınlar, çıplak resimler, kötü sahneler, kötü adamlar, kötü manzaralar, insanı baştan çıkaracak, genci deli divane edecek, akıllıyı deli edecek, evliyi evinden barkından soğutacak, karı kocayı birbirinden ayıracak, delikanlı kızın, erkeğin gözünü sokağa çevirecek, ne kadar melanet varsa tamam. Bunları yapalım.”
Hem de parası da var. Bakıyorsun, her gün müstehcen resim neşreden bir gazetenin tirajı, bir milyonun üstünde. Ben gördüm. Arabamı tamire gitmiştim. O sanayi çarşısındaki kaportacıların çırakları yere kümelenmişler. Karıncanın şekere kümelendiği gibi, el birliğiyle hepsi bir yere eğilmişler. “Nedir?” diye baktım. Müstehcen bir gazete! Bir tanesi almış, on tanesi üstüne çullanmış. Birbirlerinin üstünden, onu birden bakıyor. Para da veriyorlar kafaları bozulmuş. Eğitimle, gazete ile radyo ile...
Hele televizyon...Hele televizyonun kontrolsüz kanalları, kanalizasyon kanalları gibi. Artık kimin evinde televizyon varsa ne çocuğuna sahip olabilir, ne kendi nefsine sahip olabilir, ne karısına sahip olabilir, ne başka şeye.
Neden?
Her şey var. Aklına ne gelirse, her şey evinin içine girmiş.
Eskiden bir Müslüman meyhaneye gitmezdi, eskiden bir Müslüman gazinoya gitmezdi, plaja gitmezdi, kötü yere gitmezdi. Kötü yer şimdi evinin içine geliyor.
Televizyonla kötü her şey geliyor; dansöz de geliyor, bar artisti de geliyor, fahişe de geliyor, falanca da geliyor, filanca da geliyor. Her şey geliyor. Yatak sahnesi de geliyor.
İslâm nerede?
İslâm, gönüllerden kafalardan hop uçup gidiyor, darılıyor.
Hani âhir zamanda Kur’ân-ı Kerîm’in sayfaları, yazılar uçup gidecekmiş. Bomboş sayfalar hâlinde kalacakmış, yazılar uçup gidecekmiş. Kur’ân-ı Kerim’i açacaklarmış, boş sayfalar. Şimdi boş sayfa gibi...
Kur’ân-ı Kerîm’i okuyor millet ama içindekini tutmadıktan sonra yazısı dolu, var veya yok fark etmiyor. Yok gibi, boş sayfa gibi. Güya Müslüman, güya hacı, güya caminin cemaati ama evinde televizyon var. Bu sahneleri seyrediyor ama az seyrediyor ama çok seyrediyor.
“Hocam, ben çok seyretmiyorum!”
Çok seyretmiyorsan az seyrediyorsun.
“Hiç seyretmiyorum.” diyen kaç tane babayiğit var?
“Hiç seyretmiyorum.” diyecek bir kimse var mı?
“Evimde televizyon yok.” diyecek kimse var mı?
Eskiden hocaların bazıları; “İhvanımın evinde televizyon varsa ben o eve gitmem.” diyorlardı. Gitme artık, evinde otur. Çünkü herkesin evinde televizyon var. O hâle geldik.
Niye bu televizyon var?
“Hocam, ben müstehcen sahnelere bakmıyorum da, haberleri seyrediyorum. Çocuklar bu olmadığı zaman evden kaçıyorlar, komşuya gidiyorlar da, mecburen eve bağlamak için böyle yapıyoruz.”
Ama işte şap gibi yanıyorsun, cayır cayır yanıyorsun. Öyle veya böyle günahtan kurtulamıyorsun, Allah’ın azabı hak oluyor.
Şimdi bugünkü gazetede bir kadıncağızın resmi var. Ermeniler hücum etmiş; eksi otuz beş, eksi kırk beş derece soğuklarda, karların arasından dağları aşabilen aşmış, aşamayan donmuş. Öbür taraftaki şehre gidebilen gitmiş. Kadının gözleri ve ağzı açık, lanet ediyor. Bangır bangır bağırıyor. Çünkü o felaketi yaşamış. Can pazarı, kolay değil. Mal gitti, ev gitti, tarla gitti, can gitti, akraba gitti.
Bunlar hep bir ceza değil mi? Yapan eden Allah değil mi? Kader Allah’ın kaderi değil mi?
Neden oluyor?
Öyle bir cezadan dolayı oluyor. Ben bir senedir yazıyorum, çiziyorum, daha önceki senelerden beri söylüyorum, bakalım millet ne yapacak?
إِذَا ظَهَرَ فِيكُمْ مِثْلُ مَا ظَهَرَ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ: إِذَا كَانَتِ الْفَاحِشَةُ فِي كِبَارِكُمْ، وَالْـمُلْكُ فِي صِغَارِكُمْ، وَالْعِلْمُ فِي رُذَالِكُمْ. حم م ع هـ عَنْ أَنَسٍ، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ، مَتَى نَدَعُ الْأَمْرَ بِالْـمَعْرُوفِ وَالنَّهْيَ عَنِ الْـمُنْكَرِ؟ قَالَ : ... فَذَكَرَهُ، وَلَفْظُ غ: إِذَا ظَهَرَ الْإِدْهَانُ فِي خِيَارِكُمْ، وَالْفَاحِشَةُ فِي شِرَارِكُمْ، وَتَحَوَّلَ الْـمُلْكُ فِي صِغَارِكُمْ، وَالْفِقْهُ فِي رُذَالِكُمْ
İza zahera fiküm mislü mâ zahera fî benî isrâîle izâ kâneti’l-fâhişetü fî kibâriküm ve’l-mülkü fî siğâriküm ve’l-ilmü fî rizâliküm.
Yine bu hadîs-i şerîfle ilgili, bu kötü durumların gelmesi ile geleceği günlerle ilgili böyle başka rivayetler de varmış.
Enes radıyallahu anh’in rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz’e sormuşlar:
Meta nedau’lemre fi’l-ma’rufi ve nehyi ani’l-münker. “Yâ Resûlallah! Allah’ın emri olan, emri mâruf yapmak, nehy-i münker yapmak, iyi olan şeyi yaptırmaya çalışmak, söylemek, ettirmek, kötü olan şeyi de yaptırmamaya çalışmak, engellemek, emri mâruf nehy-i münker vazifesi, farz. Bunu yapmamız lazım. Ne zaman yapmayalım?”
“Şu haller olduğu zaman artık bırakın. Çünkü iş işten geçmiştir. Kıyametin kopması yakındır.” diye, Peygamber Efendimiz o zaman söylemiş.
Şimdi birinci rivayeti terceme edelim:
İza zahera fiküm mislü ma zahera fi benî isrâîle. “Eskiden Beni İsrail’in arasında zâhir olan, ortaya çıkan şeyler, sizin de aranızda ortaya çıktığı zaman artık emr-i marufu, nehy-i münkeri bırakın, iş bitti, mahvoldu.”
Eskiden Beni İsrail de onlardan helâk olmuştu. Beni İsrail’e de, Allah Musa aleyhisselam’ı, peygamber olarak göndermişti. Onlar sapıtınca, onlar da helâk oldular.
Hangi ümmet, Allah’ın yolundan çıkarsa ona ceza geliyor.
Neymiş?
El-fâhişetü fî kibâriküm. “Kötülükler büyüklerinizde olduğu zaman.”
El-fâhişe; fuhşiyat demek. “Kötü olan, çirkin olan her şey.”
Fî kibâriküm. “Büyüklerinizin arasında olduğu zaman”
Bir milletin, bir kavmin eşrafı eskiden cami yaptırırmış, Ramazan’da iftar verirmiş, âlimleri himaye edermiş, medreseler kurarmış vesaire...Yani büyükler hayrı desteklermiş, halk da onlara tâbi olurmuş, onların yolunca gidermiş.
“Bu büyüklerde fuhşiyat, kötülükler zâhir olduğu zaman.”
Vel-mülkü fî-siğâriküm. “Egemenlik, hâkimiyet, küçüklere geçtiği zaman.”
Halbuki eskiden toplumu güngörmüş, feleğin çemberinden geçmiş, tecrübeli, aksakallı, nur yüzlü insanlar yönetirdi, söz onlarındı. Küçükler itaat ederlerdi, ayakta dururlardı, onların yanında oturmazlardı bile. Şimdi söz küçüklere geçti.
“Egemenlik, hâkimiyet küçüklerde olduğu zaman, büyükler de fuhşiyata daldığı zaman...”
Ve’l-ilmü fî rizâliküm. “İlim de en rezil, alçak, pespaye insanların elinde, ağzında olduğu zaman.”
“Artık emr-i mârufun nehy-i münkerin zamanı geçmiş, azap gelecek, kıyamet kopacak.” demek.
Başka bir rivayette de şöyle:
İzâ zahera’l-idhânü fî hıyâriküm. “Sizin hayırlılarınızın arasında müdâhane, yağcılık, karşı tarafı methetmek, dalkavukluk yayıldığı zaman...”
Hayırlı ne yapacaktı?
Dalkavukluk yapmayacaktı. Hakkı dobra dobra söyleyecekti:
“Kardeşim, senin yaptığın yanlış, günah, bunu bırak. Şu söz doğru değil, şu iş yanlış” diyecekti.
Öyle yapmıyor; yağ çekiyor, dalkavukluk yapıyor, kusuru söylemiyor. Halbuki hayırlıların bunu söylemesi lazımdı.
“Hayırlılardan müdâhane, yağcılık, medihcilik olduğu zaman.”
Tabi yüzüne karşı metheden, arkasından konuşur: “Evet efendim, isabet ettiniz efendim, pek güzel olmuş efendim, elinize sağlık efendim, şahane efendim.” der, arkasından aleyhinde konuşur. Halbuki dobra dobra söyleyecek. Allah affetsin.
İkincisi; ve fâhişetü fî şirâriküm. “En şerlileri arasında da fuhşiyat -kötülük, rezillik- arttığı zaman; ve tahavvülil’l mülki fî sığâriküm. “Egemenliğin, idarecilerin, yöneticiliğin küçüklerin eline geçtiği zaman; ve fıkhü fî rizâlliküm. “Fıkıh ilmide rezillerin, alçakların, pespaye, niyeti kötü, çirkin tiynetli insanların eline düştüğü zaman... Bunların hepsi işin adam akıllı kötü noktaya geldiğinin alameti.
Bir hadîs-i şerîf daha okuyalım:
İzâ zahara's-sûu fi’l arzı enzellellâhü be’sehû bi-ehlil arzı ve in kâne fîhim kavmün sâlihûne yüsîbühüm mâ esâbe’n-nâse künne sümme yürciûne ilâ rahmetillâhi ve mağfiretihî.
Ümmü Seleme validemizden radıyallâhü teâlâ anha, Peygamber Efendimiz’in şöyle söylediğini hadîs-i şerîf olarak zikrediyoruz.
İzâ zahara’s-ûu fi’l arzı. Sûu; kötülük demek. “Yeryüzünde -bir beldede, bir memlekette- kötülük zâhir olduğu, âşikar olduğu, bildirdiği zaman”
Enzelellâhü be’sehehû. “Azabını, kahrını indirir.” Kötülük yaptı mı Allah’ın da kahrı gelir. Demek ki zâhir olmadığı zaman öyle olmuyor; görülecek. Tek tek şahıslar dünyanın her devrinde, her zaman tek tük kusur yapan olabilir. Ama zâhir olunca, aşikare olunca o zaman ceza geliyor diye de düşünebiliriz. Sonra Allah’ın azabı gelir.
Ve in kâne fîhim kavmün sâlihûne. “Bu azaba uğrayan kavmin içinde salih insanlar, mübarek insanlar olsa bile azap gelir.”
Yüsîbühüm mâ esâbe’n-nâse. “O suçlu kavme gelecek ceza onlara da gelir, hepsi birden helak olurlar.” O cezaya, o belaya uğrarlar. Salgın hastalıksa; salgın hastalık, zelzeleyse; zelzele, düşman istilasıysa; düşman istilası, semavi bir afetse... vesaire umumi gelir.
Sümme yurceûne ilâ rahmetillâhi ve meğfiratihî. “Sonra bunlar; Allah’ın rahmetine ve mağfiretine ermek üzere ayrılırlar.” Ama ölüm, helâk beraber olur. Bunlar iyi insandı, kötülüklere bulaşmamıştı, ibadetine, tâatinde, hayrında, hasenatındaydı. Cihat ediyorlardı ama söz geçiremiyorlardı.”
Ama azap bir kavme geldi mi umumi gelir. Hatta Lut kavminin helaki gecesi, teheccüde kalkmış nice nice, binlerce insan varmış. Ama ekseriyet Lûtîlik, homoseksüellik belasına müptela olduğundan bela onlara da gelmiş. Kendileri toprakların altına batmış.
Allah celle celâlühü bize tam Müslüman olmayı nasip etsin. Nefse uymamayı, şeytana aldanmamayı nasip etsin. Yolunda yürümeyi, sevdiği kul olmayı nasip eylesin. Haramlardan, günahlardan uzak durmayı; seve seve Allah’ın emirlerini tutmayı, salih kullar olmayı nasip eylesin.
Fâtiha-i Şerife meal besmele.
22.11.1992 -
Hükümdarın Yanına Çok
22.11.1992 -
Cenazeye Saygı, Yaratılış
