26.09.1992 - Gizlide Aşikarda Aynı Olmak, Hudutta Beklemek, Selam ve Musafaha

26.09.1992 - Gizlide Aşikarda Aynı Olmak, Hudutta Beklemek, Selam ve Musafaha
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Tamâmü'l-birri en ta'mele fi's-sırri amele'l-alâniye.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Ebû Âmir radıyallahu anh'ten rivayet edilmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadis-i şerifinde çok mühim bir ahlâkî temel esası bize bildiriyor. Buyuruyor ki;
Tamâmü'l-birri en ta'mele fi's-sırri amele'l-alâniye.
Bir ahlâk temel kaidesi.
"Birrin tamamı..."
Birr, iki 'r' harfiyle, iyilik demek. İyi olan kimseye berr derler. Çoğulu ebrâr gelir. Ebrâr kelimesini biliyorsunuz. Yani iyi, mübarek, salih insanlar demek. Anne babasına iyilik yapana da berr derler. Berren bi-vâlideyhi; annesine babasına karşı iyi evlatlık yapan kul demek. Birr-ü takva tabirinden bilirsiniz, takvaya yakın bir mefhumdur bu. Yani iyilik ve Allah korkusu, sakınma, çekinme duygusu, takva birbirini meydana getiren, destekleyen duygular olduğu için... Korkan, kötülük yapmaktan sakınan iyi insan oluyor. O bakımdan takva duygusuna sahip olan iyi insan oluyor. Birr yapmaya, iyilik yapmaya uygun bir insan haline geliyor. Onun için birr-ü takva diye beraber tabirde de geçer, birr-ü takva sahibi olmak diye. Buralardan hatırlayacağınız bir kelime olmuş oluyor.
Bu iyilik Allah'ın sevdiği bir vasıf. İyi insan olmak, iyilik yapıcı bir insan olmak güzel bir şey.
Bunun tamamı nedir?
İyi insan olmanın aslı, kökü, tam yüzde yüz olması. Musiki tabiriyle "dört dörtlük" diyorlar. "Dört dörtlük" bir musiki tabiridir. Tam demek o da tam nota demek. Yüzde yüz, o da bir nispet kelimesidir.
Bunun tamamı, yüzde yüzü, en iyisi nedir?
En ta'mele. "Senin işlerini, icraatını yapmandır." Fi's-sırri. "Gizlide." Amele'l-alâniye. "Aşikâre yaptığın işi yapmandır."
Gizlide de aşikâre yaptığın işi yapman, iyilik vasfının tam mükemmel şekli demektir. Şimdi bu ne demek? Âşikârede, herkesin gördüğü yerde, açıklıkta, kalabalıkta yaptığın şeyi tenhada da yapmak iyilik duygusunun tamamıdır, en mükemmel derecesidir.
Ne demek?
İnsanlar insanlardan çekinirler. Mesela yalnızken burnunu karıştırır da insanların yanında utanır. Basit bir şey ama o zaman utanır. Yalnızken yan gelir yatar, savruk yatar, devrik yatar ama birisi geldiği zaman toparlanır. Kendi başına buyruk olduğu zaman bir şarkı türkü tutturur da birisi olduğu zaman kendisini tutar. Yani tek başına olduğu zaman biraz gevşiyor. Vidalar gevşiyor, kaideler biraz sulanıyor, nefsin hakimiyeti biraz daha fazlalaşıyor, keyif fazlalaşıyor. Keyfî olarak, zevki olarak laubalilik artıyor. Daha laubali olur. Ama başkalarının yanında olduğu zaman laubalilik azalır, o yanında bulunulan insanın makamına, mertebesine göre de iş daha ciddileşir, daha ciddileşir, daha ciddileşir, nihayet kazık gibi durmaya kadar gelir. Kıpırdamaz yani. "Rahat" demedikçe yerinden kıpırdamaz; direk gibi durur, kıpırdamaz, heykel gibi durur.
Neden?
Çok hürmet ediyor, karşısındaki şahıs makamı çok yüksek bir kimse olduğundan, âmir olduğundan, komutan olduğundan "hazır ol" vaziyetinde duruyor.
Demek ki insanlarla olduğu zaman onun mevkiine, makamına, rütbesine, derecesine, yakınlığına göre, hiç rütbesi olmasa bile yine de başkaları dedikodu yapar, ayıplar diye kendisine çekidüzen veriyor, dilini tutuyor, kendisine hâkim oluyor. Ama tek başına olduğu zaman gevşiyor, yapıyor. Başkasının yanında yapmadığı şeyi gizlide yapıyor. Günahı yapıyor, nefsine uygun işi yapıyor, şeytana uygun işi yapıyor.
Olmadı. İkili oldu bu. İnsanlardan korktuğu için yapmadığı hataları, kusurları yalnız kaldığı zaman yapıyor.
E peki sen şimdi yalnız mısın aslında?
Derviş olan, yani imanı kâmil, sağlam olan insan bilir ki insan yalnız olduğu zaman yalnız değil. Yani söz gelişi biz "yalnız" diyoruz ama yalnız değil ki insan!
Hatta şeyh efendinin birisi müritlerini imtihan etmek istemiş, bakalım dervişlikleri, imanları tam sağlam mı, zihniyetleri iyice yerli yerine oturmuş mu diye. Demiş ki:
"Alın şu tavuğu, kimsenin görmediği bir yerde kesin."
Herkese bir tavuk, piliç vermiş. Herhalde kalabalık, ziyafet olacak, herkes kesecek, demek ki tavuğu da çok, ikram edilecek. Herkes tavuğu kesmiş, gelmiş. Bir tanesi kesmeden gelmiş, elinde tavuk geri dönmüş.
"Evladım sen niye kesmedin tavuğu?"
"Efendim! Siz 'Kimsenin olmadığı yerde kesin.' dediniz. Ben nereye gittiysem Allah'ı gördüm. Her nerede isem yalnız olmadığımı hissettim."
"Tamam, sen kazandın imtihanı." demiş.
Ayet-i kerimede yok mu?
Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Her nerede olsanız Allah sizinle beraber." denmiyor mu?
Deniliyor.
Sonra, her insanın en aşağı iki omzunda iki melek olduğunu herkes bilmiyor mu? İşlerimizi yazan, günahlarımızı, sevaplarımızı yazan melekler var mı yok mu?
Var. Amenna ve saddaknâ.
Nerede?
İşte buralarda bir yerlerde. Sağdaki iyilikleri yazıyor, soldaki kötülükleri yazıyor. Sağdakinin rütbesi daha yüksek, buradakine "Dur!" diyebiliyor, "Bekle biraz." diyebiliyor.
Kirâmen kâtibîne ya'lemûne mâ tef'alûn.
İnnâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta'melûn.
Bu bildiğimiz bir şey.
Sonra, insanın her uzvunda, her ekleminde, her azasında melek var. Vücut kendi kendine duramıyor, meleklerin korumasıyla durabiliyor. Yani vücut muazzam bir varlık, bir kâinat, bir âlem.
Kaç tane hücre var?
"Nereden bileyim hocam, git işine, hücreler sayılır mı?"
Milyonlarca, milyarlarca hücre var. Beyinde şu kadar, böbrekte bu kadar, ciğerde şu kadar... Doğuyorlar, yaşıyorlar, ölüyorlar, değişiyorlar.
Hani eski Es'ad?
İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.
Benim on sene önceki hücrelerimden kaç tanesi kaldı vücudumda?
Tırnaklar uzuyor, kemikler değişiyor, giren giriyor, çıkan çıkıyor, gelen geliyor, giden gidiyor, deriler değişiyor. Güneşte yandığımız zaman derinin değiştiğini anlıyoruz da başka zaman bilmiyoruz; her şeyimiz değişiyor. Değişiyor, tazeleniyor. Ve devamlı... Muazzam, muhteşem mekanizma...
İnsan, vücudunu hakkıyla bilse hayran olur, tam mü'min olur, tam âşık-ı sadık, has Müslüman olur.
"Kendini bilen Rabbini bilir."
Çeşitli izahları var. Vücudunu iyice bilsen, bu vücudun nasıl yaratıldığını, nasıl çalıştığını bilsen Rabbini bilirsin.
Men arefe nefsehû fe-kad arefe rabbehû.
Rabbini bilir.
Vücudumuzda melekler var. Allah yanımızda, şah damarımızdan bize daha yakın. O halde biz hiçbir zaman yalnız değiliz. O halde edebi olan, yalnız olduğu zaman da günah işlemez, hata işlemez, gevşemez, kusurlu iş yapmaz. Bak, küçücük kelime ile cihanlar dolduracak kadar güzel bir mânayı Peygamber Efendimiz ifade etmiş.
Şunu hepimiz defterimizin başına yazsak, aklımıza yerleştirsek, gönlümüze yerleştirsek ve şu hadis-i şerifin ışığı ile yaşasak, yürüsek, işlerimizi yapsak ne güzel olur.
Tamâmü'l-birri en ta'mele fi's-sırri amele'l-alâniye. "İyiliğin en yükseği, doruk noktası, tamam olması, yalnızken de kalabalıkta olduğun gibi işler yapabilmendir."
Kalabalıkta gösteriş için güzel şeyler, giyim kuşam, taranmak, süslenmek, donanmak, boyanmak, tıraş olmak, neden?
Dışı süslemek, zahiri süslemek. E zahiri süslüyorsun, için harap. Halka karşı iyisin, gülüyorsun, tebessüm, yalancı gülücük filan ama içeriden kızgın. Halkın yanında melek gibi, evde barut gibi.
"İl eyisi, ev ağusu."
Ellere karşı iyi, evde zehir zemberek.
Olmadı.
Demek ki tutarlı değil. Ayarı eksik, kusur var, imanı zayıf, şuuru eksik, şuur seviyesi düşük, iyilik derecesi tam iyi değil, kusurlu, kalitesi tam değil.
Neden?
İnsanların karşısında insanlardan çekiniyor, yapmıyor; yalnız kaldığı zaman veryansın, paldır küldür her şeyi yapıyor. Yalnız kaldığı zaman da yapmayacak. Çünkü yalnız kalmıyor. Çünkü gören var. Neler neler var. Ona göre insanın her işine dikkat etmesi lazım.
Bu ders, bu prensip, bu düşünce, bu zihniyet tarikatın, tasavvufun temel düşüncelerinden biridir.
Öyle büyüklerimiz var ki gece ayak uzatarak uyumamışlar. Bana göre biraz fazla gibi geliyor şahsen, zayıf olduğumdan. Ama "Ayağımı ben Allah'ın huzurunda nasıl uzatırım, edepsizlik olur." diye ayağına ip bağlamışlar, biliyor musunuz? Dizlerini büküp ip bağlamışlar veya büküp dizlerine kuşak geçirmişler; ayağımız uyuduğumuz zaman farkına varmadan uzanmasın, uzanmak saygısızlık diye. Tabii biz bu kadarını tabiiliğin biraz ötesinde gördüğümüz için, tahammül edemeyeceğimiz için uygun görmüyoruz ama bu kadar edebe riayet etmişler. O kadar yalnızken de Allah'ın kendilerini gördüğünü bilmişler, ona göre hareket etmişler. Çok önemli, çok mühim bir duygudur bu.
Aman siz de ebrardan, Allah'ın iyi kullarından olmak istiyorsanız;
İnne'l-ebrâre yeşrebûne min ke'sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ. Cennetin içine girip de böyle kâfûrlu, hoş kokulu ikramlara mazhar olmak istiyorsanız, ebrardan olmak istiyorsanız yalnızken de iyi insan olun. İnsanların karşısında iyi insan oluyorsunuz, yalnızken de iyi insan olun. Çünkü yalnız değilsiniz. Hakiki iman o. Tasavvufun özü, esası bir bakıma bu.
Tamâmü'r-ribâti erbaûne yevmen ve men râbate erbaîne yevmen lem yebi' ve lem yeşteri ve lem yuhdis hadesen harace min zünûbihî ke-yevmi veledethü ümmühû.
Ebû Ümâme hazretlerinden Taberânî hazretlerinin nakil ve rivayet eylediği bir hadis-i şerif.
Ne demek mânası?
Tamâmü'r-ribâti. "Rıbatın tamamı, en faziletli şekli..."
Nasıl birr kelimesini izah etmişsek rıbat kelimesini de izah edeceğiz.
"Rıbatın tamamı, erbaîne yevmen kırk gündür."
Rıbatın en faziletli şekli, tam şekli, yüzde yüz şekli, dört dörtlük şekli, eksiksiz, kusursuz şekli kırk gündür.
Men râbate erbaîne yevmen. "Kim kırk gün murâbıtlık yaparsa, murâbata yaparsa." Lem yebi' ve lem yeşteri. "Satış yapmıyor, alış yapmıyor." Ve lem yuhdis hadesen. "Bir günah da ortaya koymuyor, günah da işlemiyor, alışveriş de yapmıyor." Harace min zünûbihî. "Günahlardan sıyrılır, çıkar." Ke-yevmi veledethü ümmühû. "Annesinin kendisini doğurduğu gündeki gibi günahlardan sıyrılır çıkar, temiz olur, hiç günahı kalmaz."
"Inga!" diyen masum, suçsuz, günahsız bir bebek gibi tertemiz olur.
Nedir bu murâbata, rıbat yapmak, onu izah edelim.
Kırk gün kim murâbata yaparsa günahlarından sıyrılıp çıkıyor, annesinden doğduğu zamanki bebeğin masum, suçsuz, günahsız olduğu gibi. Veyahut da şöyle de anlayabiliriz: Çocuk anne karnı ayrı bir âlem, dünyaya doğuyor, ayrı bir âlem; o âlemden bu âleme bir doğuşla meydana geliyor. Sanki kırk gün murâbata yaparsa bir âlemden bir başka âleme geçmiş gibi, kendisine yeni bir dünya başlamış oluyor, yeni bir hayat, pırıl pırıl, tertemiz bir hayat başlamış gibi oluyor. Benzetmeden bu mâna da seziliyor.
Bu murâbata dediğimiz iş nedir?
Rıbat ve murâbata, ikisi de mastardır.
Râbata, yurâbitu, murâbitun, murâbatun, murâbatatun ve rıbâtun.
Mufâ'ale bâbından mastar.
Ne demek? Hudutların nöbet tutulma kalelerinde, mahallerinde nöbet tutmak demek.
Rabata bir şeyi rabdetmek deniliyor; râbata da hududa gidip, bir kaleye girip kendisini oraya rabtedip bekçi olarak duruyor. Harp yok, harp ihtimali var; düşman yok belki ama düşman gelmesin diye beklemek var. Gelirse çarpışacak, gelmezse duracak. Hudutta bekçilik yapmış olacak. Buna murâbata veya rıbat deniliyor. Mastar olarak. O durulan mahalle de, o yere de, o kale veya müstahkem mevki neresiyse, oraya da rıbat adı verilmiştir. Yani mahal de o isimle anılmış, rıbat yapılan yere rıbat denmiş. Murâbata yapılan, murâbıtlık yapılan yere aynı zamanda rıbat denmiş. Yani o işin yapıldığı mahal demek; nöbet tutulan müstahkem mevki, tahkimli gözetleme yeri, kale veya bir bina veya bir şey.
İslâm'da Allah'ın rızası için, Allah'ın dininin yücelmesi için, Allah'ın kullarının kâfirlerin hücumundan korunması için, zulmün ortadan kaldırılması için, mütecâviz kâfirlerin cezalandırılması için cihat etmek vardır. Buna cihat da derler, kıtal de derler, gazâ da derler. Gazâ, gazavât, megâzi yani gazi olup, gidip düşmanla savaşmak. Kıtal; o seni öldürmeye çalışıyor, sen onu öldürmeye çalışıyorsun. Yani silahlar elde, öldürmek kastiyle birbirine hücum etmek. Gazâ veya cihat. Bir de rıbat var, murabata var; düşmanla doğrudan doğruya savaşma yok ama savaşmanın yerinde, hududunda, düşmanın gelmesi muhtemel olan yerde bekçilik yapmak. Bu da çok sevap. Savaşmak da sevap, gazilik de sevap, şehitlik de çok sevap, kıtal da sevap, cihat da sevap, mücahitlik de sevap, murâbıtlık da sevap. Çünkü murâbıtlar rıbatlarda murâbata yapmasa, yani oralarda bekçilik, gözcülük yapmasa ne olacak? Düşman bir yerden sızacak, Müslümanları baskın yapacak, öldürecek.
Mesela senelerce önce Dirina köprüsü faciası oluyor. Bosna-Hersek'teki kardeşlerimiz bir bayram namazı kılarken, Sırplar bir saldırıyorlar, hepsini kesip kesip Dirina nehrine atıyorlar. Bak, sürüyü bekçisiz, çobansız gördüler mi düşman nasıl saldırıyor?
Ne yapmak lazım?
Saldırma ihtimali olan yerde dizilip, silahlanıp beklemek lazım. Bekliyorsun, bir şey yok; tabii düşman korkuyor, gelemiyor. Sen bekliyorsun diye gelemiyor. Savaş yok ama asker olmasa, bekçi olmasa neler olur bak o zaman görürsün.
Biz aile kampı yaptık, gittik, yaylada arkadaşlarımız tüfekleriyle nöbet tuttular. Geceleyin buz gibi soğukta kürklerini, elbiselerini, yünlerini giydiler, ellerinde fenerler, çifteler, etrafta dolaştılar. Yani içeride 175, 200 kişi var; domuz gelir, kurt gelir, çakal gelir, hırsız gelir, arsız, yüzsüz gelebilir; nöbet tuttular.
Bu hudutlarda nöbet tutmaya murâbata veya rıbat deniliyor. Bunu yapan insana da murâbıt deniliyor. Çoğulu murâbıtîn. Bu çok sevaptır.
Peki kaç gün dursun?
Bunun en faziletli miktarı kırk gün durmaktır. Yani bir gün durup gelmek değil de kırk gün gidip de orada beklerse...
Tamamü'r-rıbâti erbaûne yevmen. Kırk gündür. Kırk gün gidecek orada, bir ay geçiyor, on gün daha geçiyor, kırk gün orada bekçilik yapıyor.
Sen kırk gün bekçilik yaparsın, arkadan ben giderim kırk gün bekçilik yapar, arkadan öteki arkadaş gider kırk günlük bekçilik yapar, bu iş hallolur gider.
Yani hudut karakolları, müstahkem mevkileri nöbetçisiz, mücahitsiz kalmaz. Düşman da gelemez. Gelirse, geleceği varsa göreceği var. O zaman çarpışacak insan olur.
Tabii kırk günün neden olduğunu da söyleyeceğim.
Kırk gün ama Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şartı var. Kırk gün ama;
Lem yebi' ve lem yeşteri ve lem yuhdis hadesâ. "Alış yapmayacak, satış yapmayacak, bir günah da işlemeyecek, bir kötülük de ortaya çıkartmayacak."
Demek ki bu ifadeden sezinliyoruz ki bazı insanların maksadı murâbıtlık yapmak filan değil; ticaret. Nasıl camiye cemaat çok toplanıyor diye satıcılar da kapıya toplanıyor. Nasıl hacca millet gidiyor diye dünyanın her yerinden mal geliyor, satış oluyor.
Hatta hacıların bir kısmı oraya mal götürüyorlar, halı, kilim, eşya ötürüyorlar, satıyorlar, alıyorlar, ticaret yapıp geliyorlar. "Oh kâr da ettik, hacı da olduk." diyorlar, değil mi?
Bazen kalabalık olan yere insanlar başka sebeplerle gider. Tamam.
"Bu kalenin içinde 300 tane murâbıt var, ben de çuvallara malzememi doldururum oraya götürürüm hem satarım hem cebime paraları atarım hem kırk gün orada yatarım hem de sevapları sevaplarıma katarım, eve neşeli neşeli türkü tutturarak dönerim."
İyi ama Peygamber Efendimiz diyor ki;
Lem yebi' ve lem yeşteri ve lem yuhdis hadesâ. "Satış yapmayacak, alış yapmayacak, bir kötülük ortaya çıkarmayacak, bir karışıklık, kargaşa da orada yapmayacak."
Demek ki alışveriş için gitmeyecek. Maddî kâr için gitmeyecek. Orası kârlı olabilir, kalabalık olabilir. Belki orası kalabalık olduğu için düşmanın tüccarı da oraya mal getiriyordur. Orası bir ticaret yeri gibi de oluyordur.
Nasıl şimdi hudut kapılarından; Sarp kapısından 900 bin turist gelmiş bu tarafa.
Niye geliyor?
Bavul ticareti için. Bavulunun içine ne varsa dolduruyor, getiriyor, burada Rus pazarı denilen yerlerde satıyor. Cebine paraları dolduruyor, götürüyor. İşine geliyor. Halıları yükleniyor, alışveriş yapıyor. Yani kalabalık yerde ticaret oluyor. Nerede kalabalık varsa orada alışveriş oluyor, bazı insanlar bu işlerden kâr ediyorlar.
Alış yapmayacak, satış yapmayacak. Bir de orada kırk gün kalıyor ya; kimisi huysuz olur, geçimsiz olur, kavgacı olur. Onun burnuna bir yumruk, ötesine bir tokat, berikisine bir sille, hır hır hır, gür gür gür, dır dır dır...
"E be adam! Keşke buraya gelmeseydin. Sen geldikten sonra ağzımızın tadı kaçtı, huzurumuz kalmadı, ibadetimizi senin yüzünden yapamıyoruz. Her gün bir olay çıkartıyorsun be adam! İnsafın yok mu?" derler.
Günah işlemeyecek, alış yapmayacak, veriş yapmayacak. O zaman işte anasından doğmuş gibi olur. Demek ki şartları bu. Yani maddî menfaat için yapmayacak. Bir de başkalarına zarar vermeyecek. Günah işleyip de başkalarına kötü örnek olmayacak veya ortaya kötülük çıkartmayacak.
Böyle yaptığı takdirde annesinden doğmuş, pırıl pırıl, günahsız bir insan gibi oluyor. Sevabı çok oluyor. Günahları affolmuş oluyor.
Niye kırk gün?
Bunun için büyüklerimiz, evliyâullah, kitaplarımızda işaretlerde bulunmuşlardır, yazmışlardır, söylemişlerdir. İnsanın vücudundaki pislikler kırk günde gidiyor, insandaki değişme kırk günde olabiliyor. Onun için bu kırk gün yapılmış. Kırk günle ilgili;
"Kim kırk gün Allah için halisane, muhlisâne kendisini ibadete verirse gönül gözü açılır, gönlünden diline hikmet pınarlarından şırıl şırıl hikmetler akmaya başlar." diye hadis-i şerifler var.
Bir günde olmuyor, iki günde olmuyor, üç günde olmuyor, kırk gün geçince oluyor. Yani bir insanın tabiatının değişmesi...
Sonra, başka hadis-i şeriflerden biliyoruz; "Bir insan haram lokma yese" diyor Peygamber Efendimiz, "kırk sabah namazı kabul olmaz."
"Kırk sabah." Orada da kırk var. Demek ki kırk günde değişme oluyor. Demek ki buraya girecek adam, günah işlemeyecek, helal lokmayla kırk gün gidecek, üzerindeki günahların gitmesi için gerekli müddet geçmiş olacak. O bakımdan böyle söylenmiş.
Tabii işin bir böyle anlaşılması mümkün, yani sırf askerlik işi, sırf savunma işi, sırf hudut bekçiliği işi, askerlerin işi anlaşılabilir, bir.
Bir de manevi bir rıbatlık, murâbıtlık vardır. O da iç âleminde, insanın en büyük düşmanı olan şeytanın ve nefsin insana zarar vermemesi için iç âlemini gözlemek.
Sen şimdi hudutta niye bekliyordun?
"Ermeni’si, Yunanlısı, Bulgar’ı, Sırp’ı hücum etmesin diye bekliyordum hocam."
Tamam. Peki bir caminin bir köşesine girsen, kırk gün "nefsini şeytan musallat olmasın" diye, "nefsin hevası gelip onu meşgul etmesin" diye korusan, kırk gün onu savunsan, o da bir manevi rıbat oluyor. Hani biliyorsunuz, tarikatta, tasavvufta erbaîn, çile, halvet denilen bir ibadet şekli var. Kırk gün insan zikirle, tesbihle, Kur'ân-ı Kerîm'le, ibadetle camide Allah'ın rızasına uygun vaktini geçiriyor, geçiriyor, geçiriyor; öyle bir kimse "Halvete girdi." diyoruz. Kırk gün ibadet ediyor, ondan sonra çıkıyor.
Mesela Eşrefoğlu Rûmî hazretleri manevi işaretleri almış, manevi terbiyesi için ailesi, çoluk çocuğuyla Suriye'nin Hama şehrine kadar bineğiyle, topraklar içinde yürümüş, gitmiş. Yolların meşakkati ne kadar zordur kim bilir, şimdiki gibi lüks, üç yıldızlı, beş yıldızlı oteller yok. Belki parası yok, yoksul. Belki bebek ağlıyor, mama yok. Belki -istediği zaman- yiyecek yok. Belki çok kere aç vakit geçiriyor. Hama şehrine, mürşid-i kâmilinin huzuruna varmış, elini öpmüş;
"Maşallah evladım, pek güzel. Gel bakalım, hoş geldin, sefa geldin. Gir bakalım halvete..."
Hop, Eşrefoğlu Rûmî hazretlerini halvete sokmuş.
Çoluk çocuk ne olacak?
Eh, misafir etmişler öbür tarafta, onu düşünmemiş. Kırk gün orada -geceleyin- ibadet etmiş, ondan sonra çıkmış. Kırk gün bu; bir ay geçiyor, bir on gün daha geçiyor. Kırk gün, düşünün, kolay değil. Ondan sonra;
"Aferin, maşaallah evadım, halvet sana epeyce yaramış. Hadi bakalım, bir daha gir."
Cup, bir kere daha halvete. Kırk gün daha. Kırk, kırk daha seksen eder.
"Üç aya yaklaştı hocam."
Oradan da çıkmış.
"Maşallah, maşallah, pek nurânîleşmişsin, melek gibi olmuşsun. Hadi bir daha gir."
Cup, bir daha. 120 gün, dört ay peş peşe çile çekmiş. Karanlık bir yerde ibadetle, Kur'an'la, zikirle, zikrullahla, fikrullahla, tefekkürle, murakabeyle meşgul olmuş. Ondan sonra çıkmış ortaya bir mübarek zât. Bir başka insan olmuş.
"Hadi evladım, olmuşsun, tamam, için dışın pırıl pırıl olmuş, tertemiz olmuşsun. Seni falanca yerde görevlendirdim, git orada Müslümanları ikaz eyle, irşat eyle, doğru yola davet eyle." diye Eşrefoğlu Rûmî'yi İznik şehrine göndermiş.
Orada Eşrefoğlu Rûmî hazretleri insanları terbiye etmiş, irşat etmiş; nefislerini öğretmiş, şeytanın hilelerini öğretmiş, kötü huylarını arındırmanın yollarını göstermiş, Allah'ın sevgili kulu olmanın yollarını öğretmiş. Çok güzel eserler yazmış. Müzekki'n-nüfûs yani "nefisleri terbiye edici, tezkiye edici kitap" mânasına. Güzel bir kitap yazmış, tercüme edilmiş. Şimdi bile zevkle okuyoruz, ne kadar mübarek bir insanmış diye seviyoruz. İlahilerini bilirsiniz, Eşrefoğlu Rûmî hazretlerinin ne güzel ilahileri vardır.
Ey Allah’ım beni senden ayırma,
Beni senin cemâlinden ayırma,
Balığın canı su içinde diridir,
İlâhî balığı gölden ayırma.
Mesela o ilahi onun.
Demek ki halvetlerden sonra oluyor bu iş.
Demek ki bir, hudutta gidip düşman askeri gelmesin diye beklemek var. Buna maddî, görünen, askerî rıbat diyelim. "Rıbat" veya "murâbata" diyelim. Türkçesi daha iyi anlaşılsın diye "murâbıtlık" diyelim. Çünkü rıbat sözü kale, müstahkem mevki mânasına da kullanıldığı için...
İkincisi; manevi murâbıtlık, manevi rıbat, manevi murabata. O da girip bir ibadethanede kırk gün halvet çekmek. Kırk gün, erbain, çile dediğimiz ibadetle meşgul olma işini yapmak mânasına gelebilir. O zaman da düşman gönle giremez. Gönlü düşman istila edemez. Şeytan gönle vesvese veremez. Nefis heva askerini gönle salıp da insanı nefsin esiri haline getirmez. İnsan nefsin, şeytanın oyuncağı, maskarası olmaz. İşin bir de o tarafı var. O dervişlik, bu askerlik. Dervişlik, manevi askerlik. Ötekisi bayağı bildiğimiz askerlik.
Evet, bu da güzel oldu.
"Peki şu anda bu hadis-i şerifi uygulamak istesek, biz ne yapalım hocam? Her duyduğum hadis-i şerifi yapmak isteyen bir insanım, ne yapayım ben?"
Eh rahatlıkla manevi murâbıtlık, dervişane murâbıtlık yapılabilir. Ötekisi de tabii şimdi resmî bir şeye bağlanmış, askerlik çağı var, askerlik çağı olduğu zaman gidiyorlar. Askerlik çağından çıktığı zaman "çağ dışı" diyorlar, insanı almıyorlar. Onların yanına yanaşsan o da olmuyor. Ama yine de muhtelif yerlerde askerî murâbıtlık da olabilir.
Tamâmü't-tahiyyeti el-ahzu bi'l-yedi ve'l-musâfahatü bi'l-yümnâ.
Müslümanın Müslümanla selamlaşmasıyla ilgili. Ebû Ümâme hazretlerinin rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki;
Tamâmü't-tahiyye. "Selamlaşmanın tamamı, yani en mükemmeli, dört dörtlüğü, en güzel olanı." el-Ahzu bi'l-yed. "Eli tutmaktır."
Mesela, bir insana geldin, selâmün aleyküm dedin, karşısında durdun; aleyküm selam dedi, o da cevap verdi. Veyahut ve aleyküm selam dedin veya aleyküm selam ve rahmetullâh dedin. Bu sözle bir selamlaşma oldu.
Esselâmu aleyküm.
Ve aleyküm selam.
"Hoş geldin."
"Hoş bulduk."
Tamam, bu sözlü bir şey. Ama tamamü't-tahiyye selamlaşmanın tamamı, el-ahzu bi'l-yed eli tutmaktır. Eli tuttu mu daha tamam oluyor. Yani yüzde yüz oluyor, dört dörtlük oluyor.
Ve'l-musâfahatü bi'l-yümnâ. "Sağ elle musafaha etmektir."
Tahiyye, aslında "hayat" kelimesiyle ilgilidir. "Hayat" kelimesi yaşamak demek. Yaşayan kimseye hayy derler. Ölen kimseye meyyit derler. Hayy ve meyyit.
Peygamber Efendimiz vefat ettiği zaman Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz hazretleri gitmiş başucuna, açmış yüzünü, ağlayarak bakmış;
Tıbte hayyen ve meyyiten yâ Resûlallah. "Yaşarken de mübarektin, hoştun, vefatında da hoşsun." demiş.
Yani "Her hâlin, siman nur, güzel." demek istemiş.
Hayy, çoğulu ahyâ gelir, canlılar demek. Meyyit, emvât gelir, yani ölüler demek.
Tahiyye kelimesi hayat kelimesinden niye gelmiş? Tahiyye, tef'îl bâbındandır, niye gelmiş?
Bu adam öteki adamla karşılaştığı zaman, esasında Araplar birbirlerine hayyâkümullâh, hayyâkallâh derlermiş. Yani "Allah sana hayat versin. Allah sana ömür versin." Hani biz de diyoruz ya; "Beyefendi, Allah ömürler versin." deniliyor ya. Yani hayat, ömür vermek duası olduğu için.
Selamlaşmada insan karşısına gelen bir insana bir şey diyecek, ne diyecek?
Eskiden Araplar "Allah ömür versin." dermiş. "Ömrün ziyade olsun, yaşayasın." mânasına. Lâ lakîtüm mâ bakîtüm durren, hayîtüm durren. "Sağ olduğunuz müddetçe bir zarar görmeyesiniz." diye selamda birbirlerine böyle hitap ederlermiş.
Onun için tahiyye selamlaşmak mânasına gelmiş. Tahiyye demek aslında "Hayat versin." sözünü söylemek demek. Onu hayatlandırmak demek ama selamlaşmak mânasına geliyor.
Selamlaşmanın İslâm'daki şekli...
İnsana Allah ömür verecek, ne olacak?
İşin ahiri, sonu ne? Yine ölüm.
Yaşayacaksın, yaşayacaksın, sonra ne olacak? Yine ölüm.
Yaşam gaye değil ki. Onun için İslâm "Allah ömür versin"den daha güzelini söylemiş; Esselâmü aleyküm demiş.
Esselamü aleyküm ne demek?
"Dünyada, ahirette selametlik olasın, selamette olasın. Yani salim olasın; başına bir dert, üzücü bir şey gelmesin. Bahtiyar ol, hiç elem, keder görme, mutlu ol. Cennete gir, cennette de selamete er. Dünyada da başına bir bela, gam, keder, kasâvet gelmesin." demek oluyor. Selamın güzeli o.
Selamın bir derecesi, esselâmü aleyküm demektir. Bundan daha güzel derecesi, esselâmü aleyküm ve rahmetullâh demektir. Bundan daha üstün derecesi, esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû demektir.
Bundan daha güzel derecesi nedir?
İşte bu hadis-i şerifteki gibi eli tutmaktır, musafaha etmektir.
Musafaha bizde tek elle olmaz, iki elle birden olur. Karşısındakinin iki elini tutarsın, iki elinle musafaha edersin.
"Sana karşı çok halis duygulara sahibim." gibi. Bizim selamlaşmamız böyle.
Yahudiler elle selam verirlermiş. Efendimiz; onlara benzememek bakımından "Elle selam vermeyin." diyor. Esselâmü aleyküm deyin. Yakınsanız musafaha edin. Musafaha edildiği zaman günahlar dökülür.
Diyorlar ki:
"Yâ Resûlallah! Kucaklaşalım mı?"
Ancak uzaktan gelindiği zaman kucaklaşılıyor. Normalde öyle cup cup kucaklaşmak yok. Öyle o kadar fazlası yok. Ama uzaktan gelmişse, hasretin çok fazlaysa, o zaman o tarzda selamlaşma da olabiliyor.
Selamlaşmada öpüşmek bilmiyoruz, yok. Fakat milletlerin arasına bu öpüşmek âdeti yayılmış. Arabistan'a gitseniz gülersiniz: Bir Yemenli bir Yemenliyle karşılaşsa şapur şupur, şapur şupur öpüşüyorlar. Ama şappata şuppada, her tarafından... Kimisi alnından öpüyor, kimisi omzundan öpüyor, kimisi şurasından öpüyor, kimisi burasından öpüyor... Çok öpme var. Elini tutuyor... Böyle çok öpünce "Çok seviyorum." mânasına geliyor diye bir şeyler yapıyorlar. Yani böyle öpme şeyi yok.
Kucaklaşmada da şöyle kucaklaşma var, yanak öpmek vesaire yok. Bazıları bu öpme işini herhalde aşırı yapıyorlar. Ona lüzum olmuyor. Fazla sarılmaya da lüzum yok. Hatta "Yapmayın." buyurmuş Peygamber Efendimiz. Ancak uzaktan geldiği zaman yapılsın.
Ama musafaha var. Musafaha olmasa da sözlü esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû derse daha iyi olur.
Bir yere girerken selam vermek var mı? Var. Girerken esselâmü aleyküm ve rahmetullâh diyecek.
Çıkarken?
Çıkarken de var bizde. Bunu başkaları bilmez. Yani İslâmî selamlaşmanın usulünü, adabını bilmeyen hoppala şaşırıyor. Biz kalkıyoruz;
"Arkadaşlar, Allah'a ısmarladık, esselâmü aleyküm ve rahmetullâh..."
Giderken selamlaşmayı anlamıyor. Gelirken de giderken de biz muhatabımıza Allah'ın selametini istiyoruz yani, güzel, hadis-i şerifte böyle tavsiye edilmiş. Onun için selamlaşmayı bu usul ile yapın.
Selamlaştığı zaman insanın günahları dökülür ve Allah iki tarafı da mağfiret eder.
"Günahlar kuru yaprakların rüzgârda ağaçtan dökülmesi gibi dökülür." diye hadis-i şerifte bildiriliyor. Yani sen kardeşinle muhabbetle musafaha yaptığın zaman günahlar dökülür. İnsan günahlardan kurtulmuş olur.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
14.03.1993 -
Namaz Kılmak, Cenaze
11.07.1993 -
İbadetlerden Evini de
