22.11.1992 - Hükümdarın Yanına Çok Giden Alim, Arkadaşlık Yapılacaklar
09.12.2019
24 dk 30 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Bu da çok kaynaklarda rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz: "Benim ümmetimi." Ümmet-i Muhammed, bizler, evvelki asırlarda, sonraki asırlarda yaşayan Peygamber Efendimiz' e tâbi Müslümanlar, Ümmet-i Muhammed. "Benim ümmetimi." diyor Peygamber Efendimiz.
Tehâbu'z-zâlime en tekûle lehû inneke zâlimun. "Zalime, sen zalimsin demekten korkar gördüğün zaman." Zalime zalimsin diyemiyor. "Zalime zalimsin demekten korkar bir durumda gördün mü benim ümmetimi." Fe kad tüvüddi' minhüm. "O zaman istersen onların arasında yaşama, ayrılabilirsin. Ümmetim ama git başka bir yere."
Neden?
Zalime "zalimsin" diyecek kadar bir yüreği bile kalmamış herifte. Bundan ne anlıyoruz? Müslümanın hakkı tutması lazım, mazlumun yanında yer alması lazım. Zalime pohpohçuluk, dalkavukluk yapmaması lazım. Zalime nasihat etmesi lazım, "Sen zalimsin, bırak bu zulmü! Allah belanı verir!" demesi lazım. Yanında ona destekçi olmaması lazım, kale gibi sağlam olması, dürüst olması lazım. Takır takır doğruyu söyleyebilmesi lazım. Hak neyse onu ifade edebilmesi lazım. Müslümanın ahlâkı budur. Yapamıyor susuyorlar, oradan, onlardan ayrılabilirsin. Neden? Bunlar böyle pısırık, o zalim öyle zulmüne devam ediyor. Allah onlara bir bela verecek, ondan orada durma, başka bir tarafa o zaman gidebilir bir insan.
Muhterem kardeşlerim emr-i maruf yapmak, zalime dur demek, sus demek, günahkârın günahını engellemek… Güzel şey bunlar. Ama bunu deminki misalde de söylediğim gibi alim olan anlayabiliyor. Alim olmayan da bazen doğru yolda olanı üzüyor, yanlış yolda olanı yanında yer alabiliyor. Biraz bu işleri bilmek lazım. Bilim sahibi olmak lazım. Bir de her zaman söylüyorum; pratik hayatta her zaman karşımıza şikâyetler geldiği için, çare olarak başka çare bulamadım.
Meşveret yapmak lazım. Danışmak, istişare yapmak lazım. İstişare yapmadığı zaman insanlar şaşırır, yanılır, tek başına kendi fikirleri yanlış olabilir. En iyisi samimi arkadaşlarından, şöyle bir halkası olmalı kendisinin. Samimi arkadaş dairesi olmalı. Onlarla bazı önemli meseleleri istişare etmeli, müzakere etmeli ki tek başına yanlış, olmadık bir karar vermesin.
Hani bizim köyde bir söz vardır, deniliyor ki; "Kızı kendi hâline bırakırsan -kendi bildiğine varan evlenmek konusunda kendi bildiğine varan- ya davulcuya varır ya zurnacıya." derler bizde. Davulun gürültüsüne aldanır, zurnacının namesine aldanır filan. Kız aklıdır, kapılır o, nefsine uyar. Halbuki takva ehli bir insanla yuva kurması lazım, helal süt emmiş, helal lokma kazanan bir kimseyle yuva kurması lazım. Öyle yapmaz. Evlilikte tek ölçü var, güzellik değil, mal değil, soy sop değil. Bir tek riayet edecek ölçü var, dindarlık. Kadın dindar bir koca arayacak, evlenecek, erkek de dindar bir kadın arayacak.
Dün birisi mektup yazmış, ne güzel, diyor ki; "Ben hiç para pul istemiyorum, dindar bir insan olsun istiyorum, dindarlığını arıyorum. Fakir olabilir, çeyizsiz olabilir, hiçbir malı mülkü olmayabilir." diyor, güzel.
Demek ki zalime dur diyebileceğiz, mazlumun yanında yer alacağız. Dürüst olacağız, doğru sözlü, doğru özlü olacağız. Çekinmeyeceğiz, sakınmayacağız, hakkı tutacağız, hakkı destekleyeceğiz, haklıdan yana olacağız, haksızın karşısına çıkacağız. Ana terbiye bu olacak.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Efendimiz buyuruyor ki;
İzâ reayte'l-âlime yuhâlitü's-sultâne. "Alim hükümdarla fazla düşüp kalkıyor." Muhalataten kesîreten. "Çok haşır neşir olmuş, sultanla çok düşüp kalkıyor. Hükümdarla, sultanla çok böyle içli dışlı, yanında çok dolaşıyor. Böyle görürsen bir alimi." Fa'lem ennehû lissun. "Bil ki o hırsızdır."
Ne işin var senin onun yanında? Emr-i mâruf yapacaksan yap, hakkı söyleyeceksen söyle, etrafında niye fazla dolaşıyorsun? Mevki mi alacaksın, makam mı alacaksın, para mı alacaksın, menfaat mı sağlayacaksın, dalkavukluk mu yapıyorsun? Ne oluyor? Onun için demişler ki büyüklerimiz: "Hükümdarların hayırlısı alimlere ziyarete gelendir. Alimlerin şerlisi, hükümdarların yanına gidendir." Neden?
Hükümdarların kapısı para kapısıdır, mevki makam kapısıdır. İnsan bir vali oldu mu, bir kaymakam oldu mu, bir bakan oldu mu, bir mebus oldu mu, bir yüksek mevkie geldi mi, bir genel müdür oldu mu, bak etrafı nasıl insan dolar. "İşte bizim çocuğa da bir iş, işte bana da bir iş, bize de şöyle bir menfaat, işte böyle bir idare meclisi azalığı vesaire vesaire…" Böyle insanların etrafında mevki makam kapmak, para ve fayda sağlamak için çok insanlar toplanır. Alimin öyle olmaması lazım. Alimin gözü dünyada olmadığı için tenezzül etmeyecek, gitmeyecek. Bizim büyüklerimiz, ziyaretimize gelmek istiyor. Önce ölçüyor biçiyor, neden gelecek? Gelmesin. Kendisi gitme dedi mi ziyarete geleni bile bazısı kabul etmemiş.
Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî hazretlerinin babası Belh'ten, Horasan'dan çıkmış, Konya'ya geliyor. Resmi var Konya müzesinde. İhtiyar, ak sakallı bir alim. Sarıklı, bastonunu şöyle uzatmış. Karşı tarafta da kılıçlı, kuşamlı bir kişi. O da o bastonu, baston demeyelim de asa, onu öpüyor.
"Nedir bu resim?" dedik.
Hocamız sağ. Konya'ya o zaman gitmiştik, "Nedir bu resim?" dedik.
"Bu" dedi, "Asasını uzatan Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî hazretlerinin babasıdır, sultan-ı ulemadır adı, bu da Konya hükümdarı Alaaddin-i Keykubat'tır."
Konya'nın surları uzaktan görünüyor. Konya'nın dışından karşılamaya gelmiş hükümdar.
"Hoş geldin beldemize!" diye alimin elini öpmeye davranmış, elini öptürtmüyor da bastonunu, asasını uzatıyor. O da asasını öpüyor.
Celale bak, ne celalli insanlar dobra dobra.
Niye Belh'ten çıkmış? Hükümdarla arası bozulmuş.
Niye bozulmuş?
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, dobra dobra konuşmuş, haksız vergi alma, zulüm yapma, eğlenceye dalma, paraları israf harcama, halkın hizmetine harca. Ne dediyse... Oradan kovmuşlar onu.
Umumiyetle öyle olur ama öyle olsa bile demek ki Müslüman nasıl olacak?
Dobra dobra doğruyu söyleyecek, buna da alıştıralım kendimizi. Her yerde, her zaman, dobra dobra hakkı, doğruyu söylemek durumunda olmalı insan.
Bak bu hadis-i şerifte ne diyor?
"Sultanın etrafına gidip de onunla çok haşir neşir olup, düşüp kalktı mı bir alim o hırsızdır, bil ki o hırsızdır." diyor.
Hakkı söyleyecek, menfaat beklemeyecek ve doğru düzgün Allah'ın dinine hizmette devam edecek alim.
Bak bu hadis-i şerifi kulağınızı çok açarak dinleyin, Ukbetü'bnü Âmir radıyallahu anh'ten birkaç kaynakta yazılmış bir hadis-i şerif. Ahmed İbn Hanbel de var kaynakların arasında. Diyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
İzâ reaytellahe yu'ti'l-abde mine'd-dünyâ mâ yuhibbu. "Allah'ın celle celalühü bir kula dünyalıktan istediği, sevdiği şeyleri verdiğini görürsen, kul bir şeyler ister hani, ev, bark, para, mevki, makam, zenginlik, zevk, safa ister filan. Böyle istediği şeyleri verdiğini görürsen Allah'ın bir kula, hoşuna gidecek şeyleri, kulun sevdiğini verdiğini görürsen ama…" Ve hüve mukîmun alâ ma'âsîhi. "O Allah'a isyan yolunda gidiyorken, günahları işleyip duruyorken, masiyette mukim iken, masiyette berdevam var iken Allah'ın onun hoşuna giden şeyleri ona verdiğini görürsen." Fe innemâ zâlike minhü istidracün. "Bu, Allah'tan istidraçtır o kula." İstidraç ne demek, onu anlatmamız lazım.
İstidraç, ayet-i kerimede geçen bir kelimedir:
Senestedricühüm min haysü lâ ya'lemune ve ümlî lehüm inne keydî metînün.
Ayet-i kerimelerde geçiyor.
"Allah kötü kulları, günah işleyen kulları, âsi kulları birdenbire ikabına uğratıp ezmez."
Bunda çeşitli hikmetler vardır. Birisi rahmetidir, müddet veriyor ki tevbe etsin, o günahın cezasını çekmesin. Birden vermemesi cezayı kâdir değil mi? Birden vermek, amenna ve saddaknâ kâdir ama birden cezayı vermiyor.
Neden? Rahmetinden veriyor, fırsat veriyor ki tevbe etsin diye. Birden vermiyor cezayı.
Üstelik adam bakıyorsun âsi, mücrim, böyle Allah'ın sevmediği işleri yapan bir insan.
Evi yerinde, barkı yerinde, işi rast gidiyor, para kazanıyor, dilediği şey, yediği önünde, yemediği ardında. Hepsi hazır ama kötü yolda, bu Allah'ın istidracıdır. Allah onu derece derece, yavaş yavaş felakete götürür. Merdiven merdiven. Birden götürmez, o farkına varmadan, o böyle bakar ki sıhhati yerinde, bakar ki malı mülkü, parası yerinde, bakar ki rahatı yerinde, Allah'ı hiç düşünmez, tevbe hiç etmez, Allah yoluna hiç yanaşmaz ama adım adım felaket yaklaşıyor.
İstidraç "derece derece" demek. Tedricen, derece derece felaket geliyor, biraz müddet veriyor ama bu Allah'ın bir hikmetidir. O kimse aldanmasın, günahta devam ederken birden felaketin gelmemesi, hiçbir şey olmuyor mânasına değil, tedricen, yavaş yavaş, kademe kademe, adım adım yaklaşıyor felaket demek.
Evet, nimete daima şükrederiz, hepimiz memnun oluruz, yemek yedik mi elhamdülillah deriz. Karnımız doydu mu, para kazandık mı seviniriz, yüzümüz güler. Çocuğumuzu evlendirdik mi memnun oluruz, torunumuz doğdu mu seviniriz. Bunlar güzel şeyler tamam ama bütün bu güzellikler günahta devam ederken insana gelip gidiyorsa "bu güzel şeyler devam ediyor" galiba Allah beni seviyor sanmasın. Bu sevgiden değil, bu istidraçtır, derece derece, felaketi ansızın Allah ona birden belasını verecek. Böyle yakın, ummadığı bir zamanda felaket başında patlayacak, bu duruma aldanmasınlar. O halde bir insan bir eli yağda, bir eli balda bile olsa günahtaysa üzülecek. Günahtan kendisini kurtarmaya çalışacak ve korkacak. "Ben günahtayım, Allah başıma bir felaket verebilir. Şu anda vermiyor ama biraz sonra verebilir, tedricen istidracen şu anda nimetler içinde yüzüyorum ama Allah'ın sevgili kulu olduğumdan değil." diye kendisine çekidüzen verecek.
Bir hikâye anlatırlar eski tasavvuf kitapları ki; alimin birisine bir mübarek cemaatten zât gelmiş, demiş ki; "Hocam çok bereket var evimde, tarlamda, işimde, kesemde, ailemde, gecemde, gündüzümde çok. Böyle her şey güzel tıkırında gidiyor, hiç böyle gamım, tasam, kasvetim, sıkıntım, üzüntüm yok hocam. Acaba bu istidraç mı?" demiş. Halbuki Allah'ın bir âciz naçiz kuluymuş. Acaba bu istidraç mı?
Hoca efendi şöyle bir bakmış:
"Git sokakta, ekmek ye, ekmek peynir al ye, bir hafta sonra gel." demiş.
Bir hafta sonra, bir ay sonra falan kalkmış gelmiş.
"Nasıl oldu durumun?" demiş.
"Efendim dediğin tedbiri yaptım. Evet, sokakta peynir, ekmek yedim ama bereket hiç kesilmedi gene devam ediyor, gene bolluk, bereket, nimet, izzet, ikram, hoşluk, tatlı durum devam ediyor."
"E, yemedin mi ekmeği?" demiş.
"Yedim."
"Nasıl yedin bakalım?"
"Kimse görmesin diye sakladım. Kırıkları yere düşmesin diye şöyle bir örtü tuttum, o kadar sakınmama rağmen bir keresinde ısırdığım zaman bir lokmanın bir parçası hop toprağa düştüğü için aradım taradım yere basılmasın o parça diye, eğildim bulamadım, bulamayınca oraya kimse basmasın diye etrafına taşları böyle kümeledim ki üstüne basmasınlar burada bir şey var diye."
"Hadi git evladım. Seninki istidraç değil, seninki Allah'ın lütfu ve bereketi. Sen böyle güzel ahlâk sahibi olduğundan Allah sana bunları nasip ediyor, istidraç değil." demiş.
Ama bak adamcağız ne kadar ilgili insanmış ki nimeti bir istidraç olduğu ihtimalini düşünüp korkuyor.
O halde bizler de bu hadis-i şerifi hatırımızda tutalım. Günahta devam ederken nimet devam ediyor ve geliyorsa buna aldanmamalı istidraç olabilir, tevbe etmeli, hak yola gelmeli.
İzâ reayte min ehîke selâse hısâlin fe'rcuhu el-hayâü ve'l-emânetü ve's-sıdku ve izâ lem terehünne fe lâ tercühü.
İbn Abbas radıyallahu anhuma'dan bir hadis-i şerif daha.
Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
"Kardeşinde." Kardeşin, dediği, din kardeşi demek, Müslüman arkadaşın, komşun veya dostun. "Kardeşinde üç özelliği, üç vasfı, üç güzel sıfatı, görürsen."
Fe'rcuhu. "Ondan ricada bulunabilirsin, onun iyi bir dost olduğunu ümit edebilir, sırrını açabilirsin, bir şey isteyeceksen isteyebilirsin, samimiyet kurabilirsin."
Nedir bu üç güzel vasıf?
El-Hayâü. "Birisi haya duygusu, utanma duygusu, hayalı kimse olması."
İkincisi: Ve'l-emânetü. "Emin bir kimse olması, güvenilir bir kimse olması."
Doğru sözlü ise, emin bir kimse ise, hayalı, haya sahibi, utanan, utangaç, böyle iffetli bir kimse ise, tamam, bu üç vasfı varsa ona ricada bulunabilirsin veyahut ondan iyi bir arkadaş olur diye ümit bağlayabilirsin. Bunlar iyi arkadaşın vasıflarıdır. Derdini açabilirsin, bir şey isteyeceksen isteyebilirsin, sırrına ortak edebilirsin filan. Bu üç vasıf olması lazım.
Haya olacak.
El-Hayâü mine'l-imân. "Haya imanın gereğidir, imanın tezahürüdür." Hayasız hiç utanmaz.
Birisi de kardeşini çekmiş kenara:
"Bak bu kadar utangaç olma." diye nasihat ediyor.
Bu çok yapılır. Belki şu günde de bazı kardeşler, bazı kardeşlere böyle yapıyordur. Bak bu kadar utangaç olma biraz yırtık ol, filan diye söylerler. Böyle kardeşinin çok hayalı olmasından dolayı nasihat ediyormuş Peygamber Efendimiz, onu görmüş buyurmuş ki: Da', da'. "Bırak onun yakasını."
El-Hayâü mine'l-imân. "Haya imandandır."
Onun utanması bir menfi vasıf değildir, güzel bir şeydir.
Bugün bir delikanlı şu toplumda hayalı kalıyorsa, namuslu kalıyorsa, namusunu namahreme kuşak çözmüyorsa payemar etmiyorsa bir kız ve bir erkek nedendir? Haya duygusu koruyor onu, haya duygusu. Yırtık olsa, edepsiz olsa, bak PKK'nın mağaralarında neler bulundu? Doğum kontrol hapları bulundu. Ne mânaya geliyor? Haya sıfır demek, sıfırın altı demek, o mânaya geliyor. Birisi haya.
İkincisi:
Ve'l-emânetü. "Güvenilir insan olacak."
Bu adama güvenebilir miyim? Tamam güvenirsin. Sözü, söyledi mi, işi sağlamdır, güvenilir, hıyanet etmez, arkadan hançerlemez, hainlik yapmaz, casusluk yapmaz vesaire. Tamam. Herkesin aradığı bugün emanettir, emin oluş. Emanet emin oluş demek. Emin olun, bunu muhakkak ki mânasında kullanıyoruz ama gene de emin olun hepiniz de bir insanın hiç parası olmazsa ama dürüst olsa, emin bir kimse olsa, güvenilir bir kimse olsa, bu adam zengin olur kısa zamanda.
Neden?
Bunun büyük bir sermayesi var. Eminlik sermayesi var. Bir zengin onu yanına alır bakar ki emin, ben küçükken bir ayakkabıda çalışmıştım, terlikçide. Rahmetli anneme de bir güzel bir terlik almıştım kendi paramla. Vidalı, güzel, oradan. Bizim usta, rahmetli, dükkânın patronu kalktı bir yere gitti. Tezgâhın altına bir para atmış, mahsustan, beni deniyor. Güldüm ben. "Acaba bu paraya yere düşmüş, tezgâhın altında diye cebine sokacak mı?" diye beni deniyor, hoşuma gitti. Dükkânında çalıştırdığı kimsenin emin insan mı, güvenilir insan mı, hain insan mı olduğunu bilmesi lazım.
Bizim askerlik yaptığımız zaman hemşerilerimizden birisi geldi, bizim bölüğe aldık. Ondan bir hafta sonra yüzbaşı geldi, dedi ki:
"Senin hemşerin çok dürüst."
"Ne oldu?" dedim.
"Ben onu çay ocağının başına görevlendirdim" dedi.
Terhis olmuş arkadaşı. Bir hafta önce öteki çaycı bu bizim hemşeriyi oraya tayin etmiş yüzbaşı.
"Yüzde yüz fazla varidat getirdi." dedi.
Bölüklerde paralar toplanıyor, bölüğün ufak tefek, dökük musluk vesaire tamir işleri oradan çıkıyor.
"Yüzde yüz fazla varidat getirdi." dedi.
Bir hafta içinde çay içenlerin adeti iki misli artmaz ki.
Ne olmuş?
Evvelki er kazancının yüzde ellisini cebe atıyormuş. Bu er kazancının tamamımı bölük komutanına getiriyormuş.
İşte emin adam, işte hain adam!
Göreve getirildi askerlik vazifesi yapıyor. Ha nöbet tutmak, ha çay ocağında çay yapmak. Nöbete çıkmıyor, başka iş yapmıyor görevi o, oradan para alamaz hain, hıyanet ediyor. Kasaya koyduğun adam, işin başına getirdiğin adam, dükkâna tayin ettiğin adam güvenilir insan olmazsa hain olursa illallah diyor insan. Atıyor onu kısa bir zaman sonra. Ama güvenilir bir insansa, alıyorsun onu bağrına basıyorsun, bir yere gitmek isterse gitme diyorsun maaşını arttırıyorsun, sermayene ortak ediyorsun, yarın öbür gün ev yapıp veriyorsun vesaire filan, kaldırıp gidiyor. Hiçbir şey yoktu neden?
Dürüst olduğu için, emin insan olduğu için.
Eminlik güzel bir vasıftır, Peygamber Efendimiz' in sıfatı. Nasıldı Peygamber Efendimiz' in sıfatı? Muhammed el-Emin. Herkes parasını getirip emanet ediyordu. Peygamber Efendimiz' e verirdi. Ve hicret edeceği zaman Hz. Ali Efendimiz' e:
"Al şu emanetleri sahiplerine ver." diye vasiyet etti.
Yerlerini söyleyip de öyle hicret edecekti Peygamber Efendimiz. Muhammed el-Emin. Herkes güveniyor. Hıyanet etmez, yanlış söz söylemez, hakemlik yapsa garp etmez, zulmetmez diye herkes biliyor. Bu vasıf da önemli. Haya vasfı önemli, utangaçlık ve Allah'tan utanmak… Kullardan da utanmak önemli, emin olmak önemli.
Bir de sıdk, "doğru sözlülük", bu çok önemli. Yalan söylemez bir Müslüman. Dobra dobra, aşikâre, hak bildiği şeyleri söyler. Soruldu mu söyler, ben fakültede veyahut mühendislik mektebinde işte hocalarım oldu, kalkar sınıfta bir çocuk bir şey sorar.
Fesübhanallah!
Öyle bir şey soruyor ki; cevap versen kanunlara göre doğru cevabın suç olabilir. Ama sormuş, cevap vermesen "Hoca korktu." diyecekler. Sonra hakikaten öğrenmek istiyorsa, öğrenmek isteyen insana bir ilmi vermemek o da günah. Talebeden ilmi saklamak da günah. Hak bildiğimiz şeyi söylüyordu ne kanun kalıyordu ne usul kalıyordu ne kaide kalıyordu dobra dobra.
Bir keresinde mühendislik mektebinde profesör müdür geldi: "Ya sen sınıfta şöyle şöyle söylemişsin." "Evet söyledim." Dedim. "Sordular, söyledim. Sorduktan sonra söylememek bana ar gibi geldi. Söyledim dobra. " "Peki." dedi. "Kanaatimi söyledim, dobra dobra söyledim." dedim.
Doğru sözlülük çok önemli, Müslüman dobra dobra dosdoğru olacak. İşte bu üç vasıf varsa bir kimsede, onu dost edebilirsiniz. Ona sırrınızı açabilirsiniz, onu arkadaşlarınızın arasına alabilirsiniz.
Allah cümlemizi her bakımdan en güzel sıfatlara sahip kullardan eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin, sevdiği kulların zümresine dahil eylesin. Cennetiyle Cemali’yle müşerref eylesin.