El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Bu da pek çok hadis-i şerif kaynak kitaplarında sahih, hasen hadis diye bildirilmiştir. Abdest almakla ilgili bu hadis-i şerif Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Biz şimdi nasıl abdest alıyoruz?
Elhamdülillah evimizde musluklar var, şaldır şaldır sular akıyor. Oradan alıyoruz. Kimisinin durumu müsaitse bir de ısıtıcı koyuyor; hava soğuk bile olsa musluğu açtığı zaman sıcacık su geliyor. Oh ılık ılık, sıcacık suyla abdestini alıyor, camiye geliyor.
Arabistan'da böyle miydi? Peygamber Efendimiz' in zamanında insanlar bu kadar rahat mıydı?
Nerede! Su kuyudan çekilecek…
İpleri çekmekten elleri şişerdi. Hz. Ali Efendimiz, Fatımâtü'z-Zehrâ validemiz radıyallahu anhümâ Peygamber Efendimiz'e gelmişler de ellerini göstermişler:
"Mübarek babamız, elimize bak! Kuyudan su çekmekten el değirmeninin kolunu tutup çevirmekten ellerimiz kabarcık oldu, yara oldu…" diye ellerini göstermişler. Su çekmek kolay değildi.
Bizim ev halkına, "Bizim köye gidelim." diyorum. Diyorlar ki:
"Orada ne yapacaksın, su yok!"
Halbuki bahçede su var ama evin içinde olmayınca su yok sayılıyor. Eskiden herkesin bahçesinde su olsa herkes bayram ederdi. Bir kuyusu olsa bayram ederdi.
Su yok.
"Musluk var mı?" Musluk da yok.
Peki, ne olacak? Ya kaptan dökecek ya kepçeyle vs. alacak veya elini kaba daldıracak.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Sizden biriniz uykusundan uyandığı zaman elini su kabının içine daldırmasın."
Hattâ yağsilehâ selâsen. "Uykudan uyandığı zaman üç defa elini yıkamadan elini su kabına daldırmasın."
Elini kaba daldırmayacak, üç defa eline suyu dökecek, üç defa yıkayacak. Eli üç defa yıkadığı zaman temiz olacak. Sonra o temiz elini kaba daldırıp abdesti alabilir. Suyu ağzına burnuna elini kepçe gibi kullanarak alabilir. Musluk yok, akma ihtimali yok. İlk başta bir elini üç defa yıkamakta zorluk çekecek, sonra eli temiz olduğu için artık kaba daldırıp o kaptan abdesti alabilir. Efendimiz "Üç defa yıkamadan almasın!" diye buyurmuş.
Sonra sebebini izah etmiş:
Fe-inne ehadeküm lâ yedri eyne bâtet yedehû. "Sizler uyku uyuduğu zaman elinin nerede gecelediğini bilmez ki…"
Ağzına mı soktu, burnuna mı soktu, toprağa mı bulaştı, temiz yerde mi kirli yerde mi, aşağıda mı yukarıda mı bilmez. Onun için elini üç defa yıkasın. Abdest alacaksa da elini yıkanmamış olarak kaba sokmasın, diye bir tavsiye!
Bazen siz de bu duruma düşebilirsiniz. " Medeniyet artık yayıldı, musluk var, çeşme var…" dersiniz ama pattadak dağ başında kalırsınız; otobüs bir yerde durur, araba bir yerde bozulur; böyle gerekebilir, bunlar hayatın cilveleridir. Hiç ummadığın yerde birtakım şeylerle karşılaşabilirsin. Onun için sen de bir kabın içinden dökülmesi mümkün olmayan bir yerden su kullanma durumun olursa elini ilk önce zorlanarak temizleyeceksin, elini üç defa yıkadıktan sonra elini sokarsan o kabın içindeki suya, varile, kovaya, başka bir şeye zarar etmez. Üç defa yıkandıktan sonra onu pisletmez, pis su saydırtmaz.
İze'steykaza ehadüküm fe'l-yekul: Elhamdulillâhillezî redde aleyye rûhî ve âfânî fî cesedî ve ezine lî bi-zikrihî.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
"Sizden biriniz -gece veya sabah- uykudan uyandığı zaman şöyle desin:
Elhamdülillah ellezî redde aleyye rûhi. "Benim ruhumu bana geri bahşeden Allah'a hamdolsun."
Çünkü ruhu öbür âlemlere, rüya âlemine gitti, aklı başından gitti; uyandığı zaman geldi.
"Benim ruhumu tekrar bana iade eden Allah'a hamd olsun."
Uykudayken hiçbir şeyden haberi yok; yangın olur, böcek gelir, akrep gelir bir şey görmez anlamaz... Ama uyandığı zaman tekrar ruhu yerine oturmuş, aklı başına gelmiş oluyor. Bu da bir nimet!
Çünkü Allah ya ruhunu, aklını iade etmezse, ya uykusundan hiç uyanamazsa, devamlı bitkisel hayat… Veya ölürse, akıl başına gelmezse… Aklının başına gelmesi, tekrar normal hayatî faaliyetlere geçmesi bir nimet. İnsan nimeti görmeli. O nimete şükretmeli;
Elhamdülillâhillezî redde aleyye rûhi. "Ruhumu bana geri veren, iade eden Allah'a hamd olsun." Ve âfânî fî cesedî. "Ve vücudumu da afiyetli kılan Allah'a hamd olsun."
Çünkü uyudum; hasta değilim, felçli değilim, aklım kaymış-kaçmış durumda değilim… Ruhumu iade etti; vücudumu da bedenimi de afiyetli olarak kaldırmış olan Allah'a hamd olsun.
Ve ezine lî bi-zikrihî. "Kendisine zikretme için bana izin vermiş olan Allah'a hamd olsun."
"Benim ruhunu bana tekrar geri iade eden, vücudumu afiyetli kılan ve kendisini zikretmeye bana müsaade buyuran o Allah'a hamd-ü sena olsun." diye kalkacak. Uykudan kalktığı zaman.
Tabi ibadet için kalkış oluyor. Demek ki gece namazına kalkış zamanında böyle okunacak.
Muhterem kardeşlerim! Her zaman söylüyordum, işte delil karşımıza çıktı. Diyordum ki:
"Sabahleyin camiye gidemediysen akşamlardan işlediğim bir cezadandır." diyordum.
Sabah namaza gelemedin.
Neden? Akşam ne sohbet ettin sen, gıybet mi, dedikodu mu yaptın, abdestsiz mi yattın… Ne oldu?
Gece senin bir kusurun var ki sabah namazına gelemedin, diyordum. Bu duada Peygamber Efendimiz' in sözünde delil var.
Ne diyor?
"O Allah'a hamd olsun ki zikrine bana müsaade etti. Bana zikrini yapmama izin veren Allah'a hamd olsun." diyor.
Muhterem kardeşlerim!
Demek ki zikir de izinle oluyor, ibadet de izinle oluyor. Allah dilemezse adam Müslüman olamaz, ibadet edemez, namaz kılamaz, hayır yapamaz. Hepsine müsaade Allah'tan çıkıyor, Allah izin veriyor.
Niye birisine müsaade çıkıyor da ötekisine çıkmıyor?
Manevi birtakım kanunları bize gösteren bazı hadis-i şerifler var. Maddî kanunlar var, fizik kanunları var, bir de maneviyatın kanunları var.
"Sen bir günah işledin mi, bir suç işledin mi, bir edepsizlik yaptın mı Allah'ın tevfîki refik olmuyor. Allah hidayetini, tevfîkini çekti mi kendi başına kalıyorsun. O zaman hayır yapmaya muvaffak olamıyorsun. Kabahat, kusur gene sende!
Demek ki zikir bir şerefmiş, Allah herkese vermiyor; camiye gelebilmek çok büyük bir şerefmiş, Allah herkese vermiyor. Sevaplı bir iş yapmak çok kazançlı bir şey, bu kazancı Allah herkese nasip etmiyor.
İbadet yapamayan bir insanın çok ağlaması lazım. "Nedir benim bu halim ki Allah bunu bana nasip etmiyor…" demesi lazım.
Ortada bir nasipsizlik var!
Çare ne? Çare de gene Allah'tan, başka bir yerden değil! Eczaneden alınacak bir ilaç yok. Çare gene Allah'tan!
Ne yapacak?
Çare tevbe etmek, pişman olmak, gözyaşı dökmek. "Affet yâ Rabbi! Ben pişman oldum. Bilerek yaptığıma da bilmeyerek yaptığıma da pişmanım, beni bağışla yâ Rabbi!" demekten başka çare yok.
Ama Allah daha çok sevsin diye insan önce bir hayır yapar; bir sadaka verir, fukaraya vs. bir hayır hasenat yapar. Sonra belki bir gusülsüzlük, belki bir şey vardır diye "Yâ Rabbi! Benim bilmediğim kirlerim paslarım, günahlarım varsa aksın…" diye güzelce bir gusül abdesti, boy abdesti alır. Sonra bir fukaraya vs. hayır hasenat, sadaka verir. Sonra da seccadesini yayar, namaz kılar, elini açar, Allah'a hamd-ü sena eder.
Fatiha bize bir edep öğretiyor. Doğrudan doğruya İhdina's-sırâte'l-müstakîm, "Yâ Rabbi! Bizi doğru yola çek, doğru yola götür." diye başlamıyoruz. Bize edep öğretiyor. Elhamdullillâhi rabbi'l-âlemîn, "Hamd olsun âlemlerin rabbine, Allah'a!" diye başlıyoruz. "Rahman'dır, Rahim'dir." diye düşünüyoruz, O'nu güzel sıfatlarıyla övüyoruz; sonra istiyoruz.
Onun için Allah-u Teâlâ hazretlerini övsün, sena eylesin. Hamd eylesin, nimetlerini itiraf eylesin: "Yâ Rabbi! Sen bana çok nimetler ihsan ettin, ben sana layık kulluk edemedim. Kabahatliyim, bütün suçlar benim. Kabul ediyorum, hatamı anlamış bulunuyorum. Affet yâ Rabbi, çok pişman oldum, bundan sonra bir daha yapmayacağım, iyi kulun olacağım yâ Rabbi!.." diye, can-u gönülden söz versin. O zaman hatası kalkar.
Haram lokma yerken nasip olmaz. Hatta ben size kesin olarak şunu söylüyorum muhterem kardeşlerim:
Helal lokma yiyen bir insan haram iş yaptı mı o zaman ayağı kaymaya başlar. Lokman helaldi ama sözün haramdı!
Lokmanın haramı haram da sözün haramı haram değil mi? O da haram!
Hem sözünü doğru söz söyleyeceksin hem gözünü günahtan koruyacaksın hem kalbini yanlış kanaatten, fikirden koruyacaksın. Kalbi fâsid, kalbi yanlış düşüncede, yanlış fikirde; o zaman da ayağı kayar. Edepsizce bir düşünceye kapılır, kafasına şeytan bir fikir sokar, ona ters bir söz söyler…
"Doğru olabilir mi acaba!" diye küfrün bir pisliğinden yine bulaştırır. Sonra kalbi bozuksa, lisanı bozuksa, lokması bozuksa doğru bir insanın ayağı bir haramdan dolayı kayar muhterem kardeşlerim!
Onun için haram lokmayı keseceğiz, haramları bırakacağız; sonra yalvaracağız. Yalvardın mı affetmek yine Allah'ın şanından:
"Ümit kesmeyin tevbe edin, ben sizin tevbenizi kabul ederim, teveccüh ederim. İsteyin, istediğinizi veririm!" diye Kur'ân-ı Kerîm'de kendisi vaat ediyor. Vaadi haktır, vaadinden hulfü, dönmesi yoktur. Allah'ın vaadi vaattir, mutlaka yapacak. Onun için zikir de namaz-niyaz da Allah'ın izniyle.
O zaman, yapabilen insanlar da şükretsinler, "Elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbi!" desinler ki Allah bu nimeti onlara nasip etmiş.
Yâ Rabbi! Çok şükür ki bizi camide topladın. Elhamdülillah bizi camide topladın, abdesti aldırttın, namazı kıldırttın, Peygamber Efendimiz' in hadislerini dinlettiriyorsun…
"Yâ Rabbi! Sen bu hadislerdeki müjdeleri bize vermek istemesen bunları dinlettirir miydin?" demek lazım. "Dinlettiriyorsun; demek ki bizim o mükâfatlara ermemizi istiyorsun. Yâ Rabbi! Çok şükür sana." dememiz lazım. İşin aslı bu!
Ötekisine dinlettirmiyor da niçin sana dinlettiriyor? Demek ki bu da bir nimet, o nimeti sana nasip etmiş!
Mükâfatlı müjdelerini duyuyorsun. "Gece kalkayım…" diye kafana yerleştiriyorsun. Kalkınca Allah'a hamd edeyim diye hafızana yer ediyor.
Allah sana öğretiyor! Peygamber Efendimiz 1400 yıl önce yaşamış ama Allah öğretiyor; "Kulum, gece namazına kalk!" diye davet geliyor. Kalktığın zaman da böyle ol, abdestini de şöyle al…
Her şeyi öğretiyor daha ne istiyorsun?..
Elhamdülillah daha ne isteriz?
Ne isteriz?
Duyduğumuzu yapmak, ilmimizle amil olmak isteriz. Duymak yetmiyor; insan duyduğunu uygularsa…
"Duydum, sevapları kazandım."
"Dur! Daha olmadı, daha kazanmadın. Gece kalkarsan sevabı kazanacaksın. Bu işleri yaparsan sevabı kazanacaksın!"
Yapmazsan?
El-İlmü bilâ amelin vebâlün. "Uygulaması olmayan kuru bilgi, insana yüktür, vebaldir, sorumluluktur!"
Ahirette onun hesabı olacak. Allah, "Duydun da niye yapmadın kulum?" diyecek.
İnkâr mı edeceksin? Bilip yapmadığı zaman sorumluluğu olur. O bakımdan Allah celle celâlüh hazretlerine hamd-ü senalar olsun. Şükrederiz, hamd ederiz ki bizi bu meclislere getirtti, bu sözleri, hadisleri bana okutturdu, bana da öğretti, size de dinlettirdi, size de öğretti.
"Yâ Rabbi, bu nimetine hamd ederiz. Bu bilgimizi uygulama nimetini de ihsan etmeni niyaz ederiz!" Diye dua etmemiz lazım.
İze'ysteykaza'l-insânu min menâmihî ibtederehû melekün ve şeytânun fe-yekûlü'l-melek iftah bi-hayr ve yekûlü'ş-şeytan iftah bi-şer. Fe-in kâle: Elhamdülillâhillezi ahyâ nefsî ba'de mevtihâ elhamdülillâhillezi yumsiku’s semâe entakae ale'l-ard. Elhamdülilillâhillezi yumsikü'lleti kadâ aleyhe'l-mevt ve yürsilü'l-uhrâ ilâ eceli'n-müsemmâ tarade'l-melekü'ş-şeytâne ve zalle yekleuhû.
Bu da Câbir radıyallahu anh'ın rivayet ettiği bir hadis-i şerif.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Menâm da nevm gibidir. Masdar-ı mîm'i "uyumak" demek.
Kadın olsun, erkek olsun; aklı başında olan her kişi, uykusundan uyandığı zaman…
İze'ysteykaza'l-insânu min menâmihî ibtederehû melekün ve şeytânun. "Sizden biriniz uykudan uyandığı zaman hemen yanına bir melek ve şeytan gelir."
Yarışırcasına alelacele, hemen kapmak için ikisi birden gelir. Uyanan insanın başının ucuna bir melek, bir şeytan gelir.
Uyuyordun, faaliyetler kapalıydı. Şimdi faaliyetleri açılıyor; kalkacaksın, konuşacaksın, işler yapacaksın.
İftah bi-şerr. Şeytan da der ki; "Yok yok, hayırla açma; şerle aç!"
Hani adama;
"Bugün soldan mı kalktın be adam! Her şeyin ters!" filan diyoruz. Demek ki başına melek geliyor; "Hayırla başla!" diyor, şeytan geliyor; "Şerle başla!" diyor. Şeytan şeytanlığını yapıp onu şeytanî yola çekemeye çalışıyor. Melek de ikaz ediyor.
"Ben bunu duymuyorum hocam."
"Duymuyorsun ama duyan söylüyor, daha ne istiyorsun?"
Peygamber Efendimiz söylüyor. Allah sana da duyursun. Belki duyursa, gösterse korkarsın. Kıllı, kuyruklu, boynuzlu şeytan karşına gelmiş, insanın aklı başından gider! Belki sadece haberinin verilmesi daha iyi. Meleği görse sevinir de…
Fe-in kâle. "Uyanan kişi şu sözleri söylerse…" Tarade'l-melekü'ş-şeytân. "Kul şu duaları okursa, melek şeytanı tart eder, onu defeder."
Hadi git bakalım, sana burada iş yok!
Uzaklaştırır, tart eder.
Ve dalle yekleehû. "Onu korumaya başlar."
Kişi meleğin himayesine girdi; melek, şeytanı defetti. Artık uykusundan uyanan o kimsenin hâli nasıl güzel!
Neden? Melek muhafızı oldu. Melek onu hıfzetmeye başladı, himayesi altına aldı.
Bazı insanlar bir sürü berbat sözler söylüyor. Yatağından kalkıyor, sağa sola saldırmaya, kalp kırmaya başlıyor. Onun için bu duayı ezberleyelim, öğrenelim.
Üçüncüsü; Elhamdülilillâhillezi yumsikü'lleti kadâ aleyhe'l-mevt ve yürsilü'l-uhrâ ilâ eceli'n-müsemmâ.
Elhamdülillâhillezi ahyâ nefsî ba'de mevtihâ. "Ölüm gibi bir haldeyken, uykuda hiçbir şeyden habersiz ölmüş gibiyken o ölümünden sonra canımı, nefsimi tekrar dirilten Allah'a, hamd olsun."
Uyku ölüme benzer, ölüme yakındır. Her ne kadar uykuda kalp atıyor, hayatî faaliyetler hafif bir tarzda devam ediyorsa da bir çeşit ölüm gibidir. Kişi uykuda hiçbir şeyi fark etmiyor. Her türlü hücuma karşı müdafaasız durumda oluyor.
"Benim nefsimi, canımı ölümümden sonra tekrar dirilten Allah'a hamd olsun."
Uyanmak, ölümden kalkmak gibi olduğundan hamdlerin biri bu.
Elhamdülillah ki uyanabildim, ya uyanamazsam?
Bazen oluyormuş; anestezi uzmanları ameliyatta hastayı bayıltıyormış, ayıltamıyorlarmış. Bayıltmasına bayılttı, ayıltmasına gelince ayıltamıyor. Adam gitti gidiyor. Öyle de olabilir. Böyle olanlar da belki vardır. İnsan gazeteleri okusa misalini bulabilir.
"Semayı yere düşmekten muhafaza edip tutan Allah'a hamd olsun."
Bu bir ayet-i kerimenin kelimeleridir.
Sema başımıza yıkılsa ne oluruz? Yıldızlar sapır sapır gelse, dünyaya çarpsa, kafamıza dökülse ne olur?..
Kıyamet kopar!
Bir yıldız gelse, yıldız gelmese de göktaşları gelse, göktaşı bombardımanına uğrasak…
İrili ufaklı meteorlar geliyor; Beyazıt Meydanı'na bir tane, Fatih'e bir tane… İnsanlar mahvolur. Semanın yere düşmemesi, semanın sema olarak, yerin yer olarak kalması!
Sema yere nasıl düşer?
Meteor düşmesi, yıldız düşmesi filan dedim ama bir de astronomi bilginleri diyorlar ki; "Gökyüzünde sönmüş yıldızlar var. Bütün bu atomik faaliyetleri vs. yapmış, sönmüş; çok yoğun bir kitle haline gelmiş. Kitlesi yoğun olduğu için yoğun kitle, yakınından geçen başka hafif kitleleri kendisine çekiyor, kendisine katıyor.
Astronomi bilginleri; gökyüzünde etrafından geçen yıldızları, gökcisimlerini yutan kara noktalar tespit etmiş. Gökyüzünü teleskopla tararken bakıyorlar ki kara nokta! Çünkü ışıksız, çünkü orada bir patlama ve atom şeyi [hareketi], radyasyon falan yok.
Işıksız, sönmüş bir yıldız ama adamakıllı yoğunlaşmış, tabiri caizse gülle gibi olmuş. Tabi gülleden çok daha ağır.
Bu gülle gibi olan gök cismi, yakınından bir yıldız geçerken yörüngesini kendisine yaklaştırıyor. Mıknatısın küçük demir parçalarını çektiği gibi kendi içine katıyor, onu yutuyor. Böylece gökcisimlerini yutan kara noktalar oluşuyor.
Dünya da böyle bir duruma gelse; dünyanın ayı etrafında, ilk önce kendisine küt diye çeker. İşte o zaman sema insanın başına göçmüş olur.
Ay dolunayken; "Aman mehtap ne güzel…" derken yaklaşsa yaklaşsa, küt diye çarpsa dünyanın hâli ne olur?
Ne olacağı ortada!
Allah'ın celle celâlüh kudretinin bir eseri de bu ayet-i kerimede bize işaret ediliyor ki sema, sema olarak duruyor. Ay dünyanın uydusu ama dünyaya düşmüyor.
Neden?
Öyle muhteşem kanunlar var ki Allah ona bir dönme vermiş: Dünyanın bir cazibe kanunu var, dönmenin de bir merkezkaç kuvveti var. İkisi arasını dengelemiş; ay belli bir mesafede duruyor. Ne fizik kanunları ne şahane nizam var ki ay dünyanın uydusu olduğu halde, dünyadan küçük olduğu, dünyanın yakınında olduğu halde düşmüyor.
Neden?
Çevirdiğin şeyi, sapanı veya bir taşı bıraktığın zaman dışa gider. Döndü mü dışa gitme kuvveti meydana geliyor da onun için!
Bu ayet-i kerimede işte bu nizama işaret ediliyor. Allah celle celâlüh göğü başımıza geçirmiyor. Ayı, kameri, yıldızları dünyaya sapır sapır indirmiyor, çarptırmıyor. Kâinatın nizamı devam ediyor. Kıyamet kopmuyor, hayat devam ediyor.
Allah hem benim ruhumu uykudan sonra uyanıklık âlemine gönderiyor, O'na hamd olsun; hem de dünya nizamı devam ediyor, dünya yıkılmıyor, ona hamd olsun, demiş oluyor.
İnsan bunu söylerken bu üç hamdi, Allah'a şükredilecek noktayı hatırına getirmiş oluyor. İnsan;
"Allah benim canımı tekrar bana bağışladı. Aklım başımda hayata döndürdü. Gökyüzünü başıma geçirmedi, kıyamet kopmadı, dünya hayatı devam ediyor. Kulların bazısı eceli geldiği zaman uykudan uyanamıyorlar, vefat edip gidiyorlar; beni hayata gönderdi, ölenlerden etmedi, daha yaşıyorum. Bu hayatıma hamd olsun." demiş oluyor.
İşte böyle hamd ile başlayan bir kimsenin başına gelmiş olan melek, öbür tarafına gelmiş olan şeytanı tart eder.
Hadi bakalım oradan, yallah.
Şeytan ondan gider, sonra melek ona hâkim olur. O günü hayırlı bir gün olarak geçer.
Demek ki bizim dedelerin de "Mübarek, bugün sen sol tarafından mı kalktın, nedir bu!" filan dediklerinin dinimizde hadis-i şeriflerde mesnedi olduğu anlaşılıyor.
Allah bize güne böyle hayırlı başlamayı, günü hayırlı sürdürmeyi, hayırlı bitirmeyi nasip etsin. Ömrümüzü faydalı ömür eylesin. Salih amelleri işlemekle verimli geçirmeyi nasip eylesin. Huzuruna yüzü ak, alnı açık, sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı nasip ve müyesser eylesin.