21.03.1993 - Vesile Makamı, Salat ve Selam, Cemaat ve Abdest Almak

21.03.1993 - Vesile Makamı, Salat ve Selam, Cemaat ve Abdest Almak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ salleytüm fe-selullâhe liye'l-vesîlete kîyle ve me'l-vesiletü kâle a'lâ deracetin fi'l-cenneti lâ yenâluhâ illâ raculun vâhidun ve ercû en ekûne ene hüve.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
İzâ salleytüm. "Namaz kıldığınız zaman..." Veya namaz kılınacağı zaman ezan okunuyor ya işte o zaman, veyahut da Peygamber Efendimiz' e salât-ü selam getiriliyor, o zaman.
Ne yapacak?
Fe- selullâhe liye'l-vesîlete. "Benim için Allah'tan vesile isteyin." Yani, "Yâ Rabbi! Peygamber Efendimiz'e vesîleyi ver." diye isteyin.
Kîyle ve me'l-vesiletü? "Vesîle nedir yâ Resûlallah?" Sana vesileyi Allah versin diye dua edeceğiz ama vesile ne? Neyi versin Allah? Ne demek? Efendimiz buyurdu ki;
A'lâ deracetin fi'l-cenneti. Cennetin dereceleri var, cennetin en yüksek derecesi el-Vesile. Çünkü Allah'a yakınlık yeri. Onun için isimlendirilmiş, vesile diye isimlenmesi ondan. "Cennetin en yüksek derecesidir."
Lâ yenâluhâ illâ raculun vâhidun. "Bu dereceye Allah'ın yarattığı insan cinsinden, âdemoğullarından bir tek adam çıkacak."
Kim? Peygamber Efendimiz. Şöyle söylemiş;
Ve ercû en ekûne ene hüve. "Umuyorum ki o bir şahıs ben olacağım." İfadesi de böyle mütevaziâne... O benim makamım diye o tarzda söylemiyor da cennetteki en yüksek derecedir ancak o mertebe bir tek şahsa, bir tek âdemoğluna verilecek. Umuyorum ki o tek şahıs ben olacağım. Mütevaziâne böyle ifade etmiş. Makam-ı Mahmûd denilen yüksek, en yüksek derece. Allah-u Teâlâ hazretleri ona cennetin en yüksek mevkiini böyle verecek.
Tabii Peygamber Efendimiz' e salât-ü selâm etmek vazifemiz, ayet-i kerime ile vazife.
İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne ale'n-nebiyyi yâ eyyühellezîne âmenû sallû 'aleyhi ve sellimû teslîma.
Bunda ne diyor? Niye Peygamber Efendimiz' e dua ediyoruz, salât ü selâm ediyoruz?
Bize geliyor faydası. Çünkü sen birisine esselamu aleyküm dedin mi, o da sana ve aleyküm selam der. Sen Peygamber Efendimiz' e salât-ü selâm getirdin mi, o da sana selam ediyor, yaşıyorsun sen; nimete gark oluyorsun, devlete eriyorsun, rahmete gark oluyorsun. Resûlullah'tan 1400 yıl sonra yaşamışsın ama yine duasını alıyorsun.
Neden?
Çünkü senin selamını melekler kabrine götürüyorlar nurdan tabaklarda arz ediyorlar. Yâ Resûlallah! İstanbul'dan İskenderpaşa camiinden, hacı filanca sana selam getirdi, gönderdi, buyur yâ Resûlallah; arz ediyorlar, o da selamın karşılığını veriyor. Bir selam edene on misli mükâfat, çünkü hasenat en aşağı bire ondur. Allah-u Teâlâ hazretleri bir insanın nice nice dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarını karşılar.
Resûlullah'ın duasını bedavadan, kurnazlıkla elde etmenin yolu nedir?
Resûlullah'a dua etmektir, sen ona dua edersin, o da sana dua eder, otomatik olarak onun duasını kazanmış olursun, böylece dünya ve ahiret saadetine erer. Resûlullah'a salât-ü selâm eden insanın kârı çok oluyor. Onun için günlük vazifelerimiz, dervişlik vazifeleri arasında Resûlullah'a salât-ü selâm da olacak. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e en aşağı 100 defa salât-ü selâm getirmek lazım.
Bir de hususi emri var. Cuma gecelerinde, yani perşembe akşamı ezanı okunduktan sonra, cuma gecesi başlıyor ve Cuma gündüzlerinde Efendimiz' e salât-ü selâmı çok edin. Kendisinin tavsiyesi böyle, yani bana o zaman salât-ü selâmı çok edin.
Neden?
Cuma hayırlı mübarek bir gündür, ona selam ettikçe insan cuma gününde Peygamber Efendimiz' in duasını almış oluyor. Çok istifadeli... Ümmet-i Muhammed istifade etsin, dünya ve ahiretleri mamur olsun diye Efendimiz her şeyi bildirmiş.
Peygamber Efendimiz' e salât-ü selâm edeceğiz, bir de vesile isteyeceğiz. Yâ Rabbi! Vesileyi ona ihsan eyle diye o cennetin en yüksek derecesini ona talep edeceğiz, isteyeceğiz. Tabii verecek Allah, Peygamber Efendimiz bildiriyor, vereceğini zaten bildirmiş. Resûlullah'ın şanının, makamının, değerinin, kıymetinin ne kadar yüksek olduğunu, eşsiz, emsalsiz bir insan olduğunu, Allah'ın en sevgili kulu olduğunu hatırlamış oluyoruz. Öyle bir peygamberin ümmetiyiz!
Bizim zihnimize yerleştireceğimiz nedir?
Ben öyle bir peygamberin, o kadar yüce bir peygamberin ümmetiyim. Onun şefaatine erersem, onun yolunda yürürsem ne mutlu bana! Allah'ın en sevdiği kul, örnek insan, en güzel hayatı Allah'ın rızasına uygun sürmüş olan insan diye, insan ona o zaman daha iyi bağlanır.
İzâ salleytüm ale'l-cenâzeti fe-ahlisû lehe'd-duâe.
Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten ki Efendimiz' in bu sefer cenazeyle ilgili bir nasihati var, buyurmuş ki:
"Cenazeye namaz kıldığınız zaman, duayı halisane, içten yapın." İhlaslı dua edin. Çünkü çok muhtaç, zavallı, hali çok perişan, ondan sonra onun başına neler gelecek, sizin önünüzden kalkacak, o kabristana gidecek.
Kabre konulacak, kabir onu sıkıştıracak, melekler gelecekler başına dikilecekler, sorgu sual olacak, sağına soluna bakacak kendisine bir yardım edecek kimse yok, kara toprağın altında hali çok zor. Çok zor, Allah-u Teâlâ hazretleri bu kardeşimize yardımcı olsun, affeylesin, mağfiret eylesin diye ona ihlâsla, candan, gözümüz yaşararak dua edeceğiz.
Neden?
E bugün ona, yarın sana diyorlar ya. Yarın da sana... Sen de bir gün cemaatin önüne getirileceksin, sen de bir gün kara toprağa gömüleceksin.
El-Kabru bâbun ve küllü'n-nâsi dâhiluhu. "Kabir öyle bir kapıdır ki herkes onun içinden geçecek." Geçit, herkesin geçeceği bir kapı. Geçmeyen, geçmeyecek yok.
El-Mevtu ke'sun ve küllü'n-nâsi şâribuhu. "Ölüm de bir acı şerbet ki herkes içecek." İstese de istemese de o kâseyi sunacaklar ölümün şerbetini içecek.
Nazar eyle itirü bazar eyle götürü.
Bitti artık, öldü adamcağız, daha ne istiyorsun? Adam zaten ölmüş, yakasını bırak artık. O zaman ihlâsla ona dua etmek lazım. Küçük şeyleri affetmek lazım.
Ve'l-âfîne 'ani'n-nâsi.
Affedeceğim ama ne olacak?
Allah affedenlere çok büyük mükâfatlar veriyor, onları kazanacaksın.
İzâ salleytüm halfe eimmetiküm fe-ahsinû tuhûraküm fe-innemâ yurtecü ale'l-kârii kırâetuhû bi-sûi tuhri'l-musallî halfehû.
Huzeyfe radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz enteresan bir hususu söylüyor. Buyuruyor ki:
"İmamlarınızın arkasında namaz kılarken abdestinizi güzel almış olun." Abdestiniz iyi alınmış, eksiksiz, kusursuz bir abdest olmuş olsun. "Çünkü imamın okuması, arkasındaki namaz kıldırdığı cemaatin abdesti bozuk ise, iyi alınmamışsa ondan etkilenir." İmam şaşırır, kıraatini güzel yapamaz vesaire... Yani arkasındaki adamın abdestindeki bozukluk imama tesir eder.
Sübhanallah! Arkadaki, imamın arkasında namaz kılan cemaatin abdest almaktaki eksiği, kusuru, imamın kıraatine, okumasına, huzuruna, vazifesini doğru düzgün yapmasına tesir ediyor, engel oluyor. Karıştırtıyor kıraatini, şaşırtıyor.
Vaaz da öyledir, başka kitaplardan okumuştum ki dinleyenin ihlâsı, konuşan vaize tesir edermiş; o zaman o güzel konuşurmuş. Dinleyenin ihlâssızlığı da tutukluğa sebep olurmuş. Hutbede ve vaazda dinleyenin ihlâssızlığı, kalbinin fesatlığı, kötülüğü menfi olarak tesir edermiş. Birbirine bağlı, manevi bağlarla irtibatlar var, birisi ötekisine tesir ediyor.
Tabii o imam kimdir? Cemaatin Allah'ın huzuruna öne sürdüğü sözcüsüdür.
Yani imam kim? Başına kavuğu geçirmiş öne geçmiş, imam kim?
İmam senin görevlin, senin sözcün. Allah'ın huzurunda senin namına kıraat ediyor, Allah'ın rahmetini istiyor, Allah'tan senin namına talepte bulunuyor, senin sözcün. Bir grup halinde, insan bir heyet halinde büyük bir dergâha giriyor, bir sözcü var, o konuşuyor; herkes konuşamaz ki, her kafadan bir ses çıkmaz ki!
İmam o. E sen şimdi arkada imamın konuşmasını, kıraatini bozacak bir durumda olursan, sen kendin zarar edersin. Çünkü imam senin görevlin. Netice itibariyle senin vazifeni yapıyor. Onun vazifesini güzel yapması, senin Allah indinde derece kazanmana sebep olacak, onun için abdesti güzel almak lazım. Namaz kılmak abdest almaktan, hatta abdest bozmaktan başlıyor. Her zaman söylüyoruz.
Allah rahmet eylesin, Yuvalı Hoca varmış Ankara'da, çok gözü yaşlı bir vaiz, ihlaslı bir kimse imiş. Bizim komşular anlatırdı, -biz tanımaya fırsat olmadan, biz Ankara'ya gitmeden önce yaşamış, vefat etmiş de- çok ihlaslı olduğunu söylerlerdi, methederlerdi. Cemaate inceden inceye nasıl abdest alacağını, nasıl abdest bozacağını çok güzel anlatırmış... Çünkü her şeyin bir anahtarı, girişi var; namazın anahtarı abdest. Abdest güzel olmazsa namaza giriş güzel olmaz.
Bu abdestin güzel olması için de yüznumaradan işin tedbirinin güzel alınması lazım.
Ne bakımdan?
Bir kere yüznumarada paçasına, üstüne başına pisliğin bulaşmaması ve sıçramaması lazım. Bu çok önemli. Yüznumaraya gireceği zaman ayaklarını kıvırsın. Pantolonunun paçaları umumiyetle aşağıdan su alabilir. Aşağıdaki su da temiz değildir. Oradan birazcık su aldı mı paçalar, namazı olmaz.
Neden?
Elbisesi pis oldu mu namaz kabul olmaz da ondan.
Hocam çok güzel kıraat ettim de bilmem huşu ile kıldım da aklıma hiçbir şey getirmedim.
Ama pantolonun pisti, paçası pisti.
Onun için ben [golf pantolonlarını] çok seviyorum. O moda niye kalktı anlamıyorum. Eskiden bir golf pantolonlar vardı, paçası geniş değildi, çorabın içinde oluyordu, yere hiçbir şeyi değmiyordu. Golf pantolon veya şalvar, bileziği dar, aşağıya hiç dökülmeyen bir şey. Çok önemli yani, bu bol paçalar mutlaka yere sürtünüyor.
Bir de insan pantolonunu sıyırma durumunda daha da aşağı indiği için kıyafetlerin aşağıdan ıslanma ihtimali çok oluyor. Bu bir. Küçük abdestini yapıyorsa etrafa sıçratma ihtimali oluyor. Adam dikiliyor, yüznumaranın ışığı yok, karanlık, benzin istasyonunda otomobil, otobüs durmuş, yüznumaraya giriyor, sen dışardan duyuyorsun şırıltısını. Adam içerde küçük abdestini yapıyor diye anlıyorsun.
Şimdi onun elbisesi, pabucu, pantolonu, vesairesi sıçrantılarla kirleniyor, onunla namaz olmaz. Onun için sıçramamasına da dikkat etmek lazım. Bulaşmamasına dikkat edecek bir; aşağının, paçasının ıslanmamasına, sıçramamasına [dikkat edecek iki]. Yüznumara taşına herhangi bir şekilde oturuluyor, yüznumara taşının ön tarafı düz, oturduğu zaman oraya küçük abdestini yaparken idrar kuvvetle çıkıp da yüznumaranın taşına dik geldi mi şaldır şuldur, her tarafa sıçrıyor, o da olmuyor.
Eskiler o ön tarafı boşluk yapmışlar. Ben mesela, eski paşaların yaptırdığı camilerin yüznumaralarına Anadolu'da hatırlıyorum, o kadar güzel yapmış ki hiçbir şey bir yere çarpmaz; hiçbir su hiçbir yere çarpmaz, aşağısı geniş yapmış. Sıçratma meselesine çok dikkat etmek lazım, kabir azabının çoğu idrar sıçrantısından olur.
Üçüncüsü, mümkünse idrardan sonra ve büyük abdestten sonra yıkayıp kurulanmak lazım. Şimdi bu kurulanmanın da suyunun tam alınması gerekiyor, bu da önemli.
Dördüncüsü, eğer idrar tam arkası beklenmeden yüznumaradan kalkılmışsa... Şimdi yüznumaraya girdi, idrarını yaptı, kendisini bekledim sandı ama tam beklemedi, birkaç adım yürüyüp merdivenlerden çıkıp Bismillahirrahmanirrahim deyip şadırvanın tahtasına oturduğu zaman, oradan birkaç damla külotuna çıkıveriyor.
Neden?
Yollarından, güzelce sıvazlayıp, sonunu mutlaka almak lazım. İçinde idrar kaldı mı oturuşta, kalkışta çıkar. Denenmiş bir şeydir ki abdest aldıktan sonra, şöyle bir dikkat eder, sıvayıp bakarsanız, ucunda ıslaklık var. Demek ki idrar tam kesilmemiş, ona dikkat etmek lazım. Abdestin içerde kalmaması önemli.
Bunları niye böyle sıralıyoruz?
Sen zahmet çekiyorsun buraya geliyorsun, namaz kılıyorsun; abdest olmayınca namaz olmuyor ki. Abdest olmayınca namaz olmuyor, onun için söylüyoruz. Bütün bunların hepsine dikkat edecek, ondan sonra abdest almaya oturduğu zaman, abdest suyunu da şaldır şuldur, paldır küldür üstüne başına sıçratmayacak. Onu da güzel bir şekilde alacak. Ondan sonra yıkadığı uzuvlarda boş, ıslanmamış, yıkanmamış kısım bırakmayacak.
Gözünün etrafını iyi yıkamıyor, yıkamamış olabiliyor; yanaklarının, kulaklarının şu kenarları yıkanmamış olabiliyor, yüzünü yıkıyorum diye şöyle yapıyor. İyi tamam, burasını yaptın ama böyle bu kadar, kedinin yüzünü diliyle böyle yaptığı gibi, öyle şey yapıp da şu kadar şöyle yapıyor, buraları hiç ıslanmadı. Halbuki şöyle suyu alacak, yüz denilen kısmın her tarafına suyu ulaştıracak. Gözünün o pınarlarının olduğu yerler bile su girmemiş yer kalmayacak.
Sonra elini yıkıyor, dirseği yıkanmıyor. Umumiyetle dirseği yıkanmıyor. Gel bakayım buraya, bak şurada hiç ıslaklık yok, halbuki dirsekten iki üç parmak yukarıya kadar buranın tamamen yıkanmış olması lazımdı... Abdest olmuyor. Abdest olmamış, tutmamış, yapılmamış olduğundan namaz olmuyor. Namaz olmayınca hem boyunda borç kalıyor hem de umduğu faydalar elden kaçmış oluyor. Onun için bunlara çok dikkat etmek lazım.
Kendisi için dikkat etmesi lazım bir. Kendisine zarar verdiği gibi bu bozukluktan dolayı imama, böylece cemaate de zarar veriyor [iki]. İmama zarar verince, yalnız kendisine değil cemaate de zarar vermiş oluyor. Ârif bir kimse, bu işin farkına varan, mânevî bakımdan mâneviyatı gelişmiş bir kimse gelip yakasına yapışabilir. Ya senin yüzünden imamımız vazifeyi güzel yapamadı diyebilir. Yani başkasına da zarar oluyor.
Demek ki kötü bir insanın zararı sadece kendisine olmuyormuş, başkasına da zararı oluyor. İyi bir insanın herkese faydası oluyor, kötünün de herkese zararı oluyor.
İzâ salleytümu'l-fecre fe-lâ tenâmû an telabi erzâkikum.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten.
"Sabah namazını kıldınız mı rızkınızın kazanılması için çalışmaktan geri kalıp da tekrar uykuya yatmayın, rızkınızın peşine koşun." Sabah namazını kıldınız mı, tekrar yatağa cump yatmayın, rızkınızın peşine koşun. Peygamber Efendimiz, "Rızkınızı talep etmeyi bırakıp da uykuya yatmayın." diyor.
Bir insan sabah namazını kılacak, Efendimiz 'in âdeti ve hadis-i şeriflerde bize söylediği sabah namazından sonra güneş doğup yarım saat geçinceye kadar camide ibadetle, zikirle, dua ile Allah'ın rızasına uygun bir şekilde meşgul olacak. Ondan sonra işrak namazı denilen, güneş şarktan doğduktan sonra şöyle bir müddet ufuktan yükselip de kırmızı bir daire, bakılabilecek bir şekilde görünecek kadar yükseldiği zaman Allahu ekber, işrak namazını kılacak, çok sevap.
"Kim böyle namazdan sonra ibadete oturur, dualar eder, işrak vakti gelince kalkar işrak namazını kılarsa, o gün kabul olmuş, tam, eksiksiz bir hac ve umre sevabı kazanır." İmam Tirmizî hasen hadis olarak Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. İmam Ebû Davud'da ve daha başka kaynaklarda var.
Bu önemli, yani günün evvelinde Allah'a dua niyaz ile, camide zikr-ü fikr ederek güne başlamak, güneşin doğuşuna, o ana böyle bir ibadet haliyle girmiş olmak, bu çok sevaplı.
Ondan sonra ne yapacak?
Ondan sonra kalkacak, işine gidecek, dükkânını açacak.
Her sabah besmeleyle açılır dükkânımız, dediği gibi, artık rızkını Allah'tan [isteyecek.]
Çünkü sabahın erken vaktinde Allah bereket versin diye, benim ümmetime Allah sabahın erken vaktinde kalkıp çalışanlara bereket versin diye, Peygamberimiz' in duası var. Geç kalmayacak, erkenden [işine bakacak.] Şimdi o yapılamıyor, mesela ben şahsen zor yapıyorum.
Neden?
İkide iki buçukta yatıyorum. Misafir geliyor, konferans oluyor, yazı çizi oluyor, bilmem ne oluyor. E şimdi ben işrakı kıldıktan sonra sallanmaya başlıyorum, ben sallanmasam cami sallanıyor. Yer sallanıyor, o zaman [kalamıyorum.] Eh hadi benim özel bir durumum var ama normal olarak sizlerin gününüzü nasıl planlamaya çalışması lazım? Yatsıdan sonra erken yatıp, teheccüde kalkıp uykunuzu önceden almış olmanız lazım.
Millet ne yapıyor?
Eskiden dedelerimizin huyu, âdeti şöyleydi; akşam ezanında evin bütün fertleri, delikanlısı, babası, herkes evde bulunurdu.
Neden?
Oruç açılma vaktidir, akşam namazında evde bulunmak âdetti, kuvvetli âdetti. Kimse akşamdan sonraya kalmazdı, biz kalırsak, akşamdan sonraya kaldık, eve akşam namazından sonra gittik diye ödümüz patlardı. Büyüklerimizden gördüğümüz böyleydi. Bu çok güzel bir adet çünkü insan oruç tutabilir, vesaire olur, akşam namazında evde olması lazım.
Ama şimdi memuriyetten, işinden bir kere o vakitte gelemiyorlar.
Neden?
İşi kaydırmışlar, sabahtan geç başlanıyor, millet de müşteri de öyle; akşam geç vaktine kalınıyor, akşama gelemiyor; yatsıya bile gelemiyor, bir de yollar uzak oluyor filan.
Oradan kaybediyoruz bir. Ondan sonra yemek yeniliyor, ondan sonra keyif, televizyon başlıyor; televizyonda programlar, birinci, ikinci, beşinci, onuncu, on beşinci kanal, elinde kumanda var, tık tık tık onu onu değiştiriyor. Birisinden birisi onu mutlaka bir tuzağa düşürüyor. Birisinden vazgeçse, kurtulsa, ötekisinde hadi şunu seyredeyim, hadi bunu seyredeyim, şurası da güzelmiş, burası da iyiymiş filan derken saat 12, bir oluyor, ondan sonra sabahleyin uykusunu alamamış olduğundan keyfi olmuyor.
Halbuki eski dedelerimiz ne yapardı?
Güneş battıktan sonra herkes evinde olurdu, yemeğini yemiş olurdu, yatsı namazını kılardı, yatsıdan sonra erken yatarlardı. Sahabe-i kiram yatsıdan sonra birbirleriyle söz açmazlarmış, mahsustan dargın gibi acele evlerine dağılırlarmış!
Neden?
Bir merhaba dese, bir söz açsa, söz uzar, teheccüd zarara uğrar diye yatsıdan sonra birbirlerine biraz dargın gibi -gündüz konuşurlarmış vesaire de- hemen evlerine dağılırlarmış, hemen istirahate...
Şimdi biz bunu yapamıyoruz. Akşamleyin eve gelemiyoruz, yatsıda kılıp hemen yatmaya geçemiyoruz, uykuyu almıyoruz, ondan sonra da sabaha kayıyor işler; sabahleyin de esnaf bereketli vakti kaçırıyor.
Efendimiz, "Sabah namazından sonra uyumayın." buyurmuş. Onun maddî bakımdan sıhhî zararları olduğunu da söylüyorlar. Yani güneş doğduktan sonra bir insan uyursa, o vakitlerde vücuduna da yaramadığını, faydalı olmadığını da söylüyorlar. O zaman uyumayacak da mümkünse öğleye yakın bir kaylûle uykusu var, o çok şifalı. Kaylûle uykusu, öğleden yarım saat, 45 dakika önce veya öğleden sonra, gündüz hafif bir uyumak.
Bunu Efendimiz tavsiye ediyor, "Gündüz uyuyun, çünkü bu gece ibadetine size destek verir." diyor. Doğrudur, gece teheccüde kalkan bir insan -Doğrudur sözü bile fazla, Peygamber Efendimiz buyurduğuna göre başımızın tacıdır. Tecrübeyle anlıyoruz öyle olduğunu demek istiyorum.- teheccüde kalktı mı, sabah namazını kıldı mı, çalıştı mı, öğleye doğru artık altı-yedi saat mesai yapmış oluyor, orada bir dinleniyor. Dinlendikten sonra, öğleden sonrası, akşamı, yatsısı dinç oluyor, tekrar uyuyacağı zamana kadar zinde bir hayat sürmüş oluyor. İlim öğrenecekse, çalışma yapacaksa kafası dinç oluyor, hangi çalışmayı yapacaksa rahatlıkla yapabiliyor.
Mümkünse, elinde imkânı olan hayatını böyle planlasın. Nasıl planlayacak bir daha söyleyelim.
Akşam ezanında evde olmak, yatsıdan sonra oyalanmayıp yatmak, teheccüde mutlaka kalkmak, teheccüdden sonra sabah namazını mutlaka camide kılmak, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar işrak vaktini beklemek, işrak vaktinden sonra rızkını kazanmaya gitmek, öğleyin, öğleden biraz önce biraz sonra -ama öğleden biraz önce olursa daha iyi, çünkü aç karnına istirahat daha çok iyi olur.- biraz istirahat edecek. O zaman vücudu çok dinç olur.
Amerikalı zenginlerin hayatını birisi etüt etmiş grafik yapmış, istatistik yapmış adamlar çabuk ölüyorlar.
Neden?
Kafasının telaşı, yorgunluğu fazla. Hani büyük başın telaşı büyük, çok olur derler. Bir sürü üzüntü; gemileri battı, şu oldu, bir gitti memur hıyanet etti, müdür istifa etti vesaire... Zenginler 40-45 yaşı civarında çabuk ölüyormuş. Ben de tespit ettim, padişahlar da çabuk ölüyor.
Neden?
Telaşı çok, bütün milletin telaşı başında. Balla kaymakla beslendiği halde padişahlar çabuk ölüyor. Ama Amerika'da yapılan incelemeye göre milyarderlerden, zenginlerden bir tanesi, 70 küsur yaşına kadar yaşamış. Şimdi istatistiği yapan adam merak etmiş, ya öteki milyarderler çabuk ölüyor, 50 yaşında, 45 yaşında adamlar ölüyorlar; o heyecana, telaşa kafası dayanamıyor ölüyor. Bu niye çok yaşadı?
Şu özelliği bulmuş, adam öğleyin istirahate çekiliyormuş, mutlaka bir saat uyuyormuş. Dinçliği orada... İslâm uleması da Osmanlı uleması da gece teheccüde kalkar, ibadetini yapar vesaire... gündüzleyin birazcık uyur; hem gecesini daha iyi değerlendirmiş olur, hem de vücudu dinç olur. 90 yaş yaşıyor, 100, 120, 130, saçı sakalı ağarıyor, pir-i fâni, mübarek insan oluyor, daha da iyi oluyor. Ulemanın kocası kocadıkça koç oluyor; tecrübesi, bilgisi, görgüsü artıyor, tam böyle arif, kâmil bir pir oluyor.
İzâ salleytüm salâte'l-fardi fe-kûlû fî-akıbi külli salâtin aşre merrâtin: Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr yüktebu lehû mine'l-ecri ke-ennemâ a'teka rakabeten.
Bu hadis-i şerif Berâ b. Âzib radıyallahu anh'ten.
Buyurmuş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;
"Farz namazı kıldıktan sonra, hemen onun arkasında on defa; Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr, deyin.
On defa. Böyle yaparsanız ne olur?
"Böyle yapan kimseye bir köle azat etmiş gibi sevap verilir."
Sabah namazından sonra yapıyoruz. Müezzin kenardan hafif sesle -o biraz yaklaşmaz mikrofona- yapıyor, herkes de hani Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke... diyoruz ama her farz namazın arkasından yapılacak bu. Özel olarak siz kendiniz kıldığınız zaman da mümkünse bunu yapmaya çalışın.
Çünkü bir köle azat etmek az bir şey değil, köle bayağı büyük bir rakam. O zaman köle azat etmek kolay bir iş değil, çok büyük bir masraf. Bugünün parasına vurulacak olursa köle 100 milyonluk hayır, kazanç gibi bir şey oluyor. Basit bir şey değil... Bir araba gibi, arabadan daha kıymetli... İnsanın atı olur, devesi olur, kölesi olur. Deve laf anlamaz ama köle laf anlar, git tarlayı kaz, git hurmayı topla, git su getir, şurayı temizle, şunu yap bunu yap yani adam yan gelip yatacak, şiltesine yaslanacak, kölesi iş yapacak, sıcakta terleyecek.
Köle kıymetli, bir köle azat etmek de çok sevaplı. Çünkü insanın canı ciğeri, bütün işlerini gören bir insan, Allah rızası için azat ediyor. Bir köle azat etmiş gibi sevap oluyor. Köle azat etmek neymiş diye bilmediği için insan kıymetini anlamaz.
Sabahleyin de o sabahleyin işrak vaktine kadar durmak hakkında da çeşitli hadisler var dedim. Bir hadis-i şerifte diyor ki Peygamber Efendimiz;
"Sabahleyin işrak vaktine kadar durursa İsmail aleyhisselam'ın sülalesinden soylu, asaletli bilmem kaç tane köle azat etmiş gibi sevap kazanır." Bir hac ve umre sevabı kazanır, ayrıca İsmail aleyhisselam Arapların ecdadı, peygamber; İbrahim aleyhisselam ile beraber Kâbe'yi bina etmiş. Oraya gömülmüş.
En soylu kim?
Arapların bölgesinde İsmail aleyhisselam. Onun soyundan şu kadar köle azat etmiş gibi, unuttum rakamını, dört müydü daha fazla mıydı, hadis-i şerifi unuttum rakamı yanlış söylemeyeyim diye de söylemiyorum, köle azat etmiş gibi de sevap kazanıyor, o gün rızkı da bol oluyor. Ölürse imanla göçmesine de sebep oluyor. Onun için sabahı böyle şey yapmayı hiç kaçırmamak lazım.
Her namazın arkasından da on defa bunu söylemek, bu da her gün beş tane köle azat etmek demektir, bu da büyük sevaptır, insan Allah'ın izniyle ahirette bunun çok faydasını görür. Bunu on defa böyle ağır ağır diyecek: Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr.
Ne demek?
Lâ ilâhe illallâh. "Ancak ve ancak Allah-u Teâlâ hazretleri var, şeriki, naziri yok, O tektir." Eşsizdir, şeriki naziri yoktur. Vahdehû. "Bir tektir." Lâ şerîke lehû. "Şeriki, ortağı yoktur." İkinci bir tanrı, ikinci bir ilah yoktur. Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü. "Egemenlik O'nundur."
Allah'ın dediği olur. Egemenlik, mülk, hâkimiyet Allah'ındır. Mülk "egemenlik" demek. Yani mal mülk manasına, şu ev, şu apartman Allah'ın, o mânaya değil. Mülk "egemenlik", "meliklik" demek. Hükümranlık, hükümdarlık Allah'ındır. Hüküm Allah'ındır demek.
Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü. "Mülk O'nundur, egemenlik, hükümranlık, hükümdarlık, sözü geçirme O'nundur." Allah'ın sözü geçer, Allah'ın buyruğu olur ve "Hamd O'nadır." Ve hüve alâ külli şey'in kadîr. "Her şeye kadirdir."
Ee, ne olacak, her şeye kadirdir ne demek?
Allah'a sığın, Allah'a tevekkül et, Allah'tan iste, Allah kâfi gelir demek. İnsan Allah'a hakkıyla tevekkül etse, idrak ederek, şuurlu tevekkül etse, Allah onun her işini çok mükemmel tarzda rast getirir ve görür. Duasını kabul eder.
O şuuru vermeye vesile olacak, her gün on defa on defa söyleye söyleye günde 50 tane eder. İnsan 50 yıl boyunca, günde 50 defa bunu böyle söyleye söyleye söyleye bir gün gelir de -mermere bile damlalar iz bıraktığına göre- bu adam Lâ ilâhe illallâhı içine iyi yerleştirir; egemenliğin Allah'ın olduğunu bilip O'na iyi tevekkül eder, ancak Allah'tan ister, ancak Allah'tan umar, Allah'tan gayrısından korkmaz bir insan hâline gelir.
Mermer bile olsa, insanların tuttuğu, ellediği yerlerde demir bile olsa aşınıyor. Ayakların basıldığı yerlerde, merdivenlerin uçlarına koydukları metaller bile aşınıyor; kapıların halkaları demir bile olsa, mermer bile olsa zamanla eriyor...
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
01.10.1995 -
Kıyamet Alametleri
01.10.1995 -
Fahiş
