Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ves-salâtü ve’s-selâmu alâ seyyidinâ ve senedina ve tâcu ruûsinâ ve üsvetine’l-haseneti Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihi ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l cezâ. Emmâ ba’d;
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullâh ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnnallâhe lâ yukaddisü ümmeten lâ yu’tûne’d-daîfe minhüm hakkahû. “İçlerindeki zayıfa zayıf olduğundan dolayı hakkını vermeyen bir ümmeti, bir topluluğu takdis etmez. Hiç şüphe yok ki Allah içlerindeki zayıfın hakkını vermeyen ümmeti takdis etmez.”
Takdis etmek temizlemek demek; temize çıkarmak, kirlerden paklamak, mukaddeslik vermek, mânevî temizlik, mânevî kudsiyet vermek demek. Bir ümmetin içindeki zayıf da, sosyal yönden işini söküp hakkını alabilecek güce sahip olmayan insan. Duldur, kocası yoktur; gidip devlet dairelerinde uğraşamıyordur. Veyahut komşu tarla sahibiyle, ev sahibiyle uğraşacak hali yoktur. Yanındaki herif, komşusu hayduttur. Bu zavallı dul kadıncağızın sataşır malına. Kenarından alır, köşesinden alır, tazyik eder, gasp eder. Veya bu zayıf belki bir dul kadın değildir; bir yetimdir, çocuktur. Hakkının ne olduğunu bilmiyor, mallarının ne olduğunu bilmiyor, ötekiler ondan istifade ediyorlar, yağmalıyorlar, hakkını vermiyorlar. Böyle olabilir. Veyahut bir işçidir, çalışır; işçinin hakkını vermiyor. Veyahut dava eder, karşısındaki adam sosyal ve siyâsî ve idârî güce sahip müdürdür. Farzedelim ki yöneticidir. Hakkını alamaz.
Neden?
Kim uğraşacak onunla? Adamın gücü kuvveti fazla. Oraya buraya baskı yapıyor, zorla haksız bir işi sürdürebiliyor, bir hakkın verilmesini engelleyebiliyor. Tamam. Böyle bir ümmeti Allah hayra erdirmez, temize çıkartmaz, bereket, mukaddeslik vermez.
Oluyor mu böyle şeyler?
Adalet işliyor mu? Haklı hakkını alıyor mu? Veya ümmet dediğine göre ümmeti düşünelim. Aslında buradaki ümmet de; şöyle bir grup insan demek. İlle Ümmet-i Muhammed geneli mânasına değil de; diyelim ki falanca bölgede oturmuş bir grup insan, bir şehrin ahalisi, bir köyün ahalisi demek. İnsan topluluğu demek. Şimdi böyle bir toplulukta zayıf, zayıf olduğu için horlanıp hakkı çiğneniyor mu? Zayıf da olsa hakkıdır diye hakkı veriliyor mu? Mühim olan budur. Zayıf bile olsa hakkını alabiliyorsa, başı dikse, kimse onun hakkını engelleyemiyorsa, engellediği zaman adalete başvurduğu zaman hâkim o işi sağlıyorsa tamam. O topluluk kutsal bir topluluktur. Mukaddes bir topluluktur. Allah’ın rahmetine, lütfuna, yardımına, sevgisine, rızasına mazhar bir topluluk demektir. Böyle yapılmıyorsa mânen pis bir topluluk demektir. Çirkin bir topluluk demektir. Çünkü kuvvetli hakkını alıyor da, zayıfa hakkını vermiyor.
Böyle şeyler oluyor mu?
Çok kimseler var. Çoğunu tanıyorum. Aylarca, yıllarca çalışmış olup maaşını alamayanlar var. Maaşını alamıyor. Vermiyor adam. Öyle insanlar var ki; mahkemeye de başvuruyor, oradan da alamıyor. Olmaz! Allah bereket vermez, Allah temizlemez, Allah rahmeylemez. Böyle olmaması lazım!
Mağdur mahkemeye başvurduğu zaman hakkını rahatlıkla alabiliyor mu? Veya mahkemeye başvurmadan herkes hak sahibine hakkını ödüyor mu? Büyük çapta, böyle halkın bilmediği. Evet birisi birisinden mesela çalışmışsa ücretini alır. Çalıştım der, gider müracaat eder. Mahkeme de “Tamam, bu çalışmış ver bunun parasını.” der filan. Ama birçok da böyle dalavereli şeyler olduğunu gazetelerde okuyoruz.
Ne olması lazım?
Bunları toplumun izale etmesi lazım. Topluluğun iyilerinin bu gibi şeylere fırsat bırakmaması lazım. Biliyor musunuz ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in peygamber olmasından önce Mekke-i Mükerreme’nin ahlakı çok bozukmuş da, çok haksızlıklar olurmuş. Çok edepsizlikler olurmuş. Hatta o kadar ki civardaki mıntıkalardan, kabilenin birisinden mal satmaya gelirlermiş. Malları alınır, parası verilmezmiş. Hatta daha başka türlü haksızlıklar olurmuş.
Onun üzerine Fadl ve Fudayl adında iki kişi demişler ki böyle olmaz. Biz bir anlaşma yapalım, şurada her şey adaletli olsun, haksızlık yapılmasın. Haklı olan zayıf bile olsa haklıyı, zayıfı destekleyen bir organizasyon kuralım demişler. Kurmuşlar. Hilfu’l-fudûl. Yani Fazl ve Fuzayl; ikisi de fazl kelimesiyle ilgili kelime. Fazılların, bu isimli şahısların yaptığı anlaşma demek, antlaşma demek. Antlaşmışlar, “bir haksızlık olursa hep beraber kuvvetli ama, zorba adamın karşısına çıkacağız, zayıfın hakkını alacağız.” demişler.
Onlar bu işi kurdukları zaman bir de şâyân-ı dikkat bir haydutluk olmuş. Civardan efendi bir şahıs, zavallı. Karısıyla gelmiş Mekke-i Mükerreme’ye. Karısını kaçırmışlar adamın. Kaçıran belli. Karısını kaçırmış. Adam nereye başvurduysa çare bulamamış. Demişler ki “Fazl ve Fuzayl Hilfu’l-fudûl diye bir organizasyon kurdular kendi aralarında, onlara müracaat et.”
O da gitmiş demiş ki:
“Ben karımla buraya geldim. Karımı kaçırdılar. Falanca haydut, zorba herif aldı evine kapattı.”
Kılıçları çekmiş Fazl ve Fuzayl, kapıya gitmişler demişler ki: “aç kapıyı yoksa fena olursun.” Almışlar kadını, gelen o şahsa yardımcı olmuşlar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki: “Ben de yetişseydim o antlaşmaya ben de katılırdım. Ben de böyle bir şeye katılırdım.” Demek ki toplum toplumun içinde kötü insanlar olabilir. Sıhhatli bir toplum kötü insanları izole eder, izale eder. Kötülüğü yapamayacak hale getirir, yarayı tedavi eder. İnsanın vücudu sıhhatliyse kesiği, yarayı iyileştirir vücut. Yavaş yavaş tamir eder. Tamir etme kabiliyeti var. Ama vücut dejenere olmuşsa, bozulmuşsa o zaman yarayı tamir edemez, ölür. Yara gittikçe büyür, ölür. Demek ki vücudun canı, sıhhati kalmamış demek.
Toplumda siz kötülük yapmayacaksınız, tamam. Buna ne derler? Kötülük yapmayan, iyi insana ne derler İslâm’da? Salih kul. İyi kul demek salih. Uygun kul. Yetmez! Salih olmak kâfi değil. Bir vazife daha var; muslih kul olacaksınız. Yani ıslah edici kul. Kötülüğü de engelleyici olacaksınız. Kötülüğü engellemezseniz hayırlı bir insan olmanız için salih olmak yetmiyor.
Ancak toplum çok bozulmuş da salih bir insanın salihliği ve muslihlik yapmak için, ıslah edicilik yapmak için, düzenleyicilik yapmak için gayretleri sonuç vermiyorsa; herkes bozulmuş, nereye el atsa elinde kalıyor, toplum çürümüş. O zaman Allah kulu kurtarır. Eski ümmetlerde böyle olmuştur. Peygamber gelmiştir. Uğraşmıştır, insanları doğru yola çekmeye çalışmıştır. Azgın herifler yola gelmemişlerdir. Allah peygamberleri ve kötülükten alıkoyan, iyiliği emreden mübarek insanları kurtarmış, o kavimleri helak etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bunların misalleri çoktur.
Demek ki esas itibariyle salih olacağız, kendimiz iyi kul olacağız, kötülük yapmayan kul olacağız. Yetmez! Bir de muslih kul olacağız. Başkasına da kötülük yaptırtmayacak bir ciddiyette ve bir toplumu koruyucu kafada, gönülde, zihniyette insan olacağız. Toplumda kötülük yaptırtmayacağız. Yanımızda, civarımızda kötülük yaptırtmayacağız. Kötülüğün yapıldığını görüp de kenarda durmayacağız, engellemeye çalışacağız. Bu vazifeye emr-i mâruf, nehy-i münker vazifesi derler ve Müslümanlıkta bu bir farzdır. Namaz kılmak gibi, oruç tutmak gibi, haccetmek gibi farzlardan birisi de emr-i mâruf nehy-i münker vazifesidir.
Bizim ne yapmamız lazım?
Tarihten ibret almamız lazım. Kıssadan hisse almamız lazım. Öğütü anlamamız lazım. Allah’ın yoluna girmemiz lazım. Allah’ın emirlerini tutmamız lazım. Allah’a güzel kulluk yapmamız lazım. Allah’ın divanında durup mahkemesinde hesap vereceğimizi unutmamamız lazım. Mahkeme-i Kübrâ’da beraat etmek için şimdiden tedbir almamız lazım. İyi şeyleri yapmamız lazım. Kötü şeyleri yapmamamız lazım. Mıymıntı, pasif, mızmız kul olmamamız lazım. Aktif, hayrı işleyen, hayrı işleten; kötülüğü işlemeyen, kötülüğü engelleyen, yiğit kul olmamız lazım, bahadır kul olmamız lazım, kahraman kul olmamız lazım. İslâm böyle insan istiyor.
Müslüman, iyi müslüman nasıl bir insandır? “Bir köşeye çekilmiştir. Boynu büküktür, elinde tesbih vardır. Gözü kapalıdır, Allah diyor.” Hayır! Halkın içinde dînî hizmeti yapmak, dağ başında sefalı, sakin, keyifli, zevkli, mânevî tarafı tatlı tek başına ibadet etmekten daha önemlidir. Bizim yolumuz böyledir. Hizmet yoludur. Bunu yapmamız lazım. Bunu yapmanız lazım. İnsanlar bunu yapmadığı takdirde kötüler hâkim olur. İyiler, iyiliklerini ortaya koymayınca kötüler her tarafı tutarlar. Kötülükle mücadele edilmeyince kötülük mikrobu süratle yayılır, salgın hastalık halinde her tarafı berbat eder.
O halde ne yapmamız lazım?
İyi olacağız. Bir de etrafı iyi yapmaya çalışacağız.
Biz bunu yapıyor muyuz?
Karınca kararınca yapmaya çalışıyoruz.
Yeterli mi?
Onu Allah bilir. Allah yaptığımız ibadetlerimizin eksikliklerine bakmasın, bize lütfuyla muamele eylesin. Bize sevdiği işleri yapmayı nasip eylesin. Sonunda sorgu sual edip cezalandıracağı kötü durumda tutmasın bizi Allah. Uyarsın bizi. Lütfuyla ıslah eylesin.
Ne yapıyoruz iyilikleri yapmak için? Biz ne yapıyoruz?
Bu hadîs-i şerîf çok mühim? Hadîs-i şerîflerin hepsi mühimdir. Küçüğü büyüğü. Dinin ahkâmının hepsi muhteremdir. Ama bizim bir bam telimize, yaramıza basıyor bu. Bir kusurumuzu gösteriyor bize. Toplumu mahveden bir felaketin kaynağını gösteriyor. Zayıfa hakkı verilmeli. Zayıf korunmalı. Bu olmuyorsa Müslümanlık eksik demek. Mekanizma çalışmıyor demek. Dinleyenin kulağında kalmış demek. Kalbine inmemiş, hareketine geçmemiş demek.
İnnallâhe azze ve celle lâ yakbelü mine’l-ameli illâ mâ kâne lehû hâlisan ve’btüğiye bihî vechuhû.
Ebû Ümâme radıyallahu anh’ten ikinci hadîs-i şerîf.
“Çok aziz ve çok celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri ancak halis olan ameli kabul eder, halis muhlis olan ameli kabul eder. Ve yapıldığında kendisinin rızası düşünülerek yapılmış olan ameli, ibadeti, işi kabul eder.” Bu zihniyetle yapılmazsa kabul etmez. Namaz da olsa, oruç da olsa, hac da olsa, zekât da olsa kabul etmez.
Neyi kabul etmez?
Halis muhlis değilse, rızası düşünülerek yapılmakta değilse kabul etmez. İhlâslı değilse adam kabul etmez. Allah’ın rızasını düşünerek yapmakta değilse kabul etmez.
Nasıl yapılacak?
İhlâsla yapılacak. Allah’ın rızası gözetilecek. Allah rızası için yapılacak yapılan şey.
Şimdi ihlâs ne demektir, onun üzerinde biraz duralım. Çünkü ihlâs önemli bir tasavvufî tabirdir. Bunu dervişlerin bilmesi lazım. İhlâs; bir şeyi halis muhlis, sâfî, tertemiz, katıksız yapmak demek. Mesela halis tereyağı diyoruz. Ne demek? İçinde katkı yok. Patates ezmesi konulmamış. Uyduruk malzeme konulmamış. Makine yağı katılmamış. Müşteri aldatacak, kiloyu arttıracak şeyler konulmamış. Halis. Katıksız demek yani. İnsanın yaptığı ibadette de sırf tertemiz sâfî yapılıyorsa, sırf Allah rızası için yapılıyorsa; o amel, o iş, o fiil, o ibadet amel-i sâlihtir. Sırf sâfî ameldir. Başka maksatlarla, hesaplarla yapılıyorsa o zaman bozuktur. Bozuk fiildir. Güzel görünse bile bozuktur.
Diyelim ki bir adam namaz kılıyor. Geldi buraya yabancı bir adam. Herkesten önce camiye geliyor, herkesten önce namaz kılıyor filan. Bir hafta on gün devam ediyor. Maksadı ne? Cemaatin ilgisini çekmek, sevgisini toplamak. Ondan sonra bakıyorsun, bir dalavere bir oyun, çarpıyor çırpıyor gidiyor. Hop kayıp. Bunun bu kıldığı bu namazların bir kıymeti var mı? Yok. Bu namazları riya ile kılıyordu. Kalbindeki, kafasındaki asıl amaç başkaydı. Adam camiye geliyor; hangi halı antika halı diye ona bakıyor. Bursa’nın Ulu Camii’nden levha çalmaya geliyor adam. Hangi levha kıymetli diye bakıyor, antika levha, onu çalıyor. Halı çalıyor. Camiye geliyor, ayakkabı çalıyor. Şimdi bu adam namaz kıldı, kıymeti var mı? Abdest aldı, kıymeti var mı? Yok! Hacca gidiyor; başka maksatla. Zekât veriyor; başka maksatla. Olmadı! Bu kalp temiz olacak. Bu niyet halis olacak. Bu kafa sırf Allah’ın sevgisini kazanmayı, rızasını elde etmeyi düşünecek. Öyle olmadığı zaman kıymeti yok.
Bir araba düşünün. Her şeyi var motoru yok. Gider mi bir yere? Gitmez. Bir iş ki dışı güzel ama ihlâsı yok, motorsuz araba gibidir. Al sana yeni bir benzetme. Eski kitaplarda olmayan bir benzetme. Çok güzel bir Cadillac, çok güzel bir Mercedes, kanatlı kuyruklu pırıl pırıl boyanmış cilalı...Atlıyorsun içine hevesle. Direksiyon da var pedalları da var. Motoru yok. Gitmez. Olmaz. Hadi motoru var, benzini yok. Gitmez. Benzini yok. Her şeyi tamam benzini yok. Gitmez. İhlâs bu işte! İhlâs bir şeyi Allah indinde makbul eden vasıf. Sâfî olacak, tertemiz bir kalple yapılacak. Sırf Allah rızası için yapılacak. Başka hesap güdülmeyecek.
Allah-u Teâlâ hazretleri halis olan ibadeti kabul eder. İbadet değil her iş. Her iş böyle. Eğitim, öğretim, sadaka, zekât, hayır, ıvır zıvır, cami,yurt inşası ve saire... Ne maksatla yapıyorsun? Art niyetin ne? Mühim olan o. Onu şey yapmıyorsan kıymeti yok. Mühim bir hadîs-i şerîfti. Çünkü her işin yapılmasında en önde dikkate alınması gereken bir şeyi söylüyor. Yaptığımız şey sırf Allah rızası için olacak. Allah rızası için değilse yapmayacak.
Zengin ve evliyaullahtan bir zata birisi getiriyor. “Al sana sadaka” diyor, sadaka veriyor. Fakir değil adam. “Al sana sadakam olsun” diye veriyor. Şöyle bir kızarıyor, sarsılıyor. Ne desin şimdi bu herife, bu dangalak adama böyle şey yapana. Alıyor. Şöyle bir düşünüyor, alıyor. Sonradan birileri diyor ki:
“Reddetmekte nefsim hoşlanacaktı. Alınca nefsim ezilecek idi. Nefsimin ezilmesini,böbürlenmeye, kuvvetlenmesine, izzetlenmesine tercih ettim. Nefsim ezilsin diye aldım.” diyor. Tabii onu götürüyor, başkasına veriyor.
Birisi şeyhine dört bin altın bağış vermiş, hocasına. Kitaplarda yazıyor bunu. Hocası da diyor ki “Allah razı olsun, filanca kardeşiniz işte hayır işlerinde kullanılmak üzere dört bin altın verdi.” filan deyince kalkıyor delikanlı diyor ki: “Hocam, özür dilerim. Söz istiyorum.” Buyur diyor. “Evet, ben onu vermiştim size ama sonra annem bir kızdı bir kızdı. Bana çok ağır konuştu. Kusura bakma, geri alacağım.” diyor. Alıyor parayı geriye. Peki, evladım al diyor. Tabii annesi kızmışsa ne yapsın. Geri alıyor. İnsanlar gittikten sonra şeyh efendiye yine geliyor, hoca efendiye. Paraları önüne koyuyor. “Efendim, beni affedin. Cemaatin teveccühünü kazanacağım, riya olacak, gösteriş olacak diye ben öyle davrandım. Annemin filan kızdığı yok. Lütfen şu hayrı alın, kimse bilmesin. Allah rızası için veriyorum bunu. Kimseye de beni deşifre etmeyin, açıklamayın.” diyor. Tekrar veriyor. İşte bunlar yani kimseden bir şey beklemediği için Allah rızası için olduğundan öyle yapıyor.
İnnallâhe teâlâ lâ yakbelü li-sâhibi bid’atin savmen ve lâ salâten ve lâ sadakaten ve lâ haccen ve lâ umraten ve lâ cihâden ve lâ sarfen ve lâ adlen hattâ yahruce mine’l-İslâmi kemâ tahruce’ş-şa’ratü mine’l-acîni.
Huzeyfe radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Hatta tahrucü de okunur, hatta yahruce de okunabilir. İzah edeceğim. İnnallâhe teâlâ. “Yüce Allah Teâlâ…” Lâ yakbelü. “Kabul etmez.” Li-sâhibi bid’atin. “Bid’at sahibi bir insandan kabul etmez. Bid’at sahibi olan bir insandan şunları kabul etmez.” Nesini kabul etmezmiş? Savmen. “Bir oruç kabul etmez. Tuttuğu orucu kabul etmez.” Ve-lâ salâten. “Bir namaz kabul etmez. Kıldığı namazı kabul etmez.” Ve-lâ sadakaten. “Zekât veya serbest bağış tarzındaki sadakasını kabul etmez.” Ve-lâ haccen. “Haccını da kabul etmez. Bir hac da kabul etmez.” Ve-lâ umraten. “Umresini de kabul etmez.” Ve-lâ cihâden. “Cihadını da kabul etmez. Düşmanla gidip savaşmasını da kabul etmez.” Ve-lâ sarfen ve lâ adlen. “Hiçbir şeyini kabul etmez. Farzını, nafilesini hiçbir şeyini kabul etmez. Nihayet…” Hattâ yahruce mine’l-İslâmi. “O bid’at sahibi böyle kabul olmaya olmaya hiçbir şeyi, İslâm’dan çıkar gider.” Kemâ tahruce’ş-şa’ratü mine’l-acîni. “Hamurun içinde görülmüş kılın çekilip çıktığı gibi o da İslâm’ın içinden o kılın çekilip çıkıldığı gibi çekilir. Çıkartılır atılır gider. Müslümanlıkla ilgisi kalmaz.”
Bid’at nedir? Bid’at; Allah’ın ve Resulünün koyduğu dînî ahkâma uymayan, birisinin aklının ortaya çıkartıp da ortaya koyduğu bir hükümdür. Sen dinin sahibi misin? Sen Allah’tan emir mi aldın? Sen Peygamberin vekili misin? Senin ne hakkın var şöyle yapmaya? “İşte benim hoşuma gitti de böyle yapmak istiyorum.” Olmaz. E nasıl olacak Müslüman? Müslüman Kur’ân-ı Kerîm’in yolunda, Resûlullah’ın sünneti yolunda gidecek.
Bid’at ne demek?
Sünnetin dışı demek.
Sünnet ne demek?
Resûlullah’ın yolu demek. Resulullahın yolunda gidecek. Kendisi öyle ukalalık edip ayrı yol çizmeyecek. Ayrı iş çıkartmayacak. Yeni bir şey ortaya icat edip koymayacak, dînî bir şeyi. Ne olur o zaman? Allah onun ne orucunu, ne namazını, ne sadakasını, ne haccını, ne umresini, ne cihadını, ne farzını, ne nafilesini kabul eder. Hiç birisini kabul etmez yani. Hiçbir şeyini kabul etmez. Neden? Sen dini bozuyorsun, sen kendin dine bir şeyler ekliyorsun, bir şeyler çıkartıyorsun. Dinin asıl çizgisinden dini saptırıyorsun, dinin safiyetini bozuyorsun diye Allah hiçbir şeyini kabul etmiyor. İşte bundan dolayı muhterem kardeşlerim, Peygamber Efendimiz’in zamanından beri has müslümanlar Peygamber Efendimiz ne demiş, ne emretmiş, Allah’ın rızası ne tarafta diye hep Resulullah’ın yolunu gözetmişlerdir. Resulullah’ın yolunda yürümeye çalışmışlardır.
Bizim büyüklerimiz ne diyorlar? “Elhamdülillah biz ehl-i sünnetiz. Sünnetin yolundan gidiyoruz. Ehl-i sünnet ve’l-cemaatiz. Öyle bid’at işlere, sünnet dışı işlere, dinin özüne, mantığına, esasına uygun olmayan yeni çıkma, uyduruk şeylere, uyduruk kaydırık hükümlere tâbi olmayız.” demişlerdir. Sapasağlam bilgilerle sapasağlam yürümüşlerdir. Bu çok önemli. Onun için bizim de İslâmî hususlarda yaptığımız işin aslını, esasını iyi bilmemiz lazım.
İşte biz bu bid’at işine düşmeyelim, yaptığımız iş Resulullah’ın yoluna tam uygun olsun, tam Kur’an yolu olsun diye bizim ders kitabı nedir? Hadis kitabıdır? Hadis kitabı var elimizde. Neden? Çünkü hadisleri öğrenirsek en sağlam yolda yürüyeceğiz. Onları öğrenmezsek her kafadan bir ses çıkar, bir söz çıkar, olmadık bir şey yapar, beğenilir; herkes de onu yapar; din bozulur..
Bizde elhamdülillah Allah-u Teâlâ hazretlerinin vaadi var. Kur’ân-ı Kerîm’i hiç kimse bozamayacak diye. Bozulmamıştır. Resulullah’ın zamanındaki Kur’ân-ı Kerîm elimizdedir. Neden? Kütüphanelerde var. Hz. Ali Efendimiz’in imzasıyla Kur’ân-ı Kerîm var. Bizim Emânâtün Mukaddese dairesinde. Ben gözlerimle gördüm, yani elhamdülillah İstanbulumuz’da var. Hiçbir harfi, hiçbir âyeti değişmeden Kur’ân-ı Kerîm gelmiş. Bu çok büyük bir şey. Çok büyük bir avantaj. bildirmiştir. Onun için dinimizin aslı bozulmamıştır.
Aziz ve muhterem kardeşlerim, Peygamber Efendimiz’in sünnetine sarılacaksınız. Hadîs-i şerîf kitaplarını okuyacaksınız. Dinin aslına, özüne sadık kalmaya çok dikkat edeceksiniz. Reformist olmayacaksınız. Din bozuk mu ki, deforme olmuş mu ki reforme ediyorsun? Bozulan şey reforme edilir. Deforme olan şey reforme edilir. Yeniden şekillendirmek. Dinin şekli fena değil ki. Pırıl pırıl, gayet güzel; sen nesini reforme edeceksin? Hıristiyanlarda rönenans ve reform olmuş. Rönesans ve reform neden çıktı Avrupa’da? Müslümanlardan. Müslümanların tenkitleriyle, götürdükleri bilgilerle adamların kafaları değişti, düzeltmeye başladılar.
İslâmın kendisi reformdur. Kendisi inanç yönünden, din yönünden insanlığa reformu getirmiştir, güzelliği getirmiştir. Onun için Müslüman nereye gitse orayı karıştırır, allak bullak eder orayı. Oradaki saçma sapan şeyleri sarsar.
Neden?
İslâm geldi. Bir söz söyler adam şey yapar. Ama işte insanoğlu böyle kolay değil. Bu inancın inancının bozuğunu anlayıpta değiştirmek çok büyük kahramanlık, çok büyük babayiğitlik. Herkes yapamıyor.
Biz kendimize gelelim. Biz kendimize gelelim. Biz ne yapacağız?
Müslümanlığın en doğrusunu kim biliyor?
Resulullah biliyor.
Ondan daha iyi bilen var mı Allah’ın ahkâmını?
Kur’an kime indi?
Resulullah’a indi.
Kur’ân-ı Kerîm’in mânasını en güzel kim açıklar?
Resulullah açıklar.
O zaman ne yapacağız?
Resulullah’ın sünnetine sarılacağız. Sünnet dışında bid’atte iş yok.
Allah yanıltmasın. Allah hakkı hak olarak görüp ona uymayı nasip etsin, batılı batıl olarak görüp ondan korunmayı nasip eylesin cümlemize.
Bunlar çok önemli. Çok önemli esasları öğrenmiş olduk. Özetleyelim. Yaptığımız işi sırf Allah'ın rızasını düşünerek yapacağız. Art niyet, ince hesap, para hesabı, şöhret hesabı, reklam hesabı vesaire olmayacak. Yaptığımız iş sırf Allah rızası için olacak. Öyle olmazsa insanın ayağı çok kayar. Hem salih kul olacağız hem de ıslah edici kul olacağız. Zayıfı ezdirtmeyeceğiz. Zalime fırsat vermeyeceğiz. Zulüm olmayacak. Zulmü engelleyecek bir kafa yapımız olacak. Bizim oduğumuz yerde kötü bir şey yapamayacak. Böyle olması lazım.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi sevdiği, has, hakiki, halis Müslüman olmaya muvaffak eylesin.