20.05.1990 - Konuşma, Yeme, Hapşırma Adabı, Kına

20.05.1990 - Konuşma, Yeme, Hapşırma Adabı, Kına
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne yekrehü'l-mesâile ve yeîbühâ fe izâ seelehâ ebû ruzeynin ecâbehû ve a'cebehû.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir huyu da çok soru sorulmasını sevmezdi.
"Yâ Resûllalah, şu nasıl, bu nasıl?.."
Halkın akıllısı var cahili var, usulüne uygun konuşmasını bilen var bilmeyen var; böyle olur olmaz fitne çıkartmaya sebep olacak, lüzumsuz birtakım konuların açılmasına sebep olacağı için bu iş tamamen açılıverirse... Onun için çok soru sorulmasından hoşlanmazdı ve bunu ayıplardı, ayıp görürdü. Demek ki büyüklerin yanında âdâb; çok soru sormak değil beklemek, o huzurda bulunmanın adabına riayet etmek!
[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız da Ankara'ya gelmişti, bir eve gittik. Adam çok zengin. Oğlu da ihvanımız, kendisi de hürmet etti, davet etti. Davete icabet etmek lazım. İhvan, [Mehmed Zahid Kotku] Hocamıza hürmet ediyor, boynunu bükmüş, ses çıkartmıyor, feyz alıyor. [Öteki] adam bu işlerden haberdar değil:
"Yahu ne susuyorsunuz, konuşsanızsa!"
Bana bakıyorlar, tebessüm ediyorlar.
Bu zatın yanında olur olmaz konuşulmaz; "Konuş." denirse konuşulur, konuşulursa dinlenilir, susulursa sükûtundan ibret alınır. Yine biraz duruyor, adamın canı sıkılıyor:
"Ya ne susuyorsunuz, konuşsanıza mübarekler…"
Yine konuşmaya teşvik ediyor. Demek ki sükût etmeyi de bilmek lazım. Büyüklerimizden birisi;
"Bizim sükûtumuzdan ibret almayan konuşmamızdan hiç istifade edemez!" demiş.
Büyüklerin sükûtundan da ibret almak lazım.
Niye susuyor, ne sebeple susuyor?
Demek ki bunca derya gibi bilgisine rağmen susmak da lazım, her şeyi söylemek doğru değilmiş, filan diye insan ders çıkartmalı. Olur olmaz çok sormamalı, konuşmamalı. Efendimiz ayıplardı. Yalnız;
Fe izâ seelehâ ebû ruzeynin ecâbehû ve a'cebehû. "Ebû Ruzeyn Lakît b. Âmir isimli zât-ı muhterem sorduğu zaman onun sorusuna cevap verirmiş ve beğenirmiş."
Neden?
Çünkü edeple, gayet güzel edebe riayetle sorarmış. Sorduğu şey tam yerli yerince uygun olurmuş. Kalbini, saygısını tam ifade etmekte çok kontrol ederek sorarmış. Faydalı şeyleri sorarmış. Onun için Ebû Ruzeyn radıyallahu anh sorduğu zaman ondan hoşlanırmış ve tatlı tatlı cevap verirmiş. Büyükler;
Hüsnü's-suâli mine'l-ilim. "Güzel soru sormak alimin işidir, cahil güzel soru soramaz!" demişler.
Usturuplu soru sormak zor bir şeydir, kolay bir şey değildir. Ancak konuyu iyi bilen bir insan doğru düzgün soru sorabilir. Tam öğrenecek bir şeyi sorar hatta soru sorulan kişi beğenir de "Aferin, iyi ki hatırlattın, bu konuyu söylemek de lazım geliyordu, Allah senden razı olsun…" filan der. Onun için sorunun soruluşuna iyice önem verilmeli, ölçmeli, biçmeli.
"Soruyum mu sormayayım mı, fitne çıkar mı çıkmaz mı, öteki dinleyenlerin aklı karışır mı karışmaz mı, imanlarına zarar gelir mi gelmez mi?.." diye düşünmeli.
"Şimdi ben şüpheli bir şey soracağım, öbür taraftaki zatın aklı fikri karmakarış karışacak. Onda da başka tereddütler başlayacak…"
Böyle şeyler tabii sorulmaz.
Onun için soru soracak insanın soruya çok dikkat etmesi lazım. Bayağı sorgunun sualin edebî var, onları bilmesi ve ona göre sorması gerekiyor. Kur'ân-ı Kerîm'de de buyuruluyor:
La tes'elû 'an eşyâ'e in tubde leküm tesu'küm. "Her şeyi paldır küldür sormayın; sonra sorunun cevabı verilirse bazen de pişman olursunuz, hoşunuza gitmez!"
Böyle sorular mesela nedir?
Bir keresinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki; "Ey Ümmet-i Muhammed, ey ashabım, ey Müslümanlar! Allah size Beytullah'ı, Kâbe-i Müşerrefe'yi haccetmeyi farz kıldı. Bu bir vazifedir, İslâm'ın emirlerinden bir emirdir, boynunuza borç kılındı."
Efendimiz tebliğ etti, bildirdi.
Ve lillâhi ale'n-nâsi hiccu'l-beyti men'istetâ'a ileyhi sebîlâ.
Ayet-i kerime var; İslâm'ın farzlarından, direklerinden birisi. Böyle deyince bir tanesi dedi ki;
Ekülli amin yâ Resûllalah. "Her sene mi haccedeceğiz ya Resûlullah? Her sene mi haccedeceğiz?.."
Resûlullah Efendimiz sustu cevap vermedi.
"Her sene mi haccedeceğiz?"
Peygamber Efendimiz yine sustu, sonra dedi ki:
"Evet, deseydim, her sene haccetmek boynumuza borç olurdu."
Resûlullah evet dedi mi yazılır. Allah onun ağzından çıkanı döndürtmez.
Her sene haccetmeye de kimin gücü yeter?
Yakın yerde olan var uzak yerde olan var, hastası var, ailevî meseleleri, çeşitli problemleri olan insanlar var.
"O soru yersizdi, ben size bir şey söylediğim zaman onun sağını solunu fazla karıştırıp sormayın. Sordukça iş çetrefilleşir, zorlaşır, şartlar ağırlaşır, yapamaz duruma gelirsiniz. Baş üstüne dersin, olur biter, gerisini kurcaladın mı senin üstüne, boynuna yük biner, zorlanma tarafları olur.
Onun için soruyu usulüyle sormak lazım veyahut sormamak lazım. Peygamber Efendimiz'in sahabesi zaten kendisine soru sormaya çekinirlerdi. Dışarıdan, taşralı, bedevilerden bir kimse gelirse onlar biraz serbest oluyor, usulü, edebi, erkânı bilmiyor:
"es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah." diyor. Efendimiz;
"Aleyküm selam." diyor. Pattadak soruyor:
"Müslümanlık nedir?" Öğrenecek, acele işi var, hemen kabilesine dönüp gidecek.
Sahabe-i kiram; adabı bildiklerinden, Efendimiz' e çok hürmet ve izzet ettiklerinden soramazdı da istifade etsek diye beklermiş. Taşradan, işin adabını, inceliğini bilmeyen birisi gelse de soru sorsa da biz de dinlesek, Dışarıdan gelen çekinmeden soruyor, işin inceliklerini bilmiyor. Onlardan istifa ederlermiş.
Hürmetlerinden Peygamber Efendimiz'in yüzüne bakamazlarmış. Camiye gelirmiş de herkesin başı önde, Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz bakarmış, Ömer el-Fâruk Efendimiz bakarmış. Tebessüm ederlermiş, o da onlara tebessüm buyururmuş; ötekiler bakamazmış.
Sahabeden bir zât-ı muhterem diyor ki:
"Resûlullah'a olan saygımdan dolayı yüzüne doya doya bakamadım."
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi her şeyi yerli yerince, hikmetli bir tarzda yapanlardan eylesin. Yersiz yurtsuz, zamansız, fitne çıkartıcı, lüzumsuz sorular sordurtmasın. Ama ilmimizi genişletmek, gerçekleri öğrenmek için tabii sorulacak!
Efendimiz, sorulmayı bazı hadis-i şeriflerde teşvik bile etmiş:
"Sorun, Allah ecrinizi çok etsin. Soru soran da cevap veren de dinleyen de ecir kazanır. Ey Allah'ın kulları, sorun!" diye teşvik ettiği de var. Ama bu ne demek? Lüzumsuz, gerektiği kadar, gerektiği zaman adabına riayet ederek sorun, demek.
Tabii sorulacak, hiç soru sorulmadan olmaz. İslâm'da ayıp yok, günah yok, dinin inceliklerini öğrenecek.
"Hocam, evlilik konusunda bir soru soracağım ama soramıyorum." veyahut "İşlediğim bir günah var, bunun kefareti nasıl olacak, utanıyorum, soramıyorum…"
Böyle şey yok, İslâm'ı öğrenecek!
Peygamber Efendimiz'in mübarek zevcelerine, yaşlı yaşlı sahabeler gelirlerdi de;
"Utanıyoruz ey mü'minlerin annesi, şu hayız meselesi, gusül meselesi nasıldır?" diye soru sorarlardı. O da cevap verirdi.
Zaruri olduğu zaman öğrenmek için soru sorulur. Hep hikmetli olacak, dikkat edilecek, ölçülecek, biçilecek.
Kâne yekrehu enyü'haze min re'si't-taâm.
Râvileri güvenilir kimseler. "Hasen" rivayet, İmam Suyûtî hadîsün hasen demiş:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yemekte, yemeğin ta tepesinden alınmasını sevmezdi, hoşlanmazdı."
Min re'si't-taâm, "Yemeğin kafası, başı" demek ama tepesinden murat; herhâlde "ortası".
Tepsiyi düşünelim: Pilavı yığmışsın, tepesi demek ortası olur, ortasından alınmasını sevmezdi.
İnsana yakın olan kenarından almak serbest!
"Ben senin kenarından alacağım."
Öyle şey yok! Kendi önünden alacak, öbür taraftan değil. Kendisine yakın kenardan alacak, önüne gelenden yiyecek. En güzel parçayı görüp hop o tarafa doğru uzanmak hoşuna gitmezdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bize öğrettiği edeplerden birisi de tabağın ortasından değil, kenarından almak. Bir de taama bereket ortasından iner, bereket manevi bir şeydir. Peygamber Efendimiz'in bazen küçük bir kapla 60-70 kişi; bilmem daha fazla insanı doyurduğu olurdu, küçücük bir yemekle yüzlerce insanı doyurduğu olurdu.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh bir gün çok acıkmış, midesi kıvranıyor. Efendimiz anlamış, kendisine malum olmuş, sofrasına davet etmiş. Yemek yiyeceğiz filan derken;
"Hadi bakalım, meclisteki öteki kimseleri çağır." deyince [Ebu Hüreyre'nin] keyfi kaçıyor. Tam kendisi yiyecekti. Bir sürü de insan, zaten yemek mahdut; "Ama hepsi yetti, herkes de doydu." diyor.
Bu nedir? Sırdır. Esrarengiz bir şeydir.
Buna ne derler?
Bereket derler. Allah; iki kişiye yetecek taamı yetmiş kişiye, üç yüz kişiye yetirir! Nasıl oluyorsa taama bereket veriyor, yetiyor.
Mübareklerden bir tanesi [torbasına] Peygamber Efendimiz'in hurmalarından koymuş da o torbadan senelerce elini sokuyor, hurmayı yiyor: Hurmam bitmemiş! Bu torba küçücük bir şey. Kamyonla olsa insan yer yer, yine bitiriverir, biz bir yılda kaç fırın ekmek yiyoruz?!.. Bereket olunca!
Taamın bereketi ortasına iner!
Sen ortasından küt diye alırsan bereketin indiği yeri alıyorsun; o zaman da sofrada, tabakta, taamda bereket kalmıyor. Onun için herkesin önünden almasını tavsiye edermiş. Ama kendisine meyve getirildiği zaman bir âdeti var: Meyveden, tabağın içinden seçme yapardı, kendisine meyve getirildiği zaman hamı vardır, olgunu vardır; o serbest. Meyvede öyle bir hususiyet var.
Kâne yekrahu en ye'kule't-ta'âme hattâ tezhebe fevratü duhânihî.
"Hasen" rivayet.
Peygamber sallallahu aleyhi ve selem yemeği dumanının aşırı sıcaklığı gitmedikçe yemeyi hoşlanmazdı. Aşırı sıcaklığı gitmeyince biraz soğumayınca sıcak sıcak yemeyi sevmezdi."
Bazısı çorbaya bir kaşık atıyor, ağzı yanıyor, derisi kavruluyor.
Niye böyle yiyorsun?
Peygamber Efendimiz biraz serinletmeyi tercih ederdi. Dumanının iyice, şiddeti [devam derken] buram buram dumanı tüterken değil, birazcık sıcaklı geçtikten sonra severdi.
"Soğutarak yemek bereketin artmasına sebeptir." diye hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Serinleterek yenildiği zaman sıcaktan daha bereketli olduğunu, daha iyi olduğunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bildirmişlerdir.
Kâne yekrahü'l-'atsete'ş-şedîdete fî'l-mescidi.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten hasen bir rivayet:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri mescitte şiddetli hapşırmayı hoş görmezdi."
Bazı insanlar vardır; hapşırdığı zaman tavan havaya kaldıracak gibi olur, hapşırdı mı yer gök inler. Özellikle mescitte yüksek sesle hapşırmayı hoş görmezdi çünkü şiddetli esneme, şiddetli hapşırma şeytandandır. Sakin olacak; elini kapayacak, mendilini koyacak, buna dikkat edecek.
Kâne yekrahu en yere'l-mer'ete leyse fî yedihâ esere hinâ'in ev esere hıdâbin.
Hz. Âişe anamız radıyallahu anhâ rivayet etmiş:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir kadının elinde kınadan bir boyama olmadığını görürse hoşlanmazdı."
Kınalanmasını tavsiye etmiş oluyor, teşvik etmiş oluyor. Hınna dediğimiz şey kınadır, boyama malzemesidir. Hıdad da yine boya malzemesidir ama başka maddelerdendir, siyah, kırmızı vs. renktir. Kına maddesinden olsun, başka maddelerden olsun; elleri boyalı olmadığı zaman beğenmezdi, uygun görmezdi, kınalanmasını tavsiye ederdi.
Kınanın faydası vardır: Bir kere ayaklarda naylon giymekten vs. mantar hastalığı oluyor, ona dahi çok faydası olduğu söyleniyor. Cildi kuvvetlendiriyor, mikropları öldürücü özelliği var, dezenfektan özelliği var, ayrıca kırmızı, güzel güzel bir süs ve ziynet vasıtası oluyor. Şairin;
Ak elleri boğum boğum kınalı, dediği gibi bir ziynet oluyor.
İslâmî şeyler güzel!
Mesela diş fırçası misvak… O zamanın imkânlarıyla misvak kullanılmış ama misvakın içinde öyle malzeme, öyle maddeler var ki antiseptik! Hakiki bir misvağı bir alsanız acı acı, baharatlıdır; o mikropları öldürüyor. Misvak yutulsa bile mideye faydası var ama diş fırçasının [fırça kıllarını] kırılıp yuttuğun zaman kanser bile yapabiliyormuş. Birisi tabii ötekisi suni. Birisi bazik özellikte, asitleri söndürüyor, böylece dişlerin çürümesini engelliyor. Diş etlerini kuvvetlendiriyor. Ağza bir güzel koku veriyor. Meleklerin hoşuna gidiyor. Allah'ın rızasını kazanmaya vesile oluyor. Çok çeşitli faydaları var. Ötekisi suni, kılla yapılmış, hele domuz kılıyla yapılmışsa berbat!
Neden berbat?
"Sen domuza düşmanlığından dolayı mı söylüyorsun?" Hayır.
Neden?
Kılın içinde kıl kanalı vardır. Kıl dediğimiz şey yekpare değildir. Mikroskopla baktığın zaman kılın içinde boşluk vardır. Boru gibidir, içinde kanal vardır. Diş fırçası kıldan yapıldığı için kanalların içi ağzın içine giriyor, yerleşiyor, kanamalar vesaire ile orada mikrop ürüyor. İkinci sefer dişini fırçaladığın zaman şap gibi yandın; dişlerine, diş etlerine mikropları sürüyorsun. Ondan sonra; "Benim dişlerim şişti, kıpkırmızı oldu, aman doktor bir ilaç, ağzımı neyle çalkalayayım?.."
Bu diş fırçanın kıllarının arasına giren organik maddelerin bozuşması sonunda mikroplar, bakteriler üredi. Sen ikinci sefer dişini temizleyeceğim derken oraya mikrop sürdün. Demek ki tabii tarzda diş etlerinde sıhhat var. İnsan araştırdıkça yeni yeni öğreniyor.
Peygamber Efendimiz'in her tavsiyesi güzel! Misvakta şifa var. Yine ağzı temizlemek için yapılmış olsa [da] diş fırçasında tehlikeler var, taklidi aslı gibi olmuyor. Camdan olan şey elmas gibi olmuyor.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çörek otunu tavsiye etmiş. Çörek otunu Amerikalılar incelemişler. 27 AIDS hastasına 1-2 gram vermişler, onlara bile iyi gelmiş. Siyah, küçük, el-Habbetü's-sevda. Bizim dinimizin her şeyi güzel!
Bizim temizlenme malzememiz nedir?
Sabundur, elini yıkarsın akar. İsterse tarlaya salıver, hiçbir şey olmaz; gübre olur, faydası olur. Bu Suni deterjanlar nasıl olursa olsun erimiyor. Denize gidiyor, denizde balıkları öldürüyor! İstanbul'un sahillerinde güzelim balıklar vurdu, kırlangıç balığı vs.
Eyvah, bunlar ne olmuş?
Ne olacak; Haliç'in sularını, kanalizasyonları götürdün Marmara'nın öbür tarafına salıverdin. Deterjanlar, pis sular balıkların keyfini kaçırdı, öldürüyor.
Neden?
Deterjanlar suni malzeme, kimyevî malzeme; naylonlar bir berbat malzeme, erimez, toprağın içinde çürümez. Hâlbuki tabii malzeme daha kıymetli oluyor, bunun kıymetini öğrenin.
Ben Almanya'dayken markete gidiyorduk, görüyorduk. Orada reklam yapmış:
"Halis odun kömürüyle pişirilmiş ekmek!"
Odun kömürüyle pişti diye pahalı satıyor. Burada bir zararı yok, odun kömürüyle pişiriyorsun ama fuel oil ile pişirdiğin zaman fuel oilin zerreleri ekmeğe yapıştı mı kanser yapıyor.
Onun için biz ne yapacağız? Her şeyin tabiisine gayret edeceğiz.
Adam suni yemli yumurta yiyor, başlıyor göğüsleri kadın gibi şişmeye, göğüslenmeye başlıyor!
Neden?
Tavuk çok yumurtlasın diye iğneyi basmışlar, hormonu vermişler. O hormonlar yumurtanın içine geçiyor, yumurtanın içinden yumurtayı yiyene geçiyor. Yumurtaları Almanya'dan İsrail'e ihraç etmişler. Alman adamları, erkek ama başlamış göğüsleri kadın göğsü gibi şişmeye!
Neden?
Yumurta, kadınlık hormonu vermeye başladı. Suni şeyler zararlı! [Margarin yağı] yerine halis tereyağı, zeytinyağı; misvak, halis yün; halis kepekli undan yapılmış ekmek, çikolata yerine Malatya kayısısı… Ne kadar güzel ne kadar kıymetli! Çikolatanın kakousu Brezilya'dan gelecek, adı bile kaka… Bizim Malatya kayısısı şifa. [Üzüm de] baştan aşağı şifa! Bir doktor kardeşimiz diyor ki:
"Kuru üzüm, beynin süper benzinidir."
Niye itikâfta 21 üzüm yediriyorlar?
Beyni çalışsın, manevi hakikatleri sezsin diye iri iri yirmi bir tane üzüm yiyor, beyni süper benzin almış oluyor, güzel çalışıyor! Onun için her şeyin tabiisine gayret edeceğiz.
Japon köselesi ayakkabısı giyiyorsun; ayağının altından bir ateş ayağına vuruyor. Sanki kızgın sacın üzerinde geziyorsun gibi. Hay Allah! Ne oldu böyle? Onu atıyorsun, normal köseleden bir ayakkabı giyiyorsun, hiç öyle bir şey olmuyor.
Naylon [çorap] giyiyorsun başlıyor ayakların arası kaşınmaya, normal pamuklu, yünlü giydiğin zaman bir şey olmuyor.
Ecdadımızın kıymetini bilin! Nerede bahçeli evler nerede apartmanlar, hiç kıyas kabul eder mi? Onun için [kullanılacakların] güzel olmasına çok dikkat edin!
Kadınların ellerinin süslenmesi meselesi! Şimdi kadınlara; "Kına yap." desen, "Ben köylü müyüm!" diyecek.
Mukayese ettiğimiz zaman bu faydalı, öteki zararlı! Faydalı olanı yapsana!
Bizimki yapamaz!
Neden? Utanır!
Avrupalı yapıyor. İnceliyor, çörek otu iyiyse çörek otu kullanıyor. Şalvar iyiyse bakıyorsun, Almanya'da şalvar modası…
"Bunlar bizim köylü kızları gibi niye böyle giyinmişler?"
"Şalvar modası gelmiş."
Beline kuşak sarıyor, kuşağın faydasını görüyor.
İslâm'ın her şeyi güzel! Sıhhate de faydalı, keseye de faydalı, ahlâka da faydalı; her bakından İslâm'ın emirleri güzel, Allah bizi İslâm'ın güzelliklerini anlayanlardan eylesin.
Hâkim kardeşimizin evine gittik. Amerika'da ihtisas yapmış bir kardeşimiz de geldi, her türlü sistemi biliyor:
"Hocam, her problemin, her meselenin optimal çözümü İslâm'da! Bütün şartları düşünecek olursan en uygun çözümü İslâm'da!" diyor.
"İslâm'ın koyduğu nizam güzel, her şeyi incelediğimiz zaman, kompütere yazdığımız zaman gelen sonuçlar: 'İslâm güzel!' diye çıkıyor." İslâm'ın her bakımdan, her konuda optimal, en güzel, en faydalı çözüm verdiğini arkadaşımız inceleyerek, "Hocam, oturalım da beraber programını yapalım, ben bunun kitabını yazacağım." diyor.
Onun için Allah'ın bahşetmiş olduğu elimizde bulunan bu cevherin kıymetini bilelim. Bazı insanlar var, cevherin kıymetini, antikanın kıymetini bilmiyor. Elinde bir tesbih var:
"Sen bu tesbihin kıymetini biliyor musun?"
"Vallahi bilmem, babamdan, dedemden kalmış."
"Sen bu vazonun kıymetini biliyor musun?"
"Vallahi bilmem, ben bunu beğenmediğim için bodruma atmıştım."
"Sen bu aynanın kıymetini biliyor musun?"
"Vallahi bilmem, kenarı, alçısı kırık olduğundan ben bunu duvara bile asmaya utanıyorum."
Yahu bu antika, yüz binlerce kıymetinde, bazen üç milyon, beş milyon kıymeti oluyor. Bazen sapsız küçücük bir fincan takımının şu kadar kıymeti oluyor, bilmiyoruz.
İslâm'ın güzelliklerini bilmiyoruz, antika değeri olduğunu bilmiyoruz.
Bir zamanalar naylon modası neydi?
20-30-40 sene önce bir naylon modası çıkmıştı. Naylon gömlekler, kale gibi, yırtılmaz; herkes memnundu.
"Ne güzel gömlek bunlar, yıka yıka gir, ütü istemiyor…"
Ama hava almıyordu! Neden sonra baktılar ki turistler buraya geldikleri zaman şile bezinden gömlek alıyor; o zaman aklı başına geldi, naylon gömleklerin zararını o zaman anladı! Hepimizin ayağı kaşıntı olduktan sonra anladık naylon çorapların kötü olduğunu!
Onun için İslâm'ın güzelliklerini görün, İslâm'ın güzelliklerini anlayın, Resûlullah Efendimiz' in tavsiyelerinin ne kadar hoş şeyler olduğunu bilerek kendi dinimize, kültürümüze, ahlâkımıza, adabımıza sarılarak yaşayalım. Çünkü İslâm hazine!
Allah bizi bu hazinenin kıymetini bilenlerden eylesin. İki cihanın saadetini, bu hazineyi iyi kullanarak elde edenlerden eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
19.01.1992 -
Doğan Çocuğun Hakları,
08.08.1993 -
Temizlik, Müslümanların Parası
