18.11.1990 - İçki, Afiyet, Sabır, Rahmet, Ayetel Kursi, Melekler, Cebrail

18.11.1990 - İçki, Afiyet, Sabır, Rahmet, Ayetel Kursi, Melekler, Cebrail
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Etânî Cibrîlü fe-kâle yâ Muhammed innallâhe le'ane'l-hamre ve âsirehâ ve mu'tasırahâ ve şâribehâ ve hâmilehâ ve'l-mahmûlete ileyhi ve bâ'iehâ ve mübte'ahâ ve sâkîhâ ve müskîhâ.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan birçok kaynak kaydetmiş, buraya da onları sıralamış Hocamız Gümüşhaneli hazretleri.
Muhterem kardeşlerim! İçkinin aleyhinde Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Etânî Cibrîlü. "Cebrail aleyhisselam, o muazzam melek bana geldi ve buyurdu ki." Fe-kâle yâ Muhammed. "Cebrail geldi Efendimiz'e, yâ Muhammed, dedi." İnnallâhe. "'Şüphe yok ki, kuşkusuz, şeksiz, tereddütsüz kesin." İnnallâhe le'ane'l-hamre. "Allah içkiye lanet eyledi."
Allah'ın lanetine uğramış bir şeydir içki, lanet etti Allah içkiye. Allah'ın rahmetinden uzak, sevgisinden, rızasından uzak şey demek. İçkiye lanet eyledi.
Başka? Âsirehâ.
'Sad' ile âsır, 'ayn' ile "sıkan" demek… Hani üzümü alıyorlar, sıkıyorlar, suyu çıkıyor, şarap oluyor, içki oluyor filan.
"Sıkana da içkiye de lanet etti. İçkiyi sıkan, hazırlayana da lanet etti."
Ve mu'tasırahâ. "Yaptıran." diye tercüme etmişler. Ve hâmilehâ. "Biz de sıkana ve onu görevlendirip yaptırana, patrona, ona da lanet etti." Ve şâribehâ. "İçene de lanet etti."
Seni gidi seni, benim haram kıldığım şeyi içersin ha… İçen de mel'un. Allah ona da lanet etti. O da Allah'ın lanetine maruz.
Ve hâmilehâ. "İçkiyi taşıyana da lanet etti."
Ben içmiyorum hocam, Allah'tan korkarım, beş vakit namazı kılarım. Sadece işte sırtımda, kamyondan taşıdım. Taşıyana da lanet ediyor. Taşımak da yok. Allah bir şeyi yasakladı mı yanına yanaşmak doğru olmuyor.
Kolera olsa yanaşır mısın?
Canın tehlikeye gireceği için yanaşmazsın. Burada da Allah'ın laneti var, onun için buna da yanaşmayacak.
Ve'l-mahmûlete ileyhi. "İçkinin nakledilip götürüldüğü yere de lanet etti."
Artık depo mudur orası, meyhane midir, nereye götürülüyor o içki taşınıp? Taşıyana da lanet ediyor, taşınılıp götürülmüş olduğu mahalle de lanet ediyor, lanet yağıyor. Orası da Allah'ın sevmediği bir yer.
Ve bâ'iehâ. "Satıcısına da lanet etti." Ve mübte'ahâ. "Satın alana da lanet etti." Ve sâkîhâ. "Sunana da lanet etti."
Al buyur iç. Sunana da lanet etti.
Ve müskîhâ. "Sundurana da…"
Bazısı kurnazlık yapıyor; günah, ben elimi değdirmeyeyim, gel buraya al şunu, ver şuna. Sunduruyor, kendisi sunmuyor. Sundurana da lanet etti.
Allah celle celâlüh içkiyi sevmiyor. İçkiyi sevmiyor. İçkiyi sevmediği için de içkiyle ilgili her şeyi sevmiyor. Satanı, sattıranı, alanı, sunanı, sunduranı, sıkanı, sıkılan yeri, fabrikasını, deposunu, kamyonunu, hepsini sevmiyor Allah. Lanet etmiş. Cebrail bildiriyor Peygamber Efendimiz' e. Peki, insan bunu niye içer? Niye içer insan bunu? Allah'la harp etmek için mi? Allah'a karşı gelmek için mi? Utanmaz mı, korkmaz mı, titremez mi? Vicdanı sızlamaz mı? Biz mecbur muyuz içki içmeye, insanoğulları olarak? Hiç dünyada başka meşrubat kalmadı mı? Meyve suları yok mu? Şuruplar yok mu? Hoşaflar yok mu? Çeşit çeşit meşrubat, güzel şeyler yok mu? Var, çok âlâsı var.
İzmir'e gitmiştik. İzmir'de;
"Hocam burada bir orijinal meşrubat var, çok güzel." dediler.
Biz de peşine düştük, şübre, şübiye mi, sübiye galiba, böyle bir meşrubat bu isimde. Neymiş filan dedik. Arkadaş gitmiş yegâne imalcisinin kuyruğuna girmiş, dükkânından almış getirdi.
Biz yazın kavunların çekirdeklerini ne yaparız?
Sıyırır atarız. Kavun çekirdeğini atarız. Kavun çekirdeğini yıkıyormuş, eziyormuş, kavunun o içinden çıkan bembeyaz kavun çekirdeği içi, şahane, ağzınıza layık, çok güzel bir meşrubat, boza kıvamında, nefis bir kokusu var, çok da kıymetli. Herhalde Avrupalılar bu meşrubatı bir görseler şöyle bir laboratuvara götürüp tahlil etseler, sanıyorum medh-ü senası göklere çıkar. Çünkü çekirdek içinde vitamin var; E vitamini var, A vitamini var, kim bilir ne kıymetli malzeme var. Çünkü o çekirdek hayat dolu, onu gömsen ondan bitki çıkıyor, sen onu almış oluyorsun, ne kadar güzel. Elhamdülillah böyle dedelerimiz çeşitli şeylerde gayet güzel meşrubatlar yapmışlar. Üzümü taze olarak sık taze olarak iç. İlle böyle foşurdatıp şey mi yapacaksın? Kafanı bozacak, senin aklını alacak, çamurlara yuvarlayacak, kusturacak şey mi içeceksin ille... Güzelini iç. Meyveler, kavun, karpuz var…
Bizim Fakülte' de bir profesör vardı, bir ara Millî Eğitim Bakanlığı da yapmış, görgülü bilgili, felsefeci... Bakanlığı sırasında Almanya'ya gitmiş. Mükellef bir sofra tanzim etmişler. Türkiye'den bakan geldi, heyet geldi, iki devlet arasındaki meseleleri Almanlarla konuşacaklar. Çeşitli yiyecekler dizmişler. Bizim bakanı da bakalım ne yapacak diye pürdikkat takip ediyorlar. Bizim bu zât fakültede profesör olan evvelce bakanlığı yapan o şahıs, içkilerin hepsini kenara itmiş, istemem bundan demiş, meyve suyu içmiş. Demişler ki:
"Niçin içmiyorsun beyefendi?"
Demiş ki:
"Allah içkiye gelinceye kadar bize o kadar çeşitli imkânlar ihsan etmiştir, o kadar çeşitli, o kadar güzel, o kadar lezzetli meşrubat ihsan etmiştir ki ona hacet kalmıyor. Lüzum yok."
Düşünün, içkiye binlerce lira veriliyor. Taşıyıcısına şu kadar, nakliyesine bu kadar, perakende şeyine bu kadar bilmem neye bu kadar… Tam bin liraya satıyorlar. Bizim bir arkadaş benim makaleyi elinde mecmua İstanbul'a gelirken Ankara'dan okumuş. Yanında sarhoş birisi varmış, ona okumuş. O da demiş ki, şey ağzıyla, kendi şeyiyle, "Vay anasını…" demiş, "bundan sonra hiç içmeyeceğim, sırtımızdan sömürüyorlarmış bizi demek ki..." demiş. Elli altmış lira maliyet, sen onu bin liraya sat.
Güzel meşrubatlarımız var. Faydalı meşrubat var.
Bir kere en faydalı meşrubatlardan bir tanesi nedir?
Bizim millî meşrubatımız ayran, şahane, faydalı... Vücudun zehrini alan, besleyen, proteinli vitaminli, şeker hastalığına iyi gelen, falancaya iyi gelen ayran, şahane bir meşrubat, harika bir meşrubat. Amerika'da çeşitli gıdalar üzerinde etüt yapmışlar, en faydalısı, en güzeli hangisi diye. Birinciliği bulgurla ayran kazanmış. Bulgur, o da buğday, o da çekirdek, hububat, içinde her türlü kıymetli malzeme var. Vücut için gerekli her şey var içinde. Ayran da öyle. Hadi sütün korunması zor, ekşiyebiliyor, şey yapıyor ama ayranı maşallah dedelerimiz ne güzel torbalara koymuşlar. Torba yoğurdu, al buradan Hicaz'a götür, üç ay yanında gezdir gene gel, gene kullan. Su katıyorsun, karıştırıyorsun, şahane ayran oluyor mesela. Ben biraz böyle ekşi şeyi yemem de tatlı isterim. Tamam, sen de git evet havuçla elmayı bir karıştır mikserde, bir havuçlu karışık elma suyu iç gör bakalım. Onun kadar güzel meşrubat var mı? Ne sarhoş ediyor ne bir şey yapıyor, safi vitamin. Gözlerini pırıl pırıl cilalıyor, gözü kuvvetlendiriyor, çeşit çeşit faydaları var. İşte buyur elmalarımız çürüyor, şeftalilerimiz çürüyor Bursa ovasında… Millet içki içeceğim, arpa suyu içeceğim diye meyve yemiyor, meyvelerimiz ağacında çürüyor. Yap meyve sularını konsantre... Vişneyi mesela alıyorsunuz taze taze sıkıyorsunuz, kevgirden geçiriyorsunuz, suyu çıkıyor vişnenin, hiç kaynama yok bir şey yok. İçine şekeri boşaltıyorsunuz, boşaltıyorsunuz, karıştırıyorsunuz, çok konsantre, her şeyi korunmuş bir meşrubat, doldur şişeye götür Hicaz'a. Soğuk suyu al, içine iki parmak vişne konsantresini koy karıştır, al sana filanca yerden alacağın meşrubattan çok daha kıymeti vitaminli hazır meyve. Kayısı böyle, şeftali böyle, elma böyle…
İnsanoğlunu şeytan kandırıyor. Bizi şeytan kandırıyor. Biz insanoğullarını, sizin bizim kardeşlerimizi şeytan kandırıyor. Bu kadar güzel şeyler, bu kadar helâller varken insan harama nasıl düşer? Şeytana aldanıyor da ondan düşüyor. Şeytan oyuna getiriyor, başka bir şey değil. Yoksa helâl cinsinden dünya kadar meşrubat var. Hem de hepsi gayet güzel, gayet faydalı. O zararlı; midesini, karaciğerini bozuyor, siroz hastası oluyor, oradan gidiyor gümbürtüye. Sebeb-i mevti o oluyor, ölüyor. Neden karaciğer çalışmaz hâle geldi, bozuldu, midesi delindi, adam evine yaramaz bir insan oluyor, topluma yaramaz bir insan oluyor, güvenilmez bir insan oluyor? İçki içeceğim diye... İçki sevdası başına düştüğü zaman hırsızlık, dilencilik yapıyor, içtikten sonra rezil oluyor, köpeklerin arkadaşı oluyor, yerlere sürünüyor, köpek yanına geliyor, bir sürü çirkin hâl… Bir sürü kavga ediyor, bıçak, tabanca çekiyor, aşka geliyor üç kişiyi yaralıyor, beş kişiyi öldürüyor. Hâkimin karşısında boynu bükük; "Hata ettim, işte sarhoştum, ne yaptığımı bilemedim." İşte İslâm onun için bunu öyle bir kesiyor ki, satır keser gibi trak, bir vurdu kökünden kesiyor, tamam. Taşımak da yasak, imal de yasak, sıkmak da yasak, sunmak da yasak, satmak da yasak, almak da yasak; bitiriyor işi.
Elhamdülillâhi alâ-ni'met-i'l-İslâm.
"Ne mutlu ki Allah bizi Müslüman etmiş."
Elhamdülillâhi alâ-ni'met-i'l-İslâm.
İslâm'a, İslâm nimetine hamd-ü senalar olsun.
Allah'ın haramları da yasakları da helâlleri de emirleri de nehiyleri de hepsine hamd-ü senalar olsun, hepsi güzel. Yasağı da güzel. İyi ki içkiyi yasaklamış. Elhamdülillah ağzımıza koydurtmadı Allah. İyi ki şu günahı, şu günahı yasaklamış, elhamdülillah… Ne güzel helâlleri yetiyor insana. Helâlleri çok daha güzel.
Muhterem kardeşlerim! Eğer yanlışlıkla kötü arkadaşla filanca sebeple, falanca sebeple bu kötü âdete alışmış olan kimseler varsa, bu hadisi onlara nakledin. Allah lanet ediyor. Allah'ın lanetine uğradı mı bir insan mahvolur. Dünyada da ahirette de mahvolur. Vazgeçsinler. Vazgeçirmeye çalışın, izah etmeye çalışın, Allah kurtarsın. Bazen alışınca alıştığından vazgeçmek kolay olmuyor. Kötü huylar alışıldığı zaman ejderha gibi oluyor, insanı mahvediyor, parçalıyor. En iyisi küçükten alıştırtmamak. Küçükten terbiye etmek çok önemli. Küçükten Allah korkusunu vereceksin. Küçükten sabah namazı vaktinde kalkmaya alıştıracaksın. Küçükten söz dinlemeye alıştıracaksın. Küçükten abdest almaya alıştıracaksın. Küçükten doğru söz söylemeye alıştıracaksın. Küçükten yalandan dolandan, hırsızlıktan, arsızlıktan uzak durmaya alıştıracaksın. Küçükten yumurta çalarsa, komşunun bahçesinden erik, elma çalarsa, büyüyünce daha büyüğünü yapar. Küçükten güzel yetiştireceksin yapamayacak.
Bizim tanıdıklardan bir tanesi anlattı. Kardeşiyle kavga ederken mi, unuttum detayını da bir hayvan ismiyle hitap etmiş ona. Hani kızınca insanlar bazen öyle diyorlar da boşalıyorlar deşarj oluyorlar ya. Ben insanların hâlinden anlamıyorum, karşındaki bir kimseye arslan desen hiç kimse kızmıyor, arslan, o da dört ayaklı ama merkep desen gözü morarıyor insanın. Ona kızıyorlar. Kuzu desen herkes memnun, keçi desen herkes kızıyor, subhanallah… Hepsi hayvan, Allah bizi insan yaratmış en güzel şey insan olmak, en şereflisi o.
Etânî Cibrîlü fe-kâle innallâhe azze ve celle ye'mürüke en ted'uve bi-hâulâi'l-kelimâti fe-innehû yu'tîke ihdâhünne Allâhümme innî e'selüke ta'cîle âfiyetike ve sabran alâ-beliyyetike ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ-rahmetike.
Hz. Âişe anamız rivayet ediyor radıyallahu teâlâ anhâ rivayet ediyor, Peygamber Efendimiz' den bir dua. Kalemleri, defterleri çıkartın yazın. Diyor ki Peygamber Efendimiz' den nakledilen bu hadis-i şerifte Hz. Âişe anamız; Etânî Cibrîlü, buyurmuş Peygamber Efendimiz.
"Cebrail aleyhisselam bana geldi." Fe-kâle. "Ve buyurdu ki." İnnallâhe azze ve celle ye'mürüke en ted'uve bi-hâulâi'l-kelimâti. "Allah sana şu şimdi öğreteceğim sözlerle kendisine dua etmeyi emir ve tavsiye ediyor ya Resûlullah. Bak şu duaları Allah sana gönderiyor, bu dualarla dua et diye emrediyor, tavsiye ediyor." diye Cebrail şu duaları öğretmiş.
Allah'ın Efendimiz' e Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gönderdiği dua. Şerefe bak, güzelliğe bak. Onun için hatırınızda kalsın. Onun için defterleri çıkartın, kalemleri çıkartın dedim.
Fe-innehû yu'tîke ihdâhünne. "Çünkü bu duaları edersen, Allah bu istediğin şeylerden bir tanesini sana ihsan eder verir."
Ya onu ya onu ya onu… Neymiş dua?
Allâhümme innî e'selüke ta'cîle âfiyetike ve sabran alâ-beliyyetike ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ-rahmetike.
Gayet kısa, herkes ezberleyebilir.
Allâhümme innî e'selüke ta'cîle âfiyetike ve sabran alâ-beliyyetike ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ-rahmetike.
Mânasını izah edelim.
Allâhümme. "Ey benim yüce Rabbim, Allah'ım…"
Çok kıymetli bir kelimedir bu Allâhümme sözü. Çok yakınlık ifade ediyor, çok kutsiyet ifade eden bir kelime;
Allâhümme. "Ey benim Rabbim, Allah'ım." İnnî es'elüke. "Ben senden niyaz ederim, isterim." Ta'cile âfiyetike. "Afiyetin acele bana ihsan olunmasını isterim."
Hemen âfiyet ihsan etmeni; dünyada vücudum sıhhatli olsun, belalardan uzak olayım, üzüntülerden, kederlerden, gamlardan, sıkıntılardan berî, uzak, huzurlu olayım, şen ve esen olayım, sağ ve salim olayım. Bu âfiyetinin acele ihsanını senden dilerim yâ Rabbi.
Ve sabran alâ-beliyyetike. "Eğer bana imtihan etmek için bir beliye vermişsen, bir bela vermişsen, bir bela göndermişsen, bir musibet göndermişsen, ona da sabır ihsan et, sabredebileyim."
Çizgiden çıkıp hududu aşıp kabarıp bağırıp çağırıp da senin gözünden düşmeyeyim, rızana aykırı iş yapmayayım ya Rabbi. Sabır da nasip et bana. İkincisi bu.
Allâhümme innî e'selüke ta'cîle âfiyetike. "O afiyetinin, o güzel afiyet denilen şeyin acele bana ihsanını dilerim ya Rabbi; bela göndermişsen, belaya sabretme ahlâkını da lütfetmeni dilerim." Ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ-rahmetike. "Dünyadan da ölüp çıkıp giderken, dünyadan ayrılıp giderken rahmetine doğru gitmemi, rahmetine mazhar olmamı, dünyadan rahmetine gitmemi dilerim."
Cenneti, cenneti, cennet içi rahmet, çünkü cenneti isterim demiş oluyor.
Üç şey var: Âfiyet isteniyor, ilk istenilen bu, başta bu söyleniyor.
"Yâ Rabbi! Âfiyet ver, yâ Rabbi karnım tok olsun, sırtım pek olsun, dertsiz, gamsız, huzurlu, neşeli, sevinçli olayım, çevremle, işlerimle, her şeyim rast gitsin, güzel olsun."
Tamam, bunu ister, herkes bunu istiyor. Ama böyle olmayabilir diye bir de;
Ve sabran alâ-beliyyetike. "Bir bela, bir musibet, imtihan da gelmişse sabır ver ya Rabbi."
Sabırsızlık çünkü kaybettiriyor mükâfatı, ecir kalmıyor; hem bela başında duruyor, gene sabretmediği için bu sefer mükâfatı kaybediyor. Sabretmeyince bela kalkmıyor ki, bela gelmiş bir kere ama sabretmediği zaman ecri kaçırıyor, elinden gitti, işte kocaman balık geliyordu, gitti. Nasıl olsa bunu çekeceksin, kaderde bu var, bunu nasıl olsa çekeceksin sabretmedin, gene çekeceksin ama sevabı yok bu sefer. Sabretseydin sevabı olacaktı. Ne kadar insanoğlu ne kadar mantıksız hareket ediyor. Değişen bir şey yok ki, bağırmaktan, kızmaktan değişiyor mu şey, değişmiyor.
Bendeniz kardeşinizi, bademciklerim çok rahatsız ediyordu. Devamlı ateş, 37 bilmem kaç ateş böyle… Hâlsiz, keyifsiz, üzüntülü... Doktora gittim, dediler ki:
"Alacağız bunu, müzmin iltihap olmuş, şişmiş boğazında, bu sana rahat vermez, her yerine zarar verir, vücuduna iltihap saçar, mikrop saçar, kalbine zamanla tesir eder..."
"Alın o zaman…"
Razı olduk. Bademciklerimizi alacaklar. Gittik Haydarpaşa Numune Hastanesi Kulak Boğaz Burun bölümüne. Ben talebeyim henüz, benden önce bademcik ameliyatına girenler bağırıyorlar, etinden parça kopuyor, kolay değil. Hele bir gazeteci vardı, canı çok kıymetli, tombul, annesi babası çok izzetli, itibarlı büyütmüş anlaşılan, hastane çın çın ötüyor.
Sıra bize geldi. İlk önce bir uzun iğne sokuyorlar, uyuşturmak için. Biraz dişimi sıktım, o iğneyi yaptılar. Ondan sonra makas gibi, iki taraflı şeyi cart curt kesti hissediyorum, çatır çutur çeviriyor oradan çekiyor, patates söker gibi yerden bizim bademcikler gidiyor… Sıkıyorum kendimi, gözlerimden sular akıyor. Ağlamak değil de şapır şapır ama gık demiyorum. Doktorlar da bu işi olurken feryad-ü figan edilmesine alışmışlar.
Doktor bu sefer şaşırdı, dedi;
"Hocam!" Veya "Hocam!" değil de işte "Acımıyor mu?"
"Acıyor ama bağırsak ağrısı geçecek mi?" dedim.
"Yok." dedi.
Bağırınca değişen bir şey olmadığına göre bağırmanın faydası yok. Bağırmayalım ki mertlik bizde kalsın.
Bir şey daha oluyor.
İnsan tahlil ettiği zaman acı dediğin şey nedir?
Acı, bağırıyorsun bir acı duyuyorsun, bağırıyorsun. Acı nedir diye acının ne olduğunu düşünmeye ve ona konsantre olmaya başladı mı insan, acının da ne olduğu kayboluyor, insan bu sefer acı da duymaz oluyor. "Şu acı dediğin şey neyin nesidir?" filan diye dikkatini ona teksif ettiği zaman bu sefer acı da duymuyorsun. Hatırınızda olsun, püf noktası işin.
Allâhümme innî e'selüke ta'cîle âfiyetike ve sabran alâ-beliyyetike ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ-rahmetike.
Allâhümme innî e'selüke ta'cîle âfiyetike. Afiyetin acelesini… Ve sabran alâ-beliyyetike. Belaya karşı sabır… Ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ-rahmetike. Dünyadan senin rahmetine doğru çıkmak, azabına doğru değil rahmetine. Allah'ın -celle celâlüh- Peygamber Efendimiz' e Cebrail vasıtasıyla gönderdiği dua ne güzel ne kıymetli ne şerefli ne muazzam… Geliş yeri güzel, iniş yeri güzel, getiren güzel.
Etânî Cibrîlü fe-kâle inne ifrîten mine'l-cinni yekîdüke fe-izâ eveyte ilâ firâşike fa'kra' âyete'l-kürsî.
Bu dördüncü hadis-i şerifin rivayeti Hasan-ı Basri’den mürsel olarak, İbn Ebi'd-dünyâ Fî mekâyidi'ş-şeytân, şeytanla ilgili bir kitap yazmış, oradan alınmış bu hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Cebrail bana geldi ve buyurdu ki." İnne ifrîten mine'l-cinni yekîdüke. "Cinlerden bir ifrit sana musallat olup sana zarar vermek istiyor. Bir hile yapmak istiyor sana, bir şeytanlık yapmak istiyor, sana zarar vermek istiyor. Desise yapmak istiyor." Fe-izâ eveyte ilâ firâşike.
Bu tehlike var, senin çevrende o çare arayıp duruyor, dolaşıyor duruyor. Böyle fırsat kollayıp duruyor yâ Muhammed.
Fe-izâ eveyte ilâ firâşike. "Yatağına girdiğin zaman sen." Fa'kra' âyete'l-kürsî. "Âyete'l-kürsî'yi oku." buyurmuş.
Korunmak için Âyete'l-kürsî oku. Âyete'l-kürsî insanı hıfzeder, korur.
Namazların arkasından okunan Âyete'l-kürsî'ler tesbihten önce, insanın çok mükâfat kazanmasına sebep oluyor ve "Cennete girmesine sağ olmasından başka bir mâni yok." diye bildiriyor Peygamber Efendimiz. Okuyan cennete girecek ama daha hayatta olduğu için giremiyor, o kadar kıymetli yani bu Âyete'l-kürsî. Peygamber Efendimiz Übey İbn Kâb radıyallahu anh'a rastlamış da o biraz eski kitapları, eski dinleri de tetkik etmiş bir alim kimse olduğundan diyor ki; "Kur'ân-ı Kerîm'in en muazzam ayeti sence hangisi?" İmtihan için, yoklamak için soruyor. Diyor ki; "Ya Resûlullah Âyete'l-kürsî." Emsalsiz, muazzam bir ayet-i kerime.
Yatağa yatarken şeytanın şerrinden emin olmak için ne yapacağız? Âyete'l-kürsî okuyacağız. Demek ki Peygamber Efendimiz' in etrafında bir desise yapmak için şeytan dolaşıp duruyor ise, bizim etrafımızda bin tanesi dolaşır. Onun için Âyete'l-kürsî okuyalım üfleyelim, şeytan yanımıza sokulamasın.
Muhterem kardeşlerim! Bir başka çareyi de başka yerlerden ben biliyorum, insan abdestli olarak yatar uyursa, abdestliyken, abdest alıp iki rekât namaz, dört rekât namaz kıldı, abdestliyken yatar uyursa şeytan yanına sokulamaz. Bütün gecesi ibadet etmiş gibi yazılır, gökten melekler onun vücudunu abdestli olduğu için pırıl pırıl, nurlu olarak görüp etrafına toplanırlar, yığılırlar izdihamlı bir şekilde, yığılırlar etrafına gökten melekler, gecesi hayırlı bir gece olur. Ölürse imanla göçer. Şeytan yanına sokulamıyor ki imanına kasteylesin.
Onun için gece yatarken Âyete'l-kürsî okumak âdetiniz olsun, bugün akşamdan itibaren ihmal etmeyin inşallah.
Etânî melekün lem yenzil ile'l-ardi kablehâ kattu bi-risâletin min Rabbî fe-vada'a riclehû fevka's-semâi'd-dünyâ ve riclehu'l-uhrâ sâbitetün fi'l-ardi lem yerfa'hâ.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bu hadis-i şerif. Bir melekten bahsediyor Peygamber Efendimiz.
Etânî melekün. "Bana öyle bir melek geldi ki." Lem yenzil ile'l-ardi kablehâ kattu. "Yeryüzüne daha önce hiç inmemiş olan bir melek geldi bana."
İlk defa bana böyle bir melek geliyor, hiç yeryüzüne, benden önceki peygamberlere de hiç gelmemiş veya peygamberler olmasa da bazen melekler inip çıkabilirler, hiç yeryüzüne inmemiş.
Bi-risâletin min Rabbî. "Rabbimden bana bir haber getirmek üzere, bir elçilik vazifesiyle, haberci olarak bana bir melek geldi ki, şimdiye kadar yeryüzüne bu melek hiç inmemiş, ilk defa bana geldi." Fe-vada'a riclehû. "Bir ayağını." Fevka's-semâi'd-dünyâ. "Birinci semanın üstüne koydu." Ve riclehu'l-uhrâ. "Öteki ayağı da." Sâbitetün fi'l-ardi." "Yere bastı, yerde sabit duruyor." Lem yerfa'hâ. "Hiç onu kaldırmadı, bir ayağı gökte bir ayağı yerde muazzam bir melek geldi bana bir haber getirmek için." diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle bir manevi müşahedesini bizlere bu hadis-i şerifte ifade ediyor.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin bizim gözümüzün görmediği çok varlıkları vardır. Çok varlıkları vardır. Her şey görünmez gözle. Göz her şeyi görmek için değildir ki. Gözün bir kere görme sınırı vardır. Onun sınırın altındaki şeyleri olsa da görmez. O sınırın üstündeki ışık dalga boyu, o sınırın üstünde olan şeyleri olsa da görmez. Göz her şeyi görmez. Hududu var. Şu dalga boyundan şu dalga boyuna kadar olan ışıkları görür, ondan sonraki ışıkları görmez. Ondan sonraki ışıkları bazı âletler tespit edebilir, bazı cihazlar yakalayabilir ama bizim gözümüz oradan ötesini görmüyor. Bizim kulağımız her sesi duymaz. Kulağımızın bir üst hududu vardır, şu frekanstaki seslerden yukarısını duymaz; bir alt hududu vardır seslerin, şu frekanstan daha aşağı olan sesleri yine duymaz. Belli bir sınırdaki sesleri duyar. Biz böyle hiç ses duymayız dururuz. Yanımızdaki koyun ayağını yere vurur, heyecanlanır, şey yapar çünkü o duyuyor. Yanımızdaki at kişner, şaha kalkar çünkü o duyuyor, onun kulağının skalası farklı tabiri caizse, duyma alanı bizimkinden farklı. Bizim duymadığımızı onlar duyar, heyecanlanırlar. Allah Allah benim at niye ürküyor, dur bakalım ne oluyor derken bir de bakarsın ki gümbür gümbür zelzele olmaya başladı... At önceden duydu. Çünkü bazı sesleri onun kulağı duydu, sen duymadın. Kuşlar duydu uçuşmaya başladılar, ormandaki hayvanlar duydu kaçışmaya başladılar, sen gafil gafil duruyorsun, neden? Senin duyguların hudutlu. Allah o hudutta yaratmış. Hani bir arabanın bakıyorsun direksiyonunun önündeki cetvele 180 km, tamam, bu 180 km'den öteye gitmez bu araba. Ne kadar gaza bassan bunun kapasitesi bu. Öteki arabaya bakıyorsun, yarış arabası 350 km, tamam; bu 180'le gider 200'le gider, yol bulursa 250 de gider, neden? Onunki daha geniş. Bunun gibi… Göz her şeyi görmez, kulak her şeyi duymaz ama Allah'ın bak müstesna kulları, öteki kulların görmediği şeyi görebiliyorlar. Öteki kulların görmediğini görebiliyor.
Peygamber Efendimiz görmüş. Allah'ın melekleri var, bizim görmediğimiz varlıklar. Yanımızda var, şu anda var, omuzlarımızda amellerimizi, sözlerimizi yazıyor. Vücudumuzda üç yüz altmış tane vazifeli melek var, vücudumuzu koruyor. Onların koruması olmasa şeytanlar bizi parçalar mahveder gider. Allah'ın nice varlıkları var... Muhafız melekler, amelleri tespit eden yazan melekler, dışarımızda melekler, yağmur yağdıran melekler, yıldırımı çaktıran melekler var. Bunlar hadis-i şeriflerle sabit. Ayet-i kerimelerden malum ki Allah'ın bazı varlıkları var. Biz görmediğimiz şeylere de Efendimiz bildirdiği için, Kur'ân-ı Kerîm bildirdiği için inanıyoruz. Ama Allah-u Teâlâ hazretleri müstesna kullarına gösterebiliyor da onlar görebiliyor.
Meleklere iman konusunda evliyâullahtan birisinin bir sözü var, onu naklederek bitireyim. Diyor ki:
"Yâ mü'min, ey mübarek Müslüman! Meleklere inandım diyorsun." İnandık mı?
Ve melâiketihî... Âmentü billâhi ve melâiketihî.
Hemen ikinci, âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi te'âlâ ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun...
Bunlara hep inanmışız. Melekler var.
"Ey mü'min!" diyor o evliyâullah. Evliyanın hâli ne kadar güzel ne kadar değişik ne kadar farklı.
"Ey mü'min! İnsanların arasındayken insanlardan çekiniyorsunuz. Birtakım kabahatleri, kusurları, terbiyesizlikleri, edepsizlikleri veya birtakım işleri yapmıyorsun, örtünüyorsun dikkat ediyorsun, yüzüne gözüne filan dikkat ediyorsun, insanların yanında yapmıyorsun, insanlardan utandığın için. Ama tek başına kaldığın zaman nice edepsizlikler yapıyorsun. Peki, nerede kaldı senin meleklere inandığın?!" diyor yapıştırıyor soruyu.
Meleklere inandım diyorsun, insanlar etrafındayken yapmadığın kusurları, kabahatleri, günahları; yalnız başına kaldım dediğin zaman yapıyorsun. Melekler var, vazifeli melekler var, senin vücudunda çevrende, yerde gökte melekler var, onlardan utanmıyor musun? Varlığına inanmıyor musun?
Onun için bu da hatırımızdan gitmesin ki; her nerede olursak olalım her ne şekilde olursak olalım gören var. Bir kere Allah-u Teâlâ hazretleri;
Ve hüve mea'küm eyne mâ küntüm. "Nerede olsanız Allah-u Teâlâ hazretleri hazır ve nâzır."
Onun için edebe riayet etmek lazım. Evliyâullah, bazı büyükler ayaklarını uzatarak bile yatmamışlar edeplerinden. Sonra melekler var, evliyâullahın ruhaniyetleri var; meşâyıhımızın, sâdâtımızın, evliyâullahın etrafımızda ruhaniyetleri var. Onun için Allah bize huzurda olmanın edebini, daima bizi gören, bilen, bakan, murakabe eden varlıklar olduğunun şuuru içinde yalnız olduğumuz zaman da edepli, edebi muhafaza eden sâlih kullar olmayı cümlemize nasip eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
18.10.1992 -
Mescide Girmek, Temizlemek,
18.10.1992 -
Kötü Lakab, Müslüman
