22.11.1992 - Cenazeye Saygı, Yaratılış ve Rızıktaki Farklılıklar, Fitne Zamanında Yapılacaklar

22.11.1992 - Cenazeye Saygı, Yaratılış ve Rızıktaki Farklılıklar, Fitne Zamanında Yapılacaklar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ reâ ehadüküm cenâzeten fe-in lem yekün mâşiyen me'ahâ fe'l-yekum hattâ yahlufehâ ev tahlufuhu ev tûda'a min kabli en-tuhlefehû.
Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadis-i şerif Âmir b. Rebîa tarafından Müslim'de ve Nesaî'de rivayet olunmuş, cenazeye karşı saygıyı gösteren bir hadis-i şerif. Efendimiz buyuruyor ki;
İzâ reâ ehadüküm cenâzeten. "Sizden biriniz bir cenaze gördüğü zaman." Fe-in lem yekün mâşiyen me'ahâ. "Eğer onunla beraber yürüyen ve onu son vazifesini yapıp teşyi etmekte olan grubun içinde değilse; bir cenaze gördün, o yürüyenler arasında değilse." Fe'l-yekum hattâ yahlufehâ. "Cenaze önünden geçip onu geride bırakıncaya kadar kalksın, saygı göstersin ona. Cenazeye kalksın, ayağa kalksın, oturuyorsa ayağa kalksın, saygı göstersin." Ev tahlufuhu. "Veyahut cenaze onu geride bırakıncaya kadar kendisi cenazeyi geride bırakıncaya veyahut cenaze kendisini geride bırakıncaya kadar." Ev tûda'a min kabli en-tuhlefehu. "Cenaze öteye gitmiyor da geride bırakmıyor bu gören kişiyi, yerine konuluncaya kadar, yere konulduğu zaman oturabilir."
Ama daha önce saygı gösterecek, ayağa kalkacak.
Bu saygıyı başka hadis-i şeriflerden biliyoruz. Cenaze kim olursa olsun cenazeye yapılıyor ve cenazenin etrafındaki meleklere oluyor. Hatta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir Yahudi’nin cenazesi geçerken bile kalkmış. Melekler var, meleklerin bir kısmı azap meleği de olabilir. Böyle bir töresi var Müslümanların. Müslüman kardeşi olunca ayrı bir sevgi bağından dolayı da kalkmış oluyor. Hürmetkâr bir şekilde duruyor. Hürmeten ayağa kalkmak hadislerde vardır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Sa'd hazretleri Mescid-i Saadet'e geldiği zaman toplantı için kûmû lî seyyidüküm, buyurdu.
"Efendiniz, kavminizin muhterem bir şahsı, başkanı geliyor kalkın ayağa!" buyurdu ona.
Peygamber Efendimiz kendisi Fâtımatü'z-Zehrâ validemiz, kızı yanına geldiği zaman ayağa kalkardı. Kızına ayağa kalkardı. Peygamber Efendimiz kızının evine gittiği zaman da Fâtımatü'z-Zehrâ babası için ayağa kalkardı.
Demek ki hürmet nişanesi olarak ayağa kalkmak hadis-i şeriflerdendir. Vardır.
Cenazeye biz de hürmet ediyoruz. İslâm'ın güzelliğine bakın ki cenazeye dahi bir hürmeti var. Görülmeyen varlıklara, meleklere hürmeti var. Bütün canlılara bir sevgisi var Müslümanın. Çiçeklere, ağaçlara sevgisi var. Efendimiz, "Gittiğiniz yerlerde ağaçları kesmeyin." buyuruyor. Ağaç dikmenin sevabını bildiriyor.
Elhamdülillahi alâ-ni'meti'l-İslâm. Bizi Müslüman kılmış olan Allah'a hamd-ü senalar olsun ki; bizi ne kadar zarif ne kadar nezih ne kadar güzel ne kadar edeplerle süslenmiş yüksek bir iman sistemine sahip eylemiş. Allah'a bizi Müslüman yapmasından, Müslüman yaratmasından, Müslüman yaşatmasından dolayı ne kadar şükretsek azdır.
Neden?
İnsanın Müslüman olmasından daha büyük bir nimet yoktur. Hani ekmek yiyoruz, kaymak yiyoruz, bal yiyoruz. Sıhhatimiz var, evimiz, arabamız var. Elhamdülillah bu sene dükkanımız çok para kazandı, çok çok nimetlere gark olduk. Tarlamızdan mahsul bereketli oldu. Tamam, hepsi güzel de ama en kıymetli, en büyük nimet, Müslüman olmak nimeti. Bundan büyük nimet olmaz çünkü bu nimetin ucu öbür tarafta cennete götürüyor insanı. Bu nimetin arka tarafı yürüdüğün zaman cennete gidiyorsun, sonsuz, bitip tükenmesi olmayan bir saadete eriyorsun. Ne büyük nimet!
Bir de İslâm'dan mahrum olanların ne kadar büyük bir mahrumiyet içinde olduğunu düşünün ki; sonsuz, bitip tükenmesi olmayan azabın içinde kalacaklar. Ölmeyecekler de… Ölüm de yok, ölse kurtulacak.
Lâ yukdâ aleyhim fe yemûtû. "Ölmeyecekler ki kurtulsunlar." Ve lâ yuhaffefu anhüm min azâbihâ. "Azapları da azalmayacak."
Her seferinde derileri yandıkça, mahvoldukça, yeniden tazelenecek, yeniden yanacak, yeniden tazelenecek, yeniden yanacak. Allah'a âsi olmanın, kâfir olmanın, müşrik olmanın cezasını ebediyen, tekrar tekrar, sonsuz tekrarlarla çekecekler. Gayrimüslim olmak, İslâm dairesine girememiş olmak çok muazzam, çok müthiş, çok dipsiz, sonsuz bir facia. Müslüman olmak da çok büyük bir nimet. Allah bizi bu nimetten ayırmasın. Müslüman olarak doğduk, annemiz babamız Müslüman, dedemiz ninemiz Müslüman. Elhamdülillah Müslüman soydan geldik, başka soydan da gelebilirdik. İngiliz de olabilir insan.
Avusturalya'dan birisi geldi Ankara'dayken, selamun aleyküm, bizim bir hoca kardeşimiz var, Salih, o getirdi yanında. Müslüman olmuş. Merak ediyorum ben, soruyorum: "Neden Müslüman oldun?" "İlk defa içimde duygular, çocuğumu okuldan almaya gittiğim zaman, Müslümanların camiinden dinî mûsikî nameleri geliyordu, ilahi sesleri geliyordu, o zaman içim de ısındı." diyor. Oradan İslâm'a bir sevgi hasıl olmuş içinde. Hani Avusturalyalı, İngiliz asıllı. "Ondan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' i rüyamda gördüm, bana 'kardeşim' diye hitap etti." diyor. Bak, arkadan gelenler nasıl öne geçiyor. Bir kere daha görmüş, ondan sonra da Müslüman olmuş.
Muhterem kardeşlerim insanın annesinin, babasının Müslüman olması yetmiyor. Kendisinin Müslüman olması da yetmiyor. Bu Müslümanlığı devam ettirmek önemli. Elin adamı arkadan geliyor, Resûlullah Efendimiz' in "kardeşim" hitabına mazhar oluyor. Müslüman oluyor, senden öne geçiyor. Sen de "Anam Müslüman, babam Müslüman, soyum Müslüman, dedem şeyh efendiydi, babam vaizdi, hocaydı, imamdı, hafızdı. Ben dindar bir ailedendim, falancadandım…" diyorsun ama o şana layık hareket etmediğin için geride kalabiliyorsun. Allah elimizde olan nimetin kadrini, kıymetini bilmeyi nasip etsin.
Anlatıyorlar; çok güzel hattı olan meşhur bir hattat, mübarek bir şahıs vefat etmiş. Gelini soba tutuşturmuş, hat malzemesiyle. Başka şey yok muydu be kadın! O güzelim şeyler antika, kıymetli, çok kıymetli şeyler… Kadir bilmediğinden onlarla soba tutuşturmuş, mahvolmuş gitmiş bir cevher, mücevher. Kıymetli bir malzeme, antika bir eşya, kıymeti bilinmeyince çöplüğe atılıyor, yakılıyor. Böyle acayip şeyler oluyor maalesef. Ama kıymeti bilinenlerde milyonlar, milyarlar ediyor, müzayedelerde. Londra'da, bilmem nerde duyuyoruz "şu kadar paraya satıldı" diye. Küçük dilimizi yutacağımız rakamlar çıkıyor. Bu kıymetli şeylerin en kıymetlisi İslâm, iman! Allah bu cevheri elden kaçırttırmasın, cahillik ettirip de kaptırtmasın!
İzâ reâ ehadüküm men fuddile aleyhi fi'l-halki rızki fe'l-yenzur ilâ men ve esfelü minhu mimmen hüve fuddile aleyhi.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten İbn Hibban rivayet etmiş rahmetullahi aleyh. Diyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadis-i şerifinde: "Sizden biriniz yaratılışta ve rızık yönünden kendisinden daha üstün olan bir kimseyi görünce…" Mesela şu daha boylu, poslu, yakışıklı, levent gibi, fidan gibi, selvi boylu filan, yüzü ay gibi, güneş gibi, parası da pulu da çok! Kendisinden rızık bakımından da yaratılış bakımından da üstün birisini gördüğü zaman: Fe'l-yenzur ilâ men ve esfelü minhu. "Kendisinden daha aşağıda olana baksın." "Falanca da senden daha çirkin, hastalığı var, daha fakir, evi yok…" Oraya baksın. Mimmen hüve fuddile aleyhi. "Ötekisine bakmak yerine, kendisinden daha aşağı baksın." Neden?
İnsan kuzuysa şeytan insanın kurdudur. Onu parçalamak ister, etrafında dolanır, fırsatı buldu mu atlar, boğazını ısırır, kanını döker. Boğar, parçalar, yer. İnsanı yiyen, manevi bakımdan paramparça eden, perişan eden ne? Şeytan. İnsanı parçalamak için mahvetmek için fırsat arar. Nasıl fırsat arar?
Her fırsatı arar. Çünkü sen yenisin. Bu dünyaya geleli otuz sene, kırk sene, elli sene olmuş. O Hz. Âdem atamızdan beri insanları aldatmakla meşgul. Usta, tecrübeli, hain… Her şeyi biliyor, insanların huyunu, hâlini biliyor, yaşını biliyor, duygularını biliyor. Neresinden saldıracağını, neresinden ısıracağını biliyor. Neresinden koparacağını, yıkacağını yere biliyor. Gelir sana der ki; "Ya işte bak, Allah seni böyle yaratmış. Yani ne? Niye böyle? Hadi Allah'a âsi ol, hadi isyan et, hadi inkara yönel, hadi şöyle yap, hadi böyle yap!" Çeşitli duyguları insanın içine atar.
Allah-u Teâlâ hazretleri, insanları birbirlerinden farklı yaratmıştır. Rızık bakımından da farklıdır, yaratılış bakımından da farklıdır, yaş bakımından da farklıdır, kader bakımından da değişiktir. Bunlar imtihan sorularının değişik çıkması gibidir. Aynı soru sorulmaz talebeye. Her talebeye göre başka imtihan çıkar. O duruma göre bir insan güzel kulluk yaparsa en yüksek mertebeye çıkar. O duruma göre bir insan yanlış işler yaparsa en aşağı mertebeye iner. İsterse güzeller güzeli olsun, cehennemin dibini boylar. İsterse çirkinler çirkini olsun, güzel huyu sayesinde Cennet-i Firdevs'e, Cennet-i Âlâ’ ya gider. Davranışlarına göre, imtihanı başarmasına göre... Onun için şeytanın böyle bir aldatması, kışkırtması, fışkırtması, körüklemesi ve tahrik etmesine karşı ne yapacak?
Peygamber Efendimiz diyor; bir de aşağıya bak, bu tarafa bak bakalım. Manzaranın, madalyanın bir de öbür tarafına bak bakalım. Senden nice nice nice daha aşağı durumda insanlar var. Bak seni Allah ortada yaratmış hiç olmazsa. Yüksekler de var ama aşağılar da var. Aşağılardakileri düşün, fakirleri, yoksulları, hastaları düşün.
Hele hele insan hastaneye gitti mi hakikaten hamd ediyor, şükrediyor hâline. İnsanın bin bir türlü azası var. Milyonlarca, milyarlarca hücresi var. Bir yerinde bir sakatlık olabilir, bu koca makine, koca fabrika, bir âlem, insan vücudu bir yerinde bir arıza olabilir. Elhamdülillah, çok şükür yaşıyoruz, sağız, salimiz, kıymetini anlıyoruz. Sıhhatin kıymetini hastanın yanında, bir lokma ekmeğin kıymetini açların yanında anlıyoruz. Bosna'daki, Hersek'teki o kardeşlerimiz, o kadınlar sokaklarda bir lokma ekmek diye dileniyorlar. Açlık bir yandan, soğuk bir yandan, ölüm korkusu bir yandan, hakaret bir yandan, tecavüz bir yandan, ırza, namusa tasallut bir taraftan. Bak ne kadar zor durumda olan var.
Allah kurtarsın, Allah yardımcı olsun. Bize de Allah, onlara yardımcı olmak, imdatlarına yetişmeyi nasip etsin. Azîzün Zü'ntikam olan Rabbü'l-âlemîn, zalimlerden intikamını alsın, katilleri maktul eylesin. Zalimleri kahreylesin, mazlumları halas eylesin, esirlere hürriyetlerini iade eylesin. Mallarının, evlerinin, barklarının başına salimen dönmelerini nasip etsin.
Demek ki bir ilaç tavsiye edildi burada. Her şeyin hikmeti vardır. "Sen öyle yukarılara bakıp da kafanı bozma, aşağılara bak, daha beterlerini düşün, dengeni bul." demiş oluyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. İnsanın şükrünün artması, hamdinin artması çok güzeldir, Allah'ın en sevdiği işlerden birisi kulun hamd edici kul olmasıdır. En faziletli kul kimlerdir?
Hammâddûn, yani "çok hamd ediciler." "Çok şükür ya Rabbi, elhamdülillah ya Rabbi, ne mutlu bana ya Rabbi, şunu da verdin ya Rabbi…" filan işte.
Böyle çok hamd edici kulları Allah çok seviyor. Hatta onları cennette hammâdlara, çok hamdedicilere mahsus ev, diye ayrı, müstesna makamlar, yerler ihsan edecek.
Onun için Allah'a şükretmeyi öğrenelim. Daha doğrusu etrafımızdaki, gark olduğumuz milyarlarca nimeti sezelim, fark edelim. Fark etmeden yaşıyoruz, sonra da kızıyoruz küçücük bir şey olduğu zaman, ayağımıza bir diken battığı zaman, milyonlarca lütfu görmüyoruz da. Küçücük bir imtihanda, şeytana uyup ayağımızı kaydırırsak, yoldan çıkarsak olmaz. Hamd etmeyi, şükretmeyi, nimetleri fark etmeyi öğrenmeliyiz. Ne güzel söylüyor Şeyh Sadi Gülistan'ının başında: "Her bir nefes ki insan onu içine çeker, hayatını uzatır, her bir nefes ki insan onu dışına verir, içini ferahlatır, içine çektiği nefes hayatını uzatır, dışarı verdiği nefes içini ferahlatır. Ağzını burnunu kapatsalar nefes alamasa tekmelenir, ağzını burnunu kapatsalar aldığı nefesi veremese gene tekmelenir."
Almak da nimet, vermek de nimet. Alamamak da zahmet, verememek de zahmet. O halde sırf bir nefeste iki tane nimet var. Her nimete de şükretmek lazım. Madem nimettir bunun ücreti, karşılığı şükretmek, hamd etmek. Bir nefeste böyle iki tane nimet olursa, daha başka göz, kulak nimeti, sıhhat, afiyet nimeti, evlat nimeti, mal mülk nimeti, ekmek nimeti, meyve, tatlı, sütlü nimeti, bin bir çeşit nimetler var. Bunları anlayacağız ve hamd edeceğiz. Seveceğiz Rabbimizi, verdiği nimetlere karşı içimizde şükür duygusu, şükran duygusu kuvvetlenecek, Rabbimizi seveceğiz, Rabbimize müteşekkir olacağız.
Ne güzel söylüyor söyleyen:
Hoştur bana senden gelen.
Ne yaparsan hoş yâ Rabbi.
Ne noktaya gelmiş:
Mevla’m görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Neylerse güzel eyler diyor, yani açık bono veriyor. Neylerse güzel!
Gelse Celâli'nden cefa
Yahut Cemali’nden vefa
İkisi de cana safa.
Celâli'nden cefa gelse ya Rabbi, senin takdirinden, Cemali’nden vefa gelse, güzelliklere ersem ikisi de cana safa.
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
Adamlar yüksek insanlar maşaallah. Büyük adamlar. Her şeyi, her şeydeki güzelliği anlayabiliyorlar. Biz de biraz yükselelim, biz de biraz ilerleyelim, anlayalım.
İzâ reayte'n-nâse kad meracet uhûduhüm ve haffet emânâtühüm ve kânû hâkezâ ve şebbeke beyne enâmilihi fe'lzem beyteke ve'mlik aleyke lisaneke ve huz mâ ta'rifü ve da' mâ tünkirü ve aleyke bi-hâssati emri nefsike ve da' anke emre'l-âmmeti.
Abdullah b. Amr İbni'l-Âs radıyallahu anh rivayet etmiş Peygamber Efendimiz' den.
Buyuruyor ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bugünün bu üçüncü hadis-i şerifinde:
İzâ reayte'n-nâse kad meracet uhûduhüm. "İnsanlara baktığın zaman ahitleri bozulmuş görürsen, ahitlerine riayet etmediklerini görürsen." Ve haffet emânâtühüm. "Emanetlerin hafife alındığını görürsen…" Ahdine riayet etmiyor, anlaşmasını, sözünü çiğniyor, emanete de hıyanet ediyor, riayet etmiyor, insanları bu durumda görürsen ve kânû hâkezâ ve şebbeke beyne enâmilihi. "Elini böyle, birbirlerine kilitleyerek insanları böyle görürsen ama bundan maksadı, haddini hududunu bilmeyip herkes birbirine dalmış, birbirinin hakkını hukukunu çiğniyor, karma karışık olmuşlar. Birbirlerine girmişler, hırsla, kavgayla, gürültüyle, haklarını hukuklarını çiğneyerek öyle birbirlerini girmişken görürsen insanları," Fe'lzem beyteke. "Evini tercih et, evine gir, evinde dur!" Ve'mlik aleyke lisaneke.. "Ve diline sahip ol. Kendi dilini tut." Dedikodulara, fitnelere, fesatlara karıştırma kendini. Ve huz mâ ta'rifü. "Aklın ve şeriatın güzel gördüğü işleri yap!" Ve da' mâ tünkirü. "Aklın ve şeriatın güzel görmediği işleri yapma!" Emr-i maruf nehy-i münker dediğimiz gibi îfâ-yı maruf ve terk-i münker ile vaktini geçir. İyi olanı yap, kötü olanı yapma! Ve aleyke bi-hâssati emri nefsike. "Kendi nefsinin, zatının, kişiliğinin işleriyle meşgul ol." Ve da' anke emre'l-âmmeti. "Umumun işi ile meşgul olma, çekil kenara." Çünkü laf dinlemeyecek hâle gelmişler, kendileri hak yoldan çıkmışlar. O zaman kendini kurtarmaya bak, kendi işine bak, buyurmuş oluyor.
Buna benzer hâller ve fitneler ve kavgalar ve cidaller, cenkler İslâm tarihini oluşturur. Her zaman her yerde olabilir, oluyor. İleriye doğru da olabilecektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz toplumu düzeltme imkânı kalmadığı zamanda fitneye karışmamayı, kenarda durmayı tavsiye ediyor. İşin içinden fiilen taraf olarak kavgaya, gürültüye girmemeyi tavsiye ediyor.
Müslümanın Müslümana kanı, malı, canı, ırzı, namusu haramdır! Bunlara Müslüman tecavüz edemez. Aleyhinde konuşamaz, yumruk vuramaz, kanını akıtamaz, dedikodusunu yapamaz, dil uzatamaz, malını alamaz, çar çur edemez, namusuna yan bakamaz! Hepsi haram, yapmaması lazım. Bunlar olmuyor. Düzeltmek de mümkün olmuyor, o zaman taraf olma! İnsanlar yapıyorsa sen yapma hiç olmazsa. Kavganın, gürültünün içinde sen rol alıp da başını belaya sokma! Günahlara dalma, kenara çekil diyor. Müslümanın Müslümana hiçbir şekilde zarar vermesi uygun olmaz.
Hatta öyle hadis-i şerifler var ki; birisi gelse, sana evine çekil diyor bir kere, evine gelse seni öldürmeye kalksa diyor. Müslüman, Müslümana! Hani Hz. Osman Efendimiz radıyallahu anh Kur'an okurken evi basılıp şehit edildi biliyorsunuz.
Üçüncü halife, Peygamber Efendimiz' in damadı, iki kızını verdiği mübarek, Aşere-i Mübeşşere'den, cennetlik Hz. Osman-ı Zinnûreyn'in ömrü nasıl bitti?
Kur'ân-ı Kerîm okuyordu, evini sardılar, kapıdan bacadan girdiler, camdan girdiler. Kur'an okurken vurdular, kanları Kur'ân-ı Kerîm'in üstüne fışkırdı. Belki okuduğu Kur'ân-ı Kerîm şimdi müzede. Kur'an okurken şehit ettiler. Kalk, kalkışmadı, cevap vermedi Hz. Osman-ı Zinnûreyn.
Neden? Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Birisi gelse, sana silah kaldırsa, sen ona kaldırma."
Hz. Âdem'in hayırlı evladı gibi ol. Öldüren evladı gibi olma, mazlum evladı gibi ol. Bu kadar önemli.
"Müslüman Müslümana silah alıp da karşı karşıya gelirse, öldüren de öldürülen de cehennemdedir." buyuruyor.
Bu da ne kadar korkunç bir hadis-i şerif, mânası insanı dehşete düşürüyor, korkutuyor.
Öldüren de cehennemde, öldürülen de cehennemde.
Neden?
Ötekisi de onu fırsat bulsaydı öldürecekti, çünkü silahını aldı karşısına geçti. Onun için Müslüman Müslümana silah çekmez. Müslüman Müslümanın ırzına yan bakmaz. Müslüman Müslümanın malına el uzatmaz.
Camide beş vakit namaz kılıyor, hatta ezan okuyor. Tarlasının yanına gittik, tapuda ve örfte işte iki ağacın ortasından hududun şöyle geçmesi lazım. Şöyle kaydırmış hududu. Ne oluyorsun hoca efendi hayrola? Nerede kaldı senin hacılığın? Niye böyle yamultuyorsun hududu? Hani sen camide namaz kılıyordun, hani ezan okuyordun? Niye bu hududu doğru tutmuyorsun da yamultuyorsun? Kendi tarafını biraz fazla, bu taraftan yarım metre, bir metre daha çok almak haram değil mi? Müslüman kardeşinin malı haram değil mi? Haram. Niye harama tenezzül ediyorsun? Bu tarafı sana yetmez mi? Yeter. Ölümlü dünyada ne olacak hakkın olmayan şeyi alınca. Ne hakla? Hakkın olsa böyle yap ama hakkın olmayan şeyi ne diye hududu böyle yamultuyorsun? Tapu memuru gelecek kazığı gene buraya çakacak. Hırs, nefis ve şeytan insanı nasıl aldatıyor? Tapu memuru düzeltecek ama o hududu çekerken ipi yarım metre bu tarafa kaydırıyor.
Neden?
Şeytan aldatmış. Camide namaz kılıyor, ezan okuyor ama şeytanını yenememiş, nefsini yenememiş. Malına el uzatamaz, canına kastedemez, namusuna yan bakamaz, aleyhinde konuşamaz, gıybetini yapamaz. Koruyacak, kollayacak, sabredecek. O el kaldırırsa, bu el kaldırmayacak. O silah çekse, bu silah çekmeyecek. Bu kafa, bu zihniyet, bu anlayış, bu güzel durum Müslümanlar arasında olsaydı İran'la Irak savaşır mıydı? Kuveyt'le Irak savaşır mıydı? Bizim Güneydoğu Anadolu'daki bu üzücü olaylar olur muydu? Kan davaları olur muydu? O, onu basıyor, o onu öldürüyor, bu bunu öldürüyor. Demek ki başımıza gelen felaketler, musibetler, cezalar, üzüntüler, sıkıntılar nedenmiş?
Müslümanlığı tam anlayamamak ve tam uygulayamamaktan.
Neden o kan davası güdüyor?
Milletin büyük reaksiyonu olsa, bırakacak, Allah'a havale edecek. Reaksiyon yok! Millet alkışlıyor, millet uygun görüyor, anneler, akrabalar uygun görüyor. "O senin babanı öldürdü, sen de onu ara, bul, nerede öldürürsen öldür." Onu bulamazsan onun akrabasından birini öldür. Onun suçu yok ki! Yok, öldür gene. Babanın kanı yerde kalmasın, git öldür. Öyle yetiştiriyor. Soyadı alıyor Öcal, Hınçal, öyle yetiştiriyor.
Sırplar, yaptıklarına bak, nerede insanlık? Nerede dindarlık? Nerede Hristiyanlık? Hangi din bunu yapar? Küçük çocukları bile hamile bırakmışlar. Hangi din, hangi iman, hangi vicdan, hangi mantık bu işe razı gelir, müsaade eder, fetva verir, yapabilirsin der? Demez! Demek ki cihanın çektiği sıkıntılar Müslümanlıktan uzaklıktan, Müslümanlığa erişememekten, Müslümanlığa aşina olmamaktan ve Müslümanlığı yaşamamaktan oluyor. Biz de yaşamıyorsak bizim de ailedeki, toplumumuzdaki bela ondan oluyor.
Müslümanlık düşman mı?
Bazılarına göre düşman. Ödleri patlıyor İslâm'dan. Ödleri patlıyor Müslümanlık deyince. Ödleri patlıyor.
Eyvah içki içemeyeceğim, eyvah zina edemeyeceğim, eyvah kumar oynamayacağım, aman Müslümanlık olmasın!
Olmaz ama bunun belasını sen bile çekersin.
Şimdi bak Güneydoğu Anadolu'ya kalkıp seyahate gidebilir misiniz?
Gidemez, korkar herkes. Gece oralarda kalabilir misiniz? Kalamazsınız.
Neden?
Bir kere denge bozuldu mu, kurunun yanında yaş da yanar. Herkes çeker cezasını, herkes belasına uğrar. Belki bu felaketleri kışkırtan insanlardan şimdi bazıları cezasını çekiyor, kendileri öldürülüyor. İlk başta kışkırttılar. İslâm'ın aleyhinde, şöyle yaptılar böyle yaptılar…
O bakımdan her şeyimizi İslâm'a uydurmamız gerekiyor, öyle fitnelerin içine girmememiz gerekiyor, fitnelerden uzak durmamız gerekiyor. Hatta bir adım daha, bak bize ters geliyor, damarımıza dokunuyor.
Ebu Bekir Sıddık Efendimiz kim?
Radıyallahu anh, başımızın tacı, Peygamber Efendimiz' in kayın pederi, kabirde kabir arkadaşı, mağarada mağara arkadaşı, hicrette hicret arkadaşı. Malını Peygamber Efendimiz' e vermiş, kızını Peygamber Efendimiz' e vermiş, canını Peygamber Efendimiz' in yoluna siper etmiş. Mübarek bir insan, Ebu Bekir Sıddık Efendimiz.
Çok iyi bir insan yani değil mi?
İyi olduğunu herkes biliyor, hadis-i şerifle, ayet-i kerimeyle faziletleri sabit olan bir büyük sahabe. Birisi kalkmış aleyhinde konuşuyor. Atıyor, tutuyor, bağırıyor, çağırıyor, hakaret ediyor filan. Ebu Bekir Sıddık Efendimiz de böyle duruyor Peygamber Efendimiz' in yanında. Peygamber Efendimiz' e bakıyor, şöyle duruyor. Müşrik herif hakaret ediyor Ebu Bekir Sıddık Efendimiz' e, o da duruyor. Dayanamamış, düşünmüş taşınmış, cevap vermeye kalkmış.
Müşrikin ithamına cevap veriyor. Haksızsın öyle değil filan diyecek. Hemen Peygamber Efendimiz oradan kalkmış, gitmeye başlamış. O da hemen Peygamber Efendimiz' in arkasından yürüyor, diyor ki; "Anam, babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü! Seni kıracak bir şey yapmak istemedim. Üzdüm mü seni? Cevap vermem ona biraz karşılık olsun diye, haksız şeyler söylüyor, müdafaa ettim." "Yok! Sen susarken bir melek senin namına ona cevap veriyordu. Ama sen konuşmaya başlayınca melek gitti, şeytan geldi. Şeytan gelince ben onun için duramadım orada, ondan kalktım." diyor. Melek nasıl cevap verir, sesini duymuyoruz, o herif de duymaz.
Meleğin sesini duyacak adam olsa zaten o lafı söylemez. Duymaz. Ama meleğin müdafaası kim bilir nasıl oluyorsa oluyor işte, bir türlü oluyordu. Kim bilir ne olacak o herif. Demek ki tenezzül etmemek, Ebu Bekir Sıddık Efendimiz' e saldıran bir kimse bu müşrik. Bizim mü'minler birbirleriyle dalaşıyor, mü'minler birbirlerine girmişler. O zaman fitnede rol alma, kendin kenara çekil, sakın o orada şey yapma çünkü haklı sandığın zaman bile haksızlık yapabilirsin, cezaya, belaya uğrarsın.
Hatta böyle haksızlık yapılan yerde Efendimiz durmamayı uygun görmüş, zulüm yapılmış bir yerde. Orada durma hemen kaç. Neden? Zulüm yapıldığı için. "Allah'ın belası inebilir oraya. Sen de altında kalırsın. Hemen orda durma, derhal kaç!" buyrulmuş. Onun için bu işlere dikkat edelim, fitneye hiç karışmayalım. Fitnede hiç rol almayalım, dedikoduda hiç rol almayalım, yalan yanlış. İnsanlar çok cahil.
"Şu kâfirdir, bu kâfirdir…" Mektupta bir sürü adamı sıralamış. Sen kâfirleri yazma kâtibi misin? Allah'tan haber mi geliyor? "O kâfir, bu kâfir." sıralamış. İsmen sayıyor. "Şu kâfirdir, bu kâfirdir…"
Adam namaz kılıyor. Kusurlu olabilir, günah işlemek insanı imandan çıkartmaz, günahkâr yapar. Cezaya müstahak kılar ama kâfir diyemezsin. Peygamber Efendimiz' in amcasını öldürdü Vahşi isimli şahıs, efendisi olan kadın, "Öldürürsen seni hür bırakacağım." dedi. O vaatle kandırdı, öldürdü. Sonra Müslüman oldu. Müslüman olduktan sonra da hata, günah işlemiş insanlar olabilir; imandan çıkmaz. Kâfir denmez ona, günahkâr denir eğer hakikaten bir günahı varsa. Ondan sonra da ne kadar yalan yanlış şeyler… "Hocamız kabrinde azap görüyor." Fesubhanallah! Sende hocamızın kabrini anlayacak göz olsa bu lafları yazmazdın! Sen körsün! Bu lafları nasıl yazıyorsun sen? Neden?
Kabir komşusu falancaymış da ondan. Yanına filanca gömülmüş de ondan. Böyle yalan yanlış şeyler. Bunu da böyle din namına yapıyor, dindarlık namına bu mektubu yazması. Güya tereciye tere satacak. Hocaya akıl öğretecek. Bize bir şeyler yaptırtmak istiyor, bir şeyler söylemek istiyor veya hıncı var veya düşmanlığa cevap bile belki vermek uygun değil ama Müslümanlar böyle fitneler içinde olabiliyorlar.
Fitnelerin içine girmeyecek. Kendi işiyle meşgul olacak. Emr-i maruf veya icrâ-i mâruf ve terk-i münker yapacak. Kötü şeylerle uğraşmayıp, iyi şeyler yapacak. Sevabına bakacak. Fitnenin içinde rol almayacak. Buna dikkat edin, bu hadis-i şerif bunu hararetle tavsiye ediyor.
Başka hadis-i şeriflerle de Müslümanın ahlâkının nasıl olması gerektiği söylemiş olduk.
Allah cümlemizi her bakımdan en güzel sıfatlara sahip kullardan eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin, sevdiği kulların zümresine dahil eylesin. Cennetiyle Cemali’yle müşerref eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele.
11.04.1993 -
Kıyamet Alametleri, Allahın
21.01.1990 -
Hacamat, Peygamberimizin Konuşma
