01.10.1995 - Fahiş

01.10.1995 - Fahiş
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnnallahe azze ve celle. "Hiç şüphe yok ki azîz ve celîl olan Allah." Lâ yuhibbü'l-fâhişe'l-mütefahhiş. "Fâhişi de mütefahhişi de sevmez."
Kimmiş bu Allah'ın sevmediği "fâhiş ve mütefahhiş" kimseler?
Fahişenin ne demek olduğunu biliyorsunuz; "fuhuş, fuhşiyat, günah ve kötü olan şeyleri yapmak" demek. Fahiş de böyle; "Müstehcen, kötü, günah ve çirkin şeyleri yapan kimseye denir."
Mütefahhiş kelimesi de "fuhşiyat" kökünden geliyor; o da "çirkin, kötü işler yapmak" kökünden ama mütefahhiş, tefâul bâbından ism-i fâil. Arapça'da tefâul bâbı; "bir şeyi çok yapmak, külfetle yapmak, üstünde dura dura yapmak, ter dökerek, zahmet çekerek yapmak" mânasına geliyor.
Mesela Arapça' da alime "bildi" demek, "bilmek" demek. Tealleme ise "bilmeyi elde etmek için gayret sarf etmek demek, zorlanmak" demek, "zorlayarak, zorla, zorbalıkla, gayretle yapmak, çok yapmak" demek.
Mesela zekere "zikretmek" demek ama tezekkere "zikri; tazyik ederek, kendisini zorlayarak yapmak" demek.
Onun için demişler ki;
Ez-Zikru bi't-tezekkür.
İnsanın hakiki zikir haline ulaşması, Allah'ı hep hatırlayan, hep seven, Allah'ı aklından çıkarmayan, iyi bir insan olması için ne lazım?
Önce tezekkür lazım.
Tezekkür ne demek?
"Zikri öğrenmek için biraz külfetli idman yapmak" demek yani zahmetli. "Zahmetini çekmek, çalışmak" demek.
Tefahhuş da "fuhşiyat yapan" demek ama "Bunu çok yapıyor; bayağı gayret sarf ederek yapıyor, bu işi meslek haline getirmiş, adamakıllı kapkara olmuş, tutulacak yanı kalmamış." demek.
Ötekisi belki bir kere yapmıştır; "Eyvah! Sen fâhiş bir hata işledin; yani kötü, çirkin bir iş işledin." Tamam ama mütefahhiş "hatayı devamlı yapan, artık onu iş edinmiş" demek.
Hırsızlık mı hırsızlık, yan kesicilik mi yan kesilik, küfürbazlık mı küfürbazlık, edepsizlik mi edepsizlik! "Mahallede namlanmış artık, beldede herkes yaka silkiyor." demek.
Allah; fuhşiyatı tek tük yapanı da onu böyle iyice içine dalmış olarak çok yapanı da sevmez. Çirkin ve kötü işi yapanı Allah sevmez.
Ne yapacak? Fuhşiyatı yapmayacak.
Neyi yapacak? Güzel şeyleri yapacak.
İnna'llâhe cemîlun yuhibbü'l-cemâl.
Bu da bir başka hadis-i şerif:
"Allah kendisi güzeldir, güzeller güzelidir, her türlü güzelliğin sahibidir, Halik’ıdır, Maliki’dir, her şeyi güzeldir. En güzeldir."
Esma-i Hüsna ne demek?
"En güzel sıfatlar" demek. En güzel sıfatlar Allah'ındır. Her şeyin en güzeli Allah'ındır, Allah'tadır, Allah'ın sahip olduğu şeydir.
İnna'llâhe cemîlün. "Allah çok güzeldir." Yuhibbü'l-cemâl. "Bir şeyin güzel olmasını da sever."
Sözü güzel söylüyorsan sever, hareketi güzel yapıyorsan sever. Konuşmanı güzel yapıyorsan, ticaretini güzel yapıyorsan, öğretmenliğini güzel yapıyorsan, öğrenciliğini güzel yapıyorsan sever. Şeyhliğini güzel yapıyorsan, müritliğini güzel yapıyorsan sever.
Güzel, güzeli sever, güzel olan şeyi sever. Demek ki Müslümanın yaptığı her işi güzel yapması lazım.
Onun için biz her zaman çalışmalarımızda, toplantılarımızda, konuşmalarımızda söylüyoruz:
Müslüman; sevaplı işi yapacak, günahlı işi yapmayacak. Önünde yol çatallaştı; şu taraf menfaatli, kârlı, cebim dolacak ama günah.
Bu taraf?
Bu tarafta öyle bir şey görünmüyor ama doğru olan, sevaplı olan yol bu taraf; o zaman o tarafı yapacak. Sevabı işleyecek; sevaplı olanı, doğru olanı işleyecek, günahlı şeyi işlemeyecek.
Bir de işlediğini mükemmel ve güzel yapmaya çalışacak. Bak ecdadımız şu yazı sanatını ne kadar geliştirmişler. "Hattat" diyoruz. Allah Allah!
Bu adam bunu eli titremeden nasıl bu kadar güzel yazmış?
Buradan buraya Besmelenin sin harfini bir çekmiş; insan elinden çıkma bu. Ben bir yazı yazacağım derken daha ihtiyarlamadığım halde elim kırk defa titriyor, imzamı atarken bile. Bu böyle besmeleyi bir çekmiş; zııızt öbür tarafa kadar. Bakıyorsun dümdüz.
Mübarek nasıl çektin bunu?
"E çalışa çalışa oluyor."
Güzel yapmayı öğrenmişler.
Hüsn-ü hat sanatı diyoruz.
Ne demek? Güzel yazı yazma sanatı.
Batı dillerinde Kaligrafi. Kali "güzel" demek, Rumcadan geliyor, Batı'ya geçmiş.
"Tikanis kaliyse?" derler; bizim komşular vardı, Boğaziçi'nde oturduğum zaman. "Nasılsın, iyi misin?" demek. "Kaliyse" yani iyi misin? Kala "güzel" demek, kaligrafi "güzel yazmak" demek.
Yazma güzel olacak da öteki şeyler kötü mü olacak?
Hepsi güzel olacak. Namaz kılmayı da güzel yapacaksın; rükû yaptığın zaman da rükûun tam olacak, güzel olacak; secde ettiğin zaman da secden tam olacak, güzel olacak. Kur'an okuduğun zaman da öyle.
Nasıl okuyor hafız efendiler?
Ellerini dizlerine koyuyorlar, kıpırdamıyorlar; heykel gibi gayet muntazaman.
Allah rahmet eylesin! Trabzonlu Ali Haydar Hoca Efendi burada bir Kur'an okurdu ne kadar güzel ne kadar ciddi okurdu. Ne kadar Kur'ân-ı Kerîm'in heybetini duyarak ve duyurarak okurdu.
Hendekli Abdurrahman Hoca Efendi Allah uzun ömür versin; Beyazıt'ta mihrabiyede bir Kur'ân-ı Kerîm okuduğu zaman -mihrapta okunan aşr-ı şerife "mihrabiye" diyoruz- dinleyenler hüngür hüngür ağlardı.
Niye ağlıyorlar?
O kadar güzel okuyor ki ondan ağlıyorlar. Kıraat güzel, harflerin çıkışı güzel, telaffuzu güzel.
Müslümanın her şeyi güzel olacak: Sakalı güzel olacak, bıyığı güzel olacak, dişleri güzel olacak. Düşünün diş fırçası yokken, diş macunu yokken, 1400 yıl önce Peygamber Efendimiz ortaya "dişlerin temizlenmesi esasını" koymuş ve bunu çok teşvik etmiş:
Misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan 70 kat daha sevaplı.
"Benim karşıma ağzınız kokarak gelmeyin." buyurmuş. Bir odun parçası; nihayet bir çeşit bitki dalı. Onunla dişler fırçalanıyor. İnci gibi dişler. Hem de odun parçası. Misvak ağacı aynı zamanda antiseptik; yani mikrop öldürücü.
Allah Allah! Bak işte çağ geri bile olsa teknoloji olmasa bile Allah'ın yaptığı şeylerde ne güzellikler var. Misvak ağacı antiseptik, mikrop öldürüyor. Misvak ağacıyla dişlerini fırçalayan kimselerin diş etlerinde, diş köklerinde hastalık olmuyor. Piyaro hastalığı olmuyor. Bugün yüzde yetmiş beş, yüzde doksan insanın tutulduğu bu diş hastalığına onlar tutulmuyor.
Neden? Allah bir şeyi yaptı mı güzel yapar.
Teknoloji ileri olmasa bile bak Allah kulları için nasıl ve neler yaratmış? Ne güzel bir bitki yaratmış; tel tel ayrılıyor. Diş fırçası ile dişini fırçalarken yutsan zararlı. Naylon telleri kırılsa da yutsan midene zararlı, hastalık yapabilir. "Kanserojen" diyorlar; Allah saklasın, kanser bile olabilir.
Hakiki kıldan diş fırçası kullansan… Hakiki kıl, domuz kılı; o da doğru değil. Ama misvakın lifleri tel tel ayrılıyor, fırçalıyorsun. Misvak kullananların dişleri inci gibi oluyor; hastalık olmuyor, antiseptik oluyor, asitler sönüyor, diş çürümüyor.
Misvak kullanmanın on tane faydası var: Mideye faydası oluyor, boğaza faydası oluyor, ağzı temizliyor, Allah'ın rızasını kazanmaya sebep oluyor, meleklerin hoşuna gidiyor, vesaire vesaire.
Sübhanallah, tebârekallah! Ne güzel yaratmış Mevla’m! Her şeyi güzel yaratmış.
Bir göz yaratmış; ne kadar güzel yaratmış! Göze kapak yaratmış, otomatik çalışıyor. Otomatik. Avrupa'dan gelmedi bu, Amerika'dan ithal edilmedi. İşte köyde gariban çobanın çocuğu bile olsa onun gözünün de göz kapakları otomatik; sinek yaklaştığı zaman tırak kapanıyor.
Allah Allah! Elektirik mi?
Vallahi bilmem; yani Allah'ın lütfundan otomatik kapanıyor. Ne güzel yaratmış!
Tebârekka'llâhu ahsenü'l-hâlıkîn.
Neden?
Göz kıymetli de ondan. Gözü korumak için. Bir de "Kapatsın da bakılmayacak şeyleri görmesin." diye, tabi "Harama bakmasın." diye. O da işin şakası ama doğrusu o. Gerektiğinde bakmamak lazım, gözü kapatmak lazım.
Evet, Müslümanın yaptığı şeyi güzel yapması lazım. Güzel yapmaya Allah razı oluyor, mükâfat veriyor, seviyor, taltif ediyor. Çirkin, kaba saba ve kötü yapanı da sevmiyor.
Adam efe, mahallenin kabadayısı, baş belası. Ceket omzunda, ağzı yamuk, dili pis, konuşması çirkin, karşıdan geldiği zaman herkes bir köşeye savruluyor;
"Aman! Şu belalı bana dalaşmasın, bulaşmasın." diyor.
Allah sevmez.
Müslümanın her şeyi güzel olacak.
Hani bazen filmlerde görüyoruz. Filmin kahramanı son derece sakin, son derece efendi, son derece güzel davranıyor. Karşı taraf sabrı taşıracak şekilde ona yükleniyor, yükleniyor, yükleniyor… Bu da filmin kahramanı olduğundan sakin sakin duruyor; efendi efendi duruşu bizim de hoşumuza gidiyor;
"Aferin bak bir şey yapmıyor." diyoruz.
Ama artık bıçak kemiğe dayanınca bir kalkıyor; -çok seviyorum ben Japonların taktıkları şeyleri-bir dönüyor, ayağıyla bir vuruyor; bir dönüyor, takla atıyor, şöyle yapıyor, böyle yapıyor karşısındakini yere seriyor. "O kadar sataştı, hak etti." diyorsun. Adam kuvvetli de olsa idmanlı da olsa mazlum olduğu zaman, iyi davrandığı zaman seviyorsun; kötü davrananı "Vay haydut! Vay edepsiz!" diye sevmiyorsun.
Onlar aynı zamanda pedagojik bakımdan insanları yetiştiriyor;
"Bak öyle hemen sinirlenme! Kuvvetli de olsan sakin ol; mümkünse bu işi kavgasız halletmeye çalış."
Adamlar "judo, karate" vesaire diyorlar ama bunun bir de ahlâkî tarafı var; "Şöyle yapmayacak, böyle yapmayacak, Sporcu şöyle olur, böyle olur." şeklinde kuralları var. Bir taraftan da kendi terbiyesini ve maneviyatını sporla beraber yayıyor. Hâlbuki o bizde var.
Müslüman sakin olur, sabırlı olur, güzel konuşur, güzel davranır.
Müslümanın nasıl olması lazım?
Vücudunun da güzel olması lazım; kuvvetli ve sıhhatli olması lazım. Sigara içmemesi, ciğerleri körletmemesi lazım. Bedenini koruması, azasına hakkını vermesi lazım. Bak bizim dinimiz diyor ki:
"Vücudunun da senin üzerinde hakkı var."
Ana babanın hakkı var, konu komşunun hakkı var, hanımın eşinin hakkı var. Vücudunun da senin üzerinde hakkı var.
Ne yapacaksın? Her hak sahibine hakkını adaletle vereceksin.
Vücudun hakkı nedir? Dinlendireceksin, koruyacaksın, kötü kullanmayacaksın, hor kullanmayacaksın.
Dinlendirmiyorsun.
Ya bu vücut dinlenecekti. O vücut, sahibinden kıyamet gününde davacı olacak:
"Yâ Rabbi! Bu adamdan davacıyım." diyecek.
Vücudun hakkı var; gözün hakkı var, elin hakkı var. Adaletli iyi bir Müslümanın her hak sahibine hakkını vermesi lazım. O zaman vücudu kuvvetli olur, sıhhatli olur; yani ideal Müslüman olur.
Avrupalılar, Japonlar zengin oldukları için kendi reklamlarını yapıyorlar. Eskiden "Ninja" diye bir şey bilmiyorduk, şimdi çıktı. Ninja kaplumbağalardan başladı iş, çocuklardan başladı. Sonra anladık ki "ninja" demek, "Japonların şövalyeleri" demekmiş.
Herkes, başkasının güzel göstermeye çalıştığı şeyi beğeniyor; hatta moda o tarafa gidiyor. Falanca adam bıyığını şu modada kesmiş, hadi herkesin bıyığı o tarafa, o şekilde kesiliyor. Filanca adam şöyle kıyafet giymiş.
Bizim kendi ideal Müslümanımız kim?
Ben bu hususta en güzel misallerden birisini "Abdullah b. Mübarek hazretleri" olarak görüyorum.
Neden?
Abdullah b. Mübarek devrinin İslâm âleminin en büyük alimlerinden birisi, en büyük alimi. İmam Malik'le görüşmüş, İmam-ı Âzam'a küçükken yetişmiş, duasını almış. Devrinin en büyük alimi.
İlim, İslâm'da çok lazım; o da en büyük alim. Ondan sonra en iyi silahşor, en iyi mücahit. Demek ki bedenî kabiliyet de var. Ninjalar gelsin de kurban olsun ona! Önüne çıkanı devirirmiş Abdullah b. Mübarek. Hoşuna gidiyor insanın. "Hem alim hem şampiyon" diyelim.
Hem alim, kalem sahibi hem mücahit, kılıç sahibi. Eskiden birisini methederken; sâhibü's-seyfi ve'l-kalem derlerdi. Falanca vezir, falanca zât hakkında bir bilgi yazılıyor; unvanları sıralanırken sâhibü's-seyfi ve'l-kalem dedin mi "Hem alimmiş hem de mücahitmiş; cihada gidiyormuş, iyi kılıç kullanıyormuş hem de ilmi irfanı varmış." diye anlaşılıyor.
"Süleymaniye camiinin imamı nasıl olacak?" diye Kanuni Sultan Süleyman şartlar koymuş. Bir sürü şart sıralamış; alim olacak, sesi güzel olacak, edebiyatı kuvvetli olacak, hatip olacak, edip olacak, zarif olacak, ata iyi binecek vesaire vesaire. Ata binmeyi de söylemiş.
Nasıl bir imam?
Civa gibi bir imam, aslan gibi bir imam, yakışıklı bir imam, alim bir imam, sabırlı bir imam. Ne kadar güzel!
Ne yapacağız?
Her şeyin güzel olanına özeneceğiz. Müslümanlığı da güzel yapmaya çalışacağız. Bak hem alimmiş hem en iyi mücahitmiş, en iyi silah kullanan kimseymiş; savaşlarda önüne çıkan duramazmış. Bazen savaşlarda iki ordu iki tarafta durur; çarpışacaklar ama duruyorlar. Bu ordudan birisi atına binip karşı taraftan er dilermiş;
"Var mı benim karşıma çıkacak kimse?" diye atıyla meydanda dolanıyor.
Karşı taraftan birisi atını onun üstüne sürer;
"İşte ben varım." dermiş.
Bunlara ne diyoruz?
"Mübariz" diyoruz; yani öne çıkıp teke tek savaşanlar. Çarpışırlarmış çarpışırlarmış hangisi yenerse. Mesela iki tanesini yener de üçüncüsünde yenilir.
Bu Abdullah b. Mübarek kaç tane çıksa yenermiş, karşısına kimse çıkamazmış. Üç tane, beş tane yedi tane… Hem de tevazu sahibiymiş. "Kim olduğu bilinmesin." diye savaş meydanına peçeyle çıkarmış; şöhret de istemiyor. Yüzünde bir örtüyle çıkarmış. Bilmiyor kimse.
Allah Allah! Bu kahraman kim?
"Allah bilsin." diye düşünüyor, insanlardan alkış beklemiyor; onun için yüzünü saklarmış. Çıkanı devirirmiş; "Bu çok mahir bir silahşor; ben bunun karşısına çıkamam." deyip herkesin cesareti kırılıncaya kadar, karşısına gelen artık gelemez oluncaya kadar beklermiş. Hem alim hem kahraman.
Sonra son derece tatlı sözlü bir edebiyatçı, şair; şiirleri var. Edebiyatçı, kitapları var, güzel eserler yazmış.
Sonra devrinin en büyük mutasavvıflarından, derviş. Ahlâkî tarafı da var, irfan tarafı da var. Sonra; helal lokma ile kazanıp başkasına çok hayır hasenat yaparmış. Menkıbesi çok. "İşte bak bunlar güzel insanlar; siz de böyle olun."
Bunları misal almamız lazım, model almamız lazım.
Bizim karşımıza gelen ilk misal Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Peygamber Efendimiz nasıl bir insandı?
Geniş omuzluydu, orta boyluydu, sağlam yapılıydı. Elleri kuvvetliydi; harpte düşmana asla sırt çevirmezdi, düşmanla çarpışıldığı zaman en önde o bulunurdu.
"Bak, maneviyat ehli insan, canım işte zayıf naif."
İşte öyle değil. Peygamber Efendimiz bizim başımızda.
Sonra sahabe-i kiram başımızda, karşımızda numune-i imtisal; onlara uyacağız. Sonra mübarek tarihimizden mübarek şahsiyetler... Bunları okumamız, anlamamız, anlatmamız; bunlar gibi olmaya çalışmamız lazım.
Bütün bu sözleri neden açtık? Allah; çirkin, kötü, kaba saba insanı sevmez.
Neyi sever? Güzeli sever.
Güzel olanı, her yaptığı işi güzel yapanı sever. Bunları bunun için anlatıyoruz.
Buna göre ne yapacağız? Dilimizi tutmasını; temiz, güzel ve iyi kullanmasını bileceğiz.
Müslümanın ağzından küfür çıkar mı? Çıkmaz.
Kaba saba konuşur mu? Konuşmaması lazım, konuşmaz.
Sağa sola sataşır, hakaret eder mi? Yapmaz.
Burnunu karıştırır mı? Hayır, yapmaz.
Derbeder, perişan, pejmürde; hayır! Fakir olabilir ama temiz olur, derbeder olmaz. Dişleri sapsarı, kirli, ağzı kokuyor; hayır, tertemiz olur, misvaklanır. Tırnakları uzun; hayır, tırnakları kesilmiş olur.
Peygamber Efendimiz' in yüzü güneş gibiydi ve çok güzeldi. Gören Resûlullah Efendimiz' e âşık olurdu.
Dişleri için yanında misvak gezdirirdi. Ayna gezdirirdi, tarak gezdirirdi; çok güzel kokular sürerdi. Kadir gecesinde burada, mescitlerde sakal-ı şerifini ziyaret ediyoruz, görüyoruz. Sakalına bakıyoruz, kırmızımtraklaşmış. Halbuki siyahtı; sayılabilecek kadar beyazları vardı.
Niye kırmızımtırak?
O kadar çok koku sürermiş ki o öyle kırmızılaştırmış; kitaplar öyle yazıyor. Güzel koku sürerdi. Geçtiği yerlerde kokusu kalırdı. Herkes;
"Buradan Resûlullah geçmiş." diye bilirdi.
"Resûlullah geliyor." diye kokusundan bilirdi.
Neden? Güzel koku, hoş bir şey.
Şimdi kadınlar sürüyor, erkekler sürmüyor. Müslümanların dişleri sapsarı, taş bağlamış, kirli.
Müslüman nasıl olacak?
Her bakımdan vücuduna da dikkat edecek. Ben en çok sigara içip de sıhhatlerini mahvedenlere, heba edenlere acıyorum. Kahvelerde o dumanın içinde saatlerce duranlara acıyorum. Vaktini boşa geçirenlere acıyorum. Yapılacak çok iş var.
Mesela ormanlar tesis edelim; git orada ağaç dik. Cumartesi pazar günleri atla arabaya, git, ağaç dik. Ağaç sadaka-i cariyedir; senin hayratın hasenatın olacak. O dumanın içinde niye kendini zehirliyorsun.
Senin yanına geliyor da geldiği zaman bile insan ceketinin kokusundan rahatsız oluyor. O kadar kötü! Orada ne işin var?
Dumanını kokladığı zaman sigara içmeyeni de hasta edermiş, zararı dokunurmuş.
Hâsılı çirkin ve kötü olan her şeyi bırakacağız. Her şeyimiz güzel olacak. Giyimimizden kuşamımızdan, sıhhatimizden, dişimize saçımıza kılımıza varıncaya kadar her şeyimiz güzel olacak. Çünkü Allah; kötüyü, çirkini ve bunu ısrarla yapmaya devam edeni sevmez.
Ve'llezî nefsu Muhammedin bi-yedihî. "Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin olsun ki…"
Efendimiz' in yemin ediş şekillerinden birisi bu. Kendi adını öne sürüyor, kendi adını söylüyor.
"Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin olsun ki" ne demek?
İnsanı yaşatan kim? Allah.
Öldüren kim? Allah.
Hayatımız kimin elinde? Allah'ın elinde.
Allah bir insanı yaşatmayı murat etmişse ne yapar eder yaşatır; kimse onu öldüremez. Bin tane gangster, mafya çetesi peşine düşse onlar kahrolur, mahvolur ama Allah onu yaşatacaksa kurtarır.
Firavun; öldürmek için Musa aleyhisselam'ın peşine düştü, kendisi gitti gümbürtüye, kendisi denizde boğuldu. Allah, Musa aleyhisselam'ın öldürülmesini istemedi, onun yaşamasını istedi, Firavun'u da cezalandırmak, cezasını vermek istedi.
Musa aleyhisselam'ın kavmi, Musa aleyhisselam'ın mucizelerini görüp;
"Ona iman ettik." deyince;
"Ben size gösteririm. Sizi öyle bir cezalandıracağım ki emsali görülmemiş bir ceza olacak. Sizin ellerinizi ayaklarınızı çapraz keseceğim." dedi.
Mesela sağ kolunu kesecek, bir de sol ayağını kesecek; tam yamultmak için. İkisini eşit de kesse zaten felaket ya.
"Sonra sizi hurma dallarına asacağım." dedi.
"Ne yaparsan yap! Biz Rabbimiz' in rızasını istiyoruz. Biz imanı anladık; yanlış yolu doğru yolu anladık, senden korkmayız!" dediler.
Firavun hepsini öldürmek istiyordu, hepsini kesecekti, kollarını bacaklarını koparacaktı.
Ne oldu? Kendisi gitti.
Allah bir insanı yaşatmak isterse ne yapar eder, yaşatır; esbabını ihsan eder, yaşatır. Kimisini beş gün yedi gün sonra zelzelede yıkılmış evin altından sağ çıkarır kimisini de sıhhat afiyet içinde en emniyetli yerde dururken öldürür.
Anarşistler İstanbul'da kışlanın önündeki iki askerciği şehit ettiler.
Belki bunların anneleri babaları belki de;
"İyi ki çocuğumuz Kars'ta askerlik yapmadı da İstanbul'da yapıyor." dedi.
Dememiş midir?
Belki demiştir. Karslı çocuklar. Doğu Anadolu'da, tam anarşinin olduğu zor yerler.
"İyi ki İstanbul'a gitti; hiç olmazsa bu anarşi mıntıkasında askerlik yapmıyor. Şırnak'ta, Siirt'te, Diyarbakır'da askerlik yapmıyor; emniyetli bölgede." demiş midir?
Düşünmemiş midir? Düşünmüştür.
Ama bak o çocukların alnına şehitlik yazılmış. Nereye gitse olacak. Çare yok. Anarşi olmayan yerde de olsa Allah öyle yazmış; şehit olacak. Genç yaşında şehitlik onların alnına yazılmış. Tabi onları öldüren cezasını çekecek ama onun kaderi öyle işte, öyle olmuş.
Başka bir misal hatırlıyorum:
Bazıları İran rejimine, Humeyni rejimine karşı İran'dan kaçtılar; oradan kurtulup sonra Antalya'da öldüler, İstanbul'da öldüler. Şunu demek istiyorum. Yaşatan da öldüren de Allah celle celalüh.
Onun için Peygamber Efendimiz;
"Muhammed'in canı elinde olana yemin olsun ki -Elinde olan kim? 'Allah' - Allah'a yemin olsun ki" derken bunu söylüyor.
Tam teslimiyet, her şeyin Allah'tan olduğunun tam şuuru. Ne kadar güzel ne kadar ibretli ifade!
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
21.03.1993 -
Vesile Makamı, Salat
19.09.1993 -
Yemek Tabağını Sıyırmak,
