Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Setahrucu nârun min Hadramevt ev min bahri Hadramevt kable yevmi'l-kıyâmeti tahşürü'n-nâse. Kâlû: Yâ Resûlallah, femâ te'mürünâ. Kâle: Aleyküm bi'ş-Şâmi.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
İbn Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, eşrâtu's-saatten, kıyamet alâmetlerinden olan bazı şeyleri bize bildirmek üzere şöyle buyurmuş:
Setahrucu nârun min Hadramevt. "Hadramevt denilen yerden bir ateş çıkacak." Ev min bahri Hadramevt. "Yahut Hadramevt denizinden bir ateş çıkacak."
Ne zaman? Kable yevmi'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününden evvel." Yani dünyanın sonu ve kıyamet başlamadan önceki zamanda.
Tahşürü'n-nâse. "İnsanları toplayacak, önüne katacak, biriktirecek."
Kâlû: Yâ Resûlallah, femâ te'mürünâ. "Yâ Resûlallah, bize o zaman ne tavsiye eylersin? O zamana biz de çıkarsak Ümmet-i Muhammed olarak ne yapmamız lazım?"
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
Aleyküm bi'ş-Şâm. "Size Şam tarafını tavsiye ederim."
Burada başına "s" harfi getirilmiş. Muzârî fiilin başına "s" harfi getirildi mi yakın istikbal olur. İstikbale ait birtakım hususları anlatan hadis-i şerifler sıralanmış. Bir iki sayfa bu hadis-i şerifler devam ediyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi zamanından sonra olacak birtakım hâdiseleri önceden haber veriyor.
Nasıl haber veriyor?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin hak Resulü olduğu için haber veriyor. Yoksa; lâ ya'lemu'l-ğaybe illa'llâh. "Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." Ama Allah-u Teâlâ hazretleri bildirirse bilir. Allah-u Teâlâ hazretleri evveli ahiri, olmuşu olacağı, her şeyi bildiği ve ilmi her şeyi ihata etmiş olduğu için dilediğine de dilediği kadarını ihsan eder.
Ve lâ yuhîtûne bi-şey'in min ilmihî illâ bi-mâ şâe. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin ilmini, o ilimden ancak O'nun dilediği kadarını nasibi olan kimseler alırlar, bilirler."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz istikbale ait şeylerden bahsetmiştir. Hadis-i şeriflerde bunun misali çoktur. Bahsettiği şeylerin bir kısmı çıkacaktır, bir kısmı çıkmıştır.
Mesela buyurmuş ki:
"İstanbul fetholunacak."
O zaman İstanbul neresi, Medine neresi! O sözlerin söylendiği sıralarda Şam bile Müslümanların elinde değil. Hatta Tebük bile hudut kasabası oluyor, Bizans askerleri oraya kadar geliyorlar. Bir keresinde ashâb-ı kiram toplanmışlar da Tebük'e kadar sefer yapmışlar. Daha Ürdün'ün hududuna kadar olan yerler Müslümanların elinde, öbür tarafı Bizanslıların elinde. Ürdün ele geçecek, Suriye ele geçecek, Anadolu ele geçecek, ta İstanbul ele geçecek. O zamandan diyor ki:
"İstanbul muhakkak ve muhakkak fetholunacaktır!"
Nûnu te'kîdi sakîle ile, başına da lâm-ı te'kîd getirerek söylüyor ki Arap diline vâkıf olanların malumudur; çok katî bir ifade. "Bu muhakkak ve muhakkak böyle olacak!" diye, Resûlullah Efendimiz çok kesin olarak bildiriyor.
Hakikaten de İstanbul fethedildi.
"İstanbul'u fetheden komutan ne iyi bir komutandır, İstanbul'u fetheden ordu ne iyi bir ordudur." diye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz methetti.
O şerefe kim erdi?
Fatih Sultan Mehmed Han aleyhi'r-rahmeti ve'l-ğufrân hazretleri erdi. Şimdi bu beldenin içinde, şu anda, şu dersi verebiliyorsak o gazilerin himmetleriyle oldu bu iş. Onlar çarpıştılar, karadan denizden muhasara ettiler, Allah yolunda uğraştılar; inci gibi olan şu memleketi, şu şehri bize nasip ettiler.
Biz onlara nasıl teşekkür etsek azdır.
Çünkü insanlara teşekkür etmeyen Halik’a teşekkür etmesini bilmez. Allah-u Teâlâ hazretleri insanların da yaptıkları iyiliklere karşı teşekkür etmesini istiyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu tavsiye ediyor. Bir insan sana bir bardak su getirse teşekkür edeceksin. Çünkü mecbur değil. Havlunu tutuverse, pabucunu çeviriverse bir teşekkür veyahut bir dua edeceksin, minnettarlığını belli edeceksin. O, onu sırf seni sevdiğinden veyahut Allah'ın dinini sevdiğinden, adaba erkâna bağlı olduğundan, ahiret sevabını umduğu için yapıyor. Yoksa insanları kamçılasan, dövsen, sövsen bu şeyi yaptıramazsın. Herkesin bir haysiyeti vardır.
Mehmet Akif, kocakarıyla Ömer hikâyesi diye bir hikâye nakleder. Sahih kitaplardan almış, nazma çekmiştir. Orada Hz. Ömer kendisi, ihtiyar kadına diyor ki:
"Sen madem bu kadar açlık, sıkıntı çekiyorsun. Madem böyle yetimlerin aç susuz kalmışlar, evde günlerce yemek yiyememişler. Halife Ömer'e gitseydin de 'Ben muhtacım.' deseydin; o sana un, ekmek malzemesi, yağ, bir şeyler verirdi."
"Ömer de kim oluyor! Benim babam ondan daha asil, daha cömert bir kimseydi!" diye cevap veriyor.
Bunu belki Mehmet Akif kendisi Türkçe olarak böyle [yazmış].
Ama zorla olmaz. Herkes Allah'tan ecir beklediği için bir kimseyi sever, hürmet eder. Yoksa başka sebepten değil.
Onun için, iyilik yapan kimseye muhakkak iyiliğine karşı bir mukabelede bulunmak lazım. Gücün yeterse, hediye vermişse sen de hediye ver. O yardım etmişse sen de ona bir güzel bir şey yap, bir jestte bulun. Ona gücün yetmezse bir hayır dua et.
"Benim elimden başka ne gelir? Âciz, naçiz, fakir bir kimseyim, yoksulum, güçsüzüm."
"Kiminin parası, kiminin duası." derler. Sen de ona dua edersin.
İyiliğe, iyi bir duruma, bir nimete şükür çok güzeldir. Nimete şükür dinin yarısıdır.
Sabır ve şükür denilen huylar çok önemli olduğu için, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "İslâm'ın yarısı sabırdır, yarısı şükürdür." buyurmuş. Yani nimet gelirse Allah'a şükredeceksin. Ama aradaki vasıtaları da yine teşekkürle yâd edeceksin. Birisi sana çıkartıp 10 bin lira para verse, Allah ona ilham etmiştir de o göndermiştir; ama ona da teşekkür etmen gerekir. Onu vasıta kılmış, ona da teşekkür ve hayır dua etmen gerekir.
Bir insan bir nimetin kadrini bilirse, şükrederse ne olur?
Ayet-i kerimede buyuruluyor ki;
Le-in şekertüm. "Eğer siz verilen nimetlere, lezzetlere, ihsanlara, atiyyelere, bağışlara, ikramlara şükrederseniz..." Le-ezîdenneküm. "Mutlaka, muhakkak ve muhakkak ben de o nimeti arttırırım."
Onun için, nimete şükürde nimetin artması vardır. Şükrettin mi nimet artar, bollaşır.
Ve le-in kefertüm inne azâbî le-şedîd. "Küfran-ı nimette bulunursanız, nimete şükretmezseniz, iyiliğin kadrini kıymetini bilmezseniz, o nimet elden kaçar."
Bu bir mânevî ilâhî kâidedir. Bunu bilin. Allah'ın verdiği izzetleri, nimetleri, lezzetleri düşünün.
Nimetler o kadar çoktur ki... Şeyh Sadi Şirâzî diyor ki:
"Bir insan nefesi içine çekti mi hayatı bir nefeslik daha uzar. Nefesi geri verdi mi içi rahatlar. Demek ki bir nefes alışverişte bile iki tane nimet vardır: Bir; hayatın uzaması. Bir; insanın içinin ferahlanması."
Nefesi alamasan çatlarsın, veremesen çatlarsın.
Mesela -hiç tahmin etmezsiniz- burnun içi ıslak olmasa, kuruyuverse çok zahmet çekersiniz. Dudağınız kuruyuverse ne oluyor?
Islata ıslata bir hal oluyorsunuz. "Sıcakta dudağım kurudu." diyorsunuz.
Demek dudağın ıslaklığı bile, burnun içinin ıslaklığı bile bir nimet...
Fazla ıslak olsa, o zaman da sıkıntı duyarsınız, "Nezle oldum." dersiniz. Yine bir sıkıntı olur.
Nimetin ne kadar yaygın olduğunu belirtmek bakımından misal olsun diye söyleyeyim. Bir insanın yüznumaraya girip de hemen çarçabuk işini görüp çıkabilmesi bir nimettir. Yaşlılara, prostat hastası olanlara sorun, bakın. Giriyorlar, saatlerce uğraş, uğraş, uğraş... Ne ıstıraplar ne ağrılar, sızılar çekiyorlar... Onun için, o bile bir nimettir.
Nimetin kadrini bilmek lazım! Nimetin kadrini bilirse artar.
İşte İstanbul'u fetheden komutana da bizim şükran borcu duymamız ve hayır dua etmemiz lazım. Yani insan İstanbul'da bulunuyorsa Fatih Sultan Mehmet’e, onun ordusundaki gazilere, mübarek zatlara dua etmeli. "Onların sayesinde şu surun içinde bulunuyoruz, Allah rahmet eylesin." deyivermeli. Bu, kadirşinaslığın bir [göstergesidir.]
Demek ki Peygamber Efendimiz önceden haber veriyor ve önceden haber verdiği çıkıyor.
Peki, Kur'an'da da böyle şeyler var mı?
Kur'ân-ı Kerîm'de çok [var.] Kur'ân-ı Kerîm'de kıyamete ait çeşitli tasvirler var.
Sonra meşhur, Ebu Bekr-i Sıddık radıyallahu anh'ın, Romalıların galip geleceğine dair bir iddialaşması var. Kur'ân-ı Kerîm'de Rum suresi var. O zaman Romalılar İranlılara mağlup olmuşlar. Onlar mağlup olunca müşrikler sevinmişler. Nereden nereye, insanlar ne kadar acayip! O zaman İranlılar ateşe tapıyor. Bizanslılar da Allah'a inanıyor. Ama Hristiyan tabii, bozuk bir inancı var. Allah'a inanıyor, ehli kitap... Ötekiler ateşperest, berikiler ehli kitap. İranlılar Bizanslıları yenince -Mekke devrinde- Mekke'nin müşrikleri bayram yapmışlar.
Neden?
"Onlar da müşrik, biz de müşrikiz." diye. "Bak, o müşrikler nasıl o ehli kitabı yendiyse biz de burada sizleri yeneceğiz." diye, Peygamber Efendimiz' in ashabını yeneceklerini çıkartıyorlar. "Biz de sizi yeneceğiz." diye düşünmüşler, sevinmişler. O zaman ayet-i kerime iniyor:
Ğulibeti'r-Rûm. "Rumlar yani Romalılar, Bizanslılar bir savaşta mağlup oldular ama..." Fî edne'l-ardi ve hüm min bağdi ğalebihim seyağlibûn. "Onlar bu mağlubiyetten sonra galip gelecekler, galip gelenler mağlup olacaklar. İş tersine dönecek."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in has sahabesi, malını canını onun yoluna vermiş olan, bizim de Efendimiz, silsilemizin başı Ebu Bekr-i Sıddık radıyallahu anh; efdalü'l-halâik, mahlukatın peygamberlerden sonra en üstünü, çok yüksek mertebeli ve Aşere-i Mübeşşere'nin başı, halife-i Resûlullah, yâr-ı gârı, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in mağarada arkadaşı, iki tane kızını Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e vermiş... Müşriklerle iddiaya giriyor, diyor ki:
"Siz boşuna seviniyorsunuz, Bizanslılar onları yenecek."
Gelip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e söylüyor:
"Ben ayet-i kerimeye dayanarak böyle bir iddiaya girdim."
"Ne kadar iddiaya girdin?"
"10 devesine iddiaya girdim."
"Müddeti artır, develeri de 100'e çıkart." diyor.
Öbür taraf yenecek. Müddeti biraz çoğalt, 'şu kadar sene içinde' de ve develeri de 100 deveye çıkart." diyor.
O da geliyor, iddialaştığı adama diyor ki:
"Müddeti biraz uzatalım, develeri de arttıralım."
Arttırıyor ve sonunda Bizanslılar hakikaten ayet-i kerimede bildirildiği üzere galip geliyorlar.
Demek ki gerek Kur'an ayetlerinde gerek Resûlullah'ın hadis-i şeriflerinde olacak şeylere dair bilgiler var.
Neden? Allah biliyor da Resulüne bildiriyor, o da bize bildirmiş.
"Kıyamete yakın bir zamanda Hadramut'tan -Hadramut, Arap yarımadasının cenubunda Yemen'e bağlı bir beldedir.- bir ateş çıkacaktır. Ve bu ateş insanları önüne katacak. Durdukları yerde duracak, gittikleri yerde peşinden gidecek, takip edecek."
"Hakikaten ateş de olabilir. Fitne mânasına da gelir. Fitne bir cemiyeti, toplulukları ateş gibi nasıl yakıp kasar kavurursa, o mânaya da gelebilir." diyorlar.
Böyle bir ateş çıkacak, kıyametin alâmetlerinden birisi bu olacak.
Böyle bir ateş çıkacağını bilmek ve o zaman Şam'a doğru gitmenin Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edildiğini bilmek yetiyor, fazla izaha gerek yok, istikbale ait bir şey.
Seteşrebu ümmetî min ba'dî el-hamre. "Benden sonra ümmetim içkiyi içecekler." Yüsemmûnehâ bi-ğayri'smihâ. "Ama adını başka isim koyacaklar."
"İçki" demeyecekler. İçecekler de başka ad koyacaklar.
Yekûnu avnehüm alâ şürbihâ umerâühüm. "Bunların içilmesine yardımcı olan başlarındaki adamlar, başbuğlar olacak. Onlar yardım edecekler."
Şimdi bunu izah edelim. Bu hadis-i şerif de istikbale ait bir hadis-i şeriftir.
Peygamber Efendimiz zamanında malum, ilk önce içki hakkında bir hüküm yoktu. Sonra içki hakkında bir ayet-i kerime geldi. Ondan sonra bir ayet-i kerime daha geldi. Ondan sonra bir ayet-i kerime daha geldi; içki yasaklandı. İçkiler sokaklara döküldü. Medine'nin sokaklarından, kenarlarından içkiler aktı gitti. Ashâb-ı kiram içki içmez oldular.
Neden?
İçki içince akıl gidiyor. Akıl gidince de insan kavga ediyor, sövüyor, dövüyor; hırsızlık, arsızlık, edepsizlik yapıyor, herkese rezil rüsva oluyor. Bir içki bir yuvayı söndürüyor. İnsan alıştı mı da müptelası olunca da yakasını bırakmıyor. Yani içkinin kötülüğünü biliyor ama içkiden vazgeçmesi mümkün olmuyor. Onun için içki yasak.
İslâm dini içkiyi nasıl yasak etmiş?
İçki haramdır. İçkiyi imal etmek, taşımak, imal ettirmek, sunmak yasaktır.
"Ben içmiyorum ama sunuveriyorum, takdim ediyorum."
Başkasına sunmak, sundurmak, sakilik etmek, emretmek yasaktır.
Hâsılı, Allah-u Teâlâ hazretleri yapılmasından içilmesine kadar kimin eli değmişse, ona yardımcı olmuşsa böyle şey yapılmasın diye yasaklıyor. Hem kendisi yasak hem de onun içilmesi için yapılabilecek her şey yasaklanmış. Allah-u Teâlâ hazretleri lanet ediyor, "mel'undur" diyor. "İçkiyi içen de sıktıran da içirten de taşıyan da hepsi mel'undur." diye Râmuz hadislerinde geçer.
İçkinin hangisi haram, hangisi helal? Acaba şarap haram da bira helal mi? Rakı haram da votka helal mi?
Böyle bir soru bahis konusu olursa, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu gayet güzel açıklamış. Buyuruyor ki;
Küllü müskirin hamrun. "İnsana sarhoşluk veren her şey içkidir ve hepsi haramdır."
Neyi içtiğin zaman başını tutuyor da başını sersemlettiriyor, seni sarhoş ediyorsa adı ne olursa olsun ister hurmadan ister üzümden ister arpadan ister bildiğimiz bilmediğimiz başka tabiî veya sentetik maddeden yapılsın, içince sarhoşluk verdi mi bir şey, haramdır. Kafaya sarhoşluk veriyorsa içkidir. Kâide böyle. Onun için, "Bunun adı şöyle, bunun adı böyle." demenin hiç kaçamak tarafı yok. Bir de;
Mâ eksere kesîruhû fe-kalîluhû. "Bir maddenin çoğu sarhoş ediyorsa-'Ben sarhoş etmeyecek kadar az içiyorum.' demek de olmaz.- azı da haramdır, çoğu da haramdır."
Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz diyor ki:
"İnsanlar nefislerine uyacaklar... Benden sonra, benim hayatımdan sonra cemiyet bozulacak, insanlar yine içki içmeye başlayacaklar."
Dinimiz yasak etti içkiyi ama yine başlayacaklar...
Yusemmûnehâ bi-ğayri ismihâ. "Yalnız adını değiştirecekler, başka isim verecekler, içecekler."
"Bu içki değil! Bu bira, bu bilmem şu, bu bilmem ne..." Bir başka bir ad söyleyecekler, yine onu içecekler.
"Ve buna yardımcılar baştaki başbuğlar olacak."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Bu işi yapmaya emirler, başkanlar, idareciler yardım edecekler." diye bunu beyan buyurmuş.
Demek ki adı ne olursa olsun içmememiz ve bu işin içilmesine bir kolaylık göstermememiz lazım geliyor.
Sitrun beyne a'yüni'l-cinni ve beyne avrâti benî Âdeme izâ vadaa ehadühüm sevbehû en yekûle bismillâh.
Ebî Said el-Hudrî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize soyunduğumuz zaman Bismillah dememizi, Allah'ın adını anmamızı tavsiye ediyor ve buyuruyor ki:
"Bir kimsenin elbisesini çıkarttığı zaman Bismillah demesi cinlerin gözleri ile âdemoğlunun çıplak, açık yerleri arasında perdedir."
Yani cinler onu göremez.
Malum, çevremizde bir görünen varlıklar var, bir de göremediğimiz varlıklar var. Bu göremediğimiz varlıklardan birisi de cinler. Bir insanoğulları var, bir de cinler var. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hem insanlara hem cinlere peygamber gönderildi. Cinlerin varlığına dair ayet-i kerimeler var. Hatta Kur'ân-ı Kerîm'de sûretü'l-cin, Cin suresi var. Cinlerden bir grubun gelip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in Kur'an'ını dinlediğini ve kavmine gidip de "Biz Musa aleyhisselam'dan sonra indirilmiş bazı vahiyler, bazı ayetler duyduk." diye Kur'an ayetlerini anlattıklarını Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri bize bildiriyor.
Demek ki o cinler bazen insanlara da zarar verirler. Hani "cin çarpma" diyoruz ya... Adamın ağzı eğrilir, çocuğa bir hal gelir, baygınlık gibi acayip şeyler olur... İşte onlar cinlerin tesiri oluyor. Hatta "ruh çağırma" dedikleri şeyler, cinlerin oyunları...
Edebiyat fakültesine gittim. Birkaç arkadaş etrafımı aldılar;
"Hakikaten bir seansa, bir cin çağırma, ruh çağırma toplantısına katıldık. Masa tıkırdadı, ayağı havaya kalktı, şöyle oldu, böyle oldu..." [diyorlar.]
Ruhlar ulvî varlıklardır, insanların oyuncağı olmaz. O ruh çağıran insanlar cinlerin oyuncağı oluyor. Cinler onlarla oyun oynuyor. Yani yapılan şey cinlerin [işi.] Hocamız bize bunu böyle ifade etmişti.
Hâsılı, cinler bazen âdemoğluna çeşitli şekillerde musallat olurlar. Âdemoğullarına karışırlar, ona "cin karışmak" denilir. Hatta âdemoğullarından evlenenler de olur. Hatta bir kimse hanımıyla evlilik münasebetinde bulunduğu zaman besmele çekmezse iştirak edenleri olur, deniliyor. İşte bunlara karşı Bismillah demek bir perde oluyor, örtü oluyor. Bu manevi bir husus. Demek ki besmeleyi hiçbir yerde terk etmeyeceğiz.
Küllü emrin zî bâlin lem yübde' bi'l-besmeleti fe-hüve aktau.
Daha başka rivayetler de var.
"İnsan bir işe besmelesiz başlarsa o iş güdük kalır, o işin sonu gelmez, hayrı bereketi olmaz."
Onun için,
Allah adın zikredelim evvelâ,
Vacip oldur cümle işte her kula.
Bir işe başlarken muhakkak Allah'ın adını analım, besmeleyle başlayalım. Bir işe besmeleyle başlanırsa o işin sonu hayır gelir. Çocuğunuzu besmeleyle hocaya götürün, besmeleyle mektebe başlatın, besmeleyle bir işe girişin.
Allah âdı olsa bir işin önü,
Hergiz ebter olmaya ânın sonu.
Allah'ın adıyla başlayan bir işin sonunda hayır, bereket gelir. Bazen biz kendi hayatımızda görüyoruz. Görenlerin kitaplarında rivayetlerini okuyoruz.
Geçen gün Gümüşhaneli hazretlerinin hayatını okurken [gördüm.] Cahil bir müridine demiş ki:
"Git, filanca yerde konuş."
Mürit de sadık bir mürit; "Baş üstüne." demiş, gitmiş.
"Ama cahil bir kimseyim. Ne konuşacağım, o topluluğa gidip de ne söyleyebilirim? İlmim yok ki!"
Fakat "Git konuş." dedi ya, "Konuşmaya başladım." diyor.
"Besmeleyi çektim, konuşmaya başladım. Bir de baktım, kendime dikkat ettim, ses bile benim sesim değil. Anladım ki mürşidim benim ağzımdan konuşuyor. Ben sanki bir hoparlörüm..."
Demek ki Allah'ın adıyla olursa Allah-u Teâlâ hazretleri böyle bildiğimiz bilmediğimiz kolaylıklar verir.
Soyunduğu zaman da Müslümanın edep kaidesi nedir? Besmele çekmesi.
İnsan tabii elbisesini giyer, değiştirir, banyoya girer, yıkanması icap eder. Demek ki Bismillah diyecek ki şeytanların zararı olmasın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.