26.06.1984 - Dünya Malına Önem, Ramazan Temennileri

26.06.1984 - Dünya Malına Önem, Ramazan Temennileri
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ves-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emma bâ'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Li yekün belâğu ehadiküm mine'd-dünyâ misle zâdi'r-râkibi hattâ yelkânî.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Selmânü'l-Fârisî radıyallahu anh'ın bize naklettiğine göre buyurmuş ki;
Li yekûn. "Olsun."
Ne?
Belâğu ehadiküm. "Sizden birinizin eline geçen elindeki yiyeceği, tutup eline aldığı, sahip olduğu mal, mülk, dünya metaı olsun…" Mine'd-dünyâ. "Dünyalıktan, dünyadan sizden birinizin elde ettiği, elinde tuttuğu şey olsun."
Ne kadar olsun?
Misle zâdi'r-râkibi hattâ yelkânî. "Bir süvarinin, bir yolcunun bir ata veya deveye, bineğe binip de yola çıkan kimsenin yanına aldığı azık misali gibi olsun. Onun kadar, onun gibi olsun. Bana kavuşuncaya kadar!"
İlk önce hadisin râvisi ile ilgili hususu nakledelim:
Ravisi; Selmânü'l-Fârisî.
Fârisî ne demek?
Farslı, İranlı demek.
İran neresi Hicaz neresi?!..
O zamana göre çok büyük, uzak mesafeler. Bu şahıs İranlı olduğu hâlde Peygamber Efendimiz'in ashabından olmuş.
Nasıl olmuş?
Uzun, güzel, ibretli bir hikâyesi vardır ki onu kısaca anlatalım:
Selmânü'l-Fârisî kendi memleketinde bir ağanın oğluymuş. İhkan derler; babası bir çiftlik ağası, bir köy ağası, bir hatırlı şahıs imiş; onun oğluymuş. Babası oğlunu çok severmiş ve çok korur kollarmış. Dışarıda kendisine bir zarar gelmesin diye dışarıya bırakmazmış.
Ateşe taparlarmış. Zerdüştler, ateşperestler ateşe taparlar. Azerbaycan'da hiç sönmeyen ateşleri varmış. Demek ki o zaman petrolü yakıyorlardı. Babası ateşe tapan bir dindeymiş.
Bir gün nasıl olmuşsa bir yerden babasının evine gelirken bir ibadethanenin önünden geçmiş. O devirde o zaman daha İslâm gelmiş değil. Hristiyanların papazlarını kilisede ibadet edişini görmüş. Bakmış, hiç görmediği bir şey; hayran kalmış ve onlarla irtibat kurmuş. Onların ibadetlerini beğenmiş. Ateşe tapmaya benzemediğini anlamış. Hak din, Hz. İsa aleyhisselam'ın tebliğ etmiş olduğu din! Beğenmiş, kendisinden daha üstün olduğunu anlamış. Sonunda ahbaplık ede ede onlarla ünsiyet peyda etmiş. Bu dinin, o devir için hak din olan Hristiyanlığın daha uygun bir din olduğunu anlamış. Ateşperestliği bırakmış, Hristiyanların yanına girmiş. Kiliselerde ibadetle meşgul olmuş.
Bir papaz vefat ettikten sonra onun vefatı sırasında sorarmış:
"Siz vefat ediyorsunuz efendim, bana kimi tavsiye edersiniz? Bu hak dini güzelce yaşayıp takvâ üzere ömür süren kim var, kimi tavsiye edersiniz?"
O da dermiş ki;
"Bu devirde artık iyi insanlar, Allah'a iyi kulluk eden insanlar azaldı. Ama filanca memlekette, şehirde bir arkadaşım vardı, o iyi bir kimsedir. Sana onu tavsiye ederim. Git onun yanında yaşa!.."
Böylece Selmânü'l-Fârisî diyar diyar gezmiş. Rivayete göre Bursa'daki Uludağ'ın karşı tarafında bir yer var, tavsiyelerle oraya kadar gelmiş, Bursa civarına da gelmiş. Hâlâ oralarda Selmânü'l-Fârisî hazretlerinin menkıbeleri söylenir. Ben o köylere, Bursa'nın biraz Marmara tarafına yakın köylerine gittim. İki hörgüç gibi tepe bir yer var. "İşte burası Selmânü'l-Fârisî'nin makamıdır." dediler. Oraya geldiği zaman bir papazla yağmur duasına çıkmışlar. Dua etmiş, yağmur yağmış. Oradan bunun hak, doğru yol üzere olduğu anlaşılmış.
Neticede Peygamber Efendimiz'in Hicaz'da zuhur edeceğini kendisine bildirmiş. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîmeler de var. Herkes de bunu biliyor. Bazı Hristiyanlar da kendi kitaplarının izahlarında yazmışlar. Müslüman olmuş papazlar da zikrediyorlar ki; Müslümanlık hakkında Allah-u Teâlâ hazretleri hem Yahudilere hem Hristiyanlara hem başka ümmetlere bilgi vermiş: "İleride böyle bir peygamber gelecek. Onun zamanına yetişeniniz olursa O’na tâbi olun, O’na yardımcı olun, Ona karşı gelmeyin!.." diye tavsiyelerde bulunmuş. "Böyle bir peygamber gelecek, böyle bir peygamberin vasıfları şöyle şöyle olacak…" diye beklerlermiş.
Hakikaten de ben eski kitaplardan, İslâmlıktan önce yazılmış kitaplardan çekilmiş fotoğraflar, onların aslî yazılarıyla yazılmış yazılar gördüm, onların tercümelerini okudum ki: "iki tarafı taşlık, kayalık olan bir şehirden çıkacak, iki defa, üç defa harp edecek…" diye eski kitaplarda Peygamber Efendimiz'i anlatan kayıtlar var.
Kur'ân-ı Kerîm de buna şahit. Kur'ân-ı Kerîm'in sûrelerinde de; Tevrat'ta ve İncil'de bizim Peygamberimiz'den ve bizim ümmetimizden bahsedildiği söyleniyor. Mesela; Fetih sûresinin âyetlerinde, Saff sûresinin âyetlerinde buna benzer yerlerde bildiriliyor.
Neticede onlar o zamanlar böyle bir peygamber çıkacak diye bekliyorlardı. En son yanında çalıştığı, beraber bulunduğu, ilim öğrendiği kimse demiş ki:
"Artık tavsiye edeceğim bir kimse kalmadı, kime seni tavsiye edeyim? Yalnız ahir zaman peygamberinin çıkması yaklaştı. Sen Hicaz'a git, o taraflarda olacak!"
Neticede Hicaz'a geliyor. Onun alametlerini de, vasıflarını da; "Arkasında keklik yumurtası kadar bir beni olacak. Kendisi sadaka almayacak ama hediye kabul edebilecek…" diye bilmiş, kitaplarda okutmuşlar, öğrenmiş.
Peygamber Efendimiz Medine'ye geldiği zaman, bir gün duyunca; "Bakalım bu bizim beklediğimiz zât-ı muhterem mi?" diye bir tabak almış, Peygamber Efendimiz'in huzuruna götürmüş. Demiş ki:
"Bu sadakadır, buyurun."
Ondan sonra ne yaptığına dikkat etmiş. Peygamber Efendimiz etrafındaki fukara kimselere, sahabeden kimselere "Buyurun, yiyin." demiş, kendisi hiç almamış. Bakmış ki denilene uygun. Bir başka sefer bir tabak hurma götürmüş; "Yâ Resûlallah, bu hediyemdir." demiş. Efendimiz teşekkür etmiş, hem kendisi yemiş hem başkalarına yedirmiş.
Sonra; "Nasıl görürüm, acaba sırtında bir alameti var mı, bizim kitaplarda yazan alâmet bu zatın sırtında var mı, bu o zât mı?.." diye merak edermiş. Meclisinde sırtına sırtına dolanırmış, arka tarafa doğru döner döner bakmak istermiş.
O zamanlar dikişli elbiseler yok; üste bir örtü, alta bir örtü… Terzilik, iplik iğne hangi fabrikada imal edilecek?.. Tabii öyle şeyler yok. Üst taraf var, alt taraf var. Üste rida deniliyor, alta izar deniliyor. Bazen hafif bir dikişli de olabiliyor ama bizim anladığımız manada değil.
Peygamber Efendimiz, üstündeki ridasını mübarek omzundan aşağı kaydırıvermiş. Bakmış fazla arkasında dolanıyor, arka taraftan ille bir şey görmek istiyor.
Tabii peygamber, Allah'ın hak resulü, onun niyetini biliyor. Sonra onun Müslüman olacağı Allah-u Teâlâ tarafından kendisine bildirilmiştir.
Keklik yumurtası gibi, iki küreği arasındaki o beni görünsün diye kaydırıvermiş.
Selmânü'l-Fârisî; eskiden beri iyi niyetle ömrünü geçirmiş, çok mübarek muhterem bir zât. Allah şefaatine nail etsin.
Bu zât-ı muhterem rahatsızlanmış. Rahatsızlanınca Sa'd b. Ebî Vakkâs olsa gerek, babasının adı zikredilmiyor, sadece Sa'd deniliyor. O zât-ı muhterem Selmânü'l-Fârisî hastalandı diye onun ziyaretine gelmiş.
Şöyle devam ediyor:
Enne Sad'en kadime alâ Selmâni yeûduhû. "Sa'd Selman'ı hastalığında ziyaret etmeye geldi." Fe-bekâ. "Selmânü'l-Fârisî ağladı."
Selmânü'l-Fârisî hasta; gözyaşı dökmüş, ağlamış. Onun üzerine;
Fe kâle Sa'dün mâ yübkîke. "Sa'd dedi ki; ne sebep seni ağlatıyor? Neden ağlıyorsun, ortada hangi sebep var?" Tüvüffiye Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve hüve anke râdın. "Resûlullah ahirete göçtü, vefat etti; senden razıydı, daha ne istiyorsun, Resûlullah senden hoşnuttu." Ve teridü aleyhi'l-havdâ. "İnşallah sen de ahirete göçersen Havz-ı Kevser'inin başına gideceksin, Resûlullah'ın yanına gideceksin." Ve telkâ ashâbeke. "Orada dostlarına kavuşacaksın, Resûlullah'la, ashabı kiramın senden evvel vefat etmiş olanlarıyla kavuşacaksın; ne ağlıyorsun, ne korkuyorsun?" diye soruyor.
Onun üzerine Selmânü'l-Fârisî buyurmuş ki;
Mâ ebkî cezean ani'l-mevti. "Ölümden korktuğumdan, çekindiğimden ağlamıyorum. Derdim o değil, ölümden korktuğumdan ağlamıyorum." Ve lâ hırsen âle'd-dünyâ. "Dünya hayatına da çok merakım var da ona hırsla bağlıyım da ondan da ağlıyor değilim." Dünya hayatına da bir hırsım, hevesim yok. Ölümden de korkmuyorum. Ağlayışımın sebebi ne ölümden korkmak ne de dünyaya sımsıkı hırsla bağlılığım; ikisi de değil!
Velâkinne resûlallah ahide ileynâ li-yekûn burkate ehadiküm mine'd-dünyâ kezâdi'r-râkî. "Fakat Resûlullah bizimle ahdi peyman eylemişti ki sizden birinizin yiyimi, içimi, elindeki varlığı dünyadan bir binekli yolcunun yanında taşıdığı yol azığı kadar olsun. Fazla şeye heves etmeyin, demişti. Ona ağlıyorum!" Ve havli hâzihi'l-esâra. "Şu etrafımdakilere bak." diyor.
Kâle. "Ravi diyor ki;" Ve innemâ havlehû. "Etrafında dediği neler var?" İnnemâ havlehû icânetün. "Bir leğen var." Ve cehnetün. "Bir tencere var." Ve matharatün. "Bir su kabı var."
Başka bir şey de yok. Gözyaşı döktüğü bu.
Fe-kâle Sa'dun e-ahide ileynâ. "Resûlullah hakikaten böyle ahdî peyman etmiş miydi, böyle demiş miydi? Çok mal edinmeyin, heves etmeyin. Yanınızda bir süvarinin yol azığı kadar olsun, fazlasını aldırmayın demiş miydi?" diye soruyor.
Onun üzerine Selmânü'l-Fârisî ona bakıp diyor ki:
Ya Sa’d üzkürullâhe inde hemmike izâ hememte. "Ey Sa'd! Bir şeye himmet edip gayret edip giriştiğin zaman Allah'ı an, yaptığın işe dikkat et!" Ve inde yedike izâ kasemte. "Bir şeyi taksim ettiğin zaman, elini uzattığında Allah'ı an!" Ve inde hükmike izâ hakemte. "Bir şey hakkında hüküm verdiğin zaman Allah'ı hatırla, an; yaptığın işi Allah'ı düşüne düşüne yap!" diye tavsiyede bulunmuş.
Uzun bir rivayet. [Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî] Hocamız uzun konuşmaların bu kadar kısmını almış.
Demek ki kendisinin yanına gelince o mübarek ağlamış. Ama dünyaya bağlılığından, ölümden korktuğundan değil! "Etrafımda mal mülk çoktur. Ben Resûlullah bize ahdetmişti: 'Dünyaya çok heves etmeyin, pek mal toplamayın!' demişti de şimdi benim yanımda da bu kadar mal var." diye ona ağlamış.
Biz ne yapacağız, bizim hâlimiz ne olacak?
İhtiyaç tamamdır. Depolarımız doludur, bir yıllık yiyecek vardır. Herkesin evinde buzdolabı vardır, en aşağı bir haftalık gıdası vardır. Kilerde; pirinçler, fasulyeler, nohutlar... Her şey boldur. Elhamdülillah, eş-şükrü lillah. İyi, güzel, bol olmasına hadi bir şey demeyelim.
Hayır?
Hayrı yapmaz. Hayra elini uzatmaz.
Malının fazlasını sarf et, infak eyle!.. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlar ki:
"Herkes hakkında Allah-u Teâlâ hazretleri aralarında tercüman bulunmadan yüz yüze gelip hükmedecek! Hiç tercümana hacet olmadan her kul hakkında hükmedecek!"
Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna herkes çıkacak, yüz yüze Allah-u Teâlâ hazretleri onun hakkında hükmedecek, diyor.
"Kişi sağına bakacak, dünyada işlediği amellerden başka bir şey görmeyecek. Soluna bakacak, dünyada işlediği amellerden başka bir şey görmeyecek. Önüne bakacak, karşısında bütün dehşetiyle, haşmetiyle cehennemi görecek! Cehennem karşısında, sağında solunda işlediğinden başka bir şey yok! Kendisine bir medet yok, başka bir şey yok; yalnız işlediği ameller var!"
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun arkasından bunları anlattıktan sonra diyor ki;
"Allah'tan korkun yarım hurma vererek bile olsa...Cehennem ateşinden kendinizi koruyun yarım hurma vererek bile olsa!"
Onların hurmaları azdı da ondan "yarım hurma bile" diyor.
"Fakir de olsan zengin de olsan, bir hurmanın tamamını vermesen bile yarısını bile versen yine bir hayır hasenat yapın, sadaka verin, iyilik yapın, cömert olun da şu cehennem ateşinden kendinizi koruyun!" diyor.
Cömertlik çok önemli, fevkalâde mühim!
Cömertliğin faydası ne?
Öteki insanların derdi diniyor. Afganistan'da binlerce aç var. Afrika'da binlerce insan var, açlıktan ölüyor. Bizim memleketimizde binlerce muhtaç insan vardır. İnsan arasa bulur. Nice derdini söylemeyen, iffetli, namuslu, haysiyetli, şerefli insan vardır ki ne kadar muhtaçtır kim bilir! Açlıktan çoluk çocuğu verem oluyordur. Onun için onlara yardım elini uzatmak lazım. Çok hizmet etmek, kesenin ağzını açmak lazım. Paraları depo etmekle, biriktirmekle bu işlerde iyi netice alınmaz!
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdular ki;
"Sizden hanginiz mirasçısının malını kendi malından daha çok sevmekte?"
Tabii böyle bir soru sorulunca anlayamıyorlar. Diyorlar ki;
"Ya Resûlullah! Hepimiz kendi malımızı daha çok severiz. Daha çok koruruz, kollarız. Kendi malımızı daha çok severiz, mirasçınınkiyle ilgilenmeyiz."
Önce can!
"Önce kendi malımıza bakarız, bu sözü anlayamadık…" demek istiyorlar. Diyor ki;
"Hayır öyle değil! Siz umumiyetle mirasçının malını daha çok seversiniz! Kendi malınızı sevmezsiniz.” demek istiyor.
"Nasıl?" diyorlar. Diyor ki:
"Senin infak edip sadaka verip tasadduk edip hayatında hayr u hasenat yaptığın senin malındır."
O parayı sarf ettin mi o senin oldu. Çünkü sevabını kazandın, senin defterine işlendi, bitti.
Beklettiğin, depo ettiğin, kasada, sandıkta, bankada, hesapta kitapta sakladığın mirasçıya kalmayacak mı? Demek ki sen mirasçının malını daha çok seviyorsun.
Ne kadar güzel anlatıyor!
Bir gün de eve gelmiş. Sabahleyin bir koyun veya bir kuzu kesmişler. Resûlullah Efendimiz validelerimizden birisine soruyor:
"Kestiğimizden ne kaldı?"
"Bir ön kol kaldı, kürek. Her tarafını fukaraya, muhtaçlara, dost,lara dağıttık. Bir ön [kol] kaldı."
"Hayır, demek ki bir ön kol hariç hepsi bizim olmuş! Hepsi bize kalmış!" diyor.
Demek ki insanın sarf ettiği, infak ettiği, dağıttığı kendisinin oluyor. Yiyip içtiği veya harcamadığı onlar kendisinin sayılmıyor.
Ayeti kerimeyi hatırlarsınız; Allah-u Teâlâ hazretleri ne buyuruyor:
Yâ eyyühellezîne âmenû ittekullâh ve'l-tenzur nefsün mâ kaddemet liğad. "Ey iman edenler! Allah'tan korkun, sakının. İnsan yarına buradan ne gönderdiğine, şimdiden ne hazırlayıp o tarafa sevk ettiğine baksın!" Vettekullâh "Allah'tan korkun, Allah'tan sakının, çekinin; elim azabı, ikabı vardır! İnnallâhe habîrün bimâ ta'melûn. Sizin yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Hiçbir şey gizli kalmıyor!" buyuruyor.
Cömert olacağız. Cenneti istiyorsak Allah'ın rızasını istiyorsak bu sıkılıkla, bu el sıkılığıyla, bu cimrilikle olmaz. Cömert olacaksın, vereceksin!
Düriş kazan ye yedir
Bir gönül ele getir.
Kendin çalış çabala, kendin de ye başkasına da yedir. Eşe, dosta ziyafet çek. Yakınlarına, çoluk çocuğuna, akrabana yardım et. Kendine lazım olanı al, fazlasını başkasına ver.
Dinimiz çok fazla depo etmeyi sevmemiş, bizim dinimizde öyle şey yok. Efendimiz infak etmeyi, dağıtmayı tavsiye etmiş. Hatta bir gece yanında eğer para kalmışsa sabaha çıkmasın diye kalkıp geceleyin dağıttığı bile olurmuş.
Biz öyle yapmıyoruz, hep depo ediyoruz! Kendi zatımdan -kendi nefsimden, kendi zalim nefsimden- başlayarak söylüyorum ki biz cömert değiliz! Çok depo etmeye meraklıyız.
O Bir evimiz vardır, bir tane daha alırız: "Bunun kirası gelsin…" Bir tane daha alırız: "Bunun da kirası, bir kira yetmez…" Bir tane daha alırız. Boğazda evimiz vardır, adada ev isteriz…
Niye?
Bu manzara dağ başında, ötekisi deniz kenarında olsun diye!
Ne olacak bu paralar ne olacak?
"Evlada bırakalım, rahat etsin!"
Yahu baban sana bıraktı mı? Sen kendin kazandın, çabaladın, zengin oldun… Harca biraz, ahireti kazan! Allah evladına da verir, merak etme! Zaten sen tasadduk ettin mi senin malın budanmış ağaç gibi oluyor. Daha çok mahsul verir, merak etme!
Resûlullah; "Vallahi tasadduktan, infaktan mal azalmaz!" diyor, yemin ediyor. Ben etmiyorum, Resûlullah yemin ederek söylüyor. Okuyunca benim çok dikkatimi çekti: "Vallahi tasadduk etmekten, infak etmekten mal azalmaz!" diyor. Biraz cömert olalım, vermeyi öğrenelim. Hepimiz hep almaya alışmışız: "Herkes bize versin, ceplerimiz dolsun, ihtiyaç fazlası cebimizden taşsın…"
Hiç unutmuyorum, bir kere Beyazıt Camii'nden çıktım. Meczup gibi bir adam vardı. Ama meczup muydu değil miydi, neydi bilmiyorum...Paraları nereye sarf ediyordu. Herhalde biraz içkiye, kumara da sarf edelebilir. Cemaatten para istiyor. Ben de çocuğum, vaazı dinledim dışarıya çıktım. Cemaatten birisi, demek ki durumunu biliyor; "Ya utansana, şu cebine bak!" dedi. Ben de bir cebine baktım; para o kadar dolu ki ceketinin cebinin ağzı kapanmıyor, açık kalmış! Hâlâ bizden para istiyor, edepsizlik!
Hâlbuki Medine-i Münevvere'de anlattılar:
İki misali mukayese edin! İnsandan insana ne fark var...
Medine-i Münevvere'de birisi; "Burada hayır yapmak sevaptır." diye fukaraya para vermek için eline paraları destelemiş, bir fakire gelmiş vermiş. Fakir diyor ki;
"İstemem, paranı al geri."
"Niye?" diyor.
"Az önce birisi bana verdi, bugünlük rızkım tamam. İstemem, başkasına ver." diyor.
Hey mübarek toprak! Fakirine bak! "Bugünlük tamam." diyor, yarına Allah Kerîm.
"Bugünlük tamam. Başkasını bul, başkasına ver!"
"Parayı verecek insan buluncaya kadar zorluk çektim." diyor.
Biz de depo ediyoruz. Ceplerimiz o Beyazıt'ın önünde dilenen insan gibi para doludur. Vermiyoruz!
Ramazan, mübarek, sevabı çok. Ver! Ver hayra gitsin, paralar hayra sarf olsun!
Cömert olacağız. Çok fazla mal mülk depo etmeye bakmamamız lazım.
Yapıyoruz yapmıyoruz ayrı!
Tenbîhü'l-gâfilîn kitabında; emr-i mâruf nehy-i münker [bâbında] okudum ki:0
"Bir insan kendisi yapmıyorsa bile hakkı söylesin!"
Ben sizin hepinizden daha kusurlu bir insanım ama dinimiz cömert olmayı emrediyor. Ben yapıyorum, yapamıyorum; ayrı! Ben nasihatleri tutuyorum tutamıyorum, siz tutun! Allah size yüksek dereceler versin. Sizin duanızla bize de inşallah dereceler verir, iyi oluruz, hepimiz iyi oluruz. Yalnız cömert olacağız, cömert olacağız. Allah yolunda malımızı infak edeceğiz, sarf edeceğiz, tasadduk edeceğiz.
Selmânü'l-Fârisî; Resûlullah Efendimiz'in ridasını açıp da üstüne örtüp de Selmânü minnî ehle'l-beyti, "Selman benden, benim aile efradımdan!" dediği bir mübarek zât. Bu Selmânü'l-Fârisî öyle iltifat ettiği zât.
Ağlamış. Etrafında da bir leğen var, bir tencere var. Eşyası yine çok değil. Bir leğen var, bir tencere var, bir de su koyacak matarası, testisi var veyahut abdest alacak ibrik gibi bir şeyi var. Onları da çok sayıyor mübarek!
Resûlullah da ahirete öyle göçtü. Yanında çok şey bir şey yoktu. Öyle büyük mal mülk bırakmadı. İsteseydi dünyayı alırdı. İsteseydi İran şahından zengin olurdu. İstemedi. Malı yanında tutmadı. Birisine sürüyü verdi: "Sürünün tamamı bize kalsın da bir koyun versem yeter." demedi.
Bedevinin birisi bir kabileden gelmiş, geçerken bakıyor; bir sürü, güzel hayvanlar…
"Aman ne kadar güzel sürü yâ Resûlullah!" demiş.
"Çok mu beğendin?" diyor.
"Çok beğendim."
"Al, sana verdim hepsini, hepsini sana verdim."
"Hepsini mi yâ Resûlullah?"
"Hepsini verdim."
Sürüyü önüne katmış. Sabahleyin çıplak çıktığı kabilesinden akşam gürül gürül, sürüyü süre süre kabileye gelmiş.
"Ya ne bu?!.." demişler. Demiş ki;
"Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- fakirlikten korkmayan insanın verişiyle veriyor!"
Allah'ın resulü tabii, Allah'a imanı tam! Cömertliğin ne kadar kıymetli şey olduğunu biliyor. Bize numune oluyor. Önce kendisi veriyor. Onu diyen insan tabii böyle de der.
"Sizden birinizin yanında olacak para pul, yiyecek içecek, mülk; bir yolcunun yanında taşıdığı azık kadar olsun!" der. Biz diyemeyiz. Korkarız.
Nasıl diyelim?
Kendimiz yapamıyoruz ki! O der. Çünkü hayatında tatbik etmiş, numune-i imtisal olmuş.
"Hiç mal mülk sahibi olmayacak mıyız?"
Ol ama hayr u hasenatını yap, vazifeni bil! Hayra sarf ettikçe Allah-u Teâlâ hazretleri yine verir.
Ölçüsünü koymuş.
Cömertliğin ölçüsü nedir?
Cömertliğin ölçüsü, insanın zekâtını verebilmesidir! Cömertliğin ölçüsü odur. Zekâtını vermeyen insan cimridir. Kırkta birdir. Nisaba bağlı olduktan sonra kırkta birini zekât verecek. Ama dikkat edin, o asgarî hudududur. "Daha fazla veremezsin, yasak!" manasına değil. "Bundan aşağı verme yasak!" demek. Ondan çok verebilirsin ve verdiğin sana yarayacak. Vermediğin, tembellik ettiğin, kusur ettiğin şeyden Allah hesap soracak. Bu zekâttan insana hesap sorulacak!
Onlar kendi hayatlarında dünyaya değer vermemişler.
Düşünün, elinizi vicdanınıza koyun: Bizim bu devirde yaşayan ulema mı İslâm'ı daha iyi bilir? Allah aşkına doğru söyleyin. Resûlullah'ın ashâbı mı İslâm'ı daha iyi bilir?
Resûlullah'ın yanında yaşayanlar daha iyi bilir!
Selmânü'l-Fârisî'yi Irak'ta bir şehre vali gönderiyorlar. Konak gösteriyorlar: "Efendim, buyurun…"
"Bana öyle yer gerekmez." diyor. Sakin küçük bir kulübeciğe [yerleşiyor]. Abdullah b. Mes'ûd, daha başka sahabe-i kirâm, hepsi böyle, hepsi mütevazı yaşamışlar.
Bir tanesi; şehrin valisi ama çok sade giyiniyor, demek ki gösterişsiz giyiniyor. Adamın birisi o şehre Şam'dan mal getirmiş. Diyelim ki Kûfe şehri veya o devirde Basra şehri. Herhalde o zaman Basra vardı, daha Kûfe yoktu. Basra şehri, Basra valisi. Adam mal getirmiş. Etrafına bakınmış, çuvalları taşıyacak bir kimse yok. Bakmış, kenarda bir mütevazı kılıklı bir kimse var.
"Gel buraya!" demiş.
Yanına gitmiş.
"Sırtlan şu çuvalı" demiş. Der, adam zengin, parasını verecek. Parası olan insan tepeden konuşur.
"Sırtlan" demiş.
"Peki" demiş, sırtlamış.
"Şuraya kadar götüreceğiz." demiş.
Yolda giderken gelen geçen çuvalın altındaki adama es-selâmu aleyküm yâ emire'l-mü'minîn diyor. Adam bir duymuş, iki duymuş. "Yanlış mı duydum…" filan. Bir de sonradan işin farkına varmış ki vay! Şehrin valisine çuval taşıttırıyor!
Kim taşıttırabilir, hangi valiye kim taşıttırabilmiş?
Muhtara bile taşıttıramazsın. Taşıyor. Taşıttırmak değil, kendisi taşıyor. Mütevazı olduğu için taşıyor.
"Aman efendim, elinizi bırakıp ayağınızı öpeyim. Ben bir hata ettim, sizin vali olduğunuzu bilemedim. Aman rica ediyorum çuvalı bırakın…"
"Yok, aldığım şeyi bitireyim, yerine kadar götüreyim." demiş.
Mütevazı insanlar. Hayatı böyle anlamışlar. Dünya malına kıymet vermemiş, üstüne başına önem vermemiş, Allah'ın rızasına önem vermiş!
Hz. Ömer radıyallahu anh bir yere vali göndermiş. Ne kadar hizmet gördüyse dönmüş. Döndüğü zaman bakıyor, ne kadar malı ne kadar mülkü var? Giyimine kuşamına bakıyor: Gönderdiği gibi! "Elhamdülillah, valilikten, idarecilikten, başkanlıktan bozulmamış!" diyor. Ellerinin altından hazineler akıyordu. Beldeleri fethediyorlardı, ganimetler akıyordu, hazineler paylaşılıyordu. Ona rağmen öyle gelmiş, öyle göçmüşler.
Bir tanesine "Bunları ihtiyaçlarınızda kullanırsınız." diye bilmem kaç bin altın göndermiş. O altınları alan sahabe hemen hizmetçisini, kölesini çağırmış: "Al şu kadarını şu eve götür, şu kadarını şu eve götür, şu kadarını şu eve götür, şu kadarını şu eve götür…"
Bu parayı gönderen halife de, bakalım o paraları ne yapacak diye tahkike bir adam göndermiş. O da gitmiş bakmış ki para akşama bitmiş. Her şeye tevzi edilmiş. Başka bir sahabeye göndermiş. O da aynı şekilde; "Bunu şunun evine gönderin, hadi bakalım oğlum, gel, yine, tekrar, hadi bunu şunun evine gönder…" Gelen paraları üç bin altın, beş bin altın, dirhem dinar… Hemen tevzi edivermişler. Hz. Ömer; "Elhamdülillah." demiş, sevinmiş. Adam; "Bana Hz. Ömer kayıtsız şartsız para gönderdi, ben bunu cebime depo edeyim." demiyor. Hemen tevzi ediyor. O devirde anlayışları öyleymiş.
Allah aç mı bırakmış, açık mı, muhtaç mı bırakmış?..
Hâşâ, sümme hâşâ! Allah-u Teâlâ hazretleri Ekremü'l-ekremîn.
Sen bir iyilik yapacaksın, altında mı kalır?
İnsanlar kalmak istemez. Sözümü mazur görün:
Bir insan, bir insanın yaptığı iyiliğinin altında kalmak ister mi?
İnsan, bir iyilik yapana iyilik yapmak ister. O Allah-u Teâlâ hazretleri, kâinatın sahibi!
Sen O'nun için tasadduk ediyorsun, O seni mahrum bırakır mı? Sen tasadduk edince malının azalacağına hiç aklın kesiyor mu?
İşte onları bildikleri için ağlamış. "Ölümden korkumdan veya dünyaya hırsımdan ağlamıyorum yâ Sa'd.”
Ne olacak; iki paralık dünya, hepimiz bırakıp gideceğiz! Allah bize akıl fikir versin. Bırakıp gideceğimiz yere öyle sıkı sarılıyoruz ki tırnaklarımızı geçirmişiz, dişlerimizi geçirmişiz. Ayırmak istiyorlar, ayrılmıyoruz kene gibi yapışmışız…
Ne olacak?
Bırakıp gideceksin, o tarafa şimdiden hazırlık yap! Ne götüreceksen, orada sana ne lazımsa! Sağına bakacaksın, yaptığın amelden başka bir şey göremeyeceksin. Soluna bakacaksın, yaptığın amelden başka bir şey göremeyeceksin. Karşında cehennem!.. Buyur bakalım! İşte Resûlullah söylüyor. Başına o zaman geleceğine şimdiden duydun, ona göre hareket et! Yabancıya vermekten çekiniyorsan akrabana ver, çocuğuna ver. Çocuğun yoksulluk çekiyor, sen burada para depo ediyorsun. Umumiyetle böyle oluyor da ben böyle sen diye söylüyorum. Benim kusuruma bakmayın.
Allah-u Teâlâ hazretleri hepimize gönül cömertliği versin. Vermenin, cömertlik etmenin kıymetine, tadına cümlemizi erdirsin. Etrafa hayr u hasenat yapıp da sevap kazanan, ahirete büyük azıklarla giden kimselerden eylesin.
Bu ay, sadakanın çok sevaplarla mukabele gördüğü bir aydır. İnsan başka ayda yaptığı hayırların karşılığını alacak. Ama Ramazan'da kat kat fazla alır. Aman gözünüzü açın, gafil olmayın da Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmaya muvaffak olun! Bir dahaki Ramazan'a çıkamayız belki, diye düşünün! İnşallah çok Ramazanlar görürsünüz, görürüz; sağlıkla, sıhhatle, afiyetle, saadetle, selametle, iyi günler olarak...Müslümanlara hoş hâlli olarak hep görürüz. Ama sen yine çıkmayacağım bil! Bir dahaki Ramazan'a ya yetişemezsem diye bu Ramazan'da iyi, kâmil bir insan olmayı sağlamaya çalış!
27.02.1994 -
700 Misli Sevap
24.06.1984 -
Ramazan Sonrası, Riya,
