El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Rahime'llâhu ihvânî bi-Kazvîn selâsen.
Rahime'llâhu ihvânî bi-Kazvîn. "Kazvîn'de bulunan kardeşlerime Allah rahmet eylesin. Rahmetini ihsan eylesin. Onlara lütfunu, ihsanını, fazlını, keremini nasip eylesin." diye üç defa buyurmuş.
Bunun üzerine ashâb-ı kiram;
Kâlû yâ Resûlallâh! Ve mâ kazvîn? "Kazvîn nedir yâ Resûlullah?" diye sormuşlar.
Tabi Arap diyarı, Suudi Arabistan'ın bugünkü topraklarının olduğu yer; "Kazvîn" denilen yer de İran'ın şimalinde, o zamanki ölçülere göre bir hayli uzak bir mesafe. Bilmedikleri için; "Nedir bu Kazvîn?" diye sormuşlar. "Neresi?" bile demiyorlar da "Nedir bu Kazvîn?" diye soruyorlar. Yani o kadar bilmiyorlar, demek ki duymamışlar.
Buyurmuş ki;
Kâle Kazvîn ardun min ardi'd-Deylem. "Kazvîn, Deylem mıntıkasından bir arazidir." Hiye'l-yevme fî yedi'd-Deylem. "Bugün o mıntıka Deylem kabilesinin elindedir." Ve setüftehu alâ ümmetî. "Bir zaman gelecek, benim ümmetimin olacak. Ümmetime açılacak; ümmetim tarafından fetholunacak." Tekûnû ribâten li-tavâife min ümmetî. "Benim ümmetimden bir taife için orası rıbat olacak." Fe-men edreke zâlike. "Bu duruma erişen, bu hâle yetişen kimse." Fe'lye'huz bi-nasîbihî min fadli'r-ribâti Kazvîn. "Kazvîn'deki rıbatta elde edilecek olan fazl-u keremden nasibini alsın." Fe-innehû yesteşhidü bihâ kavmin ya'dilûne şühedâe'l-Bedr. "Çünkü orada bir kısım kavimler, insanlar şehit olacaklar ki Bedir şehitlerine muadil olacaklar."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ileride olacak hadiselere dair önceden ihbarları var. Kur'ân-ı Kerîm'de de var.
Kur'ân-ı Kerîm'de Rum suresinde; "Her ne kadar şimdi Bizanslılar İranlıların karşısında yenildilerse de yakın bir gelecekte Bizanslılar İranlıları yenecekler." diye haber veriliyor.
Sebebi şu:
Arapların puta tapanları, müşrikler o zaman İranlıları tutuyorlarmış. Bizanslılar da ehl-i kitap, Hristiyan.
Peygamber Efendimiz' in zamanında;
"Siz de kitap ehlisiniz; siz de Allah'tan kendinize kitap indirildiğini söylüyorsunuz. Nasıl İranlılar Bizanslıları yendilerse biz de sizi yeneceğiz." diye söylüyorlarmış.
Ayet-i kerime nazil oluyor ki Allah-u Teâlâ hazretleri, "Evet, bugün böyle bir yenilme durumu var ama Bizans nihayet onu yenecek." diye haber olarak vahiy buyurmuş.
Onun üzerine Hz. Ebu Bekr-i Sıddık imanının kuvvetinden gidiyor, müşriklerle; "Siz böyle diyorsunuz ama Bizans İran'ı yenecek, var mısınız iddiaya?" diye on deve üzerine onlarla iddiaya girişmiş. Gelmiş, "Yâ Resûlallah! Ben böyle bir şey yaptım." diye de söylemiş. Müddeti kısa tutmuş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki; "Müddeti çoğalt, develerin sayısını da yüze çıkart." diyor. Sonunda da tabi dediği oluyor.
Başka bir misal; İstanbul'un fethine dair Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ihbarı var.
"İstanbul- o zamanki adı Konstantiniyye, Konstantinopolis- muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne iyi komutandır. Onu fethetme şerefine eren ordu ne mübarek ne iyi bir ordudur!" diye önceden buyurmuş.
Bir şahıs bu hadis-i şerifi tahkik etmiş ve Diyanet İşleri Dergisi'nde bu tahkikatını, tetkikatını neşretmiş. Hadis-i şerifin sıhhatli olduğuna, eski kaynaklarda bulunduğuna dair sonuca varmış.
Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in böyle ihbarları var. Burada da bu Kazvîn denilen şehirden bahsediyor.
"Kazvîn denilen yer, İran'ın şimalinde bir mıntıka ve ona bazen de 'Geylan' denilir." diyor şerhte. Geylan denildiğine göre Abdulkadir Geylânî hazretleri de oradan neşet etmiş, Bağdat'a gelmiş, yerleşmiş oluyor.
Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in; "Rıbat olacak." demesi "Müslümanlar cihat için orada kale inşa edecekler, orası merkez olacak, oradan daha ilerilere cihat edecekler." demek.
Ribat, "hudut kalesi" mânasına geliyor. Bir kimsenin böyle bir hudut kalesinde Allah rızası için mücahit olarak bulunması, en faziletli amellerden birisidir. Bir gün bile o hudut karakolunda beklemek insanı çok büyük sevaplara erdiriyor.
"Bu Kazvîn'de bir ribat olacak, oraya gidin. O zamana yetişenler oradaki rıbatın fazl-u kereminden istifade etsin." buyurmuş
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
Bundan çıkan ders nedir?
Bir kere o mıntıkanın o zamanlar için öyle bir ehemmiyeti olduğunu anlıyoruz. Hadisi şerifin içinden, Allah yolunda Müslümanların hudutlarında beklemenin sevabı çıkıyor.
Demek ki askerlik ne kadar şerefli bir meslek! Ben öyle bir şahıs biliyorum ki; "Bir an evvel kışlaya gideyim de sevabım daha çok olsun." diye, yemek yemeden evden çıkmış. Yemek yiyip çıkacak ama; "Dur yarım saat erken gideyim de sevabım daha çok olsun." diye düşünüyor.
Öyle kimseler duyuyorum, biliyorum ki arkadaşına; "Ver şu nöbetini, ben tutuvereyim." diyor.
Neden? "Sevabı daha çok alayım." diye, sevap olduğu için.
Allah yolunda düşmanlara karşı hudutta İslâm âlemini beklemek çok önemli. Bir de [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız söylemişti.
Neden İslâm âleminin hududunda bekliyoruz?
"Düşman gelip de bizim haysiyetimizi, şerefimizi ayaklar altına almasın. Ne dini icra etmek mümkün olur, ne imanımızın gereğini yapmak mümkün olur. Binâenaleyh orada ölürüz ama memleketimize düşmanı sokmayız." diyoruz.
Peki ya düşman içerideyken çeşitli fitnelerden, fesatlardan dolayı insanın imanı tehlikeye girerse!
Gazeteler, daha başka yayınlar oluyor. Küfür, çeşitli sapık fikirler, ideolojiler Avrupa'dan, kuzeyden, doğudan, çeşitli yerlerden geliyor. Onlar Müslümanın imanını sarsıyor.
Peki bu sarsılan imanın sarsılmaması, korunması için bir insan çalışırsa; hayatını, faaliyetlerini, parasını, ilmini, aklını, irfanını bu yola sarf ederse; Allah-u Teâlâ hazretlerinden umulur ki aynı sevabı alır.
Ben hudut karakoluna gidemem; o askerin işi. Askerden terhis oldum. Gitmek istesen yasak bölge diye sokmazlar. Ama Müslümanların imanını korumak, kollamak; şaşıran, İslâmiyet'in inceliklerini unutan kimselere İslâmiyet'i öğretmek, cahil kalmış kimseleri yetiştirmek, İslâm'ın emirlerini, yasaklarını, hikmetlerini başkalarına anlatmak suretiyle İslâm'ı müdafaa etmek durumunda olursa bir insan; o da inşaallah Allah yolunda rıbatta bulunma sevabına erişir.
O halde buradan bize çıkan ders nedir?
İslâm'ın müdafaası için, Müslümanlığın tanıtılması, zayi olmaması, çiğnenmemesi için gayret sarf etmemiz lazım. Evimizde, komşumuz arasında, mahallemizde, işyerimizde, her yerde, her fırsatta, her vesile ile İslâmiyet'in bizim malımız olduğunu, bizim müdafaa etmemizle yayılacağını yükseleceğini düşünmemiz lazım.
Çoluk çocuğumuzdan, hanımımızdan başlayarak komşumuza yayılarak derece derece Müslümanlığın ne kadar hoş bir din olduğunu; Müslümanların ne kadar nezih, temiz, pak bir itikada sahip olduğunu; İslâm'ın dünya ahiret saadetini temine medar olacak ne kadar güzel hükümleri ihtiva ettiğini bilmeyenlere anlatmak lazım. Çünkü cehalet çok yaygınlaşmış.
Muhakkak Müslüman bir aileden geldiniz; anneden, babadan gördünüz. Bu vakte kadar okudunuz. Ama ailesinde böyle bir saik olmayan, böyle imkân, fırsat olmayan kimseler fevkalâde uzak kalıyorlar İslâm'ın inceliklerinden.
Onlara da;
Üd'u ilâ sebîli Rabbike bi'l-hikmeti ve'l-mev'ızati'l-haseneti ve câdilhüm billetî hiye ahsen. Ayet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi, tatlı sözle, güler yüzle, hoşlukla, lutf ile, kerem ile İslâmiyet'i anlatmak, aynı sevaba eriştirir.
Bu ikinci hadis-i şerif de bizi bu hususta ne kadar şevklendirecek bir hadis-i şerif!
Rahmetu'llâhi alâ hulefâî. "Allah'ın rahmeti benim halifelerime olsun." Kîle ve mâ hulefâüke yâ Resûlallâh? "Senin halifelerin kimler yâ Resûlallah?" diye ashâb-ı kiram sordular. Kâle. "Buyurdu ki." Ellezîne yuhyûne sünnetî. "Benim halifelerim o kimselerdir ki onlar benim sünnetimi ihya ederler; diri, ayakta, canlı tutarlar, canlandırırlar." Ve yu'allimûnehâ en-nâse. "Ve bu sünnetime müteallik bilgileri, malûmatı insanlara, halka öğretirler."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in halifeleri malum Hz. Ebu Bekr-i Sıddık’tan başlıyor. Ondan sonra Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin, öyle devam etmiş. Rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn.
Resûlullah'ın halifesi olmak ne kadar büyük bir sıfat ne kadar büyük bir şeref! Bu nasıl elde ediliyor?
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in sünnetine sımsıkı sarılacağız.
Adımız ehl-i sünnet ve'l-cemaat. Müslümanların umumunun gittiği sırat-ı müstakimdeyiz ve sünnet-i seniyyeyi kendimize şiar edinmişiz, ona sımsıkı sarılmışız, öyle gidiyoruz.
Hani? Hâlimiz sünnet-i seniyyeye uygun mu?
Allah'ın Resulünün sünneti nedir? Sünnete uymanın ahkâmı nedir? Nasıl yaparsa, nasıl olursa insan sünnet-i Resûlullah'a tâbi olmuş olur?
Bunları bize ilim öğretecek. Kitap okuyacağız. Resûlullah'ın hadis-i şeriflerini okuyacağız. O zaman göreceğiz.
Mesela büyük sünnetlerinden hatırıma gelenleri söyleyelim. Tabi namazlarda kıldığımız sünnetler var, elhamdülillah. Cemaate devam, en büyük sünnetlerinden birisi. Müslümanlar camilere, cemaate devam edecekler; bir köşeye çekilip asıl cemaatten kopmayacaklar, cemaatin derdi ile dertlenecekler. Müslümanların derdi ile dertlenmeyen bizden değildir.
"Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir." diyor.
Kim dertli bileceğiz; hepimiz dert babası olacağız. O derdi tedavi etmeye koşacağız. Kim yetim kalmış, yetiştireceğiz; kim dul kalmış, bakacağız; kimin ne sıkıntısı var, onu gidereceğiz.
Hasta ziyaret edeceğiz, araları, dargınlıkları barıştıracağız; Müslümanları birbirlerine yaklaştıracağız. Malımızla, canımızla, fikrimizle, sözümüzle, her hâlimizle Ümmet-i Muhammed'e hizmet etmeye çalışacağız.
"İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Öğrendiğimiz bir şeyi tatbik edeceğiz; o zaman Allah'ın Resulünün sünnetini ihya edenlerin arasında oluruz. Kendi hayatımızda tatbik edeceğiz, başkalarının da tatbik etmesi için gayret göstereceğiz.
Buradan hadis-i şerifleri öğrendik; öğrendiklerimizi doğru zapt edeceğiz. Ashâb-ı kiram kulak kesilip sadece dinlerlermiş. Bir kelimeyi bile yanlış bellememek için gayet dikkatli bir şekilde dinlerlermiş. Ondan sonra da başkalarına naklederlermiş.
İki ortak ise birisi işinin başındayken ötekisi Resûlullah'ın mescidine nöbetçi gidermiş. Akşama kadar neler söylendi, gayet dikkatli bir şekilde dinlermiş, gelir arkadaşına anlatırmış. Ertesi gün nöbetteki öteki şahıs buraya gelirmiş, o dinlermiş, arkadaşına götürürmüş.
Böylece Resûlullah'ın sözlerinden hiçbir şey kaçırmamaya, hepsini öğrenmeye ve tatbik etmeye çalışırlarmış.
İçki ayeti indi, "İçki yasak, haram." diye buyurmuş; sokaklardan seller gibi içkiler akmış.
Herkes küpünü getirmiş, "Aksın gitsin." diye, kapının önünden devirivermiş. Resûlullah'tan bir şey duyunca, hemen o anda, derhal ona göre hareket etmişler.
"Tamam, güzel söyledi. Bakalım, elbette bir zaman gelir, yaparım. Elli, altmış yaşına geleyim" diyor şimdi insanlar bir şey duyduğu zaman "hele bir emekli olayım da..." diyor.
Olmaz. Hayrı tacil edeceksin, bakalım o vakte çıkar mısın çıkmaz mısın bilmiyoruz. Duyduğu zaman insanın hayrı yapması lazım.
Hz. Ömer radıyallahu anh'in Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e hitabı hiç hatırımdan çıkmıyor:
"Yâ Resûlallah! Şu iki yanım arasında olan canım var ya, o müstesna seni her şeyden daha çok seviyorum." diyor.
Bir canını düşünüyor. "Can kıymetli" derler ya. Demek canı daha tatlı gelmiş. Demek ki mal, evlat, hanım, çoluk çocuk, ticaret, mevki, makam, şeref, nesi varsa hepsinden daha sevimli.
Diyor ki:
"Yâ Ömer! Canından da daha sevgili olmadıkça imanın tamam olmaz ki! Canından da çok sevmen lazım. Ancak o zaman kâmil iman sahibi olabilirsin." diye ihtar edince, Hz. Ömer radıyallahu anh;
"Şu can dediğim şey nedir ki? O da feda olsun." diye düşünüyor. Diyor ki:
"Yâ Resûlallah! Seni canımdan da çok sevdim. Canımdan da çok seviyorum!"
El-ân yâ Umer. "İşte şimdi tamam oldu, yâ Ömer!" diyor.
Söyler söylemez kendisini derhal tashih etmek; derhal içindeki duygusunu bile değiştirmek... İhlâs ve samimiyet, Resûlullah'a ittibâ böyle olur.
Bir kimse bildiği ile amel edince, Allah ona bilmediği ilimlerin kapısını açar. Bildiğini tatbik etmezse; "Duydum, tamam." der, kulak arkasına atarsa, o zaman kendisine yeni ilimler açılmaz. Hem de "Sen bunu öğrendin de niye tatbik etmedin?" diye, o öğrendiği kendisine vebal olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize Resûlullah'ın yolunu iyi öğrenmeyi nasip eylesin. Sünnet-i seniyyesini sımsıkı tutup kendimize minhac, yol edinip, onun şefaat-i uzmâsına nâil olan bahtiyarlar arasına bizleri de katsın. Livâü'l-Hamd'i altında haşr-u cem eylesin.
Ruddü's-sâile velev bi-zılfin muhrak.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki:
"Dilenciyi yanık bir paçayla da olsa karşılayınız."
Sizden bir şey isteyen kimseyi boş çevirmeyin. İsterse bu değersiz olan bir paça olsun. Hani et değerlidir de bacak vesairedir; kurbanda umumiyetle bacakları, kafayı ayırırlar, gelene verirler. Yanık, pişmiş şey bile olsa hemen onu ver. Ne olursa olsun hiç vermeden gönderme. "Bir parça bir şey ver." mânasında.
Umumiyetle bazı kimselerde duyuyoruz, nasıl öğrenilmiş bilmiyorum;
"Allah versin!" diyorlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri verir. O sana ait bir şey değil ki. O madem istemiş; sen yine gelen kimseye ver. Allah da verir. Islah etsin.
"Efendim topluyor da şöyle yapıyor, böyle yapıyor."
Ancak topladığı parayı şerre harcayacağı belliyse o zaman verilmez. Öyleleri de var. Afyonkeş, esrarkeş, ayyaş oluyor; geliyor cami önünde dileniyor. Parayı aldı mı gidiyor, şerre yatırıyor. Öyle olursa olmaz.
Ama umumiyetle gerçek ihtiyaçlı insan kolay kolay istemez. İstemek kolay bir şey değil. İstediğine göre demek ki belki ihtiyacı vardır, belki yoktur. Yine sen ver de ihtiyacı var ise ve sen de vermemişsen o zaman büyük vebal olur; o vebalden kurtulmuş olursun. İhtiyat olmuş oluyor.
Bu hadis-i şerifin ilk önce sebeb-i vürudunu nakledelim.
Hz. Âişe validemiz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in zevcât-ı tâhiresinden; ümmü'l-mü'minîn, Müslümanların anası. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in zevceleri bizim anamız, ümmü'l-mü'minîndir. Odasına bir zengin Müslüman misafir olarak hanım gelmiş. Bakmış ki oda perişan. Yüreği dayanamamış; evine gittiği zaman bir yatak göndermiş. Resûlullah'ın yatmasına, rahat etmesine yarayacak." diye düşünerek bir yatak göndermiş.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz geliyor. Bakıyor ki yerde bir rahat güzel yatak. Onun üzerine bu hadis-i şerifi buyurmuş.
Mânası:
Ruddîhi yâ Âişetü. "Ey Âişe, bu yatağı iade et." Fe-vallâh lev şi'tü. "Allah'a yemin ederim ki eğer ben istemiş olaydım." Le-ecre'llâhu teâlâ maiye cibâle'z-zehebi ve'l-fıddati. "Yanımda altın ve gümüş dağlarını beraber götürtürdü, cereyan ettirirdi; yanımdan, sağımdan, solumdan akıtırdı."
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz rahat bir döşeği, bir dünya metaını istememiş.
Bir hadis-i şerifte de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Tirmizî'nin rivayet ettiğine göre buyurmuş ki;
Arada aleyye Rabbî li-yec'ale Bathâ'e Mekkete zeheben. "Mekke'nin Batha kısmını altın yapmak üzere Allah-u Teâlâ hazretleri bana teklif eyledi. 'Ey Habibim! İstersen sana şurasını altın yapayım.' diye teklif eyledi." Fe-kultü. "Ben de cevaben dedim ki." Lâ yâ Rabbî. "Hayır, istemiyorum yâ Rabbi!" Velâkin eşbeu yevmen ecûu yevmen. "Bir gün tok olayım, bir gün aç olayım, onu istiyorum." Fe-izâ cu'tü. "Acıktığım zaman." Tedarra'tu ileyke. "Sana yalvarayım, yakarayım, 'Aman yâ Rabbi, ihsan eyle!' diye." Ve zekertüke. "Ve seni zikredeyim, zikr-ü tesbihte bulunayım." Ve izâ şebi'tu. "Doyduğum zaman da." Hamidtüke ve şekertüke. "O zaman da sana hamd-ü sena edeyim, sana verdiğin nimet üzerine şükredeyim."
Ben bu hali daha çok istiyorum, ben öyle zenginlik istemiyorum. Altınlar, gümüşler dünya ehline kalsın." diye o zaman da istememiş.
Bûsirî rahmetullahi aleyh'in Evrâd'ın arkasında güzel bir Kaside-i Bür'e'si vardır. Orada bir beyitte geçiyor.
Râvedethüm cibâli'ş-şummu min zehebin. "Altından dağlar ona kendisini arz ettiler." An nefsihî fe-erâha eyye mâ şeveve. "O kabul etmedi de asıl büyüklük neymiş onu gösterdi." mânasına bu hâleti bu şiirde de böyle nakletmiş Bûsirî rahmetullahi aleyh.
ed-Dünyâ dârü men lâ dâre lehû. "Dünya evsizlerin evidir."
Müslümanlar olarak Resûlullah'ın izinde gideceğimize göre, bizim yerimiz, yurdumuz ahirette inşaallah cennet. Onun için biz onu elde etmek için çalışırız.
Çünkü insan bu dünyayı sevdi mi, "Bu dünyada altını, gümüşü toplayayım, zengin olayım." dedi mi; bütün kavgalar, gürültüler, hatalar oradan çıkıyor.
"Peki ashâb-ı kiram içinden zengin olanlar vardı; bu nasıl oluyor?"
Onlar gönüllerine sokmamışlar. Resûlullah da öyle. Resûlullah'a ganimet gelirdi. Biriktirse Resûlullah'ın yine hükümdarlar kadar hazinesi olurdu.
Bedevinin birisi bir gün ganimet gelen sürüye bakmış. Bir vadinin içinde gayet güzel, çok hoş bir koyun sürüsü.
"Aman ne kadar güzel sürü!" demiş.
"Çok mu beğendin?" demiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
"Bu ne biçim şey? Bu koyunları, bu sürüyü nereden buldun?" Diyor ki:
"Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem yokluktan, fakirlikten korkmayan insanın verişiyle veriyor."
Resûlullah'ın cömertliği bu. Koca bir sürüyü öyle vermiş. Her şeyi o şekilde bahşetmiş. Yanında akşama bir şey kalırsa sabah uyanır onu verdirtirmiş. Akşama, ertesi güne bir şey bıraktırmak istemezmiş. Hemen fakirlere dağıtırmış.
Bu dünyaya gönül bağlamaya değmez. Ama Allah-u Teâlâ hazretleri salih bir insana mal vermişse;
Ni'me'l-mâlü's-sâlihu li'r-racüli's-sâlih. "Hâlis, muhlis, salih, iyi bir kula iyi, helal bir mal yakışır."
O çünkü onu depo etmez, üstüne yatmaz, hayırlardan imsak etmez, elini sımsıkı tutmaz, elinde tutmaz; onu İslâm'ın faydasına işletir, Müslümanların lehine hayra sarf eder. O iyidir.
Ama bunu gaye edinir de insan ahiretini unutursa "Onlarla uğraşacağım." derken ibadetlerinden geri kalırsa, "Onları kazanacağım, muhafaza edeceğim." derken günahlı yollara saparsa, Allah'ın haram, yasak kıldığını yaparsa, o zaman büyük felaketlere uğrar.
Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' den nakledilmiş ki;
"Dünya sevgisi bütün hataların başıdır."
İnsan bu dünyayı sevdi mi, bütün hatalar, kavgalar, gürültüler o sevginin arkasından geliyor.
İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hayatı ve düşündüğü şey! Evine yatak gelmişken, iade ediyor.
"Götür onu yâ Âişe! Yemin ederim ki eğer ben isteseydim Allah benim iki tarafımdan altın gümüş dağlarını beraber götürürdü. Kendim istemedim." diyor.
Demek ki biz de bu dünyaya böyle bakmayacağız. Eskiler ne demiş?
"Dünyaya metelik vermiyor." Ne demek?
"Al sana şu kadar dünya; hadi satayım sana." dese; insan bir metelik -çok küçük bir para- verip dahi onu almaz durumda olursa, "Dünyaya metelik vermiyor." derler.
Bu dünya böyle. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu dünyaya bu gözle bakmış, bu dünyada daima Allah'ın rızasını kazanmak, ahireti imar etmek için uğraşmış. İşte bu hâlete "zühd" derler. Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.