29.11.1981 - Batın İlmi, Secde, İşitmek ve İtaat Etmek

29.11.1981 - Batın İlmi, Secde, İşitmek ve İtaat Etmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ale'l-vâlî hamsu hısâlin cem'u'l-fey'i min hakkıhî ve vad'uhû fî-hakkıhî ve en yeste'îne 'alâ umûrihim bi-hayri men ya'lemü ve lâ yücemmirhum fe-yuhlikehüm ve lâ yuahhira emre yevmin liğadin.
Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Müslümanların idarecileri ile ilgili tavsiyelerini söylüyor. Müslümanların başına geçmiş, onları idare eden insanlara tavsiyeleri.
Ale'l-vâlî. "Veliyyü'l-emrin, işi eline almış kişinin..." 'Vâli' sözü bizim gibi vilayete bakan, bir şehrin en yüksek mülki amiri mânasına değildir. Veliyyü'l-emr "işin sahibi" demektir. Çeşitli kademelerde olabilir; ta devlet reisi de olabilir, muhtar da olabilir. Bizim anladığımız mânadan daha değişik, daha geniş bir mânası var. İdareci olan kimseye beş haslet lazımdır, beş hususa dikkat edecek, beş haslete riayet edecek.
Nedir bunlar?
Bir; cem'u'l-fey'i min hakkıhî, "Para, vergi, ganimet hakkından toplayacak."
Demek ki bütçesiz, parasız iş olmuyor. İdare parayla olduğu için hakkından toplayacak, yalnız haksız yere değil. Ben valiyim, emrimde birlikler, kuvvetler var, dayanırım bir mağazanın önüne 'ver paraları' derim, bütün kasadaki paraları alırım diyebilir mi; diyemez. Hakkından. Ne kadarsa, hak ne kadarsa o ölçüde, o kadar para toplayacak. Valinin üzerine bu bir şeydir.
Ve vad'uhu fî-hakkıhî, "Ve bu kazandığı bütçeyi, finansman kaynağı bu parayı, bu aldığı şeyleri yerine koyacak, yani yerine sarf edecek."
Nereye?
Müslümanların, idaresi altında bulunan insanların hizmetine. Sokaklar pırıl pırıl olacak. Müslümanların rahatı için koşacak.
Devletin reisi, devletin başındaki insan veyahut bir işin başındaki insan nedir?
Hizmetçidir. Müslümanların işini omzuna yüklenmiş bir hayır sahibi kimsedir. Onlara nasıl hizmet edeceğini, nasıl hayır edeceğini düşünüp taşınacak, aldığı parayı meşru yoldan alacak; gasben, zorlukla, zulümle değil meşru miktarda, meşru yoldan ve gerekenden alacak; zuafâdan almayacak, ensesine binmeyecek, ondan sonra da onu gereken yere sarf edecek. Yollar pırıl pırıl olacak, ictimaî müesseseler tıkır tıkır çalışacak, halkın refahı, rahatı için ne gerekiyorsa onlar sağlanacak.
Ziya Paşa da öyle, o müşahede ile dönmüş;
Dolaştım Frengistan'ı bütün, kâşaneler gördüm;
Dolaştım mülk-ü İslâm'ı bütün viraneler gördüm, gibi bir şiiri var. Avrupa'yı, Frenk diyarını, her tarafı dolaşmış. İslâm diyarında dolaşmış, her tarafı virane görmüş.
Neden?
Bak işte, valilerin yapacağı işler burada belirtiliyor.
Hakikaten ben de Almanya'ya gittim, köy yolları dahil, asfaltlanmamış yer yok. Her tarafı asfaltlamışlar. İnsan toprak göremiyor, her taraf yemyeşil. Orada yağış çok fazla da ondan [oluyor] ama o çalışmalarının da hakkını [yememek] lazım. Münih'e ta Rusya'dan boru döşemişler, tabii gaz getirmişler. Rusya nerede, arada kaç tane memleket var, Münih'e boru döşemişler. O borudan çıkan gazı yakıyor, hava gazı gibi bir gaz. Şehrin havası kirlenmesin diye bütün evlerin sobalarında o yanıyor.
Bir Alman vatandaşının et yemesi bir problem değil, en ucuz şeylerden birisi. Bir kere hepsinin çalışsa da çalışmasa da bir maaş garantisi var; çalışmadığı zaman işsizlik parası var, çalıştığı zaman da zaten aldığı para. Bir kere yiyecek sıkıntısı çekmesi bahis konusu değil. Biz bugün evimize bir kilo et alsak, bir buçuk kilo almayı söyleyemeyiz. Mukayese etmek de istemiyorum ama et en ucuz şey. Meyveler, sebzeler, Almanya'da yetişen yetişmeyen, hepsi bol. Hiçbir Alman ben aç kaldım diyemez. Öyle şey yok. Hepsinin araba alma imkânı var, ucuz. Şartları öyle geliştirmiş. Böyle şartlar koşmuş.
Ben sıkışmaya razıyım, iki odalı yerde dururum.
"Hayır, ananın babanın yanında yatarsa o çocukların terbiyesi bozulur." diyor.
Hayret ettim, ben bunu bizzat kendim gördüm. Her türlü imkânı getirmiş, hizmeti [sunmuş].
Biz de o aşk ile çalışacağız! Biz de Müslümanların başında böyle bir idari mekanizmaya geçmişsek, öyle bir vazifemiz varsa o aşk ile o şevk ile çalışacağız. Hz. Ömer nasıl geceleyin uykusuz kalıp da dolaşıyordu, bakalım gezdiğim yerlerde bir şey var mı diye. Dicle'nin kenarında bir kurt bir kuzuyu çalsa, kapsa, parçalasa Ömer mesul diye düşünüyordu, etrafı dolaşıyordu. Dolaşacağız, şikayetçilere kapımız açık olacak.
"Gel bakalım nedir şikâyetin?"
Takip edecek. Haksızın başında amansız bir yumruk, haklının yanında müşfik bir yardımcı olacak, bunlar benim tasvirlerimdir.
Peygamber Efendimiz diyor ki, bir, para toplayacak; iki, parayı yerine harcayacak; üç,
En yeste'îne 'alâ umûrihim bi-hayri men ya'lem. "Bildiklerinin en hayırlısıyla onların işlerine yardımcı olacak."
Ne demek bu?
Onların işlerini yürütecek hayırlı insanlar tayin edecek. Rüşvet yemeyen, hırsızlık yapmayan, makamını, nüfuzunu kötüye kullanmayan, ben falanca yerin falanca şeyiyim deyip de gayri meşru işler yapmayan insanları tayin ederek o işleri hayırlı, Allah'tan korkan, çalışkan, bilgili, görgülü insanlara gördürecek.
Ve lâ yücemmiruhum fe-yuhlikehüm, "Onları hudutlarda toplayıp da evlerine gitmekten menedip de illa harbe sürmeyecek, Büyük bir zorlama içinde [olmayacak]."
Tecmir, "orduyu toplayıp hudutlarda hapsetmek, evlerine dönmesine mâni olmak" demektir. Demek ki böyle lüzumsuz yere ille harp ettireceğim diye de ahaliyi hudutlarda tutmayacak. Serbest de durun, tehlike yoksa, "Hadi gidin bakalım çoluk çocuğunuzun yanında rahat edin." gibi müşfik davranacak.
Ve lâ yuahhira emre yevmin liğadin. "Bugünün işini yarına bırakmayacak."
Bugün yapılacak hizmeti yarına bırakmayacak. Bugünün işi bugün bitecek.
Bir memuru anlattılar, Allah rahmet eylesin, ne kahraman adamlar geçiyor demek ki. Mesai saati bahis konusu değil; sabahleyin gelirmiş, çalışır, çalışır çalışır masasındaki işlerin hepsini bitirir öyle çıkarmış. Altı, yedi, dokuz neyse, o günkü işi ne kadarsa... Defterdarlıkta çalışırmış, ertesi güne bir evrak dahi bırakmazmış, işini bitirmeden masasından kalkmazmış.
Efendim, saat beş, yedi...
Ne olursa olsun mühim değil, iş bitecek.
Ben bu gece ölürsem yarın buraya gelen burada iş görmesin, iş tamam olsun diye... İşte iman insana memuriyeti de böyle yaptırır.
Biz bunu kaybettiğimiz için bu memleket böyle oluyor, batıyor. Biz bu imanı hor hakir görüp de bu imanın gelişmesine mâni olup da uğraştığımız, onları hasım gördüğümüz, onlarla uğraştığımız için bu duygular siliniyor.
Mesela Peygamber Efendimiz' e birisi gelmiş;
"Yâ Resûlallah! Beni filanca işe tayin et. " Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Biz işi isteyene, kendisi talep edene vermeyiz."
Uygun gördüğüne verecek, kim layıksa ona verecek. Öyle her isteyene vermek yok. Hatta istekliye vermek yok. Sen bu işte vazifelisin, sen yap, diyecek; öyle olacak.
Tabii iman gitti mi her şey gidiyor. İmanı sadece o bir duygu, ona kimse ilişmez, insanın evinde gece yarısı ile ilgili bir şey sanmak yanlış. İman gitti mi cemiyet bozulur, gündüz iş hayatı da bozulur, her şey bozulur. Onun misalleri bunlar. Bak Peygamber Efendimiz bugünkü işi yarına bırakmamayı emrediyor.
İlmü'l-bâtıni sırrun min esrârillâhi teâlâ ve hükmün min hikemillâhi yakzifuhû fî-kulûbi men yeşâu min ibâdihî.
Hz. Ali Efendimiz' den Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in şöyle buyurduğu rivayet edilmiş;
"Bâtın ilmi, iç ilmi yani gizli, mârifetullah, mükâşefe ilmi Allah'ın sırlarından bir sırdır, hükümlerinden bir hükümdür. Bunu dilediği kullardan dilediklerinin kalplerine ihsan eder." Onlar o ilm-i batına sahip oldu mu artık gözünden perde kalkmış, gönlünden kilit açılmış bir kimse olarak acayip, şaşılacak haller gösterirler. Allah'ın bu sırrı, dilediği kulların kalbine verdiği bir şeydir diyor.
İlm-i bâtın makbul bir ilim. İnsanın uyanık olması, gafil olmaması, ermiş bir kul olması... İmam Gazali’den burada [şerhte] nakleylemiş ki; "Bir insan bu ilme sahip değilse kötü akıbete uğramasından korkulur. Boş gelmiş boş gidiyor, dünyadan hiçbir şey anlamamış. Akıbetinin kötü olmasından korkulur." diyor. Erecek ona.
Ben çok bilgili değilim, çok tahsil görmedim.
Bu tahsille ilgili değil. Bu, gönül ile ilgili bir şey. Çobanda da olur, köylüde de olur; hatta tahsillide biraz daha az olur.
Neden daha az olur?
Tahsilli tahsiline mağrur olur; ben üniversiteyi bitirdim, benim kapının kanadı kadar diplomam var der. İki tane fakülteyi bitirdiyse hali daha da fenadır. Ne kadar yüksek tahsil gördüyse, bir de unvan aldıysa, doktordu, doçentti, profesördü diye; artık ıslah edemezsin. Katiyen yanlışını kabul etmez.
Yanlış yapar mı? O kadar tahsil yapmış bir insanın hiç yanlış yapması mümkün olur mu?
Aklının köşesinden geçirmez. Ötekisi mütevazidir, haddini bilir, yanılabilirim olabilir der, boynunu büker, kenara çekilir.
Onun için bizim Hocamız rahmetullahi aleyh bir sene Ankara'ya gelmişti. Birkaç defa akşamları; ah sizin şu yüksek tahsilleriniz, ah şu yüksek tahsilleriniz dedi. Herhalde böyle kendisini bilmeyen insanların gönüllerine baktı; tahsil var ama ilm-i bâtından yana kapalı, boş. Ah sizin şu tahsilleriniz dedi. Mâni oluyor, kibir veriyor, gurur veriyor, ucub veriyor... Allah-u Teâlâ hazretleri de kibirliyi, kendisini beğeneni sevmiyor; boynu bükük, gözü yaşlı kulu, suçunu itiraf etmiş olanı, haddini bilmiş olanı seviyor; burnunu havaya kaldıranı, mütekebbiri sevmiyor. İşte Firavun, Hâman, Karun; öylelerini sevmiyor. Boynu bükükleri seviyor.
Onun için tevazu ile edep ile bunu talep etmek lazımdır. Bu olmayınca insanın buradan gözü kapalı, manevi bakımdan bir şeyi anlamamış olarak gider. Bu tabii kitaplardan okumakla da olmaz. Bir sürü tasavvufî eser yayınlanmış. Kimisi var, o kitapları okuyor, çeşit çeşit makamlardan, çeşit çeşit tabirlerden [konuşuyor]; bakıyorsun, her şeyi biliyor. Biliyor ama bilmiyor, o öyle değil işte. Söylersin ama bilmeyince yine de yanlış olur, doğru olmaz, bildim sanır.
Lisede okurken, edebiyat derslerinde bize tasavvufu edebiyat hocaları anlatırdı. [O zaman] ben tasavvuftan nefret ederdim. Şer'i şerif, Kur'ân-ı Kerîm, hadis-i şerif varken böyle şey olur mu [derdim]. Çünkü adam açıyor o kitabı bu kitabı; bilgisiz insanların palavralarını okuyor, gazelleri, eski metinleri öyle izah etmeye kalkıyor, çalışıyor. [Yaptığı izah] yanlış, öyle değil. İnsan tetkik edince, işin içine girince anlıyor ki öyle değil. Demek ki kitaptan okumakla da olmuyor. [İlm-i bâtın,] Allah-u Teâlâ hazretlerine karşı edebini takınıp, yalvarıp yakarıp terbiyeli bir kul olup, sâlih kimselerle beraber olmakla elde edilen bir ilim.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizin gözünden gaflet perdesini kaldırsın. Gönlümüzün kirini, pasını gidersin. Pırıl pırıl gönüllü, temiz kalpli, muttaki, salih, âbid, uyanık, ferasetli mü'minler eylesin cümlemizi.
Aleyke bi-kesreti's-sücûdi fe-inneke lâ tescüdü lillâhi secdeten illâ rafa'akellâhu bi-hâ deraceten ve hatta anke bi-hâ hatîeten.
Bu hasen ve sahih hadis-i şerif, Ebu'd-Derdâ ve Sevbân radıyallahu anhumâ'dan beraberce rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Aleyke. Bu Arapça'da bir tabirdir; "Senin üzerine, boynuna borç olsun, sen bu işi yap" demektir. Aleyke, senin boynuna borç olsun ki şöyle yap mânasınadır.
Ne boynumuza borç olsun? Peygamber Efendimiz tarafından bize neyi yapmak tavsiye ediliyor?
Bi-kesreti's-sücûd. "Çok secde etmeyi boynuna borç edin." Senin boynuna borç olsun ki çok secde edesin. Yani Peygamber Efendimiz bizlere "çok secde edici kul ol" diyor. Yahut bizlere değil de o zaman kendisine birisi gelmiş, sormuş, o soran şahsa hitaben söylüyor ama bu hepimize hitap demektir. Çok secde etmeyi sana tavsiye ederim, boynuna borç olsun çok secde et, yani çok namaz kıl demek.
Neden? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz izah ediyor;
Fe-inneke. "Çünkü sen." Lâ tescüdü lillâhi secdeten. "Allah için başını eğip yere koyup da bir secde etmezsin..." İllâ rafa'akellâhu bi-hâ deraceten. "Sen başını secdeye koyar koymaz Allah senin dereceni bir derece arttırır." Ve hatta anke bi-hâ hatîeten., "İşlemiş olduğun bir günahı da siler, hatayı, hatîeyi, günahı da kaldırır."
Demek ki bir secdede iki fayda var: Bir derece terfî, bir de işlenmiş olan eski bir günahın, suçun silinmesi ve kaldırılması var. O halde insan ne kadar çok secde ederse o kadar derecesi artacak, o kadar hataları-eski günahları afv ü mağfiret olunacak, silinecek. O bakımdan çok secde etmek lazım, çok namaz kılmak lazım.
Kulun Allah'a en yakın olduğu zaman secde halidir. Çünkü secde tevazuun en üstün şeklidir. İnsanın alnı ak olmalı, açık olmalı derler. Alın en şereflidir. Filancanın alnı lekelidir, yüzü karadır derler. Alın insanın şerefinin sembolüdür. O alnını sen yere koyuyorsun. Herkesin ayağını bastığı zemine kadar yükseklerden indiriyorsun, alnını yere koyuyorsun.
Kime karşı?
Yaradan'a, Mevlâ'ya karşı. Yâ Rabbi! Ben senin kulunum, işte ben toprak gibiyim, topraktan da aşağıyım. O yükseklerde dolaşan başımı senin huzurunda eğdim ta yere kadar indirdim, diye Allah-u Teâlâ hazretlerinin azameti, büyüklüğü karşısında, kendi yokluğunu hissederek en sevgili, en şerefli uzvunu yerlere değdiriyorsun.
Camilerimizde halılar var, her şey güzel. Arabistan'da olsa kuma koyuyorsun. O zamanlar böyle Hereke halısı, Isparta halısı [gibi] dokunmuş halılar mı vardı? Mescitler kumdu, [alnını] kuma koyuyorsun.
Kum olduğunu nereden anlıyoruz?
Peygamber Efendimiz, "Namazın içinde alnınızı silkelemeyin, yakışmaz, mürüvvete sığmaz; namaz bittikten sonra alnınızı temizleyin." diyor. Demek ki eskiden toprağa konuluyormuş. Tevazunun şaheseri!..
[Secdenin] tıbbî izahına gelince; [secde hali,] insanın beynini en güzel besleyen şekillerden birisidir. Malum insanın beyni, insan vücudundan çok fazla enerji çeker, kanın büyük bir kısmı beyne gider ve orada o kanın içindeki maddeler beyinde kullanılır, beyin öyle çalışır. Enerji ister, şu küçük organımız, şu pazumuzdan, bacağımızdan çok daha fazla enerji ister. Elektrikle çalışan bir âlet olsaydı o zaman beynin ne kadar elektrik çektiğini, kolun bacağın ne kadar elektrik çektiğini görürdük. O zaman, Allah Allah; bu beyin ne kadar çok enerji çekiyor da tüketiyor diye şaşardık.
Secde ettiğin zaman beyine kan hücum ediyor, beyni kanla besliyorsun. Ondan sonra kaldırdığın zaman da tabii o kan birikmiş oluyor. Mesela insan fazla secdede durdu mu yüzü kıpkırmızı olur.
Neden?
Kan yüzüne hücum etti. Kaldırdığın zaman o birikmiş olan aşağı gidiyor, beyni temizliyor. Onun için insan dikkat etsin, uykulu bir haldeyken iki şöyle uzun secde etsin, iki rekât namaz kılsın, zihni berraklaşır.
Neden?
Kan gitti, eski kullanılmış malzeme, yorgunluk malzemeleri beyinden aşağı akan kanla beraber temizlendi, beynini kanla birkaç defa çalkaladın, tertemiz. O zaman insanın gözü tekrar açılıyor. Ders çalışırken yoruldun, iki rekât namaz kıl, biraz da secdeleri uzun yap; abdest al, dört rekât namaz kıl, bak nasıl zihnin pırıl pırıl olacak göreceksin. Tıbbi bakımdan da böyledir. Tabii Allah-u Teâlâ neyi emretmişse hep bizim hayrımıza, faydamıza şeyleri emretmiştir.
Aleyke's-sem'u ve't-tâ'atu fî-usrike ve yüsrike ve menşatike ve mekrahike ve eseretin aleyke.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin şöyle buyurduğu rivayet olunmuş.
Aleyke. Bu tabiri demin öğrendik, ne demekti? Peygamber Efendimiz bu tabir ile, "Senin boynuna borç, vazife olsun, sana şunu tavsiye ederim." demiş oluyor.
Es-Sem'u ve't-tâ'atu. "İşitmek ve itaat etmek." es-Sem'u ve't-tâ'atu, "bir söze peki demek" mânasına gelir.
Şunu şöyle yap!
"Baş üstüne!" diyoruz ya biz. Baş üstüne manasını ifade eder, işittim, tamam, baş üstüne, yapıyorum mânasına...
Kime, kime itaat edeceğiz?
Aleyke's-sem'u ve't-tâ'atu. "Senin üzerine, boynuna borç olsun. İtaat etmek, peki efendim demek, buyruk tutmak, söz dinlemek senin boynunun borcu olsun."
Kime itaat edeceğiz? Bilmem...
Şimdi herkes dudağını büker, bilmem der.
Bir hadis-i şerif var; "Kim zamanının uyulması gereken insanını bilmezse cahiliye ölümü ile ölür." Şaşkın bir vaziyettesin ne yaptığını ne yapacağını, kime uyacağını, kimi dinleyeceğini bilemiyorsun; İnsan nereye nasıl bağlanacağını bilmeli, gönlünü kime bağlayacağını, kimin sözünü dinleyeceğini bilmeli. Bilmezse, hani o cahiliye devrinde putlara taparak, çocuklarını topraklara gömerek ölen insanlar var ya, "Cahiliye ölümü ile ölür." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Ben de söylemeyeceğim kime tâbi olacağını; araştırsın, insanın içinde biraz hasretlik, merak uyansın.
Fî-usrike ve yüsrike. "Zorluk halinde de kolaylık halinde de." Ben falanca kimseye uyarım ama zor sorarsa, zor emir verirse o zaman uymam, vazgeçerim.
Mesela ordu yola çıktı, harp var mı? Var.
Yok, harp zordur ben o zaman itaat etmiyorum.
Öyle şey yok. Zorda da kolayda da itaat edeceksin.
Başka?
Ve menşatike ve mekrahike. "Hoşuna giden, keyfini getiren neşeli zamanında da hoşuna gitmeyen sıkıntılı, nahoş gördüğün zamanda da."
İslâm böyledir işte! Bakarsın, başına kıvırcık saçlı bir Habeşliyi komutan tayin ederler, o zaman ona itaat edeceksin.
Zor geliyor, benim mevkiim ondan yüksek, ben ondan daha boylu posluyum, daha güçlüyüm, kuvvetliyim!
Bak, beğensen de beğenmesen de itaat edeceksin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Üsâme b. Zeyd'i ordunun başına getirdi, ashab-ı kiramdan bazıları [bunu kabullenmek istemediler.] Peygamber Efendimiz ahirete irtihal ediverdi. Ebu Bekr-i Sıddık halife oldu.
"E bu kölenin oğlunu komutanlıktan alsan da sahabenin büyüklerinden birisini getirsen." gibi sözler söylemek isteyenlere;
"Resûlullah'ın tayin ettiği kimseyi değiştirmem." dedi. Resûlullah bir kimseyi layık görmüş, ordunun başına başına getirmiş, hem de önünde yürüyerek... Köle ama, Peygamber Efendimiz' den sonra ümmetin en efdali, Ebu Bekr-i Sıddık o kölezadeyi, radıyallahu anh, bineğinin önünde yürüyerek, dizginini çekerek uğurladı. Bilâl-i Habeşî de köle idi ama kölesi olalım onun. Köle ama ahiretin sultanı.
Bu dünyada köle olur da ahirette sultan olur. Mühim olan ahiret hayatı, ahiret yaşayışı. Ahireti perişanolduktan sonra; zaten bu dünyanın yarısı uykuyla, yarısı çocuklukla, yarısı ihtiyarlığın hastalıklarıyla uğraşmakla geçiyor. Demek ki hoşuna gitmese de uyacaksın.
Beğenmedim, kaşı çatık biraz, şeyi şöyle böyle.
Sen bilirsin, istersen uy istemezsen uyma.
Ve eseretin aleyke. "Seni başkasına tercih ettiği zaman bile."
Sana eyvallah dediği, sana güzel muamele ettiği, ağasın paşasın dediği zaman, başköşeye oturttuğunda, izzet ikram ettiğinde uyacaksın; senin yerine başkasını tayin ediverdi. Sen umuyordun ki falanca yere beni genel müdür yapar filanca bakan, seni genel müdür yapmadı; o zamana kadar ahbaptın, senin yerine başkasını genel müdür yaptı, ahbaplık bozuldu. Senin yerine ötekisini tercih etti diye. Erkeklik değil bu, mertlik değil, vefa değil.
Hakiki Müslümanlık hoşuna gitse de gitmese de sana başkasını tercih etse de kolay da olsa zor da olsa büyüğüne itaat edecek. Müslümanlıkta, tabii demin söylemem dedim ama yine bir ipucu vereyim. Üç kişi yola gitse, mesela biz buradan üç arkadaş Ankara'ya gidiyoruz. Bir tanesi emir, yolun imamı olacak, yani son söz onda bitecek.
Şu otobüse mi binelim bu otobüse mi binelim?
Saat dokuzdaki otobüse mi binelim on birdeki otobüse mi binelim?
Namazı şurada mı kılalım burada mı kılalım?
Yemek yiyelim mi bu lokantada, yemeyelim mi?
Son karar onda. Bir tanesine uyacaklar.
Hangisi olacak bu bir tane uyulacak şahıs?
Fıkhı, dinî bilgisi, anlayışı, kavrayışı en yüksek olursa hata etmez. En doğrusu o ama öyle olmasa bile -öyle olmayabilir- bir tanesi seçildikten sonra artık ona isyan bayrağı çekmek, onu dinlememek olmaz. O seçildikten sonra şurada kalalım dedi, yok burada kalmayalım, ben bu çayırı beğenmedim, filanca çayıra gideceğim dedi mi İslâmî bakımdan hata ediyor, günaha girer. Yolculuktaki üç arkadaşın arasında bile durum böyle.
Artık bu hac kafilesinde şöyle olur, falanca yerde filanca yerde böyle olur. Müslümanlıkta intizam, düzen, itaat vardır. Elhamdülillah ben doçentlik tezimi teslim ettim, ondan sonra gittim askere, epeyce yaşlı başlı bir insan olarak gittim. Askere gittiğim zaman orada talebelerimle karşılaştım, beraber askerlik yaptık. O halimle bana askerlik hiç zor gelmedi.
Ben rahat ettim, askerlikte kilo aldım. Hiçbir yeri sıkıntılı gelmedi. Benden küçük yaştaki bir insan, asteğmendi, hiç bana ona itaat etmek ağır gelmedi. Ben üniversitede şöyleyim, binaenaleyh bu da dışarıda benim talebemdi veyahut benden yaşça şu kadar küçüktü, mevkii itibariyle ictimai mevkisi şöyle demedim.
Gayet rahat geldi bana, çünkü ben İslâmî bakımdan yola gittiğim zaman birisi emir oldu mu ona itaat etmeye alışmışım.
Hz. Ebu Bekir halife seçildiği zaman ne dedi?
"Ey nas! Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza emir seçilmiş bulunuyorum." dedi.
Bu neyi gösteriyor?
Demek ki başa geçmek en hayırlı olmanın alameti değildir. Başa geçmek bir mesuliyet makamıdır ki eğer bir insan başa geçmeyi, emirliği, amirliği, imamlığı, reisliği kendisi istiyorsa hiç işi gücü yok mu başına belayı sardırıyor? Çekilsin bir köşeye... İtaatten tatlı şey var mıdır?
Baş üstüne dersin olur biter, ecir alırsın. Başa geç, bunca insanın ağzının kokusunu dinle, bunca insanın derdi ile meşgul ol; bir tanesini biraz eksik hizmet yaptığın zaman yakana yapışsınlar, ahirette bir sürü hesabı var.
Geçenlerde bir bant [dinlettiler de] Hocamız öyle diyor; akıl kârı değildir, diyor. İnsanın böyle amirlik, mevki makam istemesi akıllı insan işi değildir. Ancak, el emru fevka'l-edeb. "Bunu böyle yapacaksın." [Diye] emredilmişse, eh, feda olayım, napayım, demek ki böyle gerekiyormuş; eh Allah'ın rahmetinden de ümit kesilmez, madem böyle bir hizmet varmış, korka korka, istemeye istemeye gider. Allah o zaman ona yardım da eder, öyle olduğu zaman yardım eder.
Ama kendisi ben bu işi güzel kıvırırım, ben bu işi güzel yaparım; hem de amirlik ne kadar güzel şey, makam arabasını çekerler, şoför gelir kapıyı açar, hazır ol vaziyete gelir, selam çakar, kapıyı hemen dolaşarak arabadan indiği zaman hemen freni çeker, paldır küldür paldır küldür öbür taraftan kapıyı açar, buyurun efendim der, önünden yumuşak halılar, oh geniş masalar, telefonlar, kaloriferli odalar... Heves ettin mi bil ki çok yanlış bir iş yapıyorsundur. Zorla getirecekler seni. Zorla getirirlerse, ondan sonra, "Ne yapayım, olmayacak başka türlü." diye yaparsın.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize İslâm'ın iç yüzünü, hakiki çehresini öğretsin. Gafletten, şaşkınlıktan, nefse uymaktan, dünyasının ne olduğunu, İslâm'ın ne olduğunu, ahiretin ne olduğunu anlamadan gafil gelip gafil göçmekten hıfz eylesin. Hülâsa sevdiği razı olduğu bir kul eylesin. Allah cümlenizden razı olsun.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
30.08.1981 -
Kıyamet Alametleri, Besmele
29.03.1981 -
İstanbulun Fethi, Ehli
