16.01.1983 - Ümitsizliğe Düşmek, Yaratılış, Hırsıza Karşı Dua, Kibir, Ramazan

16.01.1983 - Ümitsizliğe Düşmek, Yaratılış, Hırsıza Karşı Dua, Kibir, Ramazan
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammed’in ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev enne'l-ibâde lem yüznibû le halekallâhu halkan yüznibûne sümme yağfirü lehüm ve hüve'l-ğafûru'r-rahîm.
Bak şu hadis-i şerife! Şimdi bizi nasıl heveslendirecek, sevindirecek, ferahlatacak, sırtımızdan bir yük kaldıracak! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, anamız, babamız, canımız feda olası Resûlullah Efendimiz buyuruyor ki:
"Eğer kullar hiç günah işlemeseler -masum, günahsız, hatasız, melek gibi pırıl pırıl olup hiç günah işlemeselerdi- Lev enne'l-ibâde lem yüznibû le halekallâhu halkan yüznibûne. Allah, yine günah işleyen kullar yaratırdı!"
Allah Allah, neden yaratırmış?
Sümme yağfirü lehüm ve hüve'l-ğafûru'r-rahîm. "Sonra da onları affederdi, çünkü çok mağfiret edicidir, çok merhametlidir, çok rahmet sahibidir!"
Mağfiretinin yeri nereye gidecek?
Mağfireti de bir muhatap bulacak. Bir tatbik yeri olacak, onun için!
Hadis-i şeriften çıkan ders nedir?
Günah işlemişseniz kendi kendinizi perişan edip "Öldüm, bittim, mahvoldum, artık benim bir daha iki yakam bir araya gelmez, dünyam ahiretim yıkıldı…" gibi bir ümitsizliğe düşmeyin. Hem ümitsizlik İslâm'da yasaktır, günahtır hem haramdır hem de bir hadis-i şerifte ümitsizliğe düşenleri tehdit ediyor!
Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin, öyle şey olur mu? Allah'ın rahmetinden ümit kesmek… Allah Gâfur ve Rahîm... hem mağfireti çok hem rahmeti çok!
Hiç ümit kesilir mi?
Ümit kesmek yok!
"Günahım çok…"
Günahın dağlardan, dünyalardan, semalardan çok olsa Allah'ın rahmetinden de büyük mü? Onunla mukayese mi edeceksin, ölçüp biçecek misin, ölçebilir misin? Senin günahın Allah'ın rahmetinden, mağfiretinden de çok mu?..
Olamaz.
Allah onun için afv-u mağfiret eder. Pişmanlık duy, gözyaşı dök, Allah'a yönel, tevbe ve istiğfar et, gönlün rahat etsin; hiç merak etme!
İnnallâhe yağfirü'z-zunûbe cemîâ.
Allah hepsini affeder!
Hem günahların affı için Allah-u Teâlâ hazretleri vesileler ihsan eylemiş. Şu abdestler günahların affına vesiledir, şu namazlar günahların affına vesiledir, cumalar günahların affına vesiledir, haclar, umreler günahların affına vesiledir…
"Bir insan hacca niyet edip de yola çıktığı zaman üç günlük yol gitti mi anasından doğduğu günkü gibi günahlardan sıyrılır çıkar!"
Aman hacca gitmemiş olanlar varsa hazır olun, vazifenizi yapın! Üç günlük yola gitti mi; İstanbul'dan çıktı, Ankara, Ashâb-ı Kehf, Adana... Tamam, anasından doğduğu gün gibi pırıl pırıl, hiç günahı kalmaz! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle vaat etmiş, öyle bildiriyor. Demek ki İslâm'da günahtan ümitsizliğe düşmek yok! Birisi de şimdi kalkar:
"Hocam, madem Allah bu kadar affediciymiş o hâlde ben de yarın günah işlemeye gidiyorum, Allah'a ısmarladık…" [derse;]
Olmaz! Allah-u Teâlâ hazretlerinin ahkâmı oyuna gelmez. Kahrı da çok perişandır azabı da çok elimdir. Hiç oyuna gelmez. Allah-u Teâlâ hazretleri boynu bükük kulu sever, mahzun kulu, edepli, haddini bilen, mütevazı kulu sever. Şarlatanı sevmez.
İslâm hokkabazlık mı?!..
O zaman insan çok büyük felakete uğrar. Bir edepsizlikten, terbiyesizlikten, küstahlıktan dünya hayırlarını kaybeden çok insanlar vardır.
Şeytan niye bu kadar melun oldu, bu hâle düştü?
Hz. Âdem'e secde etmedi, kendisini tevazua alıştıramadı. Bir kibirden;
"Ben ondan daha hayırlıyım Ya Rabbi! Sen beni ateşten yarattın, o topraktan yaratıldı!" dedi. Sen misin kibir eden, bak ahirete kadar ve ahirette de ebediyen azap! Onun için edep çok önemlidir, edeple terbiye çok önemli. Edepsizlik de insanın başına çok felaketler getirir. Hadisleri tersten anlamayalım, insan doğru düzgün manasıyla anlamalı.
Lev enne racülen mûkinen karaahâ alâ cebelin lezâle. Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn. İlâ âhiri's-sûre.
Bizi titreten bir hadis-i şerif! Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Eğer Allah'a imanı tam olan -kalbi imanla dopdolu olan yakîn sahibi- bir insan onu bir dağın üzerinde okusa o dağ yok olurdu, erir giderdi."
Okuduğu zaman dağın yok olacağı şey neymiş?
Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn.
Bu ayet-i kerime! Bu ayet-i kerimeyi eğer kalbi iman ile dolu bir insan, bir dağın üzerine okusa o dağ muhakkak zail olurdu, yok olurdu. Bu ayet-i kerimenin tehdidine, şiddetine, ağırlığına dayanamazdı. Dağ yerinden yok olurdu.
Böyle şey olmuş mu?
Musa aleyhisselam Tur dağına çıktığı zaman Allah-u Teâlâ hazretleri dağı ne yaptı?
Tecelli etti, dağ parça parça oldu. Biz insanlar çok katı kalpliyiz. Yoksa Allah'ın kuşları, atları, böcekleri, çiçekleri bir Allah'ın azabı geleceği zaman tir tir titrerler. Biz kaba saba mahlûklar -hiç haberimiz yok- dolaşır dururuz. Allah'a isyan eder eder, Allah'ın ahkâmına karşı gelir, yürür gideriz. Bizden kaba saba mahlûklar olmaz. Ahsen-i takvim üzere yaratılmış, bazısı esfel-i sâfilîne indirilmiş.
Dağları yerinden oynatan, yok eden ayet-i kerime neymiş?
Manası:
Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen. "Ey insanoğulları siz sandınız mı ki biz sizleri abes yere yarattık, boşu boşuna yarattık, hiçbir gaye olmadan yarattık; boş, manasız, anlamsız, sebepsiz, gayesiz yarattık!" Ve enneküm ileynâ lâ turceûn. "Ve siz bize sonunda dönüp gelmeyeceksiniz, böyle mi sanıyorsunuz?"
Boşuna yaratıldınız da kendinizi hiç Allah'a gitmeyecek mi sanıyorsunuz? Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkmayacağınızı mı sanıyorsunuz?
Bizim kuzu kuzu dinlediğimiz bu ayet-i kerime için Peygamber Efendimiz; "İnançlı bir insan tarafından bir dağın üzerinde okunsaydı o dağ zâil olurdu, yok olurdu!" diyor.
Bu ne demek?
Demek ki biz sizi boş yere yaratmadık; bu hayatın, bu ölümün bir gayesi var. Bu yaşayıştan bir maksat var, bizim sizi bu dünyaya göndermemiz bir sebebe dayanıyor, biz sizden bir şeyler istiyoruz, bir şeyler bekliyoruz, vazifeniz var. Bize döneceksiniz, huzurumuza geleceksiniz. İster kös kös ister seve seve ister çırpına çırpına ister sürüklene sürüklene ister koşa koşa… Nasıl olursa, ne surette olursa olsun!
Eskiler hâh me hâh der, "ister istemez" gideceksin!
İnsanoğlu çırpınıyor çırpınıyor da evler yapıyor, köşkler yapıyor, doktorlara gidiyor, ilaçlar, İsviçreler, Amerikalar, ameliyatlar…
Ne oluyor?
Çırpın çırpın sonunda yine O'na dönüp gidiyoruz, sonunda hepimiz O'na gideceğiz. Hepimiz Allah-u Teâlâ hazretlerine döneceğiz, Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacağız, Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda hesap vereceğiz. Her yaptığımızdan her şeyi bilen Allah'ın huzurunda hesap vereceğiz.
İlâ âhiri's-sûre, demiş, "Surenin sonuna kadar bu ayet-i kerimeler inse dağ zail olurdu!" diye onları da okuyuverelim:
Efe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn. "Ey insanoğulları! Siz bizim sizi boş yere, abes olarak yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız." Fe teâlallâhu'l-melikü'l-hak. "Allah-u Teâlâ hazretleri Melîktir. Hakiki hâkimdir, hükümdardır, haktır ve çok yücedir!"
Allah-u Teâlâ hazretleri sizin zanlarınızdan, tahminlerinizden, idrakinizden çok yüksektir. Sizin aklınız almıyor, işin farkında değilsiniz ama Allah-u Teâlâ hazretleri çok yücedir.
Lâ ilâhe illâ hû Rabbü'l-arşi'l-kerîm. "Ondan başka ilah yoktur, sadece O vardır. Arş-ı Âlâ'nın sahibidir! Semaları, yerleri kuşatan, kürsüden, kürsinin yanında bir zerre gibi bir küçücük tane gibi kaldığı arşın sahibidir. Allah-u Teâlâ hazretleri öyle azamet sahibidir ve kerem sahibidir. Kim ki Allah'tan başka ilaha, başka bir tanrıya taparlarsa ki onların o hususta hiçbir delilleri de yoktur!"
Fe innemâ hisâbuhû inde Rabbihî. "Kim böyle yaparsa onun hesabı Allah'ın huzurunda verilecek!" İnnehû lâ yuflihu'l-kâfirûn. "Kâfirler hiç iflah olmayacaklar." Ve kul rabbiğfir verham ve ente hayrün râhimîn. "Binâenaleyh ey benim Resûlüm! Sen de ve sana uyan Müslümanlar da desinler ki; 'Ey Mevla’m! Beni mağfiret eyle! Bana merhamet eyle, rahmet eyle, rahmet edicilerin, merhametlilerin en merhametlisi ya Rabbi!'"
Bana merhamet eyle, aman ya Rabbi, demek. Madem iş bu kadar dehşetliymiş, önemliymiş; Aman ya Rabbi!..
Bu ayet-i kerimeler! Biz bunları okuruz, hatim indirip indirip de sevabını bağışlıyoruz ya, bizim gözümüzün önünden böyle ayetler geçer gider de bizim haberimiz yok! Ne Arapça biliriz ne Rab’ca biliriz ne Kur’an’ca biliriz ne meal okuruz ne mana okuruz ne hadis okuruz… Bunlar bizim gözümüzün önünden geçer gider. Hatmettik, Kur’an-ı Kerîm'i bitirdik diye seviniriz. Güzeldir hakikaten; insan bir hatim eder, bir ecir kazanır. Kur’an-ı Kerîm'i seviyor ama bak manaları bu. İnsan bu manayı bilecek, gönlüne yerleştirecek, öyle Müslüman olacak.
Mühim olan bu gerçekleri bilmek. Bu gerçeklerin karşısında o kaya taşlar, ulu ulu dağlar dayanamıyor. "Mahvolur, erir gider, kaybolurdu!" diyor. İşte böyle hitaplar, gözümüzün önünde söyleniyor da biz söylenmemiş gibi geçip gidiyoruz. Öyle Müslümanlarız! Bir de kendimizi Müslüman sanıyoruz. Ehl-i Kur'an sanıyor, "Kur'an okuyorduk!" diyoruz.
Gerçek Müslümanlık ayet-i kerimelerin manasını bilmekle olacak. Gerçek Müslümanlık ayet-i kerimelerin manasını hayatımıza intibak ettirmekle, tatbik etmekle olacak. Biz bu ayet-i kerimeyi pırıl pırıl, ışıl ışıl şuurumuza, zihnimize yerleştireceğiz, bu ayetlerin idraki için de adımımızı atacağız. Sözümüzü verirken öyle vereceğiz, alışverişimizi öyle yapacağız, şahitliğimizi, hâkimliğimizi öyle yapacağız.
Olmaz! Bu ayet-i kerimenin idraki içinde hükmedeceksin. Bir gün Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacaksın. Boş yere yaratılmadın!
Sen kendini abes yere mi yaratıldın sanıyorsun?
"Bu dünya, tamam, ondan sonra iş bitti…"
Öyle değil! Bu idrak altında yaşayacağız, yürüyeceğiz, alacağız, vereceğiz, hayır yapacağız, namaz kılacağız, o idrak ile bu ayet-i kerimeyi okurken eriye eriye namazı kılacağız. O zaman gerçek Müslüman oluruz. Bizim bu hâlimizi ashâb-ı kirâm, evliyâullah görseler, "Ne biçim Müslümansınız siz!" diye bizi sopayla kovalar, bizi kışalarlar!
Lev enne ehadeküm fe izâ erâde seferen ev nezele menzilen fe vedaa metâ'ahü hattâ havlehü hattan sümme kâle Allahu Rabbî lâ şerîke lehû hufiza metâ'uhû.
Ne kadar kolay bir dua! Peygamber Efendimiz öğretiyor, buyuruyor ki;
"Sizden biriniz yolculuk istediği zaman veyahut bir konağa, bir eve, bir otele konaklamak için indiğinde konakladığı yere eşyasını koyduğu zaman etrafına bir çizgi çekse sonra da; 'Allah benim Rabbim'dir. O'nun şerîki, nazîri yoktur!' dese malı mahfuz kalır, kimse çalamaz!"
Rahmetli anacığım anlatırdı:
Birisi Âyete'l-kürsî okumuş, kesesini sandığa koymuş. Sonra eve hırsız girmiş, sandığı açmış, keseyi görmüş, oh para dolu, hırsız sevinmiş. Çıkacak, geri dönmüş, kapıyı bulamıyor. Dönmüş dolaşmış, odanın kapısı yok. Allah Allah! Keseyi bırakmış, telaşa düşmüş, ondan sonra sandığı kapatmış, dönmüş bakmış kapı var, dışarıya çıkacak:
"Kapıyı buldum!" demiş. Tekrar dönmüş, keseyi almış, bakmış yine kapı yok! Anlamış bir başka iş var bu işte, tevbe etmiş, sonra hırsız keseyi orada bırakmış.
Allah her şeye kâdir. Gösteren de Allah, göstermeyen de Allah!
Uyutur kalır, hani aklın belki ermez:
Kapıyı nasıl bulamıyor?
Orada uyur kalır, derman vermez, felç gelir; Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye kâdir. Sana uzak bir ihtimal gibi mi geliyor?!..
Lev enne abden min ibâdillâhi kadime alallâhi ya'melü ehle's-semâvâti ve'l-ardinâ min envâi'l-birri ve't-takvâ lem yezin miskâle zerratin mea selâsi hısâlin mea'l-ucubi ve eze'l-mü'minîne ve'l-kunûti min rahmetillâhi azze ve celle.
Ebû'd-Derdâ radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Eğer Allah'ın kullarından bir kul Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna yerle gök ehlinin amellerinin sevabı kadar çok sevapla gelse…"
Namaz kılmış, oruç tutmuş, sadaka vermiş… Çok sevap işlemiş.
Ne kadar?
Bütün dünyadaki insanlar kadar, bütün gökteki melekler kadar çok hayr-u hasenat işlemiş. Hesap yerine, mahkeme-i kübrâya bu kadar büyük sevapla geldi. Çeşitli iyilikler ve takvalar, günahlardan sakınmalarla ilgili kazanılmış bunca sevap ile geldi.
Lem yezin miskâle zerratin mea selâsi hısâlin. "Şu üç vasıf onun üzerinde varken bir zerre kadar değmez, tutmaz, bu yaptığı işlerin kıymeti yok!"
Demek ki çok kötü üç tane huy var, onlarla yapılan ameller fayda etmiyor.
Bir:
"Yahu ben ne iyi adamım ne kadar yüksek insanım ne kadar kıymetliyim. Dünyada acaba benim eşim var mı?.."
"Yok, asla yok! Olur mu, bir tanesin sen! Tek, bir tane, hiç eşin yok!"
Birisi öyle demiş, arkadaşlar gitmişler de;
"Türkiye'de kaç tane benim gibi adam var?" demiş. Yahu sen şu Türkiye'deki insanları yabana atma!
Biz, [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız rahmetliyle beraber senelerce önce Ankara'ya gidiyorduk. Düzce'nin bir köyüne uğradık. Yanımızda bir Arap alimi var; sarıklı, cüppeli yabancı misafir. Köye oturduk. Aşağı mahalleden bir ihtiyar, zayıf adamcağız geldi, yüzü çilli, çopurlu, çiçek bozuğu. Gözleri çapaklı, hasta. Dışından baksan beş para vermezsin; öyle bir köyde, aşağı mahalleden bir zayıf insancağız geldi. Dış görünüşüne baksan sözünü dinlemek istemezsin. Açtı ağzını, fasih Arapça ile tıkır tıkır, o Arap'la başladı ilmi mevzuları konuşmaya!
Yahu Düzce'nin bir köyünde ne arıyor bir alim?..
Belli olmaz işte, ötekisinden çok daha yüksek, nerelerde okumuş, meğerse neler biliyormuş ama ihtiyarlamış bir kenarda kalmış!
Hiç olmaz olur mu?
Türkiye'yi sen bilmiyorsun ki Türkiye'de Allah'ın nice kulları vardır!
Benim bir arkadaşım var, bir köylü. Allah bir zekâ vermiş, bir hafıza vermiş; zekâsının emsali yok. Dil kurumuna bana kitap gönderin diye mektup yazmış. Çuvalla kitap göndermişler; hepsi kafasında, hepsi sayfa sayfa kafasında, ne bilgi varsa hepsi adamın kafasında! Ne söylersen biliyor, ezbere!
Bizim memlekete yakın bir yerde bir başka adam var. Ben gittim: "Hoş geldiniz Esad Bey!" dedi, adımı söyledi. Ben ilk defa tanıyor gibiyim, adamı tanımıyorum. Çekine çekine yüzüne baktım, o bana adımla hitap etti. Benim böyle tanımadığımı anlayınca dedi ki;
"Sizinle bin dokuz yüz bilmem kaç senesinin, temmuz ayının bilmem kaçında, Konya'da Mevlânâ türbesinin önünde karşılaşmıştık, yanınızda da filanca filanca filanca vardı, hatırladınız mı?"
Adam ayı ile, günü ile söylüyor. Ben ne zaman oraya gittiğimi hâlâ söyleyemem, hâlâ söyleyemem, yine ben unutmuşum; o adıyla söylüyor.
Ziraat fakültesi profesörlerinden birisi, babası o beldenin kabristanında yatıyormuş. Seneler senesi [babasının kabrine] gitmemiş. Sonra o memlekete gidince, o kasabaya, gitmiş mezarlıkta babasının kabrinin başında hani babasına sevgisinden dolayı biraz Kur’an-ı Kerîm okuyacak. Mezarı aramış ama bulamamış çünkü seneler geçmiş. Babasının kabrini bulamamış, çok aramış, çok mahcup olmuş, ne yapacağım şimdi diye çok üzülmüş. Demişler ki;
"Filanca hocaya git, o bilir."
Bu bizim hocaya gelmişler. Kendisi sormuş:
"Ben babamın kabrini bulamadım." deyince; "Senin baban bin dokuz yüz kırk ikinin, bilmem hangi ayının, bilmem hangi günüde ölmüştü. Bilmem hangi taraftaki, filanca servinin yanındaki filanca kabirdir!" diye oturduğu yerden söylemiş. Gitmişler, kabri bulmuşlar.
Allah'ın böyle kulları var, sen ne oluyorsun, dur bakalım nesin sen!
Öyle övünenler, öyle acayip insanlar var ki yanına yanaşılmaz. Öyle bir kravat taktı mı, bir ütülü pantolon giydi mi -Allah saklasın- yanına yaklaşılmaz.
"Filanca yerde tahsil görmüş…"
Benim profesör hocamın bir arkadaşı vardı. Hafız Yusuf Efendi. Kuyumculuk yapmış, onu yapmış, bunu yapmış. Ufacık tefecik bir adamcağız. O da esnaftan arta kalma bir ihtiyar. Bir manav dükkânında yatıyordu, kimse bilmez. Manav dükkânında yatıyor ama meyve satmıyor da öyle bir dükkânda köşede yatıyor. Ama İran edebiyatından, Türk edebiyatından, Arap edebiyatından ne sorarsan söylüyor. Hepsi ezberinde! Lügati ezberlemiş, divanları ezberlemiş, şairleri ezberlemiş. Fuzuli’nin divanı ezberinde, Hâfız-ı Şirâzî ezberinde, Şeyh Sâdî ezberinde… Ufacık adam, bu kadar bilgi neresine sığmış. Allah'ın bir harikası!
Benim askerlik yaptığım zamanda bizim bölükte, birlikte, takımda ufacık tefecik bir çocuk [vardı]. Şöyle anlatırdı:
"1957 senesinde Brezilya ile Macaristan arasında yapılan maç, Barcelona'da yapılan maçın, 57. dakikasında golü filanca atmıştı, bilmem ne yapmıştı…"
Böyle konuşuyor, hepsi ezberinde!
"Peki 1962 olimpiyatlarında filanca yerde ne oldu?"
Tıkır tıkır söylüyor.
"Ne oldu, o takımı say?.."
Söylüyor.
"Golleri kim attı?"
Söylüyor. Şu kadarcık bir adam. Dedim ki;
"Ya Rabbi! Şu kafayı bu çocukcağız bir hayra sarf etseydi, bu topun peşinde harcamasaydı büyük bir alim olurdu. Ya atom alimi olurdu ya fizikçi olurdu ya allame bir şey olurdu!"
Zehir zemberek bir şey!
Sen, Allah'ın böyle kulları varken [kendini ne sanıyorsun] ?..
Bir başka arkadaşın evine gittik, mühendis. Teknik üniversiteden altı tane meşhur hadis kitabını bitirmeden çıkmamış. Ben dedim ki;
"Birisi var, Kur'ân-ı Kerîm'i seksen günde ezberlemiş."
Başını salladı:
"Bendenize de bir aydan kısa zamanda nasip oldu." dedi.
Kur'ân-ı Kerîm'in hıfzı bir aydan kısa zamanda nasip olmuş. Lisede Fransızca hocasına kızmış, hocaya kızdığı için Fransızca lügati ezberlemiş. Derste biraz çatışmışlar. Fransızca, Petit Larousse kitabını, lügatini ezberlemiş. Altı hadis kitabını -ki ciltlerledir- bitirmiş, Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş, mühendis. Bir resmî evrakın altına yazmış:
El-Mühendis el-âlî, el-müfessir, el-muhaddis.
Demek istiyor ki; "Yüksek mühendis, müfessir ve muhaddis olan filanca!"
Kalabalık, 20-25 kişi evine ziyarete gitmiştik, biz de arkadaşlarla dedik ki;
"Yahu müfessir kime denir, muhaddis kime denir, bu lakapları kullanmak ayıp olmamış mı, kolay bir şey değil! Çünkü herkese muhaddis denmez, şu kadar hadis ezberinde olacak; herkese müfessir denmez, bir şeyler bilecek…"
Bir taraftan içeriye meyve getiriyor, çay getiriyor, götürüyor; sözleri duydu. Gözlüğü var, yanımıza kadar geldi, bizim üstümüze eğildi:
"Şu anda yüz bin hadis-i şeriften senetleri ile imtihana hazırım!" dedi.
İşte şu kulaklarımla ben duydum.
"Peygamber Efendimiz ‘in yüz bin hadis-i şerifinden, hem de senet zincirleriyle beraber, hepsini tıkır tıkır söylemek üzere imtihana şu anda hazırım." dedi.
Hiç böyle bir insan duydunuz mu? Bak ben adını da söylerim, yerini de adresini de söylerim.
Sen Allah'ın nice böyle kulları varken nasıl övünürsün, kim oluyorsun sen?
Onun için ucub güzel bir şey değil! El elden üstündür. Allah'ın nice kulları vardır.
Kore'de erlerimizden bir tanesi üşüyormuş, büzülmüş. Elbisesi de bol, bir iki numara büyük mü verdiler, ne yaptılar. Ufacık tefecik, soğuk havada büzülmüş, titriyor. Amerika'nın tekvando, judo şampiyonu orada:
"Üşüyor musun?" demiş, ensesinden çektirtmiş.
"Dokunma bana!" demiş.
"Bu havada üşünür mü?.." filan, biraz daha takılınca bizim o ufak tefek Mehmetçik o şampiyona bir girişmiş. Küt, adam kendisini yerde bulmuş; kalkmış küt, yine yerde bulmuş.
Meğer köyünün pehlivanıymış. Ufacık tefecik ama kibir yok, ucub yok!
İkincisi:
Ve eze'l-mü'minîn. "Mü'minleri ezalandırmış insan!"
Bu da dünyanın ameli ile gelse kıymeti yok, mü'minleri ezalandırmış!
Eza nasıl olur?
Elle olur, dille olur, hakaretle, başına çorap örmekle, iş çıkarmakla olur. Mü'minleri ezalandırıyor, üzüyor, canını sıkıyor, mahzun ediyor.
Mü'minler Allah'ın velî kullarıdır!
"Hocam, hepsi velî mi?"
Hepsi!
Vallâhu veliyyü'l-mü'minîn. "Allah mü'minlerin velîsidir. Mü'minler Allah'ın velîsidir."
O öyledir. Hepsinde, bütün mü'minlerde velâyet-i âmme, umumi bir velilik vardır. Allah'ın velî kullarını hor görmeye gelmez.
Ezersen ne olur?
Allah intikam alır, sevdiği kulu ezdin diye intikam alır. Öyle eza, cefa eden kimse ahirete dağlar kadar, semalar, yerler kadar sevapla gelse fayda vermez. Mü'minleri de üzmeyeceğiz.
Bundan çıkan netice nedir?
Mü'minleri ezalandırmayacağız. Dikkat edelim; komşumuz ezalanmasın, ahbabımız ezalanmasın, kimseye bir ezamız, bir cefamız olmasın, herkese hayrımız dokunsun da şerrimiz gitmesin, sabrediverelim. Ama kimseyi üzmeyelim.
Üçüncüsü enteresan:
Ve'l-kunûti min rahmetillâhi azze ve celle. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmek!"
Kesemezsin! Allah'ın rahmetinden ümit kesemezsin, yasak! Allah'ın rahmetinden ümit kesemezsin, Allah affeder. Ümit kesmek yok, çalış, çabala, korkma, merak etme!
Evliyâullahtan birisi -talebesi de evliyâullahtanmış, müridi de evliyâullahtanmış- bakmış hocasının adı Arş-ı Âlâ’ da, Levh-i Mahfuz’da cehennemlikler arasında yazılıyor. Utana sıkıla:
"Efendim, ben keşfimde gördüm ki isminiz ehl-i cehennem isimleri arasında yazılıyor…" demiş.
Utana sıkıla anlatmış.
"Evladım, ben onu senelerdir görüyorum. Ben Allah'a cennet için cehennem için ibadet etmiyorum ki! Kuluyum, ibadet edeceğim. Dilerse sever, cennetine sokar; dilerse azap eder, kendisi bilir! Ben onu senelerdir görüyorum, üzme canını!" demiş.
O anda bakmışlar, yazı değişmiş!
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi rahmetine gark eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.
18.06.1996 -
Hasta Ziyareti, Misafir,
15.07.1990 -
Tevhid, Namaz, Zekat,
