Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men ekele seb’a semerâtin mimmâ beyne lâbeteyi’l-medîneti ale’r-rîki lem-yedurruhû yevmehû zâlike semmün ve lâ sihrün ve in ekelehâ hîne yümsî lem-yedurruhû semmün hattâ yüsbiha.
Bu hadis-i şerif Ahmed b. Hanbel’de var. Âmir b. Sa’d babasından naklen rivayet eylemiş. Medine hurması yemekle ilgili bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:
“Kim şu Medine’nin iki harresi arasındaki hurmalardan aç karnına yedi tane yer de.”
Lâbe, harre demek. Medine-i Münevvere’ ye gidenler gezmiş ve dikkat etmiş ise Medine-i Münevvere’nin Kuba tarafında yani Garp tarafında kara kayalık bir yer var. Ama nasıl kaya! Yerden püskürmüş gibi pütür pütür; üstünde insan yürüyemez, deve yürüyemez, vasıta geçemez böyle sivri sivri, acayip bir kayalık var. İnsan da yürüyemez sıcaktan kızar. Eğri büğrü, girintili çıkıntılı zımpara taşının kaya hâlini düşünün; o kayanın üzerinden insan geçemez. Bir sur gibi düzlük ama buyur bakalım yürüyebilirsen yürü; deveni sür, yürüyebilirse yürüsün, yürüyemez. Harreyi şarkıyye harreyi garbiyye. Garb’ında da Şark’ında da var, arasında yol var. Oradan geçmiş Peygamber Efendimiz Kuba tarafından. Medine’ye öyle gelmiş.
Kuzey tarafı da açık; orayı da malum Hendek savaşında hendek yapmışlar da düşman geldiği zaman müdafaa etmişler. İki tarafında harre dedikleri kara, taşlık ayak basılmaz, hayvan yürümez yerleri vardı Mekke-i Mükerreme’nin ama şimdi greyderi dayıyor, çatır çutur dağları deviriyor, binalar yapıyor. Ne dağı kalıyor ne ovası; belli olmuyor. Ama eskiden şimdiki gibi değildi.
“Kim aç karnına, iştahı varken, bir şey yememişken iki harre, taşlık mevkiinden, hurmalarından yedi tanesini yerse o gün ona sihir ve zehir dokunmaz.”
Medine’nin hurması böyle güzeldir; hacılar da oradan alırlar, “Peygamber Efendimiz bilhassa acve hurmasını methetmiş.” diye ondan veya Medine’nin hurmasından alırlar, getirirler, kendilerine “hoş geldin” diyenlere ikram ederler.
Men ekele fî kas’atin sümme lehısehâ istağferet lehu’l-kas’atü.
Bu da yine yemekle ilgili bir hadisi şerif. Peygamber efendimiz buyurmuş ki:
“Kim bir tabaktan bir yemek yerse, bitirdikten sonra da tabağını yalarsa tevazuundan dolayı ve Allah'ın kendisine ikram ettiği bu nimeti büyük gördüğünden dolayı, kadrini kıymetini bildiğinden dolayı yalarsa; ona o tabak istiğfar eder. " ‘Yâ Rabbi! Sen bu kulunu bağışla! O; tevazu sahibi, taama hürmet ve izzet eden bir kimse. ’diye
Öyle yapmazsa artık bırakırsa şeytan onu yer, beslenir, kuvvetlenir, insanı azdırır. Tabağın içinde bir parça kalması kibarlık sayılıyor. İslâm nerede, zamanın medeniyet denen şeyi nerede! Sıyırmak, yalamak, temizlemek, tavsiye edilmiş; israf etmemek, yere düşeni bile almak tavsiye edilmiş. Şimdi yarısını yemiyor, atıyor.
Üniversitedeyken bizim fakültede yemek çıkardı. Öğleyin herkes sıraya girip tepsiye yemeği alır, otururdu. Ben görmedim, arkadaşlar anlatmışlardı: Birisi gelmiş, üç kap yemeği almış, tepsiyi masaya koymuş. -Masalar sekiz on kişilik.- Ekmeği, çatalı ve kaşığı almış. Karşısındaki talebe de ekmeğin bölünüşünden, içini çıkartışından, çatalı silişinden kalkmış, patlatmış:
“Bu temizlik malzemesi mi? Bu ekmek! Sen bununla çatalı siliyor; ondan sonra da kâğıt parçası gibi atıyorsun!”
Şimdi öyle; yarısını bırakıyorlar. Askerlikte devlet bize üç kap yemek veriyor; bazısı “Hamur olmuş.” diye, burun kıvırıyor. Bir arkadaş dayanamadı; “Ya evinde sen bu kadar güzel yemek yiyebiliyor musun? Üstelik üç kap çıkıyor.”
Bir şey beğenmezler, tabağın yarısını bırakırlar. Açlık nedir, bilmiyorlar. Git bakalım Afrika’ya; orada insanların açlıktan kuruyup çukurlara düştüklerini, bir deri bir kemik kaldıklarını, şuurlarını kaybettiklerini gör. Harp darp olan yerleri gör bakalım; yine böyle davranmaya devam eder misin?
Devam ediyorlar işte. Bu nesil, eskilerin çektikleri ıstırapları çekmedi. Bizim eski nesil, bizden öncekiler; “İstiklâl Harbi, daha evvel Balkan Harbi, Cihan Harbi, daha önce Moskof hücumu” derken harp darp içinde yetişmişler. Babalar harbe gitmiş, evde analar dul kalmış, çocuklara onlar bakmışlar, dokuma tezgâhlarında dokumuşlar, kendileri yemeklerini yapmışlar. Şimdiki neslin bundan haberi yok.
Anası babası zengin çocukları ekseriya şımarık oluyor. Arabaları alıyor, birbirleriyle tokuşturuyorlar. Moda Koyu’nda, Kalamış Koyu’nda arabalarını çarpıştırıyorlar.
Neden?
Ekmek elden su gölden; hayatın acı tarafını bilmiyor. Allah bildirmesin, akıl fikir versin, düzeltmek nasip etsin; şımarık yetişiyorlar. İmam Gazali;
“Zengin olsanız bile çocuğunuza bazen katıksız ekmek verin, onu bazen aç bırakın.” Diyor.
Sen Kur’an’ı bilmiyorsun, keyfince vakit geçirmek istiyorsun. Bak o yoksul ama Allah’a itaat ediyor, “elhamdülillah” diyor, çalmıyor. Çalsa çırpsa, gayrimeşru kazanç yollarına sapsa belki kazanacak ama öyle yapmıyor, helâl lokma yiyor.
Haramı düşünen insanlar azaldı ama “Herkes öyle gidiyor.” diye biz de öyle yapmayalım. Çocuklarımızı öyle yetiştirmeyelim. Zengin olsak da çocuklarımız biraz fakirliğin hâlini bilsin; şımarmasınlar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:
Men ekele ve hüve ya’lemü ennehâ serekatün fe-kad eşreke fî ismi sârikihâ.
Meymûne binti Sa’d radıyallahu anha’dan Ahmed b. Hanbel ve Taberânî rivayet eylemiş. Bu hadis-i şerif çalınmış bir mal ile ilgili.
Men ekele. “Kim yerse.”
Ne yerse? Ve hüve ya’lemu ennehâ serekatün.
Peygamber Efendimiz, ne yerse onu söylememiş de...
“Kim bir şeyi yerse ve hüve ya’lemü ne halde yerse? Bildiği halde ve hüve ya’lemü ennehâ serekatün hırsızlıktandır o yediği şey.”
Mesela birisi getirmiş; “Buyur ye” diyor. Kıs kıs gülüyor. Mesela koca bir tepsi baklava getirmiş veyahut kovandan almış bir tekerlek balı tepsiyi koymuş; “Gelin arkadaşlar yiyelim.” deyip kıs kıs gülüyor. Senin kovanın yok, bir şeyin yok. “Üzümünü ye bağını sorma. Hadi bakalım” Gitmiş filancanın tarlasından, arıların kovanından bir tekerlek çıkarmış, koymuş tepsiye; ötekileri de davet ediyor. Çünkü hırsızlama geldi tepsi, bitmesi lazım, “Yiyin” diyor. Ötekisi de ve hüve ya’lemü. Yani bal demiyor burada da ben misal olsun diye söylüyorum.
Birisi bir şeyi ikram ediyor; ikram edilen şahıs da o şeyin çalıntı olduğunu bildiği hâlde, “Bana ne, o çalmış, hesabını o versin.” gibi bir düşünceyle veyahut hiçbir şey düşünmeden onu yiyor. O hırsızlama şeyi yiyor.
Ne olur? Fe-kad eşreke fî ismi sârikihâ. “Hırsızlığın günahına ortak olur.”
Eşreke, “ortak olmak” demek. Kendisi çalmadı ama hırsızlama olduğunu bildiği ve onunla beraber yediği için o da aynen onun günahına iştirak eder.
Men ekele minküm yevme âşûrâe fe lâ ye’külü bakiyyete yevmihî ve men lem-ye’kül fe’l-yütim savmeh.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Aşure gününde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men ekele minküm yevme âşurâe. “Sizden kim bu Aşure gününde bir şeyler yemişse.”
“Ben bilemedim, sabahleyin kalktım, birazcık süt içtim, yemek yedim filan” diye der ya insan. "Bilmiyordum.”
“Kim böyle bir şeyler yemişse:”
Fe lâ ye’külü bakiyyete yevmihî. “Şu günün geriye kalan kısmında bir şey atıştırmasın, öylece dursun.”
Ve men lem-ye’kül fe’l-yütim savmeh. “Hiçbir şey yemeyen kimse ise oruç tutsun, orucunu tamamlasın.”
Bu hadis-i şerifte Aşure orucunu tavsiye etmiş.
Aşure orucu; Ramazan orucu farz kılınmadan önce Peygamber Efendimiz’ in tavsiye etmiş olduğu, sevaplı, müstehap olan oruçlardan birisidir. Ancak ya 9 ve 10’unu tutacaksın ya da 10 ve 11’ini; ikisini birden tutacaksın. Tek Aşure gününde olmayacak.
Neden?
Çünkü Yahudiler de o gün oruç tutuyorlar. Onların peygamberleri bizim de peygamberimiz. Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçmiş peygamberlerden. Onlar da “Peygamberleri emretti.” diye oruç tutarlarmış ama biz onlara benzememek için bir gün evvelden, bir gün sonradan olmak üzere iki gün oruç tutarız. Bakın ne kadar önemli ki oruç tutma işinde bile onlara benzemiyoruz. Günahta niye benziyoruz? Hilede hud’ada niye benziyoruz?
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar! Nice hıyanetler yapmış. Bizim kültürümüzü, medeniyetimizi berbat etmiş. Niye biz onların kötülüklerine uyuyoruz? Oruçta bile tam uyumamayı tavsiye ederken Peygamber Efendimiz,
Neden yapıyoruz, biliyor musunuz?
İslâm’ı unutmuşuz da ondan. Dedelerimizin ne kadar mezarda kemikleri sızlasa, ağlasa hakkı var. Evlatlar dedelerinin yolundan çıktı. Dedelerimizin Çanakkale’de, Galiçya’da, Filistin cephesinde, Yemen’de, şurada burada cihat ettiği düşmanlarla dost olduk da dedelerimizin dediklerini yapmıyoruz; düşmanlarının dediklerini yapar hâle geldik. Ne kadar ağlasalar, sızlansalar hakları var. Evlatları için harp ettiler, Allah rızası için harp ettiler; “Evlatlarımız düşman eline geçmesin.” diye şehit oldular, cenneti kazandılar; evlatları düşmanlara kendiliklerinden boyunlarının iplerini verdi.
Dedelerimiz müdafaa etti; biz ise, “Size esir olmamıştık, alın biz sizin kuzunuzuz, nereye isterseniz, nereye çekerseniz çekin, boğazlayın, etimizi istediğiniz gibi pişirip yiyebilirsiniz; kebap yapın, kavurma yapın, ne yaparsanız yapın, yağımızdan faydalanırsınız, postumuzu altınıza serersiniz, üstüne çıkıp yatarsınız.” diyor.
O kadar kendimizden geçmişiz ki tarihimizi bilmiyoruz. Âlem, tarihini öyle öğretiyor ki hepsi harfiyen biliyor. Avustralya’ya gittim, Avustralya dünyanın öteki yarım küresinde. Burada yazken orada kış, kilometrelerle tarif edilemeyecek kadar uzak bir yer. İngilizler Avustralya’dan, Yeni Zelanda’dan adamları toplamış, Çanakkale’yi almak üzere ordu teşkil etmiş, bize saldırmışlar.
Yahu Avustralya neresi, sen burada ne arıyorsun? “İngilizler bizi kandırdı. ‘Türkleri Hristiyan yapacağız.’ dediler. Bizi toparladılar, öyle getirdiler.” diyorlar. Sordum.
İngilizler gitmişler, Müslümanları da kandırmışlar. Hindistan’da, Afganistan’da, Endonezya’da; “Türkler Müslümanlıktan çıktı, kâfir oldular, onlarla çarpışacağız, hadi gelin!” demişler. Onları öyle kandırmış, ötekileri öyle kandırmış, getirmişler. Avustralyalılar boylarının ölçülerini almışlar, dedelerimizden kırılmışlar, öyle dönmüşler. Bir tanesi bana; “Benim dedem Gelibolu’da öldürüldü.” diyor.
“Bizim köy, Gelibolu’ya çok yakın. Eskiden böyle otobüsler, kamyonlar olmadığı için nakledilemiyordu. Yakın olduğu için bizim oradan çok asker aldılar. Sizin dedelerinize nazaran biz orada dayılarımızdan, amcalarımızdan çok şehit verdik.” dedim. Baktı ki pabuç pahalı, sustu.
Sen ne arıyorsun benim memleketimde?
Onun cevabını veremiyor. “İngilizler kandırdı.” diyor, kızıyor. Kendilerinin çoğu İngiliz de...
Biz aslımızı, şuurumuzu, tarihimizi unutmuşuz ama o tutmuş Canberra’da bir askerî müze yapmış, “İşte Türklerle şöyle çarpıştık.” Sahneler, siperler, askerler... Her tarafını heykeller, resimler ve tablolarla doldurmuş.
Tarihlerini öğretmişler. “Türkler Gelibolu’yu o kadar iyi tahkim etmişlerdi ki başaramadık.” diyor.
Ne tahkimi ya ne tahkiminden bahsediyorsunuz?
Atacak mermimiz yoktu, tüfeğimiz yoktu; Allah yardım etti. İman kuvvetiyle yedi düvelin ordusuyla çarpıştık da Allah fırsat vermedi. Düşmanı sokturmadık. Hangi tahkimat?
Kendisinin yenilgisini makul göstermek için “Çok kuvvetli tahkimat yapmışlardı da ondan geçemedik.” diyor. İki yüz elli bin şehit vermişiz orada; dile kolay, Allah şefaatlerine nail etsin.
Bunları neden açtık? Aşure gününden oruçtan filan bir şeyler çıktı.
"Aşure günü Yahudilere, Hristiyanlara benzemeyelim diye iki gün tutalım" demiş Peygamber Efendimiz. Benzememek şuurundan açtık değil mi?
Tabi Aşure orucu farz değil, Ramazan orucu farz. Tutarsa sevap kazanır.
Ne derler bu ibadetlere?
Nafile ibadet. “İlla Ramazan’da oruç tutulacak, başka zaman tutulmayacak.” diye bir mecburiyet yok. Bazıları bu işleri bilmiyor.
“Ben zekâtımı verdim.”
Yahu zekât vermek senin hayrının mecburî seviyesi. Zekât vermezsen Allah yakana yapışır; “Ey kulum! Ben sana zenginlik verdim de sen niye zekâtını vermedin!” der.
Daha fazla verirsen günah mı olur? Hayır, sevap olur. Daha fazla vermek serbest ondan aşağı vermek yasak.
Ramazan orucu tuttun; başka orucu tutmak günah mı?
Hayır, daha başka tutarsan sevap olur. En aşağı Ramazan ayını tutacaksın; daha da tutarsan sevap olur. Bunu böyle bilelim. Kimisi %25 hayır yapıyor.
Zekât %2,5’tur kimisi %20 hayır yapıyor; daha fazla hayır yapıyor yani. Düşünün devlete verilen vergiyi, öyle vergi var ki %50-60 oluyor, zekât sadece %2,5.
“Hayır hasenatı, sevaplı işleri biraz çokça yapalım.” demek istiyorum. Neden?
Günahımız çok, rahmet-i İlâhiyye’ye çok muhtacız. Çok hata ettik. Dedelerimiz bu hadisleri biliyorlardı, bu ayetleri biliyorlardı da Allah’ın yolunca yürüyorlardı, Peygamber Efendimiz’ in izinde gidiyorlardı. Biz çok hatalıyız. Allah bize lütfuyla ihsan etsin. Kahrıyla cezalandırırsa hallacın pamuğu attığı gibi havalarda savruluruz.
Men elbesehu’llâhu ni’meten fe’l-yüksir mine’l-hamdi li’llâhi. Ve men kesürat hümûmühû fe’l-yestağfiri’llah ve men ebtae aleyhi rızkuhû fe’l-yüksir min kavli lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. Ve men nezele me’a kavmin fe lâ yesum illâ bi-iznihim. Ve men dehale dâra kavmin fe’l-yeclis haysü emerûhu. Fe inne’l-kavme a’lemu bi-avreti dârihim. Ve inne mine’z-zenbi’l-meshûti bihî alâ-sâhibihî: el-hıkdü, ve’l-hasedü, ve’l-keselü fi’l-ibâdeti ve’d-dankü fi’l-ma’îşeti.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’in rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men elbesehu’llâhu ni’meten. “Allah kime bir nimet giydirmişse.”
Nimet giydirmek ne demek? Bir nimet nasip etmiş, vermiş.
“Allah Kime bir nimet vermişse:”
Fe’l-yüksir mine’l-hamdi li’llâhi. “Allah’a hamd-ü senayı çok etsin.”
“Elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbi!” diye hamd-ü senayı çok yapsın. Sıhhat vermiş, afiyet vermiş, yolcusu sağlıkla dönmüş, hastası iyi olmuş, çocuğu dünyaya gelmiş, işi düzelmiş, borcundan kurtulmuş, vesaire nimet veren Allah’a çok hamd etsin.
Ve men kesürat hümûmühû. “Tasası, derdi çok olan.” O ne yapsın?
"Estağfirullah el azim ve etubi ileyh" diye istiğfar eylesin, geçer. Allah onun üzüntüsünü, gamını, kederini, sıkıntısını giderir.
Gidermenin manevi ilacı ne imiş? Estağfirullah.
Çok nimete sahip olunca elhamdülillah diyeceğiz; gamımız, tasamız, sıkıntımız varsa estağfirullah diyeceğiz. Sonra üçüncüsü;
Ve men ebtae aleyhi rızkuhû. “Kimin rızkı kendisine biraz gecikirse veyahut ubtiae aleyı rızkuhû kimin rızkı kendisine geç verilirse.”
Rızık gelecek ama burada ifade ne kadar güzel; “rızkı kendisine gecikirse.”
Hani “Yolda tren bozuldu, kamyon bozuldu, bugün gelecekti, iki üç gün sonra gelecek.” gibi. Rızık gelecek, Allah takdir etmiş. Rezzak-ı alem.
Rızkın gecikirse ne yapacaksın?
Fe’l-yüksir min kavli lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözünü çok eyle.” Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim. Çok desin rızkı açılır
Geçim sıkıntısı mı çekiyorsun? Rızkın daraldı mı? Evinde yiyecek içecek mi az kaldı?
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhı çok eyle. Ne demek?
“Hiçbir değişme, hiçbir güç kuvvet yoktur; hepsi ancak Allah’ın elindedir.” demek.
“Veren Allah, alan Allah; zengin eden O, fakir eden O; hasta eden O, sıhhatli eden O; yükselten O, alçaltan O. Hepsi Allah’tandır.” demek. İşte o sözü söylediği zaman... O söz nedir? Hani geçtiğimiz aylarda okuduk. O söz Allah’ın arşı hazinelerindendir, onu dediği zaman iyi olur.
Ve men nezele me’a kavmin fe lâ yesum illâ bi-iznihim. “Kim bir kavmin yanına misafir giderse "köye gitti bir kasabaya filancaların yanına gitti" onların izni olmadan oruç tutmasın.”
“Hadi otur efendi.”
“Yok, ben bugün oruca niyet ettim.” Olmaz!
Peygamber Efendimiz; “Misafir olduğu yerin izni olmadan oruç tutmasın” diyor.
Ve men dehale dâra kavmin. “Kim birisinin evine girerse.” Fe’l-yeclis haysü emerûhu. “Nereyi emrederlerse orada otursun. Çünkü onlar evde nereye oturulacağını daha iyi bilir.”
O hesap yapıyor; “Şimdi kapı şuradan açılır, bizim hatun çay tepsisini uzatır, eli görülür.” vesaire. Misafire; “Sen şöyle otur.” diyor. “Yok, estağfirullah, ben oraya oturmam.”
“Ya şuraya otur!”
Bir bildiği var. Düşündüğü bir şey var. “Peki” diyeceksin, oturacaksın. Ya ikram etmek istiyor ya başka bir düşündüğü vardır.
En son cümleye çok dikkat edin. İsterseniz bunu yazın:
Ve inne mine’z-zenbi’l-meshûti bihî alâ-sâhibihî. “Kişinin başına gelenler, yapmış olduğu günahtan dolayı Allah’ın kendisine kızmasındandır.”
Üç şey sayacak.
İnsanın başına bunlar neden gelir, neden musallat olur?
Bir günah işlemiştir, Allah da o günaha kızdığından dolayı o günahı işleyenin başına bunları musallat etmiştir.
Onlar neymiş?
El-Hıkdü, ve’l-hasedü “Kıskanmak, içinde kin duymak, haset etmek”
Haset, “Ne güzel arabaya oturmuş! Keratanın elinden gitse de benim gibi yaya kalsa da görse!”
Allah sana da versin. “Yâ Rabbi! Bana da ver.” demek yok. “Onun arabası elinden gitsin.” diyor.
“Ne güzel evde oturmuş, denizin kenarında manzaralı bir yerde, başına çöksün inşallah. Ben orada oturamıyorum!” diyor.
Ya Allah sana da versin. Niçin onun başına çökmesini istiyorsun? Hasetten.
Haset ne demek? Karşısındaki insanın elindeki nimetin gitmesini isteyen bir kıskançlık duygusu.
“Gitsin, sürüm sürüm sürünsün inşallah!”
Niye sürünsün ya? O da sürünmesin.
Peki kişi neden haset ediyor? Bir günah işledi Allah kızdı da ona "hasetçilik" veriyor.
Bir günah işledi de Allah ona “kin” duygusu veriyor.
Üçüncüsünü iyi dinleyin:
Ve’l-keselü fi’l-ibâdeti. “İbadette tembel.”
Namazına kalkamıyor, bir türlü namaz kılamıyor. Teheccüde kalkacak, kalkamıyor. Sabah namazına kalkamıyor, ibadet edecek edemiyor, camiye gidemiyor. Camiye gitse yirmi yedi kat sevap alacak, tembelleniyor, evde farzını kılıvericek geçiştirecek. Neden?
Günah işledi, Allah ona kızdı da ibadette tembellik olarak ceza verdi. Aman gözünüzü açın, ibadete tembellik ceza. Haset ceza, kızgınlık-kin ceza.
Neden?
Günah işledin, Allah sana kızdı da ondan dolayı bu cezalar geldi.
Başka? Ve’d-dankü fi’l-ma’îşeti. “Maişetteki darlık da Allah’ın cezasıdır.”
Günah işledin o günahtan dolayı elin daraldı. Müşteri gelmedi, ticaretini yapamadın, her zaman kazandığın kadar kazanamadın.
Neden? Günah işledin.
Kim bilir ne işledin? Deniz kenarına mı gittin? Plajlarda mı gezdin? Harama mı baktın? Gıybet mi ettin? Dedikodu mu ettin? Günahtan dolayı rızık azaldı.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.