Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Se-tahrucu nârun min Hadramevte ev Bahr-i Hadramevte kable yevmi’l-kıyâmeti tahşuru’n-nâse. Kâlû:Yâ Resûlallah fe-mâ te’murunâ? Kâle: Aleyküm bi’ş-Şâmi.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
İbn Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, eşrât-ı saatten, kıyamet alâmetlerinden olan bazı şeyleri bize bildirmek üzere şöyle buyurmuş;
Se-tahrucu nârun min Hadramevt. “Hadramevt denilen yerden bir ateş çıkacak.” Ev Bahr-i Hadramevt. “Yahut Hadramevt denizinden bir ateş çıkacak.”
Ne zaman?
Kable yevmi’l-kıyâmeti. “Kıyamet gününde evvel.” Yani dünyanın sonu ve kıyamet başlamazdan önceki zamanda.
Tahşuru’n-nâse. “İnsanları önüne katacak, biriktirecek, toplayacak...” Kâlû: Yâ Resûlallah fe mâ te’murunâ? “Yâ Resûlallah! Bize o zaman ne tavsiye edersin, o zamana biz de çıkarsak Ümmet-i Muhammed olarak ne yapmamız lazım? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
Aleyküm bi’ş-Şâm. “Size Şam tarafını tavsiye ederim.”
Başına ‘sin’ harfi getirilmiş. Muzâri fiilin başına ‘sin’ harfi getirildi mi istikbal, yakın istikbal olur. İstikbale ait birtakım hususları anlatan hadis-i şerifler sıralamış; bu hadis-i şerifler bir-iki sayfa böyle devam ediyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi zamanından sonra olacak birtakım hadiseleri önceden haber veriyor.
Nasıl haber veriyor?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin hak resulü olduğu için haber veriyor. Yoksa; Lâ ya’lemu’l-ğaybe illallah. “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” ama Allah-u Teâlâ hazretleri bildirirse bilir. Allah-u Teâlâ hazretleri evveli ahiri, olmuşu olacağı; her şeyi bildiği, ilmi her şeyi ihata etmiş olduğu için dilediğine de dilediği kadarını ihsan eder.
Ve lâ yuhîtûne bi-şey’in min ilmihî illâ bi-mâ şâe. “Allah-u Teâlâ hazretlerinin ilmini, ancak O’nun dilediği kadarını nasibi olanlar alırlar, bilirler.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle istikbale ait şeylerden bahsetmiştir. Bunun misali hadis-i şeriflerde çoktur. Bahsettiği şeyler çıkmıştır. Bir kısmı çıkmıştır, bir kısmı çıkacaktır.
Mesela buyurmuş ki: İstanbul feth olunacak. O zaman İstanbul neresi, Medine neresi. O zaman Medine’de o sözlerin söylendiği sıralarda daha Şam bile Müslümanların elinde değil. Hatta Tebük bile hudut kasabası oluyor, Bizans askerleri oraya kadar geliyorlardı.
Bir keresinde ashâb-ı kiram toplanmışlar da Tebük’e kadar sefer yapmışlar. Yani daha Ürdün’ün hududuna kadar olan yerler Müslümanların elinde, öbür tarafı Bizanslıların elinde. Ürdün ele geçecek, Suriye ele geçecek, Anadolu ele geçecek, taa İstanbul ele geçecek... O zamandan diyor ki:
“İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Muhakkak ve muhakkak feth olunacaktır.” Nûn-u tekid-i sakîle ile, başına da lâm-ı te’kid getirerek söylüyor ki Arapça diline vâkıf olanların malumudur. Bu çok katî bir ifade. Resûlullah Efendimiz muhakkak ve muhakkak böyle olacak diye çok kesin olarak bildiriyor ve hakikaten de İstanbul fethedildi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, “İstanbul’u fetheden komutan ne iyi bir komutandır. İstanbul fetheden ordu ne iyi bir ordudur.” diye methetti.
O şerefe kim erdi? Fatih Sultan Mehmed Han aleyhi’r-rahmeti ve’l-ğufrân hazretleri erdi.
Şimdi bu beldenin içinde şu anda şu dersi verebiliyorsak bu iş o gazilerin himmetleri ile oldu. Onlar çarpıştılar, karadan, denizden muhasara ettiler, Allah yolunda uğraştılar, inci gibi olan şu memleketi, şu şehri bize nasip ettiler. Biz onlara nasıl teşekkür etsek azdır. Çünkü insanlara teşekkür etmeyen Halik’a teşekkür etmesini bilmez. Allah-u Teâlâ hazretleri insanların da yaptıkları iyiliklere karşı insanın teşekkür etmesini istiyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu tavsiye ediyor. Bir insan sana bir bardak su getirince teşekkür edeceksin çünkü mecbur değil. Havlunu tutuverse teşekkür edeceksin, pabucunun çeviriverse teşekkür edeceksin veyahut bir dua edeceksin. Bir minnettarlığını belli edeceksin. Yani o, onu sırf seni sevdiğinden veyahut da Allah’ın dinini sevdiğinden, adaba, erkâna bağlı olduğundan, ahiret sevabı olduğu için yapıyor. Yoksa insanları kamçılasan, dövsen sövsen, yapamazsın, yaptıramazsın, herkesin bir haysiyeti vardır.
Mehmed Akif, “Kocakarı ile Ömer Hikâyesi” diye bir hikâye naklederler, sahih kitaplardan almış nazma çekmiş. Orada diyor ki; Hz. Ömer bizzat kendisi ama ihtiyar kadına diyor ki:
“Sen madem bu kadar açlık, sıkıntı çekiyorsun, madem böyle yetimlerin aç susuz kalmışlar, evde günlerce yemek yiyememişler. Halife Ömer’e gitseydin de ben muhtacım deseydin. O sana un, ekmek malzemesi, yağ bir şeyler verirdi.”
“Ömer de kim? Benim babam ondan kerim adamdı.” diye cevap veriyor. Ömer’de kim oluyor? Benim babam ondan daha asil, daha cömert bir kimseydi, diye cevap veriyor.
Bunu belki Mehmed Akif kendisi Türkçe böyle şey yapmış ama zorla olmaz. Herkes Allah’tan ecir beklediği için bir kimseyi sever, hürmet eder; yoksa başka bir sebepten değil. Onun için iyilik yapan kimseye muhakkak iyiliğine karşı bir mukabelede bulunmak lazım. Gücün yeterse, hediye vermişse sen de hediye ver, o yardım etmişse sen de ona güzel bir şey yap, bir jestte bulun; ona gücün yetmezse bir hayır dua et. Benim elimden başka ne gelir, âciz naçiz fakir bir kimseyim, yoksulum, güçsüzüm; ee senin de duan var. “Kiminin parası, kimisinin duası.” derler sen de ona dua edersin. Yani iyiliğe şükür, iyi bir duruma şükür, bir nimete şükür, çok güzel şeydir.
Nimete şükür dinin yarısıdır. “Bu dinin, İslâm’ın yarısı sabırdır, yarısı şükürdür.” buyurulmuş. Sabır ve şükür denilen huylar çok önemli olduğu için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle buyurmuş. Yarısı şükürdür, yarısı sabırdır. Yani nimet verirse Allah’a karşı şükredeceksin ama aradaki vasıtaları da yine teşekkürle yâd edeceksin, yani Allah göndermiştir. Biri çıkartıp sana on bin lira para verse, Allah ona ilham etmiştir, o göndermiştir ama ona da teşekkür etmen gerekir. Onu vasıta kılmış, ona da teşekkür etmen gerekir, ona da hayır dua etmen gerekir.
Bir nimetin kadrini bilirse bir insan, şükrederse ne olur?
Ayet-i kerimede buyuruluyor ki;
Le in şekertüm le ezîdenneküm. “Eğer siz verilen nimetlere, lezzetlere, ihsanlara, atiyyelere, bağışlara, ikramlara şükrederseniz...” Le ezîdenneküm. “Mutlaka, muhakkak ve muhakkak ben de o nimeti arttırırım.” Onun için nimete şükürde nimetin artması vardır; şükrettin mi nimet artar, bollaşır.
Ve le in kefertüm inne azabî le şedîd. “Küfrân-ı nimette bulunursanız, nimete şükretmezseniz, iyiliğin kadr-ü kıymetini bilmezseniz, o nimet elden kaçar.” Bu bir manevi ilahî kaidedir. Bunu bilin, Allah’ın nimetini, verdiği izzetleri, nimetleri, lezzetleri düşünün.
Nimetler o kadar çoktur ki, Şeyh Sa’dî Şîrâzî diyor ki; Bir insan bir nefes içine çekti mi, ‘oohhh’ nefes aldı, hayatı bir nefeslik daha uzar; ‘hohh’ nefesi geri verdi mi içi rahatlar. Demek ki bir nefes alışverişte bile iki tane nimet vardır. Bir, insanın içinin ferahlaması. Nefesi alamasan çatlarsın, veremezsen çatlarsın. Hatta, hiç tahmin etmezsiniz, mesela şu burnunuzun içi ıslak olmasa da kuruyuverse sıkıntıdan çok zahmet çekersiniz.
Dudağınız kuruyuverse ne oluyor? Şöyle ıslata ıslata bir hal oluyorsunuz, sıcakta dudağım kurudu, diyorsunuz.
Demek ki dudağın ıslaklığı bile, burnun içinin ıslaklığı bile bir nimet. Fazla ıslak olsa o zamanda sıkıntı duyarsınız, nezle oldum dersiniz, bir sıkıntı olur.
Hatta daha nimetin ne kadar yaygın olduğunu belirtmek bakımından misal olsun diye söyleyeyim. Bir insanın yüz numaraya girip de hemen çar çabuk yüz numarada işini görüp çıkabilmesi bir nimettir. Yaşlılara, bir prostat hastası olanlara sorun bakalım... Giriyorlar saatlerce uğraş uğraş uğraş ne ızdıraplar ne ağrılar sızılar çekiyorlar. Onun için o bile bir nimettir. Nimetin kadrini bilmek lazım, nimetin kadri bilinirse artar.
İşte bütün bunları şuradan açtık; Peygamber Efendimiz İstanbul’un fethini methetmiş, İstanbul’u fetheden komutana da bizim şükran borcu duymamız, dualarımızda hayır dua etmemiz lazım. İnsan İstanbul’da bulunup da dua ederse, Fatih Sultan Mehmed’e, onun ordusundaki gazilere, o mübarek zatlara da dua etmeli. Onların sayesinde şu surun içinde bulunuyoruz. Allah rahmet eylesin, deyivermeli. Bu muhakkak kadirşinaslığın bir gereğidir.
Demek ki Peygamber Efendimiz önceden haber veriyor, önceden haber verdiği çıkıyor.
Peki Kur’an’da da böyle şeyler var mı?
Kur’ân-ı Kerîm’de çok... Kur’ân-ı Kerîm’de kıyamete ait çeşitli tasvirler vardır. Sonra meşhur Ebû Bekr-i Sıddık radıyallahu anh’ın, Romalıların galip geleceğine dair bir iddialaşması var. Kur’ân-ı Kerîm’de Rum suresi var. Romalılar İranlılara o zaman mağlup olmuşlar, ondan sonra onlar, [Romalılar] galip gelecek. [Romalılar] mağlup olunca müşrikler sevinmişler.
Nereden nereye, insanlar ne kadar acayip. O zaman İranlılar ateşe tapıyor, Bizanslılar da Allah’a inanıyor ama bozuk bir inancı var ama Allah’a inanıyor, ehl-i kitap; ötekiler ateşperest, berikiler ehl-i kitap. İranlılar, Bizanslıları yenince Mekke’nin müşrikleri bayram yapmışlar.
Neden?
Onlar da müşrik biz de müşrikiz. O müşrikler nasıl o ehl-i kitabı yendiyse, biz de burada sizleri yeneceğiz. Oradan Peygamber Efendimiz' in ashabını yeneceklerini çıkartıyorlar; biz de sizi yeneceğiz diye düşünmüşler, sevinmişler. O zaman ayet-i kerime iniyor;
Ğulibeti’r-rûm... “Rumlar yani Romalılar-Bizanslılar bir savaşta mağlup oldular ama...” Ve hum min ba’di ğalebihim seyağlibûn. “Onlar bu mağlubiyetten sonra galip gelecekler, galip gelenler mağlup olacaklar, iş tersine dönecek.” diye ayet-i kerime nazil olmuş.
[Ayet] nazil olunca Ebû Bekr-i Sıddık, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in has sahabesi, malını canını onun yoluna vermiş olan, bizim de Efendimiz, silsilemizin başı Ebû Bekr-i Sıddık radıyallahu anh, efdalu’l-halâyık, peygamberlerden sonra mahlukatın en üstünü, çok yüksek mertebeli ve Aşere-i Mübeşşere’nin başı, halife-i Resûlullah, yâr-ı gârı, Peygamber Efendimiz’ in mağarada arkadaşı, kızını Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e vermiş bir insan. Hâsılı işte müşriklerle iddiaya giriyor, diyor ki:
“Siz boşuna seviniyorsunuz, Bizanslılar onları [bir sene içinde] yenecek.” Ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e gelip söylüyor, diyor ki:
Ben ayet-i kerimeye dayanarak böyle bir iddiaya girdim.
Ne kadar iddiaya girdin?
On devesine iddiaya girdim. Peygamber Efendimiz;
“Müddeti arttır develeri de yüze çıkar.” diyor. Bir sene içerisinde bu öbür taraf yenecek değil de müddeti biraz çoğalt. Şu kadar sene içerisinde de ve develeri de yüz deveye çıkart diyor. O da geliyor o iddialaştığı adama diyor ki;
Müddeti biraz uzatalım develeri de arttıralım.
Arttırıyorlar ve sonunda Bizanslılar hakikaten ayet-i kerimede bildirildiği üzere galip geliyorlar.
Demek ki gerek Kur’an ayetlerinde gerek Resûlullah’ın hadis-i şeriflerinde olacak şeylere dair bilgiler var. Neden?
Allah biliyor da Resulüne bildiriyor o da bize bildirmiş. “Kıyamete yakın bir zamanda Hadramut’ta -Hadramut Yemen’e bağlı bir beldedir. Yemen tarafında, Arap Yarımadası’nın güneyinde bir beldedir.- bir ateş çıkacaktır ve bu ateş insanları önüne katacak, durdukları yerde duracak, gittikleri yerde peşinden gidecek, takip edecek.”
Hakikaten ateş de olabilir, fitne mânasına da gelir, diyorlar. Yani bir fitne nasıl ateş gibi yakıp, kasar kavurursa bir cemiyeti-toplulukları, o mânaya da gelebilir diyorlar. Böyle bir ateş çıkacak, bu kıyametin alametlerinden birisi olacak. Yani böyle bir ateş çıkacağını bilmek ve o zaman Şam’a doğru gitmenin Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edildiğini bilmek yetiyor, fazla izahata lüzum yok, istikbale ait bir şey.
Se-teşrabu ümmetî min ba’dî el-hamra. “Benden sonra benim ümmetim içkiyi içecekler...” Yüsemmûnehâ bi ğayri’smihâ. “Ama adını başka isim koyacaklar, içki demeyecekler.” İçecekler de başka ad koyacaklar. Yekûnu avnuhum ala şurbiha ümarâehüm. “Bunların içilmesine yardımcı, başlarındaki adamlar-başbuğlar olacak...” onlar yardım edecekler.
Şimdi bunu izah edelim. Bu hadis-i şerif de istikbale ait bir hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş.
Peygamber Efendimiz zamanında malum ilk önce içki hakkında bir hüküm yoktu. Sonra içki hakkında bir ayet-i kerime geldi. Ondan sonra bir ayet-i kerime daha geldi. Ondan sonra bir ayet-i kerime daha geldi, içki yasaklandı. İçkiler sokaklara döküldü. Medine’nin sokaklarından-kenarlarından o kadar içkiler aktı gitti. Ashâb-ı kiram içki içmez oldular.
Neden?
İçki içince akıl gidiyor, akıl gidince de insan kavga ediyor, sövüyor, dövüyor; hırsızlık, arsızlık edepsizlik yapıyor, herkese rezil rüsva oluyor; bir içki bir yuvayı söndürüyor, alıştı mı da insan müptelası oluyor, yakasını bırakamıyor; içkinin kötülüğünü biliyor ama içkiden vazgeçemiyor. Onun için içki yasak.
Nasıl yasak, İslâm dini içkiyi nasıl yasak etmiş?
İçki haramdır, içkiyi imal etmek, taşımak, imal ettirmek, sunmak yasaktır. Ben içmiyorum ama sunuveriyorum-takdim ediyorum... Sundurmak, başkasına sundurmak-sakilik etmek, emretmek yasaktır.
Hâsılı, Allah-u Teâlâ hazretleri içkiyi yapılmasından içilmesine kadar kimin eli değmişse, ona yardımcı olmuşsa yasaklıyor. Böyle şey yapılmasın diye içkinin hem kendisi yasak hem de onun içilebilmesi için yapılabilecek her türlü şey yasaklanmış ve Allah-u Teâlâ hazretleri lanet ediyor, melundur diyor. İçkiyi içen de sıktıran da içirten de taşıyan da vesaire de hepsi melundur, diye Râmûz hadislerinde geçer.
Şimdi içkinin hangisi haram hangisi helal? Acaba şarap haram da bira helal mi? Rakı haram da votka helal mi? Yani böyle bir soru bahis konusu olursa, dinimizde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu gayet güzel açıklamış, buyuruyor ki;
Küllü müskirin hamrun. “İnsana sarhoşluk veren her şey içkidir ve hepsi haramdır.” Neyi içtiğin zaman başını tutuyor da sersemletiyor, seni sarhoş ediyorsa, adı ne olursa olsun ister hurmadan yapılsın ister üzümden yapılsın ister arpadan yapılsın ister daha bildiğimiz bilmediğimiz başka tabii veya sentetik maddeden yapılsın; nereden yapılırsa yapılsın bir şey içince sarhoşluk verdi mi haramdır. Kafaya sarhoşluk veriyorsa o içkidir. Kaide böyle. Onun için, efendim şunun adı böyle, bunun adı böyle demenin hiç kaçamak tarafı yok. Bir de;
Mâ eskere kesîruhû ve kalîluhû harâmun. “Bir şeyin, bir maddenin çoğu sarhoş ediyorsa, ben sarhoş etmeyecek kadar az içiyorum demekle olmaz; azı da haramdır, çoğu da haramdır.”
Azı da haramdır, çoğu da haramdır.
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz diyor ki; İnsanlar nefislerine uyacaklar. Benden sonra, benim hayatımdan sonra bozulacak cemiyet de insanlar içki içmeye yine başlayacaklar. Dinimiz yasak etti içkiyi ama yine başlayacaklar. Yüsemmûnehâ bi-ğayri’smihâ. “Yalnız adını değiştirecekler, başka isim verecekler, içecekler.” Efendim bu içki değil, bu bira, bu bilmem şu, bu bilmem ne, bir başka ad söyleyecekler onu yine içecekler. “Ve buna yardımcılar, baştaki başbuğlar; bu işi yapmaları için onlara yardım edecek emirleri, başkanları, idarecileri olacak.” diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu beyan buyurmuş. Demek ki adı ne olursa içmememiz ve bu işin içilmesine kolaylık göstermememiz lazım geliyor.
Sitrün beyne a’yuni’l-cinni ve beyne avrâti benî âdeme izâ veda’a ehadühüm sevbehû en yekûle bismillah. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif okuduk. Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize, soyunduğumuz zaman Bismillah demeyi, Allah’ın adını anmamızı tavsiye ediyor ve buyuruyor ki; “Bu söz cinlerin gözleri ile âdemoğlunun çıplak açık yerleri arasında perdedir. Bir kimse elbisesini çıkarttığı zaman Bismillah demesi perde olur, cinler onu göremez.”
Malum çevremizde bir görünen varlıklar var bir de göremediğimiz varlıklar vardır. Bu göremediğimiz varlıklardan birisi de cinlerdir. Bir insanoğulları var bir de cinler var. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hem insanlara hem cinlere peygamber gönderildi. Cinlerin varlığına dair âyet-i kerîmeler var. Hatta Kur’ân-ı Kerîm’de Suretü’l-cin, Cin Suresi var. Cinlerden bir grubun gelip Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in Kur’an’ını dinlediğini ve kavmine gidip de biz Musa aleyhisselam’dan sonra indirilmiş bazı vahiyler-bazı ayetler duyduk diye; böyle o Kur’an ayetleri anlattıklarını Kur’ân-ı Kerîm’in ayetleri bize bildiriyor.
Demek ki o cinler bazen insanlara da zarar verirler. Hani cin çarpar diyoruz ya; adamın ağzı eğrilir, çocuğa bir hal gelir, baygınlık gibi acayip şeyler olur. İşte onlar cinlerin tesiri oluyor. Hatta ruh çağırma dedikleri şeyler cinlerin oyunları. Etrafıma birkaç arkadaş aldılar fakülteye gittim, Edebiyat fakültesine. Hakikaten bir seansa katıldık. Bir cin çağırma, ruh çağırma toplantısına katıldık. İşte bilmem masa kıpırdadı, ayağı havaya kalktı, şöyle oldu, böyle oldu diyor.
Ruhlar ulvî varlıklardır, insanların oyuncağı olmaz. O ruh çağıran insanlar cinlerin oyuncağı oluyor. Cinler onlarla oyun oynuyor, yani yapılan şey cinlerin oyunu. Hocamız bize bunu böyle ifade etmişti.
Hâsılı cinler bazen âdemoğluna böyle çeşitli şekillerde musallat olurlar, âdemoğullarına karışırlar. Ona cin karışmak denilir. Hatta âdemoğullarından evlenenler de olur. Hatta bir kimse hanımıyla evlilik münasebetinde bulunduğu zaman besmele çekmezse iştirak edenleri olur, deniliyor. İşte bunlara karşı Bismillah demek, bir perde oluyor, örtü oluyor; bu manevi bir husus.
Demek ki besmeleyi zaten hiçbir yerde terk etmeyeceğiz.
Küllü emrin zî bâlin lem yub’de’ bi-besmeleti fe-hüve akda’u. Başka rivayetler de var. “Bir işe insan besmelesiz başlarsa, o güdük kalır, o işin sonu gelmez, hayrı bereketi olmaz.” Onun için;
Allah adın zikredelim evvelâ,
Vâcib oldur cümle işte her kulâ.
Bir işe başlarken muhakkak Allah’ın adını analım, besmele ile başlayalım. Bir işe besmeleyle başlanırsa o işin sonu hayır gelir. Çocuğunuzu besmele ile hocaya götürün, besmele ile mektebe başlatın, besmele ile bir işe girişin.
Allah adı olsa bir[her] işin önü,
Herkiz ebter olmaya ânın sonu.
Allah adı ile başlanan işin sonunda hayır bereket gelir. Bazen biz kendi hayatımızda görüyoruz, görenlerin kitaplarında rivayetlerini okuyoruz. İnsan cahil... Geçen gün Gümüşhânevî hazretlerinin hayatını okurken okudum. Cahil bir müridine demiş ki;
“Git falanca yerde konuş.” Mürid de sadık bir mürid.
“Baş üstüne!” demiş gitmiş. Ama diyor ki:
“Ben cahil kimseyim, o topluluğa gidip de ne konuşacağım ne söyleyebilirim? İlmim yok ki! Fakat [şeyhim] ‘Git konuş.’ dedi ya, besmeleyi çektim konuşmaya başladım. Bir de baktım, kendime dikkat ettim, ses bile benim sesim değil. Anladım ki mürşidim benim ağzımdan konuşuyor; ben sanki bir hoparlörüm. Bir hoparlör gibi adeta.”
Demek ki Allah’ın adıyla olursa, Allah-u Teâlâ hazretleri böyle bildiğimiz bilmediğimiz kolaylıklar verir.
Soyunduğu zamanda Müslümanın edep kaidesi nedir?
Besmele çekmesi.
İnsan elbisesini giyer, değiştirir, banyoya girer, yıkanması icap eder. Demek ki Bismillah diyecek ki, şeytanların zararı olmasın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha
erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.