12.06.1983 - Namaz, İman, Ramazan Hürmetine

12.06.1983 - Namaz, İman, Ramazan Hürmetine
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Li-yusalli ehadikum neşatahu fe-izâ kesile ev fetere fe’l yak’ud.
Bu da namaz kılmakla ilgili bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
“Sizden biriniz namazını keyfi yerindeyken kılsın, keyifliyken kılsın. Neşeliyken, şen şatır iken, dinç iken kılsın. Tembellik, fütur, bezginlik, bıkkınlık, yorgunluk geldiği zaman otursun.” demiş.
Allah, Peygamber Efendimiz bunu niye dedi?
Sebeb-i vürud-u hadiste zikrediliyor ki;
Kâle: Dehale Resûlullah salllallahu aleyhi ve sellem el-mescide. Peygamber Efendimiz mescide girmiş bir gün. Ve hablun memdûdun beyne sariteyni. Bir de bakmış ki iki direk arasında bir uzun ip bağlanmış. İki direğin arasında bir ip var. Fe-kâle mâ hâzâ? “Bu ip ne oluyor?” demiş, sormuş. Fe-kâlu li-zeyneb tusalli fe-izâ kesilet ve feteret mekeset bihî. “Bu Zeyneb radıyallâhu anhâ’nın.” demişler. “Bu ipi buraya o bağladı. Namaz kılarken yorgunluktan, bitkinlikten fütur gelirse, dayanamaz hâle gelirse, o zaman bu ipe yapışıyor da öyle ayakta duruyor.” demişler.
Demek ki mübarekler ne kadar namazlar kılıyorlar da ayakta kalmaya halleri kalmıyor. Onun için o ipi oraya bağlamış ki tutsun da ibadetine öyle devam edebilsin diye. Onu beğenmemiş Efendimiz, buyurmuş ki; “Hallûhu” demiş, “Bunu çözün buradan.” demiş, çözdürtmüş. Ondan sonra da bu hadis-i şerifi söylemiş. Demiş ki:
“Sizden biriniz namazı şen şatır, güçlü kuvvetli, dinç vaziyetteyken kılsın. Eğer ayakta duramayacak kadar yorgunsa, o zaman otursun.”
Onun için ibadetin sevilerek yapılması lazım. Mü’minin miracı namaz çok kıymetli bir ibadet. Namazda Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkıyorsun, O’nunla konuşuyorsun. O’nun huzurundasın. Sen O’nu görmüyorsun, O seni görüyor. Çok kıymetli bir ibadet. Yorgun argın, bezgin olursan olmaz. O huzura çıkmanın kadr-ü kıymetini bilen bir insan olarak, dinç ve kuvvetli olarak O’nun huzuruna çıkacaksın. Değilsen, dinlen öyle namazı kıl.
Bize güzel bir misal.
Bizim bu vücudumuzun bizim üzerimizde hakkı vardır. Vücudumuz bizim kendi mülkümüz değildir; bu bize emanettir.
“Bu benim malımdır, istersem kırarım, istersem dökerim, istersem zayıflatırım, istersem şişmanlatırım.” diyemezsiniz.
Bu vücut emanettir. Bu vücudun insan üzerinde hakkı vardır. Bu vücudun hakkı neyse onu vermek lazım. Allah-u Teâlâ hazretleri buyurmuş ki;
Ve cealnâ nevmeküm sübâtâ. “Gecenizi sizin için istirahatgâh kıldık.”
Uyuyacaksın. Gündüz çalışmana gideceksin. Vücudunun gıdasına dikkat edeceksin. Sıhhatli Müslüman, zayıf Müslümandan hayırlıdır.
Bazı kardeşlerimiz oluyor, hastalanıyor.
Neden? Üç gece uyumamış. Şöyle ibadet edeceğim, böyle yapacağım.
Hiçbir kimse yoktur ki ibadet ile böyle dinin hakkından gelsin. Mümkün değil.
Allah-u Teâlâ hazretlerine ne yapsak, nasıl ödeyebiliriz Allah’ın hakkını?
Ödeyemeyiz. Hiçbir şekil ile ödememiz mümkün değil. O halde yapabileceğimiz; ölçülü şekilde ibadet edeceğiz. Kıymet işin çokluğunda değil, kalitesinde. Bir ikindi namazı kılarsın, elhamdülillah, oturursun. Güzel kılarsın ama şuurlu kılarsın. Akşamı kılarsın ondan sonra, ikindiyle akşam arasındaki günahlara kefaret olur. Yatsıyı kılarsın, cemaatle kılarsın. Ne güzel, tamam, biter. Evine gittiğin zaman bir gece namazı kılıp yatıverirsin. Ölçülü Müslüman olmak ve vücudun da hakkını vermek çok önemli.
Ölçüyü kaçırırsan, zayıflarsan, elin ayağın titremeye başlarsa, iki kişi senin koltuğuna girip de seni gezdirmeye başlarsa; o zaman sen iki kişiye daha yük oldun. Hem kendini kurtaramadın, bu sefer iki kişiyi de senin yanına bağladılar. Sen onları bağladın ister istemez. Bu durum iyi değil.
“Kuvvetli Müslüman zayıf Müslümandan hayırlıdır.”
Onun için hepimiz nasıl olacağız?
Güçlü kuvvetli Müslüman olacağız. Yani hem pazusu yerinde hem vücudu sağlam hem aklı dinç hem zihni dinç hem hafızası yerinde, gözleri ışıl ışıl, pırıl pırıl dikkatli, uyanık Müslüman olacağız. Böyle bitkin, halsiz, kıpırdamaya mecali yok.
“Müslümanlar mı? Ya 50 tanesi bir araya gelse bir kişi onu devirir.” denmeyecek.
Müslüman her bakımdan güçlü kuvvetli olacak. Sıhhatli olacağız.
Güzel manzaralı, temiz havalı bir yere gittik. İki saat, üç saat yattık. Baktım dinç kalktık. Temiz havalı, çok güzel bir yer.
Sabahleyin geliyoruz, bugün Ramazan değil mi?
Adam ağzına kocaman, bir karış boyunda tütünü sarmış. Ramazan ya bugün, hiç Ramazan ona gelmemiş. Ağzına tütünü sokmuş, fosur fosur fosurdatıyor bir taraftan; bir taraftan da elinde elektrikli testere var, önünde bir kütük var, onu kesmeye uğraşıyor. Ayağında da sadece bir şort var, üstü çıplak. Giyinmeye ihtiyacı yok. Orası çok güzel havalı bir yer diye ben hayran kamıştım; Allah ona temiz hava orada nasip etmiyor. O güzel havalı yerde o adam ağzına sokmuş sigaranın bütün dumanını, böyle içine çekip duruyor. Güzel havadan onun nasibi yok. Ramazan’dan da nasibi yok. Rahmetten de nasibi olmayacak. Ne kadar yazık! Allah hidayet etsin, ne diyelim. Allah akıl fikir versin.
Biz ilimden yanayız. Biz diyoruz ki; “Sigara zararlıdır. Bunun dumanını çekersen şöyle olur, böyle olur.” diyoruz, söylüyoruz. Adam tutmuyor.
Adam doktor, sigara tiryakisi.
Tabîbün yüdavi’n-nâse ve hüve marîdun. “Tabip, doktor ki halkı tedavi ediyor, kendisi hasta.”
Hak bizim tarafımızda ama hakkı filan tutan yok. Onların hepsi laf. Yani hakkı tutmak, hakkın peşinden gitmek; bunların hepsi hikâye. Bizi tenkit bahis konusu olduğu zaman diyorlardı, şimdi iş değişti. Onlar için ilim mühim değil. Gene de onlar makbul, gene de biz hor hakir, kenardayız. Ne yapalım, Allah yanında aziz eylesin. Allah o kardeşlerimize de akıl fikir versin, kurtarsın.
İnsan bir sigara içer, on sigara içer. Şu anda bir şey olmaz. Ama 55 yaşından sonra merdiven çıkamaz. 60 yaşına geldiğin zaman öksürükten uyku uyuyamazsın. Sabahleyin kalktığın zaman bir hal olursun. 60 yaşında pişman olursun artık bu sigarayı içtiğine ama; ba’de harâbi’l-Basra Basra şehri harap olduktan sonra pişman olursun. İş işten geçtikten sonra. Artık o doktora gidersin, bu doktora gidersin. Var benim böyle tanıdıklarımdan. Yanımda namaz kılıyor. O öksürürken üzüntüden benim de ciğerim parçalanıyor. Nefes alamıyor, nefesi daralıyor; öksürüyor, aksırıyor. Zamanında içmiş, ciğerlerine zifti doldurmuş. Şimdi o zift çıkmıyor, orayı bırakmıyor. Orada müteharrik, insanın akciğerindeki tozu toprağı dışarı atan deri parçaları var böyle dışarıya doğru devamlı hareket edip de içeridekini dışarı atan, onları öldürmüş. Ziftler yapışmış, ciğer çalışmıyor şimdi.
İşte böyle olmayacağız. Ciğerimiz sağlam olacak. Kalbimiz sağlam olacak. Pazumuz sağlam olacak. Gözümüz sağlam olacak. Kaşımız sağlam olacak. Sağlam insan olacağız. Her bakımdan sağlam olacağız.
“Efendim ben istediğimi yaparım, sen bana karışma.”
Ben sana karışmayayım ama yanlış yola gidiyorsun. Sonra bu vücut da sana verilmiş bir emanettir. Gel de sen bu emaneti harap etme. Sonra bu emanetin sahibi sana bunu sorar. “Sen benim verdiğim emaneti ne yaptın, nerede harcadın?” diye sorar.
Sıhhatten sorulmayacak mı? Demedi mi Peygamber Efendimiz, “İnsanın sıhhatini nerede kaybettiği sorulacak” diye?
İbadetleri ölçülü yapın da kendinizi tahrip etmeyin. Hanımlar bunu çokça yapar. Rahmetli yakınlarımızdan da böyle zaman zaman yapanlar olmuştu. İnsan ibadeti sevince, ibadete çok düşer; aşırılıktan sıhhatini kaybeder. Öyle olmayacak. Ölçülü olacak. Peygamber Efendimiz’ in sünnet-i seniyesi bize ölçüyü getirmiştir. Peygamber Efendimiz’ in yaptığı kadar yaparız, dur dediği yerde dururuz. O zaman çok sıhhat buluruz.
Kur’ân-ı Kerîm de Peygamber Efendimiz de buyurmuş: Ramazan’da oruç tutulacak, değil mi?
“İşte Hoca şimdi seni yakaladım; bak Ramazan’da oruç tutulacak, yemek yemeyeceksin, su içmeyeceksin, meşrubat içmeyeceksin, aç duracaksın. Bak vücudun zayıflıyor.”
Yok, o senin dediğin gibi değil. Yine yanıldın. Burada da yanıldın. Şimdi sen 11 ay yiyorsun yiyorsun; senin vücudunda yağ birikiyor, fazla maddeler birikiyor, miden yoruluyor, damarlarına kanlar birikiyor, kolesterol miktarı artıyor. Sen bir ay perhize çekildiğin zaman depodaki tapon malları tasfiye etmiş oluyorsun. Yağını pasını atmış oluyorsun. Bir ay sonra böyle dinç, sapasağlam, çakı gibi Müslüman olacaksın.
Hiç doktorlar perhiz vermez mi? Kimi kandırıyorsun sen?
Doktorlar hastaları ilk önce yakaladılar mı ilk işi perhizdir; “Şunu yeme, bunu yeme.”
“Doktor Bey midem ağrıyor.” dersin, hemen “Şunu yeme, bunu yeme.”
“Başımda şu var.” “Şunu yapma, bunu etme.” “Şuram ağrıyor.”
“Aman şunlara bunlara dikkat et, bırak.”
“Filanca yerim kaşınıyor.”
“Aman ekşi turşu yeme.” demez mi?
Peygamber Efendimiz öyle taklitle gitmiyor; Allah’tan aldığı için bilgiyi, güzel söylüyor.
“Her şeyin bir temizlenmesi vardır, vücudun temizliği de oruçtur.” diyor.
Vücudun da oruçla temizlenecek. Fazlalıklar gidecek, dinçleşeceksin. Daha ne faydaları var…
Sûmû tasihhu. “Oruç tutun, sıhhat bulursunuz.” buyuruyor.
Orucu biz neden tutuyoruz? Allah’ın sevabını kazanmak için, rızasını kazanmak için. Ama arkasında sıhhat de var.
O halde ölçülü olacağız. Bak her şeyi bildirmiş. Daha bir-iki hadis sonra neler gelecek… Sanacaksınız ki günlük bir gazeteden bir haber. O kadar canlı hadisler. O kadar insanla ilgili, o kadar yakından ilgili. Çünkü Allah’tan geliyor.
Resûlullah’a bilgi nereden geliyor? Kim öğretiyor?
Anası yok, babası yok, yetim olarak büyümüş, küçük yaşta amcası, dedesi bakmış. Mektep medrese görmemiş. Orada üniversite yokmuş, okuma yazma bilenler azmış.
Kim öğretti? Allah celle celâlüh.
Kim? Kâinatın sahibi, her şeyi bilen, bilgililer bilgilisi, mühendisler mühendisi, sanatkârlar sanatkârı, ustalar ustası Allah-u Teâlâ hazretleri.
Bir yerde Fatih Sultan Mehmed tebdil-i kıyafet eylemiş. Orada aksakallı bir ihtiyar adam varmış. Onu biraz pejmürde kıyafetli görmüş, fakir fukara durumunda görmüş. Yardım etmek istemiş; gitmiş suyu döküvermiş, abdest aldırıvermiş. Demiş ki:
“Ertesi gün padişahın huzuruna gitsen de senin ihtiyaçlarını görüverse nasıl olur?”
Kendisi tebdil-i kıyafet gezdiği için sanki padişahı bir başka şahıs gibi söylemek istiyor o yaşlı kimseye. Adam zeki zeki gözünün içine bakmış, demiş ki:
“Zamanın padişahını bana şu anda hizmet ettiren padişahım varken gider ihtiyacımı arz eder miyim?”
Le-yazharenne’l-imânu hattâ yerüdde’l-küfre ilâ mevâtinihî. Ve le-yehâdanna’l-bihâru fil-İslâmi. Ve le-ye’tiyenne ale’n-nâsi zemânun yeteallemûne fîhi’l-Kur’âne fe-yuallimûnehû ve yekraûnehû sümme yekûlûne kad fara’nâ ve alimnâ ev allemnâ fe-men zellezî hayrun hüve minnâ. Fe-hel fî ulâike min hayr. Kâlû yâ Resûlallah! Ve men ulâike? Kâle ulâike minküm ve ulâike vakûdu’n-nâr.
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Le-yazharenne’l-imânu hattâ yerüdde’l-küfre ilâ mevâtinihî. “Korkmayın ashabım, şu anda azız, zayıfız.” demiş oluyor.
Yani bu sözler yok ama; “Bu iman mutlaka galip gelecek, zahir olacak, üste çıkacak, galebe çalacak, yerleşecek.”
Müslümanlar az, Mekke’den kovulmuşlar, Medine’ye sığınmışlar, zulüm, tazyik, işkence görüyorlar.
“Korkmayın, bu iman muhakkak ve muhakkak galip gelecek, zahir olacak, pırıl pırıl görünecek, yerleşecek.”
hattâ yerüdde’l-küfre ilâ mevâtinihî. “Küfrü de çıktığı deliğe kadar sürecek, itecek.” Kendi yurduna tıkacak. Doğduğu, çıktığı yere gerisin geriye itecek.
Ve le-yehâdanna’l-bihâru fil-İslâmi. “Denizler İslâm’da dalgalanacak.” Peygamber Efendimiz “Denizler İslâm’da dalgalanacak.” diyor.
Ne zaman diyor?
Sen Osmanlı’yı, Abbasî’yi, Emevîler’i, koca İslâm imparatorluklarını görmüşsün; sana tabii bir söz gibi gelebilir. Düşün; Peygamber Efendimiz küçücük bir grup ile, mü’minlerle konuşurken bu sözü söylemiş. Daha ortada bir şey yokken. Bak nasıl dediği çıkmış. Nasıl mucize-i peygamberi. Ne diyor:
“Bu iman mutlaka galip gelecek, korkmayın! İşkence yaparlar, baskı yaparlar.”
Mekke’den sürdüler, Medine’ye asker çektiler, orada yok etmeye çalıştılar. “Korkmayın, bu iman yerleşecek.” diyor.
Yerleşmedi mi? Yerleşti.
Sonra ne diyor?
Ve le-yehâdanna’l-bihâru fil-İslâm. “Denizler İslâm’da çalkalanacak.”
Dalgalanmadı mı? Akdeniz Türk gölü, Müslüman gölü olmadı mı? Karadeniz Müslüman gölü olmadı mı? Kızıl Deniz Müslüman gölü olmadı mı? Okyanuslar, denizler dalgalanmadı mı?
Ukbetü’bnü Nâfi, Fas’a, Mağrib’e kadar gidip de devesini Atlas Okyanusu’na sürmedi mi?
İslâm ordularının o komutanı atını denize kadar sürmüş, ondan sonra da ellerini kaldırmış;
“Yâ Rabbi, şu önüme uçsuz bucaksız denizi çıkardın. Eğer imkân olsaydı İslâm’ı oraya da götürürdüm. Adını buraya kadar getirebildim yâ Rabbi.” demiş.
Atlas Okyanusu’na dayanmadı mı? Cebel-i Tarık’tan geçmediler mi? Fransa’nın Prene dağlarını aşıp Fransa’ya kadar gelmediler mi? İslâm’ı Avrupa’dan duymayan kaldı mı? Akdeniz bir ara bir bizim gemilerimizin dolaştığı bir yer olmadı mı? Karadeniz’in her tarafı bir ara bizim olmadı mı?
Oldu.
O halde Resûlullah’ın o dediği de çıktı. “Denizler İslâm’da dalgalanacak.” dedi, dalgalandı.
Bundan sonra inşallah yine dalgalanır. Allah Ekremü’l-ekremîn’dir. İnsanlar birer ikişer Müslüman olurken, topluca Müslüman olmaya başlarlar. Şimdi çok akıllıları Müslüman oluyor. Bakıyorsun büyük mütefekkir, bakıyorsun büyük alim, bakıyorsun büyük müdekkik; inceliyor, inceliyor, inceliyor, Müslüman oluyor. Bakarsın toptan Müslüman olurlar.
Türkler de öyle olmadılar mı?
Arap orduları geldiler, ilk önce onlarla biraz çarpıştılar; sonra 30 bin, elli bin, 100 bin kişilik çadır ahalisi Müslüman oluverdi. Allah kerim. Biz güzel Müslüman olalım. Biz İslâm’a çalışalım. Biz güzel numune olalım. Biz İslâm’a yüzkarası olmayalım. “Bunlar mı Müslüman?” demesinler. Yine olur.
Ve le-ye’tiyenne ale’n-nâsi zemânun. “İnsanların üzerine bunlardan sonra bir zaman gelecek.”
İslâm galip gelecek. İman yayılacak. Denizler İslâm’da çalkalanacak. Ondan sonra insanlara bir zaman gelecek;
Yeteallemûne fîhi’l-Kur’ân. “İnsanlar Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenecekler, okuyacaklar.”
El-Hamd’den başlayacaklar, meliki’n-nâs’ten çıkacaklar. Öğrenecekler.
Fe-yuallimûnehû. “Başkalarına da öğretecekler.”
Kendileri öğrenecekler, öğretecekler.
Ve yekraûnehû. “O Kur’ân-ı Kerîm’i okuyacaklar.” Açıp cüzler, hatimler vesaireler okuyacaklar.
Hepsi güzel değil mi? Dikkat edin arkasına şimdi.
Sümme yekûlûne. “Sonra diyecekler ki.” Kad fara’nâ ve alimnâ. “Kur’ân-ı Kerîm’i okuduk, öğrendik, öğrettik.” Fe-men zellezî hayrun hüve minnâ. “Bizden daha hayırlı kim olabilir?” diyecekler.
“Bizden daha hayırlı kim olabilir? İşte her türlü hayrı, güzelliği yapıyoruz.” gibi bir söz söylüyorlar.
Sonra, fe-hel fî ulâike min hayrin? “Bunlarda hiç hayır var mı?” diyor Resûlullah Efendimiz.
Böyle diyen, “Kur’ân-ı Kerîm’i okuduk, öğrettik.” diyenlerde bir hayır olacak mı ki?
Hiçbir hayır yok! Bak hayır olmadığı nasıl anlaşılıyor:
Kâlû yâ Resûlallah! Ve men ulâike? “Bunlar kim ya Resûlallah?”
“Bunlarda hiçbir hayır var mı?” deyince meraklanmışlar. Hem Kur’an okuyorlar hem öğreniyorlar hem öğretiyorlar, ondan sonra da “Bizden daha hayırlı kim olabilir?” diye de böbürleniyorlar. Ama onlarda hiçbir hayır yok. Olmadığını Peygamber Efendimiz soru sigasıyla belirtiyor.
Fe-hel fî ulâike min hayr? “Hiç bunlarda bir hayır var mı?”
Yok demek istiyor. Onun üzerine soruyorlar;
“Kim bunlar ya Resûlallah?”
Kâle ulâike minküm. “Onlar sizden.” Yabancı değil, dışarıdan ithal malı gelmiş değil, sizden.
Ve ulâike vakûdu’n-nâr. “Onlar cehennemin odunları.” diyor. “Sizden ama cehennemin odunları.”
Hiç kimsenin garantisi yoktur. Aklımızı başımıza toplayalım. Şu mübarek aydan istifade edelim. Hiç garantimiz yoktur. Allah-u Teâlâ hazretlerinin dergâhı çok ulu, çok azametli bir dergâhtır. Burada övünmeye gelmez. Burada insan boynunu bükecek, edebini takınacak. Terbiyesizliğe gelmez. Sû-i edepte bulunmaya gelmez. Aklını başına topla. Hiçbir şeyimizle övünecek halimiz yoktur. Hiçbir şeyimizle övünemeyiz.
İlmimiz? Bizden daha nice bilgililer vardır.
Amelimiz? Onu biz biliriz nasıl amel olduğunu ne eksikleri vardır ne kusurları vardır…
Oruç tutuyoruz şimdi. Oruç tuttuk, akşama “oruç tuttuk” diyeceğiz.
Orucun esrarı, hikmetleri, incelikleri var. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“Bir kimse yalan söylemeyi, yalancı şahitlik etmeyi bırakmadıktan sonra Allah’ın onun aç susuz kalmasına ihtiyacı yoktur.”
Yalan söylemeyeceksin. Gözünü haramdan sakınacaksın. Kötülüklerden sakınacaksın. Dilinle kimseyi incitmeyeceksin. Oruç güzel huylarla beraber olacak. Yoksa insanın kârı olmuyor. Demek ki sen “oruç tuttum” diyeceksin ama hiçbir şey yok. Bunlar da nitekim “Kur’ân-ı Kerîm’i okuduk, öğrendik, öğrettik.” diyorlar da bak “cehennemin odunu” diyor.
Onun için ne yapacağız? Allah’a sığınacağız.
“Yâ Rabbi, senin azabından, ikabından, gazabından sana sığınırız. Başka kimden ne medet gelir? Gelmez. Senden sana sığınırız yâ Rabbi. Senin affın, merhametin çoktur. Kusurlu olduğumuzu itiraf ediyoruz, hatamız kusurumuz çoktur. Sen lütfunla bize hidayet eyle. Kusurları düzeltmek nasip eyle. Sana güzel kulluk etmeyi bize nasip eyle. Zikrinde, şükründe, hüsnü ibadetinde bize tevfîkini refik eyle. Muvaffakiyet ver, hidayet ver bize; senin istediğin gibi kulluk etmeye muvaffak olalım.”
Yalvaracağız. Bunun için gözyaşı dökeceğiz. Medet ederse, inayet ederse öyle olabilir.
Aksi takdirde, insanın kendisini doğru yolda sanıp da böyle yanlış yolda olması kadar büyük zarar yoktur. Nitekim Kehf suresinin sonunda Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Kul hel nünebbiüküm bil-ahserîne a’mâlâ. “Resulüm, o insanlara de ki; ‘Ben amelce en çok ziyanda olanları sizlere bildireyim mi?’”
Nedir, kimlerdir onlar?
Ellezîne dalle sa’yuhum fil-hayâti’d-dünyâ. “O kimselerdir ki o en çok zarara uğrayan kişiler; yaptıkları çalışmalar, faaliyetler, say-u gayretler sapıktır.”
Ters istikamete, yanlış, Allah’ın rızası istikametinde değil, ters istikamettedir.
Ve hüm yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun’a. “Hâlâ onlar sanırlar ki iyi bir şey yapıyoruz.”
Yanlış, sapık. Sabahtan akşama uğraşman boşuna. Ters. Allah’ın rızasını düşünmedin, kendi aklına gittin. Yanlış yola gidiyorsun. Güya “İnsanlara hizmet edeceğim. İşin doğrusu bu.” diyorsun. Yanlış.
Bize akıl öğretmeye kalkıyor. “Gel biraz dünyadan kâm almaya bak.” diyor. “İnsan dünyaya bir defa geliyor.” diyor. Biz de biliyoruz insanın dünyaya bir defa geldiğini. Ondan zaten korkuyoruz ya. Bir kere daha gelmek olsa o zaman hani telâfi imkânı olur. Bir gitti mi insan, yandı! Bir gafil gitti mi öbür tarafa, mahvoldu! Biz de biliyoruz. Senden âlâ biliyoruz.
İnsanın kendisini doğru yolda sanıp da yanlış yolda olması çok büyük zarara uğratır insanı.
Peki yanlış yolda olup da yanlış yolda olduğunu bilmesi?
O bir derece iyidir. Adam içki içiyor ama içkinin kötü olduğunu biliyor. Bir zaman gelir, ıslah olur. Kumar oynuyor ama kumarın kötü olduğunu biliyor. Bir zaman gelir, ıslah olur. Rüşvet alıyor. Bir zaman gelir, ıslah olur. Yanlış olduğunu bilirse. Ama;
“Bunu ben yapacağım, bu benim hakkım, şimdiye kadar başkaları yemiş, biraz da ben yiyeceğim. İnsan bu kadar maaşla geçinemez.”
Geçinemezsen başka memuriyete git. Bu memuriyette o maaşla rüşvet almadan yapacak insanlar var. Çok kazançlı başka işe gir. Fabrikada çalış. Ne yaparsan yap. Kendi muhakemen ile kendini rüşvet almaya haklı görüyorsun. Ama hakkın yok.
Onun için kendimizi böyle Allah’a sığınıp korumaya gayret edelim. Çok edepli olalım. Her an kendimizi kontrol edelim, acaba doğru yolda mıyız yanlış yolda mıyız diye. Pek öyle aklına güvendi mi insan, bir edepsizlik yaptı mı, Allah tevfîkini çekerse, hidayetini kaldırırsa insanın üzerinden, önüne ışık tutmayıverirse sapıtır insanlar.
Şuradan anlayın ki; dünya üzerinde pek çok insan var, hepsi doğru yapıyorum sanıyor.
Herkes “benim ayranım tatlı” diyor, “ekşi” diyen yok. Herkes kendisini haklı görüyor. Ama birbiriyle çatıştığı zaman birisi haklı, birisi haksız. Yahut ikisi de haksız. Çok dikkat etmek lazım.
Gümüşhaneli [Ahmed Ziyaüddin] Hocamız rahmetullâhi aleyh bu hadis-i şerifin izahında çok güzel şeyler nakletmiş. İbn Ömer radıyallâhu anh’ten naklen şöyle demiş:
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den duydum, buyurdu ki; Men kâle innî âlimun fe hüve câhilun. ‘Kim ki ‘ben alimim’ der, cahildir!’”
Kim diyor bu sözü? Resûlullah söylüyor.
“Ben alimim. Bu işi ben bilirim. Ben bu işin bir numaralı adamıyım, mütehassısıyım. Benden üstünü yoktur, bu benim sahamdır.”
Cahilsin sen.
Nereden bildin? Resûlullah söyledi.
Neden? İlmin hudutsuzluğunu anlayamamış, “biliyorum” diyor.
Bildiğin ne?
İlmin hududu yok. İlim ilerliyor bak.
Demek ki “ben biliyorum” diyen insan ilmin hudutlarını anlayamamış, hakikaten cahil. Mütevazı olacak.
“Benim bildiğim bir nebze bilgi var ama...” İnsan haddini bilecek.
An ba’dı’l-hükemâ. “İslâm alimlerinden birisinden, hikmet sahibi bir şahıstan nakledilmiş ki.” Men re’eytehû müciben an külli mâ suile ve muabbiren li-külli mâ şehide ve zâkiren li-külli mâ alime fe’stedil bi-zâlike alâ cehlihî ve da’vâ ademi’l-ilmi mine’l-âlimi delilun alâ kuvveti ilmihî.
Müslümanların da filozofları, hakimleri var. Diyor ki bu hâkim:
“Bir kimsenin her sorulana cevap verdiğini görürsen, her gördüğünü tabir ettiğini, izah ettiğini, açıkladığını görürsen ve her bildiği şeyi diline döküp de söylediğini görürsen, bundan anla ki; o cahildir.”
Demek ki hakiki alim icabında “ben burasını bilmiyorum” diyecek, mert olacak. Bilmediğini söyleyecek. Çünkü insan her şeyi bilemez. Her bildiğini söylemek de gerekmez. İnsanın dilinden dolayı başına neler gelir. Ondan sonra her gördüğünü de ille izah etmesi gerekmez. Biraz aklını başına toplaması lazım.
İnsan haddini bilirse daha iyi olacak. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu hadis-i şerifte anlatılan durumdaki insanlardan etmesin. Bu, ahir zaman alametidir. Kur’ân-ı Kerîm’i biliyor, öğreniyor, öğretiyor, okuyor, “Bizden daha hayırlı kim var?” diyor; ama cehennemin odunu oluyor.
Kendimizi o duruma düşürmeyelim.
İhlaslı mü’min olalım. Kâmil, takva ehli Müslüman olalım. Edepli, terbiyeli Müslüman olalım. Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevdiği, razı olduğu kul olmanın çaresine bakalım. “Gel benim sevgili kulum” dediği kullardan olmaya çalışalım.
Yâ eyyetühe’n-nefsü’l-mutmainne, irciî ilâ rabbike râziyeten merziyyeh diye, o hitaba mazhar olanlardan olmaya çalışalım. Bu edeple, terbiye ile, Allah’ı çok zikretmekle, Allah-u Teâlâ hazretlerine çok iltica etmekle, tevekkül eylemekle olur.
Bu güzel hasletleri, Allah şu mübarek Ramazan hürmetine cümlemize ihsan eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele.
12.06.1983 -
Selam Vermek, Ramazanla
31.05.1981 -
Namaz Kılmanın Uygun
