30.05.1995 - Hicri Yılbaşı, Günahlardan Hicret Etmek

30.05.1995 - Hicri Yılbaşı, Günahlardan Hicret Etmek
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdü lillâhi hakka hamdihî hamden kesîren tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ hayrı halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.
Emma ba’d.
Aziz, sevgili ve muhterem kardeşlerim!
Şu anda İslâmî takvim hesaplamalarına, takvim âdetine, geleneğine göre, yeni bir yıla girdik. Tabi bu bir mânevî hal; elle tutulur, gözle görülür bir şey değil, izafi bir şey. “Zaman” dediğimiz şeyin, ne olduğunu filozoflar derin düşünmeye başladığı zaman, kendilerini kaybediyorlar; “Zaman neymiş?” diye, pek de tarif edemiyorlar, işler karışıyor.
Buradan Avusturalya’ya telefon açıyoruz;
“Selâmün aleyküm, aleyküm selam. Nasılsın, iyi misin? Ne var, ne yok?”
“İyilik, sağlık.”
Orada kış, burada yaz.
Fesübhânallah!
Orada gündüz, burada gece.
Fesübhânallah!
Orada cumartesi, burada pazar.
Fesübhânallah!
Aynı dünyanın üzerindeyiz. Bir telefon bağlantısı kurduğumuz yerde mevsim başka, gün başka, saat başka, gece gündüz başka. Zaman dediğimiz şey izafi; şu anda, her yerde aynı şey yok.
Burada gece, Amerika’da sabah.
Acayip bir şey. Dünyayı büyük düşündüğün zaman, bütünüyle düşündüğün zaman acayip. Kâinatı daha büyük düşüğündün zaman, iş daha fazla acayip oluyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin Medine-i Münevvere’ye hicretinden,o kadar uzaklaştık. O kadar hicrî yıl geçmiş. Ay, dünyanın etrafında o kadar x 12 defa dönmüş; bu onu gösteriyor.
Yeni bir yıla girdik; izafi bir şey. Zaman da izafi mekân da izafi. Yeni bir yıla girdik; Allah bu yeni yılımızı hayırlı, mübarek eylesin. Kazançlı eylesin, sevaplı ecirli eylesin. Önümüze taptaze, yeni bir sayfa açıldı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret etmiş. Doğduğu yer Mekke.
Nerede doğdu?
Mekke-i Mükerreme’de doğdu.
Kabri nerede?
Medine-i Münevvere’de.
Mekke-i Mükerreme’de doğmuş. Mekke-i Mükerreme çok mübarek bir mahal. Yeryüzünde ilk mâbedin yapıldığı yer.
Bismillâhirrahmânirrahîm
اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ ﴿96﴾ ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِنًاۜ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلًاۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
İnne evvele beytin vudıa li’n-nâsi le’llezî bi-bekkete mübâreken ve hüden li’l-âlemîn. Fîhi âyâtün beyyinâtin makâmü İbrâhîm ve men dehalehû kâne âmina. Ve li’llâhi ale’n-nâsi hıccü’l-beyti meni’stetâa ileyhi sebîlâ. Ve men kefere fe-inna’llâhe ğaniyyün ani’l-âlemîn.
İnne evvele beytin.[1] “İlk mabet, ibadethane.” Vudıa li’n-nâsi. “İnsanoğlu ibadet etsin.” diye yapılmış olan ilk mabet.
Le’llezî bi-bekkete. “O Mekke’nin yerinde olan, o eski kadim, yeryüzünün en eski mahalli, oradaki yapılmış olan, mübarek yapıdır.”
Kâbe’dir. Kâbe’nin olduğu yerdeki yapıdır. Çok mübarek yer.
Zaten orada bir yer var, mübarek bir yer. İbrahim aleyhisselam o mabedin temelleri üzerinde kendisi inşaatı tamamlamış. “Çoluk çocuğunu götür, oraya yerleştir.” diye ,Allahu Teâlâ hazretleri emrettiği zaman o mübarek yerin, mabedin olduğu yere çoluk çocuğunu iskân ettiğini biliyor. Çoluk çocuğunun oraya yerleşeceğini biliyor. Dua etmiş.
Eskentü min zürriyyetî vâdin ğayri zî zer’ın ınde beytike’l-muharrem. “Senin o muhterem evinin yanına çoluk çocuğumu yerleştirdim.” diyor.
O anda ev filan görünmüyor.
Gayri zî zer’ın, “Ekin bitmeyen bir vadiye, taşların arasına çoluk çocuğumu iskan ettim, yerleştirdim.” diyor.
“Senin evinin, mukaddes mabedinin yanı” diyor.
Mukaddes yer; temelleri görünmese bile, o anda boş gibi olsa bile, mukaddes bir yer. Allah öyle mukaddes eylemiş ve Peygamber-i Zîşânımız Mekke-i Mükerreme’ye âşık, Mekke’yi çok seviyor. Çünkü mübarek yer. Çünkü kendisi mübarek insan; Allah’ın mübarek kıldığı yeri seviyor ama Allahu Teâlâ hazretleri, o Muhammedüni’l-Emîn’e emreylemiş.
Muhammedüni’l-Emîn; o emîn, o tatlı huylu, güzel huylu, güzel yüzlü, adı güzel kendi güzel Muhammed-i Mustafa’ya emretmiş:
“Ben, seni peygamber seçtim, âlemlere rahmetimden dolayı acıdığımdan dolayı seni vazifeli gönderdim.”
يَٓا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُۙ
يَٓا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ
Yâ eyyühe’l-müzzemmil.[2] Yâ eyyühe’l-müddessir.[3] “Ey böyle elbisesine bürünüp de titreyip duran peygamberim! Ne o? ‘Vahiy geldi.’ diye ne titreyip duruyorsun?” Kum fe-enzir. “Kalk, Rabbinin emrini insanlara bildir; ikaz et, ihtar et, uyar, uyandır, onları.”
Cehaletten, küfürden, şirkten kurtulmaları için söze başla, Allah’ın davetine başla, kalk. Çünkü; Cebrail aleyhisselam’ı ilk gördüğü zaman, titremeye başladı, çok heyecanlandı.
Eve geldi; “Benim üstümü örtün.” dedi. Hz.Hatice validemiz de örttü. Vahiy tekrar geliyor, bırakmıyor peşini.
Yâ eyyühe’l-müddessir. “Ey elbisesine sarınıp bürünen peygamberim!” Kum fe-enzir. “Kalk ayağa, yatma, titreme, gevşeme! Kalk! Rabbinin emrini insanlara tebliğ et, onları korkut.”
“‘Bak böyle küfürde devam ederseniz, böyle müşriklikte devam ederseniz, cehennemde cayır cayır yanarsınız!’ diye korkut, Allah’ın azabını haber ver, ihtar et, ihbar eyle, bildir.” diye emir gelince ne yapsın?
Mübarek insan, kimseyi üzmek istemeyen insan, tatlı dilli insan, güleç yüzlü insan, herkesle iyi geçinen insan, herkesin sevdiği saydığı insan.
Ve enzir aşîreteke akrabîn. “En yakın aşiretlerini, sana yakın kavim kabileni çağır.” dediği zaman, Safâ tepesine çıktı, kendi kavmini isim isim çağırdı:
“Ey filanca oğulları, ey falanca oğulları!
Hepsi gittiler; çünkü itimatlı bir insan, boşuna konuşacak bir insan değil. Ciddi insan, gayri ciddi bir insan değil. “Allah Allah, bize sesleniyor.” diye gittiler.
Hepsi toplandılar; o da Safâ tepesinde, kayalıklarda... Zaten doğduğu ev, mahallesi yakın, Benî Haşim yurdu. Kâbe-i Müşerrefe de yakın. İnsanlar orada toplanınca dedi ki;
“Ey kavmim! Beni tanıyor musunuz?”
Tanıyoruz.
“Nasıl bilirsiniz?”
“Çok iyisin, çok dürüstsün, çok güvenilen bir insansın; paramızı, mücevheratımızı, her şeyimizi sana emanet bırakıyoruz, güvenilen insansın.”
“‘Tepeden gördüm; şu dağın arkasında düşman ordusu toplanmış, bu tarafa doğru geliyorlar, silahlılar, sizi asıp kesecekler, tedbir alın!’ desem, bana inanır mısınız?”
“İnanırız.” dediler. “Sen Muhammedü’l-Emîn’sin. Güvenilen Muhammed’sin. Sana inanırız.”
Dedi ki;
“Bakın, evet, şu dağın arkasından düşman gelmiyor ama böyle yaşarsanız âhirette cehenneme gidersiniz, cehennem tehlikesi var. Sizin bu yaşamınızdan daha sonraki âhiret hayatında; Allah’ın iyi kullarına cennet var. Allah’ın kahrının tecelli ettiği, Allah düşmanlarının cezalandırdığı yer var, cehennem var. Allah şirki sevmiyor; şirki bırakın! Küfrü sevmiyor; küfrü bırakın! İmana gelin, müslüman olun, Allah’ın varlığını birliğini anlayın, aklınızı kullanın, Allah’a güzel kulluk edin!” diye ikaz etmeye başladı.
Güzel, çok güzel bir şey! Ustalar şu taşları böyle yontmuş, böyle yerleştirmişler. Yukarısını da nakışlı yapmışlar. Akıl almaz güzel desenler; burası güzel, burası güzel.
Tamam işte, kim yapmış?
Taşı, ustalar yapmış. Bak, izleri var. Taş taraklarının izleri var, bunu böyle tak tak, tak tak vurdular, bunları yaptılar.
Bu önce neydi?
Ocaktan çıkmış taştı. Mihrabımızın kenarı oldu, üstü oldu, süsü oldu, ziyneti oldu. Şimdi o taşı buraya mihrap yapmışlar, eve ocak yapmışlar, beri tarafa eşik yapmışlar, şu tarafa kemer yapmışlar, bu tarafta da put yapmışlar; geçiyorlar karşısına, tapınıyorlar.
“Niye böyle elinizle yaptığınız konuşamayan, hareket edemeyen; aklı, idraki, hareketi, kabiliyeti olmayan taşa, ağaca, puta niye tapıyorsunuz? Tapmayın bunlara!”
Doğru değil mi bu?
Çok doğru.
Doğru ama, muhterem kardeşlerim, her inancın temsilcilerinin, etrafında böyle bir zümre meydana geliyor, takım meydana geliyor; o işi teşvik ediyorlar. Firavun’un öyle avanesi var, Nemrut’un öyle avanesi var, herkesin etrafında böyle çevresi var; tabi Kureyş’inde...
O mübarek Kâbe’nin hürmetine; “Orada hizmet olsun.” diye hizmet gören insanlar var. Ondan sonra da kendi akıllarından putlar icat etmişler, lât demişler uzzâ demişler menât demişler. Arapların bir sürü putu var; her kabilenin başka bir putu var. Hatta bazen putları, hamurdan kendileri yaparlarmış.
Hz. Ömer gülerek anlatıyor:
“Hamurdan yapardık, pişirirdik, sonra da yerdik.” diyor.
Bu kadar saçma sapan, bir inanç düzeni ama bir düzen, bir kadro meydana gelmiş. Onlar, o düzeni bozmak istemeyen insanlar oluyor. Araplar muhtelif yerlerden kalkıp, Kâbe’yi ziyaret etmeye geliyorlar.
Kâbe: Hz.İbahim aleyhisselam zamanından beri insanların kıymetini bildiği bir yer. Ondan önce de eski zamanlarda insanlar gelmişler ama sonra İbrahim aleyhisselam yeniden inşa etmiş. Şimdi onlar bu işe razı olmadılar. Makul söylüyor, doğru söylüyor, iyi söylüyor ama çeşitli sebepler oldu. Hak sözü kabul etmemek için çeşitli bahaneler...
Çeşitli şahsî bahaneler, ailevî bahaneler, menfaat bahaneleri... Bu işten hoşnut olmayan insanlar oldu. Alay edenler oldu, hakaret edenler oldu, itiraz edenler oldu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in getirdiği inanca, güya kendi akıllarından itiraz edenler oldu. Peygamber Efendimiz’e; “bu şair galiba” dediler, “kâhin galiba” dediler “sihirbaz galiba” dediler.
Mucizesini görünce “sihirbaz” dediler, istikbalden haber verince “kâhin” dediler. Güzel konuşunca, Kur’ân-ı Kerîm okuyunca “şair” dediler, bir şeyler yakıştırmaya çalıştılar.
Olayı bir ciddi incelemek lazım. Tabi ciddi inceleyip de kabul edenler de vardı. Hz. Hatice validemiz gibi, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz gibi. Bildiğiniz gibi, Mekke’nin aklı başında insanlarından kabul edenler de vardı.
Bir insan doğru yolda olabilir, ama doğru yolda olmasına rağmen karşısına bir takım itirazcılar çıkabilir. Binâenaleyh; tenkit edilmekten karşımıza çıkılmasından, muhalefet edilmesinden yılmamamız lazım.
Neden?
Hak yoldayız, Allah’ın yolundayız, Allah’ın sevdiği yoldayız.
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ
Küntüm hayre ümmetin uhricet li’n-nâs.[4]
Allah’ın seçtiği ümmetiz. Rütbemiz çok yüksek, omuzlarımızı görmüyoruz. Alnımızda iman yıldızı var. Kalbimizde iman nuru var.
Ehl-i tevhidiz, Allah’ın sevdiği zümreyiz, lâ ilâhe illallah diyen insanlarız, Allah’ın birliğini anlayan insanlarız, küfre girmeyen insanlarız.
Ben fakir olabilirim, yoksul olabilirim, cahil olabilirim, köylü olabilirim, işçi olabilirim, kırk tane yamalı hırka giymiş olabilirim, amma mü’minim.
Şimdi biz neyiz?
Biz; Allah’ın sevdiği, razı olduğu yola girmiş, mü’minleriz.
Bak Abdülaziz hocamız çok güzel söylemiş:
Lâ ilâhe illallah, Tevhîd-i Zâhiri, lâ ilâhe illallah; Allah var, şeriki naziri yok; bu tevhid tevhid inancı. Allah’ın birliğini söylüyoruz.
Bu Zâhir-i Tevhîd. Allah var Kulhuvallâhu ehad tek Allah, âlemlerin Rabbi, tek. İki tane olsa kavga ederler, iki tane olamaz; zaten akıl mantık kabul etmez.
Lev kâne fîhimâ âlihetün illa’llâhu lefesedetâ. “Kavga ederlerdi, birbirleriyle tutuşurlardı.”
Birisi; “Şöyle olsun.” derdi, ötekisi; “Hayır, öyle olmasın, böyle olsun.” derdi, karışıklık çıkardı.
Tek. Kulhuvallâhu ehad, Allahussamed. “Herkesin ihtiyacını karşılayan, herkesin el açıp, dua edip de kendisinden istediği merciin, makamın sahibi.”
Tek. Kulhuvallâhu ehad. Bu Tevhid-i Zâhiri’dir. Biz hepimiz, zâhir- tevhîdin ehliyiz, Allah’ı bir biliyoruz. İki demiyoruz, üç demiyoruz, çok demiyoruz.
Politeizme karşıyız, düalizme karşıyız, teslis’e trinite’ye karşıyız.
“Belki, öteki şaşıranlar gibi berikeler de şaşırabilir.” Allah bize İslâm’ı getirdi, öğretti elhamdülillah.
Biz biliyoruz ki;
Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh. “Allah var, şerîki nazîri yok, bir Allah.”
Kulhuvallâhu ehad. “Tek.”
Hem öyle bir tek ki başka hiçbir teke benzemez.
Almanın birisi müslüman olmuş. Geldi Almanya’da bana sordu, meraklı, diyor ki;
“Mehmet Zahid hocamız bu kitapta yazmış; ‘Allah birdir ama başka birlere benzemez.’ Bu ne demek?
Başka birlere benzemez... Başka birin benzeri, başka birler vardır. O bakımdan Allah’ın başka benzerleri olmadığından, öteki birlere benzemez.
Başka biri alırsın, bir elma alırsın, ortadan kesersin yarım olur. Birin altına bölü çizgisi koyarsın, iki koyarsın, bir bölü iki olur, yarım olur. Bir bölü beş olur, bir bölü on olur. Birle oynarsın. Bölersin, toplarsın, çıkarırsın, bir artı bir, dersin iki olur, bir eşit bir dersin ama Allah böyle değil.
Bir ama bu senin buralardan bildiğin birler gibi değil! Bir tek; eşi, şerîki, nazîri, misli, benzeri, dengi, küfüvvü, zıttı, muhalifi yok. Bu tamam. Anladık. Herkes anlıyor bunu, Allah bir. Parmağını kaldırıyor bir de. Hani bilinsin diye eşhedü en lâ ilâhe illallah parmağımızı da kaldırıyoruz. Bu tabi ,göze de hitap ediyor. Eşhedü en lâ ilâhe illallah, tamam.
Ama Abdülaziz hocamız ne demiş?
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. “Allah’ın elindeki, güçten kuvvetten başka güç kuvvet yok. Bütün güç kuvvet Allah’ın.”
Ne dilerse olur ne dilemezse olmaz. Dilemediği olmaz, “ol” dediği olur, “öl” dediği ölür, “olma” dediği olmaz.
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
İnnemâ emrühû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kün fe-yekûn.[5]
Ne demek?
Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman emreder.
Kün!
Kün ne demek?
“Ol” demek.
“Ol” der ona, olması gereken şeye, kün fe-yekûn “Olur.”
Bir kün demesiyle olur. Yaratmasının şeklinin de nasıl olduğunu insanların akılları idrak edemez ama “ol” der olur. Bir şeye “ol” der, olur. O kadar kolay olur. “Öl” der ölür; o kadar.
Gücün kuvvetin sahibi Allah ise, binâenaleyh ben Allah’ın dostu olayım da gelsin, bana birisi zarar versin. Cümle cihan bir tarafa, kâinat bir tarafa, elimin tersiyle iterim, hiçbirisinden korkmam. Korkmamış zaten.
Zaten Peygamberler korkmamış, büyüklerimiz korkmamış. Korkarsa Allah’tan korkmuş. Bir korkusu olmuş, o da; “Ya Allah’ın sevgisini, rızasını kaybedersem!” diye.
Mesela
وَالضُّحٰىۙ
Ve’d-duhâ[6] sûresi inmiş, neden?
Vahiy biraz kesilince Peygamber Efendimiz korkmuş; “Acaba Allah’ın hoşuna gitmeyecek bir şey mi yaptım? Acaba Allah beni sevmedi mi?”
وَالضُّحٰىۙ ﴿1﴾ وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰىۙ ﴿2﴾ مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰىۜ
Ve’d-duhâ. “Kuşluk vaktine and olsun ki.” Ve’l-leyli izâ secâ. “Çöktüğü zaman geceye and olsun ki” Mâ veddeake Rabbüke. “Rabbin seni terk etmedi, ayrılmadı senden.” Ve ma kalâ.[7] “Sana darılmadı da.”
“Resûlüm, ben seni seviyorum, korkma, ‘Vahiy biraz kesildi.’ diye endişelenme.”
Endişeleri o. Endişelenmişse, Allah’tan endişelenmişlerdir.
Musa aleyhisselam’ı düşünün, Firavun arkasından geliyor. Sahneyi gözünüzün önüne getirin. Kaçıyor; bunlar silahsız, sayıları az, şehirden kaçmışlar, gizlice yola çıkmışlar. Firavun’un askerleri haber almış; dirlikli, düzenlikli, silahlı birlikler ,tozu dumana katarak arkadan geliyor.
Musa aleyhisselam’ın ashâbı geriye bir baktılar, zavallılar titreşmeye başladılar. Çoluk var çocuk var, zayıf var ihtiyar var. Mü'min bunlar, kimisi fukara köle.
قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ ﴿61﴾ قَالَ كَلَّاۚ
Kâle ashâbu Mûsâ innâ le-müdrekûn. “Eyvah, yakalanacağız!” dedi.
Müdrekün, “Yakalanacağız.” demek, “İdrak olunacağız, yakalanacağız.”
“Eyvah, yakalanıyoruz, yakalanacağız!” dediler.
Musa aleyhisselam ne diyor?
Kâle kellâ[8].
Kellâ sözü çok önemli. Lâ var ama bir de kellâ var, “asla” demek.
Asla!
“Nasıl asla yâ Musa! Nasıl asla? Arkadan düşman geliyor; tozu dumana katarak, kılıcını sıyırmış, gözünü kan bürümüş, yakalayınca hepimizi kesecek. Önünde de deniz. Denize gelmişsin. Güldür güldür sular önünde. Nasıl kellâ bu?”
İşte bu, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ı bilen insanın kellâ’sı bu! Buna da tevhîd-i bâtınî derler. “İçteki tevhid.”
Güç kuvvet Allah’ın, sen gücün kuvvetin Allah’ın olduğunu biliyorsan, bâtınî tevhîde de ermişsin.
Her şey Allah’ın elinde. Allah dilerse yapar, dilerse korur. Allah koruyunca ,kimse bana zarar veremez. Korumazsa, cümle cihan bana fayda veremez. Hakiki tevhid bu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tabi söyledi anlattı, tatlı tatlı söyledi, güzel güzel söyledi, hep itiraz ettiler, hep zorbalık yaptılar.
Peygamber Efendimiz namaz kılıyor, namazını bozuyor, üstüne pislik dökmeye çalışıyor, şaşırtmaya çalışıyor. Vahiy geliyor, vahyi karıştırmaya çalışıyor. Arkadan fıs fıs laflar karıştırıyor.
Kur’an iniyor, Kur’an ayetleriyle alay ediyor. Allah delil gösteriyor; ukalalık edip, delilin karşısına çıkıyor.
Mazlum; işkence ediyorlar, alıyorlar götürüyorlar. Arabistan’ın sıcağı buranın sıcağına benzemiyor, muhterem kardeşlerim! Dayanılmıyor. Arabistan’ın sıcağında, kumların üstüne götürüyorlar, yatırıyorlar; ondan sonra işkence ediyorlar. Ateşi yakıyorlar, sırtını ateşe yapıştırıyorlar. Kadınları şehit ettiler.
İlk müslüman şehit kadın kim?
Sümeyye Hatun.
Ammar b. Yâsir ailesinin, Ammar ailesinin ızdırapları, işkenceleri. Bilâl-i Habeşî’nin çektiği sıkıntılar.
Ne diyorlar?
“Dininden dön!” diyorlar.
“Nereye döneyim, be adam! Ben lâ ilâhe illallah demişim, Allah’ın varlığını birliğini anlamışım; şu taşa mı döneyim ben?”
“Dininden dön!”
“Dönmem!” diyor, ehad ehad ehad.
Bilâl-i Habeşî hazretlerine, işkence bir taraftan devam ediyor; dermanı yok, bayılacak hâle gelmiş, inliyor, ehad diyor ehad ehad öldürseniz dönmem. Ehad. “Bir tek” diyor, “Allah’ın şerîki, nazîri yok.” diyor.
Bu işkenceyi arttırdılar; kız vermediler, yiyecek vermediler, içecek vermediler, ibadet ettirmediler.
Sonra ne yaptılar?
Yine baş edemediler.
Sonra ne yaptılar?
“Öldürelim.” dediler. “Öldürelim, bu Ebü’l-Kâsım Muhammed’i! Öldürelim!”
Öldürmeye kast ettiler, niyet ettiler, tedbir aldılar. İş o raddeye geldi. Baktılar iş; artık alay etmekle, sataşmakla, omuz vurmakla olmuyor;
“Şu Ebü’l-Kâsım Muhammedü’l-Emîn’i öldürelim, bu iş bitsin. İşi kökünden halletmiş olalım.” dediler.
Bir taraftan da tabii diyorlar ki;
“Tek kişi öldürürse kan davası olur. Ne yapalım?”
“Her kabileden bir tane insan seçelim, hep birden hücum edelim. Hepsi birden vursun, kim vurduya gitsin. Benî Haşim, bütün kabilelerle baş edemez. Ne yapalım, diyet veririz.” diye düşündüler.
Neticede, öldürmek kastına kadar vardılar. Müslümanların işkencesi de bitti de artık yaşama durumu kalmadı. O zaman Allahu Teâlâ hazretleri, hicreti emretti.
Hicret ne demek?
Hecere yehcürü hecren ve hicreten ve hicrânen.
Hicret “ayrılmak” demek.
Nerden ayrıldı Peygamber Efendimiz?
Ana baba yurdundan, doğduğu vatan-ı aslîsinden, sevdiği Mekke-i Mükerreme’sinden, âşıkı olduğu Kâbe-i Müşerrefe’sinden ayrı düştü, ayrıldı. Allah’ın emriyle, ayrılmak zorunda kaldı.
Nihayet, Medine-i Münevvere’den gelmiş olan insanlara, Peygamber Efendimiz Akabe’de, -hani büyük şeytanın taşlandığı yer var ya “Akabe” diyoruz, “cemretü’l akabe” durumu anlattı.
Onlar da dediler ki;
“Haklısın kabul.”
“Beni destekleyin.”
“Destekleriz, tamam, buyur, bizim şehrimize gidelim. Madem Mekkeliler seni kabul etmiyor, buyur bizim şehrimize gel. Biz, kendi canımızı koruduğumuz gibi seni koruruz, başımızın tâcı ederiz, yâ Ebe’l Kâsım Muhammed!” dediler.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i Medine-i Münevvere’ye davet ettiler ve böylece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize, Medine-i Münevvere; hicret edilecek yer olarak, belirmiş oldu. Oraya gitmeye karar verdi,
Bu işler nasıl oluyor?
Dikkat edilirse, Allah her şeyi planladığı için, evvelini, âhirini, her şeyi bildiği için; “Kulum, öyle yap, böyle yap.” diye önceden ayarlıyor. Mekkelilerin, azıtmaları üzerine Medine’ye davet de olunca, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke’den ayrıldı.
Hecere, hicret “ayrılmak.”
“Allah’ın peygamberi” olarak Mekke-i Mükerreme’den ayrıldı. Kendisi ayrılmadan önce de birçoklarını Medine-i Münevvere’ye gönderdi.
“Hadi bakalım önden siz gidin.” dedi.
Mus’ab b. Umeyr radıyallahu anh’i, Esed veya Esad b. Zurâre hazretlerini, gönderdi.
Hatta, o Medine-i Münevvere’ye önceden gidenler, orada bir grup teşkil ettiler, cemaat teşkil ettiler, toplanmaya başladılar, namaz kılmaya başladılar. Hatta o Medine’ye göçmüş olan müslümanlar, Cuma sûresi inmeden evvel, Medine’de toplanıp toplanıp Cuma namazı kılmaya başladılar.
Tatlı tatlı İslâm’ı anlatıyorlardı. Güzel güzel, yanık yanık Kur’ân-ı Kerîm okuyorlardı. İnsanları İslâm'a çekiyorlardı. Müslümanların sayısı artıyordu. O ilk gidenler hazırlıyorlardı ve sonunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de hicret etti.
Bundan çıkacak ders nedir?
İnsanı zorlayabiliyorlar, imanını yaşamasına imkân vermeyebiliyorlar, canına kast edebiliyorlar.
Ne yapacak?
Yılmayacak.
Ne yapacak?
Burada olmuyorsa olabilecek yeri arayacak. Bu küfür, bu şirk, bu putperestlik yok edilecek. Ama oradan ama buradan. İçeriden olmadı; o zaman Peygamber Efendimiz başka bir yere gitti.
Neden?
İslâm’ı yayması lazımdı. İlla, Allah’ın dinini tebliğ etmesi gerekiyordu.
Demek ki; burada olmazsa bir başka yere gitmek lazım. Peygamber Efendimiz’in ashâbına, Peygamber Efendimiz’in yanına gitmek, onun etrafında halkalanmak emrolundu.
Ayetlerde bildiriliyor ki;
İnne’llezîne teveffâhümü’l-melâiketü zâlimî enfüsihim. “Bir yerde durup da, dinini yapamayıp da ibadetleri yapamayıp da günahlı bir yaşamdan sonra ölen kimselere melekler der ki.”
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْۜ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِي الْاَرْضِۜ قَالُٓوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَاۜ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ
İnne’llezîne teveffâhümü’l-melâiketü zâlimî enfusihim.[9] “Günahkâr olarak, nefislerine zulmedici vaziyetteyken, ecel gelmiş, ölmek üzere olan kimselere melekler sorarlar:” Kâlû fîme küntüm? “‘Ne haldeydiniz siz, bu ne hal?’ diye sorarlar.” Kâlû. “Onlar derler ki.” Künna müstad’afîne fi’l-ard. “Biz yeryüzünde mağdur, zayıf, güçsüz, kuvvetsiz insanlardık. Bir yere gidemedik, dinimizi, Müslümanlığımızı yaşayamadık, ibadetlerimizi yapamadık; bu kâfirlerin dediklerini yaptık. Günah işledik, sevap işleyemedik, İslâm’ı yaşayamadık.” Ve ülâike me’vâhüm cehennem. “İşte bunların gidecekleri yer, sokulacakları tıkılacakları yer barınakları, sığınakları cehennemdir; cehenneme atılacaklar.” Kâlû. “Melekler onlara diyecek ki.” E lem tekün ardu’llâhi vâsiaten. “Yahu, yeryüzü geniş değil miydi? Sadece siz oturduğunuz şehir miydi, geniş değil miydi?” Fe-tühâcirü fîhâ. “Burada müslümanca yaşamıyorsanız,oraya geçseydiniz. Mü’minlik vazifelerinizi yapamıyorsanız, bırakıp da öbür tarafa gitseydiniz, imanınızı yaşayabileceğiniz yere gitseydiniz.”
Demek ki; insanın imanını yaşaması, Allah’a ibadet etmesi, Müslümanlık yapması, müslümanca yaşaması asıl olduğu için, doğduğu yeri, yaşadığı yeri, kazandığı yeri terk edip, imanını yaşayacağı yere, mü’min olarak yaşayabileceği yere gitmesi, vazifedir.
Gitmezse ne olur?
Ve ülâike me’vâhüm cehennem ve sâet masîrâ. “Cehenneme gider. Ne kötü yerdir cehennem, ne kötü gidilecek yerdir! Bir insan cehenneme gidecekse, vaziyet ne kadar fena! Ne kadar kötü bir yerdir cehennem!” buyuruluyor.
Onun için hicret etmesi lazımdı, hicret etmek mecburiyetti ve hakikaten, müslümanlar da mazeretleri olanlar müstesna Peygamber Efendimiz’in etrafında, Medine-i Münevvere’de toplandılar. İslâm'a hizmet ettiler, İslâm gelişti, kuvvetlendi.
Medine’nin eski adı Yesrib’di. Peltek s ile Yesrib.
İsmi değişti, ne oldu?
Medînetü’r-Resûl oldu, “Medine” oldu. “Peygamberin şehri” oldu. İslâm beldesi oldu, İslâm’ın, baş şehri oldu. Peygamber Efendimiz orada kuvvetlendi. Orada da, öldürmek istediler Peygamber Efendimizi. Hücum ettiler, asker gönderdiler, ordu gönderdiler savaşlar oldu. Allah, Peygamber Efendimiz’e galibiyet ihsan etti, kâfirleri yendiler, sonunda Mekke’yi de fethettiler.
Neyi öğreniyoruz, muhterem kardeşlerim?
Mühim olan ,müslümanca yaşamaktır. Nerede Müslümanlığı yaşayabilirsek, oraya gideceğiz.
Bu yeni sene için, ne yapacağımızı düşünmek, planlamak, azmimizi gayretimizi kuvvetlendirmek. Geçen seneki tecrübelere dayanarak, yaptığımız o hataları yapmayıp, yapmak istediğimiz ve yapamadığımız o iyilikleri yapmak için; geçen seneki hayatımızın tecrübelerinden istifade ederek, bu senemizi Allah’ın rızasına uygun geçirmeye çalışmak. Bu senemizin ve bundan sonraki ömrümüzün, hayırlı olmasını Allahu Teâlâ hazretlerinden dilemek.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp ,cennetiyle cemâliyle, müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
31.01.01 -
Hicri Yıl, Münafıklık,
23.09.1984 -
Medinenin Hurması, Hırsızın
