19.08.1987 - Günahlar, Ramazan

19.08.1987 - Günahlar, Ramazan
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yezni'z-zânî hıyne yeznî ve hüve mü'minün ve lâ yeşrebü'l-hamre hîne yeşrebühâ ve hüve mü'minün ve lâ yesriku's-sâriku hîne yesriku ve hüve mü'minün ve lâ yentehibü nühbeten zâti şerefin yerfeu'n-nâsü ileyhâ fîhâ ebsârehüm hıyne yentehibühâ ve hüve mü'minün ve lâ yeğillü ehadüküm dîne yeğulle ve hüve mü'minün fe-iyyâküm, iyyâküm.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş. Muhtelif kitaplar daha başka râvilerden de kaydetmişler.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
"Zina eden kimse, zina ederken mü'min değildir."
Mü'min olarak zina etmez. İmanı çıkar gider de o insan o günahı öyle yapar.
"İçki içen insan, içkiyi içtiği esnada mü'min değildir. Hırsızlık yapan insan, hırsızlığı yaptığı esnada s değildir. Mü'minken hırsızlık yapmaz. Yağmacılık yapan, başkasının malını eyleyen kimse herkes kendisinin gözlerinin içine bakıp dururken ve o da böyle mevki itibar sahibi bir kimseyken bu yağmacılığı yaparken, bu devlet malını veyahut millet malını başkasının malını yağmalarken mü'min olarak yağmalamaz. Bu günahları işlerken insanın imanı olsa mâni olurdu, o esnada imanı yoktur."
Başka bir rivayette de Efendimiz ilave olarak;
"Sizden birisi ganimetten bir şey çaldığı esnada mü'min değildir. Aman sakının, aman sakının, bu günahlara düşmeyin!" diye, tavsiye buyurmuş.
Muhterem kardeşlerim! İnsan günahları neden işliyor?
Nefsine mağlup olduğu için, şeytana uyduğu için işliyor. İnsanın en büyük düşmanı, nefsidir. Kendi içindeki nefsidir; çünkü insana günah işletir, helâkine sebep olur. Şeytana uydurtur, helâkine sebep olur.
Onun için bu nefsi haklamamız lazım; bu nefsin hakkından gelmemiz lazım. Bu nefsi pak etmemiz lazım, temizlememiz lazım, terbiye etmemiz lazım, yola getirmemiz lazım, hizaya sokmamız lazım. Canı çekse de istese de günahlara yanaşmayacak bir irade kazanmamız gerekiyor.
Nasıl kazanacağız?
İslâm dininin özelliği; en yüksek, en zor işleri, gayeleri, vasıtaları gayet güzel seçmiştir; herkesin tatbik edip öğrenip yapması mümkün olan vasıtalarla, çarelerle sağlamıştır. İnsanın nefsini terbiye etmesi, nefsine hâkim olması için elhamdülillah dinimizde çok hükümler vardır.
Bu nefis, yola gelmeyen bir nefis değildir. Evet, nefs-i emmâredir; insanlığa kötülükleri emreden, insanları yanlış yollara düşüren, insanlara günahları işleten nefsidir. Fıs fıs, fıs fıs içinden o kötülükleri ister; "İlla da şunu isterim." diye inat edip tutturur; ama bunu terbiye etmek de mümkündür.
Onun için her birimiz; "Günahlardan kurtulmamıza vesile olsun." diye bu nefsin terbiyesine önem vermeliyiz. Yoksa bu günahları işlerken insanın imanı kendisinden çıkıyor, gidiyor. İmanlı olan insana o anda imanı mâni olur; "Yok, ben bu işi yapamam!" der, döner.
Eski kitaplarda eski ümmetlerin maceraları anlatılırken Peygamber Efendimiz onları bize naklederken bunların misallerinden vermiş. Bazı insanlar günahın yanına kadar geliyorlar da tam günah işleyecekken Allah korkusu, imanı o günahı işlemesine mâni oluyor; "Ben bu işi yapmam." diye kendisini tutuyor, günahtan vazgeçiyor, geçebiliyor.
Demek ki vazgeçmek mümkündür.
O halde bu vazgeçmenin şartlarını öğrenmek, nefsi terbiye etmenin çaresini öğrenmek, her mü'minin en başta gelen işidir.
Kad eflaha men zekkâhâ ve kad hâbe men dessâhâ. "Kim nefsini terbiye edebilmişse, hizaya sokabilmişse o kurtulur. Terbiye edemeyen helâk olur, hüsrana uğrar."
Sonunda çok diz döver, yaka yırtar, saçını başını yolar ama fayda vermez. Bunun evvel vakti gençliktir. Daha evvelki vakti çocukluktur. Anne ve babaya düşer.
Çocuğa her istediğini vermemek lazım. Ağlıyor tepiniyor, tutturmuş;
"İlla şunu bana al!"
Bak nefsi nasıl onu yoluna çekiyor; ona her istediğinin verilemeyeceğini, iyi şeylerin verilebileceğini, kötü şeylerin olamayacağını küçükten öğretirsek tutturup gitmez.
"Aman çocuktur canım, bırak olsun, açık saçık giyinsin, istediğini alayım. Bırak çocuktur, ne isterse yapsın, komşunun bahçesinden meyve yolsun, koparsın, her gördüğünü istesin, tuttursun, ziyanı yok. Ben de onu çok seviyorum zaten, bir tanecik evladım, el bebek gül bebek!"
İşte çocuk böyle yürüdü mü, böyle büyüdü mü ondan sonra bir yaşa geliyor, hatasını anladığı zaman bile kendisini tutamıyor.
Bana gelen kardeşlerim var, mektup yazan kimseler var:
"Hocam, hata ettiğimi biliyorum ama kendimi tutamıyorum; ne yapayım?" diye, soru soruyor. Kendi hâlinden kendisi de pişman ama kendisini tutamıyor.
Demek ki muhterem kardeşlerim, nefsin eğitimine çocukluğumuzdan başlamamız lazım, çocuklarımızdan başlamamız lazım, çocukluk yaşından başlamamız lazım. Yanınızda olduğu halde çocuklara bazı şeyleri vermemelisiniz.
İmam Gazali öyle diyor:
"Zenginler dahi çocuklarına arada kuru ekmek yedirsinler, katık vermesinler, mahrumiyeti tattırsınlar ki çocuk mahrumiyetlere alışsın."
Askerlik ne güzel bir meslektir! İnsan askere gidiyor; orada mevkii makamı, babasının parası pulu para etmiyor.
"Hadi bakalım şuraya gideceksin, yürü, kalk, otur, yat!" bir eğitim oluyor.
Benim hoşuma gitti. Terbiye için bir vasıta olmuş oluyor. Nasıl düşmanı yenmek için bir askerî eğitim şart oluyorsa nefsi, nefis düşmanını yenmek için de küçükten beri bir eğitim şarttır.
Ben eskiden kızıyordum; "Yahu, ben üniversite mezunuyum, üniversitede hocayım, gelmiş beni yedek subay diye orduya çağırmış, bu komutanlar benim omzuma tüfek takıp da 'Sağa dön, sola dön, ileri marş, otur, yat, kalk!' diyecekler. Yahu, ben bu işleri yapacak adam mıyım?" diyordum; Kıbrıs hadisesi oldu sebebini anladım.
Sabahtan akşama onları yaptıra yaptıra askerin alt şuuruna yerleşiyor. Talim ve terbiye ile sıkıntı anında, heyecan anında yapması gereken şeyler alt şuuruna yerleşiyor; o zaman onu harp esnasında rahat yapıyor. Biz de harpte kazanmak için evvelki zamandan idmanlı olmalıyız.
Nefsi yenmek için küçükten gayretli olmalıyız. Küçük küçük şeylerde nefsimize muhalefet ede ede, o bize çok dayattığı zaman da "Eh, Dinlemiyorum işte seni!" diyebilmeliyiz.
Ne istiyor canın? Çok soğuk bir su istiyor.
"Hayır, sana soğuk su vermeyeceğim, iç bakalım şu ılık suyu!"
Canın ne istiyor? Gölgede yatmak istiyor.
"Hayır, seni güneşte gezdireceğim, dolaş bakalım da biraz başkalarının neler çektiğini gör. Köylü dayılar tarlada çalışıyorlar, harmanı biçiyorlar, bu güneşin altında, kalın kalın da elbiseler giyiyorlar, senin gibi ince elbiseleri nereden bulsun zavallılar. Onlar o sıkıntıyı çekiyor ya, sen de çek!" gibilerden çeşitlerini bilmiyorum artık.
Arada nefsinize muhalefet etmeye kendinizi alıştırın.
Ramazan'da bunu zaten dinimiz bize yaptırıyor; "umumî bir eğitim" diyorum ya size, Ramazan Müslümanlar için umumî bir nefis eğitimi terbiyesi mevsimidir.
O zaman yemek olduğu halde yemiyoruz. Sigara tiryakisi adam, Ramazan'da bırakabiliyor.
Bak gördün mü nasıl bırakıyormuşsun.
"Aman hocam, akşam ezanını iple çekiyorum, müezzin minareye ben de elimi cebime sokuyorum, şak bir kibrit çak, yak bir sigara."
E canım sabahtan beri bu vakte kadar durabildin, bundan sonra da durdun mu bu iş bitiyor işte, vücudunu zehirlenmekten kurtarıyorsun. Netice itibariyle idmanı yapıyoruz.
Su içmemeye, sigara içmemeye, günahlara bakmamaya idman yapabiliyoruz. İşte ondan sonra da onu devam ettirmek lazım.
"İbadet Ramazan'a mahsus değildir." diye ondan sonra da o hâli devam ettirmeliyiz ve arada sırada yapmamızda bir sakınca mahsur olmayan şeyleri de yapmamaya kendimizi tutmaya, bazen kuru ekmek yemeye, bazen aç durmaya, bazen yorulmaya, bazen koşturmaya kendimizi alıştırmalıyız.
Nefsin terbiyesi için "ilm-i tasavvuf" denilen bir ilim teşekkül etmiştir. Nasıl Kur'an'ın iyi anlaşılması için "ilm-i tefsir" teşekkül etmişse, Peygamber Efendimiz için ilm-i hadis teşekkül etmişse, nefis terbiyesi için insanın manevi bakımdan terakkisi için de "tasavvuf ilmi" teşekkül etmiştir. Zaten ayetlerde, hadislerde emirler vardır da intizama girmiştir.
Bunun iki yolu var:
Bir, nefsin dediklerinin aksini yapa yapa, yapa yapa ya o nefsin burnunu kırmak, nefsi aklın hâkimiyeti altına almak, nefsi; "Bu adam benim sözümü dinlemez, en iyisi ben bundan olmayacak şeyler istemeyeyim." durumuna getirmek.
Buna riyazet-i nefs derler.
Nefsi tazyik altında tutarak; az yiyerek, az uyuyarak, az konuşarak, çok çalışarak bu işi sağlama al. Bu bir yoldur, meşakkatli bir yoldur.
Hatta dervişler ihtiyacı olmadığı halde diyar diyar dolaşırlarmış.
Mesela Yunus Emre şiirinde ne diyor? Yunus Emre, derviş, tasavvuf erbabı. Diyor ki;
Gezdim Urum ile Şam'ı.
Anadolu'yu dolaşmış, Suriye'yi dolaşmış.
Gezdim Urum ile Şam'ı.
Yukarı illeri kamu.
Yukarı iller; Balkanlar, Kırım, Kafkasya vesaire. Yukarı illeri de dolaşmış.
Çok aradım göremedim.
Şöyle garip bencileyin.
"Benim kadar garibini, boynu büküğünü, biçaresini görmedim." diyor.
Başka bir şeye bağlıyor ama o arada da seyahat ettiğini söylüyor.
Eşrefoğlu Rumî öyle; falanca öyle, filanca öyle seyahat etmişler. Seyahatin meşakkatini çekmişler, kendisini tanımayan insanların arasında yardımcısız insanların arasında boynu bükük fakirane yaşamayı öğrenmişler.
Aslında memleketinde zengin varlıklı ama seyahate çıkmış, boynu bükük;
"Kim bu?"
"Canım hırpanî bir derviş."
Kimse onun ne olduğunu bilmiyor, kim olduğunu bilmiyor. O; nefsini terbiye etmek için seyahate çıkmış. Nefsi terakki etsin diye, sevap kazansın diye yapıyor.
Hudut boylarında, rıbatlarda nöbet tutmuşlar. Nefsi zapt etmek için bir çare.
Koca Kanunî Süleyman, Kanunî Sultan Süleyman, Muhteşem Süleyman iki yüz bin kişilik orduların sahibi, Avrupa'yı titreten, Viyana önlerine kadar Osmanlı devletini genişleten kimse diyor ki:
"Nefs hazzın ey muhibbi, vermegil hayvan sıfat. Zapt-ı nefs et, arif ol alemde; insanlık budur."
Padişah olmuş, sarayları var, orduları var; "Ey Süleyman!" diyor kendisine, " Nefsinin isteklerini, her istediğini hayvanlar gibi hemen verme!"
Hayvan acıkır yemeğe saldırır, susar suya saldırır, uykusu gelir devrilir yatar, kedi köpek şu bu neyse... Sen o hayvanların yaptığı gibi nefsin hazzını, istediği her şeyi verme; zapt-ı nefs et, nefsine sahip ol, onu zapt et, hâkim ol, arif ol; âlemde insanlık budur.
Demek ki insan; nefsine sahip olduğu, hâkim olduğu zaman hakiki insan olabiliyor. Öteki türlü senin yanında insan gibi davranır, yalnız kaldığı zaman bin bir rezalet yapar. Çünkü nefsine hâkim değil. Sen kapıdan çıkarsın, o günaha dalar.
Sen yanında dururken ses çıkarmaz, sanki Allah yalnız olduğu zaman onu görmüyor, sen gittikten sonra günahlara dalar.
Neden? Olmadı. Demek ki insanlık nefse sahip olmaktaymış; bu bir yol.
Bir de büyüklerimizin bir başka yolu var:
İnsanlar sevdikleri zaman her türlü fedakârlığı yaparlar. Parasını verirler, zahmetlere koşarlar, canlarını tehlikeye atarlar.
Sevmiş bulundum bir kere, gayrı ne çare, diyor; hani türkülerde de duyuyoruz, kulaklarımıza geliyor. Seven her şeyi yapabiliyor. Çünkü seviyor.
Buradan, bu gerçekten hareketle demişler ki; "Öyle şeyler yaparız ki gönlümüze Allah'ın muhabbeti yerleşir, başka bir muhabbete yer kalmaz; o aşktan, o muhabbetten dolayı günahlara dönüp bakacağımız gelmez. Nefis de Müslüman olur, nefis de Allah'ın istediğini, emrini, rızasını istemeye başlar, şeytanın istediğinden nefret etmeye başlar.
Bu da sevgi yolu, bu da muhabbet yolu, bu da ruhani terbiye yolu. Büyüklerimiz bu yolu tercih etmişler. Zikirle, zikri fazla yapmak suretiyle insanın içinde bir aşk, bir muhabbet hâsıl olduktan sonra o aşk ve o muhabbetle artık iyi insan oluyor, iyi işler yapıyor, günahlara dönüp bakası bile gelmiyor. Öldürseler, savursalar, kavursalar, didik didik ditseler, lime lime kesseler yolundan dönmüyor.
İşte bu gibi yollarla, tasavvufun -bir ilim dalı tabi- çareleriyle insanın kendi nefsine sahip olması lazım. Çünkü bu günahlar, manevi hastalıklar insanı ebedî, sonsuz, bitip tükenmez hüsrana uğratabilir.
Bir günahkâr bir günahı işlerken mü'min olarak yapamaz. O günahı işlemesine imanı mâni olacaktır, hayası mâni olacaktır.
"Yapamıyorum, yapmıyorum elim varmıyor, tetiği çekemiyorum." diyebilecektir, "Elimi uzatamıyorum." diyebilecektir.
Uzatabiliyor; imanı gitti.
Nereye gitti?
Kafasından iki karış yukarıya, bir yere gitti; o iman gittikten sonra, gözü döndükten sonra o günahları işliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize nefsimize hâkim olmayı nasip etsin. Apâşikâr düşmanımız olan şeytana uymamayı nasip etsin. Nasıl şöyle bir muma elinizi uzattığınız zaman eliniz yanar da üç beş gün parmağınız zonklarsa bu cehennem ateşi insana çok azap verir; o cehennem ateşini oradan kıyas edip insanoğlu da aklı varsa kendisini cehenneme düşürecek şeylerden kaçınmalıdır.
Bizler de öyle yapalım. Allah bize gayret kuvvet versin, aşk muhabbet versin, sevgi saygı versin, Rabbimizin bizi gördüğünü bilerek günahlardan uzak durarak, arifane edibane, zarif, kâmil mü'minler olarak güzel işler yapalım. Rabbimizden dileğimiz budur.
Muhterem kardeşlerim! Günahlardan kurtulmanın bir çaresi de iyi muhitlerde bulunmaktır, kötü muhitlerden uzak olmaktır. Malum, insan demirci dükkânına -böyle benim gibi- beyaz elbise giyip giderse akşama hanımından bir sürü azar işitir.
Neden?
Bir yere sürtünür, kara olur, üstüne kıvılcım sıçrar, şurasını yakar burasını yakar, bir şeyler olur. Arabayı tamir etmeye kalksa da öyle. Sağı solu kirlenir.
Neden?
Muhitte yağ var, kir var, duman var, pas var. Orada olunca ne kadar sakınsa da bir yerden bir şey sıçrar, gelir bulaşır.
Onun için iyi muhitlerde olmak lazım, iyi arkadaş edinmek lazım. Nefis istemese bile iyi insanların arasında olmak lazım. Ölç zihninden; "şunlar şunlar iyi insan" onların yanına sokul, onların meclisinde bulun ki iyi insanlarla bulununca da insan kendisini günahlardan koruyabilir.
Bir de günahlara götüren yollar vardır. Sen mesela "Bu akşam biraz eğleneyim, felekten kâm alayım, herkes alıyormuş; şairler de şiirlerde yazıyorlar, gazeller okunuyor. Boğaziçi’nde bir sefa sürelim, filanca gazinoya gidelim mehtap da gelsin sular da şıkır şıkır pırıldasın, gelsin içkiler, çalgılar çalınsın, rakkaseler oynasın; şöyle bir tatlı gece geçirelim." dedin.
Tamam sen daha buradan kalkıp oraya giderken günahın yoluna girdin. Gazinonun yoluna giderken günahın yoluna girdin. Yolları var, yolun başlangıcı var.
En iyisi başlangıçta adımı oraya atmamak; çünkü oraya adımını attın mı hadi insan öbür tarafa düşer. Günaha götüren yollara adım atmamaya dikkat edin. Orada kolaydır. Orada nefsinizi yenebilirsiniz ama günahın yanına kadar sokuldunuz mu o zaman gidersiniz. O zaman mıknatısın çektiği gibi günah sizi çeker, yapışırsınız, kurtulmak isteseniz de kurtulamazsınız.
Ta yanına kadar gelirseniz oradan yüzerek kurtulmaya çalışsanız bile uçurumun alt tarafını boylarsınız. İnsan sular arasında alabora olur.
O bakımdan tehlikeli yerlere günahlı yerlere yaklaşmamak da bir tedbirdir.
Bir başka tedbir de nefsin kuvvetlenmesini sağlayan yolları kapatmaktır. Askerlikte de buna; "ikmal yollarını kapatmak" diyorlar ya...
Nefis nereden kuvvetleniyor?
Nefis fazla yemekten kuvvetlenir. Sen şimdi gelsin pirzolalar, gitsin baklavalar börekler; karnını sımsıkı doyurdun mu, üstüne çayını içtin karnın tok oldu mu "Oh!" dersin, "Bir eğlence yok mu ya?"
Hacivat çıkıyor ya sahneye, karagöz; "Yâr bana bir eğlence!" diye sahnede bağırıyor. Karnı doydu mu insan başlar bir eğlence aramaya. Karnı aç olsa yiyecek arayacak, çare arayacak. Derdi üzüntüsü olsa o tefekkürüne dalacak ama gamsızlaşıyor.
Karnı doydu, başka bir derdi yok; "Acaba nerede, nasıl eğlensem?" demeye başlar.
Demek ki çok yememeli.
Çok uyuduğu zaman nefis kuvvetlenir, hiçbir şey yapmaz istemez.
"Yahu her gün saat beşte, altıda, yedide kalkıyordum, işe gidiyordum, akşama yine daha dinçtim. Bu pazar günü öğleye kadar horul horul uyudum, ikindide gözümü açamıyorum. Neden?"
Nefis kuvvetlendi.
"Her günden daha fazla istirahat ettiğim halde ikindide gözüm kapanıyor."
Kitap okuyacaksın okuyamıyorsun, laf dinleyeceksin dinleyemiyorsun.
Demek ki çok uyumak iyi değil.
Sonra insanlarla fazla karıştığı zaman onların her birisinden insana bir tesir gelir; oradan zarara uğrayabilir. Çok konuştuğu zaman çok söz yalansız olmaz; oradan bir zarara uğrayabilir. İşte ilm-i tasavvuf, erbâb-ı tasavvuf bize bunları bildirmiş. "Şöyle olacak, böyle olacak." diye bakıyorsun adam olgun bir insan oluyor.
Bizim bir profesör arkadaş vardı. Fransa'dan bir başka profesör gelmiş. O arkadaşın "Fransızcası iyi" diye, "Sen bu Fransız profesörü Ankara'da dolaştır, mihmandarlık yap, ev sahipliği yap." diye üniversite bunu vazifelendirmiş.
"Fransız profesörü aldım, Etnografya müzesine götürdüm." diyor.
Ulus'ta kaleye yakın yerdeki müzeye götürmüş.
"Fransız öyle açıkgöz ki bana uzaktan bir adamı gösterdi; 'şu adam derviş, istersen git sor.' dedi" diyor.
"Deme ya, nereden bildin?"
Bizim profesörün haberi yok; Fransız'ın haberi var.
"Şu adam derviş, tasavvuf erbabı; istersen git, sor." demiş.
O da konuşkan bir insan; adını söylesem bileceğiniz bir kimse. Gitmiş, o zata; "Selâmün aleyküm, nasılsın hemşerim?" demiş.
"Ben seni bir yerden tanıyorum." mu dedi nasıl sokulduysa, "Ne var ne yok?" derken, iyice bir itimadını kazandıktan sonra; anlamış ki erbab-ı tasavvuf. Fransız'ın tahmini doğru çıkmış.
"Nereden bildin?" diye soruyor.
Nereden bilecek, derviş oldu mu yüzüne bile aksediyor, hareketlerine bile aksediyor.
Kapıda; "Buyurun efendim, zât-ı âliniz önden buyurun." der, fedakârlık yapar. Konuşurken kibar konuşur. Övüldüğü zaman estağfirullah der, tevazu gösterir. Her hâlinden belli olur.
Onun için Allah cümlemizi güzel ahlâk sahibi olanlardan eylesin, nefsini yenenlerden eylesin, nefsinin esiri olanlardan eylemesin. Nefis bazen insanın burnuna halka takar, def çalıp oynatır. İnsan da oynar ortalıkta.
Neden?
Nefis hâkim olmuş, burnuna halkayı takmış istediğini yaptırıyor. Nefse yakayı paçayı kaptırmayın. Ama bu devirde iyi Müslüman olan insan, çok yüksek rütbe kazanır, çok yüksek derece alır.
Neden?
"Çok zor şartlar altında yine Müslümanlığını koruyabildi." diye.
Onun için yüksek rütbeleri almaya gayretli olun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
21.01.1990 -
Zemzemin Taşınması, Peygamber
19.04.1992 -
Ramazan Sonrası, Yemek
