24.06.1984 - Ramazan Sonrası, Riya, Tevbe, Cuma, Arife, Kurban, İbadet

24.06.1984 - Ramazan Sonrası, Riya, Tevbe, Cuma, Arife, Kurban, İbadet
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men ahsene's-salâte haysü yerâhü'n-nâsü sümme esâehâ haysü yahlû fe-tilke istihânetün istihâne bihâ rabbehu.
Sadaka resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Mukaddimede metnini okuduğumuz hadis-i şerif "riya" dediğimiz büyük manevi hastalıkla ilgili bir hadis-i şeriftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine ve İbn Hibban ve sair kaynaklarda kaydedildiğine göre şöyle buyurmuşlar ki:
Men ahsene's-salâte haysü yerâhü'n-nâsü. "O kimse ki kıldığı namazı insanların gördüğü yerde güzel yaparsa." Sümme esâehâ haysü yahlû. "O namazı yalnız olduğu zaman kötü kılarsa." Fe tilke istihânetün. "Bu bir hafife almaktır." İstihâne bihâ rabbehû. "O kul böyle hareket etmekle Rabbini hafife almıştır."
"Rabbini hafife alma tarzında bir istihânedir." buyurmuş sallallahu aleyhi ve sellem.
Biliyorsunuz bizim dinimizde kuru bilgi fayda vermez. Ulemamız; "Şeytanın da bilgisi çoktur." der. Hatta cennetteydi, cenneti gördü; bizim gayb olarak iman ettiğimiz şeyleri o orada gördü. Görmesi de yetmez, bilmesi de yetmez; bildiğine uygun, edepli hareket edecek, kulluğunu bilecek öyle hareket edecek; bildiğinin usulüne uygun hareket edecek. O da yetmez; usulüne uygun çok güzel tatbik eder de niyeti bozuk olur. Şeklen güzel, enfes bir namaz kılıyor, çok müstesna giyinmiş, tertemiz, pırıl pırıl misvak kullanıyor; ama maksadı filanca insanı kandırmak. Dış şekli istediği kadar güzel olsun, niyet iyi olmayınca kıymeti yok. Maksadı Allah'ın rızasını kazanmak ama biraz da "İnsanlar görsünler, beğensinler." diye bir niyeti var; o da olmaz.
Ortaklık da yok:
"Hocam hem Allah'ın rızasını istiyorum hem de insanlar biraz benim cevherimi bilsin; bu kadar ilmim var, bu kadar kemâlim var, biraz da onlar beni alkışlasın, biraz da sevsinler, hürmet etsinler!"
Öyle pazarlık da olmaz! Yapılan iş sırf Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmak için olacak.
Süfyân-ı Sevrî rahmetullahi aleyh müstesna bir insan, büyük evliyâullahtan hatta müstakil mezhep kurmuş. Tahta çıkınca Harun Reşit mektup göndermiş:
"Sen benim şehzadeliğimden tanıdığım bir kimsesin. Yanıma gelirdin, bana bilgi öğretirdin, dosttuk, ahbaptık, yabancı yabancı değiliz; birbirimizi biliyoruz. Ben halife oldum, herkes beni tebrike geldi; hepsini ihsanlara, bağışlara boğdum. Sen benim eski dostumsun, Bağdat'ı bırakmış, Basra'ya gitmişsin. Niye gelmiyorsun? Gel sana da vereyim, eski ahbabımsın." demiş. Sarayın çavuşu Bağdat'a geldiği zaman; üstü sırmalı, atlaslı elbiseli; atından inmiş, öpüp fermanı başına koymuş ve o anda Süfyân-ı Sevrî rahmetullahi aleyh uzatmış. Çavuş "saraydan geliyorum" diye kendisini bir şey zannediyor ama berisi de Allah'tan başka kimseden korkmuyor; onun da o hâli var. Talebelerinden birine demiş ki:
"Al şu zalimin beraatını da benim elim değmesin. Oku, ne diyor?"
Açmış, okumuş:
"Ya Süfyan! Biz seninle eski ahbabız, niye buraya gelmiyorsun? Ben başkalarına çok bağışlarda bulundum, gel sana da vereyim."
"Çevir arkasını." demiş, mektubun arkasını çevirtmiş;
"Ya Harun! Allah'tan kork, sen beytü'l-mâlin başına bekçi geldin, onları savurmaya gelmedin ki. Müslümanların parasını pulunu öyle sağa sola savurmaya hakkın yok; hangi delile dayanarak onlara harcıyorsun. Öleceğini unutma, takvaya sarıl, dinî vazifelerini yap!" diye bir sürü ağır ama doğru sözler yazdırmış. Çavuşa demiş ki: "Al bunu efendine götür!" Adam "Allah Allah! Benim halifeme, benim padişahıma hiç kimse böyle müdahale edemiyordu." diye şaşırmış, sapsarı kesilmiş.
Gitmiş Bağdat'a, mektubu Harun Reşit’e takdim etmiş. O da açmış, okumuş, şıpır şıpır gözlerinden yaş dökülmüş, "Doğru söylüyor, doğru söylüyor." diye ağlamış. O da insaflıymış ki hak sözü kabul edip ağlamış. Bu heybet karşısında o saray çavuşu bakmış ki hayat onun bildiği gibi sırmalı giyinmekle, atlara binmekle, yüksek insanlara hizmet etmekle olan bir şey değil; daha başka bir şey. Vazifesinden istifa etmiş, üstündeki şatafatlı elbiseleri çıkarıp basit bir elbise giymiş, Süfyân-ı Sevrî'ye talebe olmuş. O Süfyân-ı Sevrî bir gün evinden dışarı çıkmış. Asıl bu hikâyeyi anlatacaktım da "Bu Süfyan-ı Sevrî nasıl zât-ı muhteremmiş?" bir tanıtayım diye bu sözleri söyledim.
Dalgınlıktan abasını sırtına ters giymiş, yolda "Efendim abayı ters giymişsiniz." demişler. "Ben bu abayı 'üstüm örtünsün' diye Allah rızası için giymiştim. Şimdi Allah rızası için giydiğim şeyi kulların rızası için sırtımdan çıkaramam." demiş. Ters giymiş ama kulların rızasına aldırmamış.
Ebu Süleyman ed-Dârânî de meşhur evliyâullahtan bir zât, mutasavvıfînden, büyük zatlardan bir kimse. Bir talebesinin evine gitmiş. Adam bayram etmiş, "Büyük alim, faziletli veli evimizi teşrif eyledi, hoş geldi, safa getirdi." diye deli divane olmuş, sofra hazırlatmış; "Aman hanım aman! İkinci hacdan getirdiğimiz çok güzel tabak takımları var ya hocama yemekleri o tabaklara koy da öyle gönder." demiş.
Hocası;
"Riyakâr, senin iki haccın da batıl oldu, ikisi de boşa gitti! Var, yeniden hacceyle." demiş.
Neden, ne oldu?
"Birinci haccımızda getirdiğimiz değil, ikinci haccımızda getirdiğimiz tabaklar var ya onlara koy." dedi.
İki haccını da zikretti, şimdi orada hac söylemenin zamanı mıydı? Değildi.
"Şu renkli tabakaları." deseydi, olurdu.
"İbadetini söyledi; gösteriş oluyor" diye azarlamış;
"İki haccın da battal oldu, git yeniden haccet." demiş.
İşte gösteriş veya gösterişsizlik samimiyet veya samimiyetsizlik hakkında iki küçük fıkra; olmuş hadiselerden iki menkabe.
Müslümanların niyeti iyi olacak. Allah rızası için olacak, insanların beğenmesi beğenmemesi için olmayacak.
Mü'minin vasıflarından bir tanesi;
Ve lâ yehâfûne levmete lâim. "Kınayanın kınamasından korkmaz."
"Ben Müslümanım, Müslümanlığın gereği budur, beğenen beğensin; ben bu işi böyle yaparım."
Neden? Allah böyle emretti.
"Bu vakitlerde de böyle giyilir mi?"
Allah böyle emrettiği için giyilir; öyle giyinmek gerekir. Öteki türlü yapılmaması lazım. İnsanın bu şuura ermesi lazım.
Güney Afrika'dan Pakistan'a giden kardeşler gelmişler. "Hoş geldiniz kardeşler, konuşun" dedik:
"Lâ ilâhe illallah sözü bir kelimedir; insanın meslek tahsili gördüğü gibi, tıp tahsil ettiği gibi, mühendislik tahsil ettiği gibi, marangozluk öğrendiği gibi bu kelimeyi de öğrenmesi gerekir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz lâ ilâhe illallah dedi. Araplar da Arapçayı biliyorlardı, onlar da derlerdi ama yirmi üç senelik Peygamberliği sırasında onu öğretti, onun eğitimini yaptı." dedi.
Hakiki Müslümanlık böyledir. Hakiki Müslüman başkasının beğenmesi için yapmaz, hatta saklar; hayrını hiç kimsenin görmediği yerde verir. Bir yerde bir para veriyorsun; "hemen isminizi yazalım, baş duvara asalım." Duyduk!
Ankara'nın yakın köyünde hacı bir teyze varmış, köylerinin yanından çok yol geçtiği için arsaları, arazileri kıymetlenmiş, zenginleşmiş. Bizim de mahallemizde bir cami yapılacak, "gidelim şundan para isteyelim" dedik. Bir grup hâlinde gittik, hocalarımızdan bir tanesi dedi ki; "Hacı teyze, hayır yapmak iyidir. Bir kimse camiye yardım ederse, camiyi yaptırırsa Allah da ona cennette köşk ihsan eder. Hem istersen camiye senin ismini veririz, yazarız." deyince o köylü kadın o vaizi utandırdı:
"Aman evladım, benim isim filanla ilgim yok, Allah rızası için veririz! Hiç ismim bilinmesin, kimseler hâlimi bilmesin, namım nişanım olmasın" dedi.
Müslümanların işte böyle bir zihniyete sahip olması lazım; Allah için yapacak, kul için yapmayacak.
Bir insan camide namaz kılıyorken filanca hoca var der, filanca hacı amca bastonludur, kızıverirse bastonu bile indirir, "doğru düzgün kıl, der; aman şurada doğru düzgün kılayım." diye düşünerek, usulüne uygun namaz kılıyor. Evde iken ise "Üç dakika sonra televizyon programı başlayacak; dört rekatlı namazı üç dakikaya sığdırmam lazım." diyerek, paldır küldür kılıyor.
Camide böyle kılmıyordun, orada güzel kılıyordun, burada niye böyle yapıyorsun?
Öyle yaparsa ne demek olurmuş? Bu hadis-i şerif onu anlatıyor:
"Bir insan insanların gördüğü yerde namazı güzel kılar da yalnız olduğu yerde namazı kötü kılarsa o, Allah'ı hafife almış olur, Rabbini hafife almış olur."
İstihâne ne demek?
Heyyin görmek, "hafif görmek, hafif bulmak" demek. İstif'al bâbı, "bir şeyi bir türlü görmek" mânasına geliyor.
İstihâne bihâ rabbehû. "Rabbi'ni istihâne etmiş olur, hafife almış olur."
Neden?
Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri bizi her yerde, her halde görüyor, biliyor. Bize bizden yakın, bize şah damarımızdan yakın. Her hâlimiz O'na malum, her an O'nun huzurundayız. Biz O'nu göremiyorsak da O bizi görüyor. Yaptığımız her şey, hepsi kaydediliyor, hiçbir şey gizli değil. Ne karanlıkta ne aydınlıkta ne gecede ne gündüzde; hepsi biliniyor. Onun için insanın böyle dikkat etmesi lazım.
Hatta eskiler bu riya meselesine o kadar dikkat etmişler ki -siz de kabul ettiniz ki doğru olmuyor, gösteriş olmuyor- insan namazı evinde de güzel kılması lazım, bazıları da "Biz ne biçim adi insanlarız; bir iyilik yaptığımız zaman herkes bilsin isteriz, bir hayır yapmışsak, bir gece tesbih çekmişsek, bir hatim indirmişsek, cami minare şadırvan yaptırmışsak, plakayı hiç unutmayız, oraya koydururuz. Böyle isteriz ama "Bir günahımızı birisi duyacak." diye ödümüz patlar. Biz ne biçim adamlarımız! Günahlarımızı da söyleyeceğiz." demişler. Aksine beğenilmeyecek şeyi halktan saklamayıp söylemeye başlamışlar.
O da bir yol, bir meşrep, ona da kâni olmuş insanlar çıkmış. "Biz meziyetlerimizi halk bilsin istiyoruz; doğru değil. Hatalarımızı bilsin bakalım. Hatalarını söylemişler.
Ama bizim büyüklerimiz demişler ki: "Gizlice bir hata işleyip de tevbe edersen Allah seni affeder. Senin hata ettiğini başkası da görürse sonra; 'Bak herkes hata edebiliyormuş, o zaman ben de ederim.' şeklinde ona da hataya karşı bir laubalilik meydana gelir." diye 'Onu da söylemek doğru değil." demişler. Ama "Riya olmasın." diye bunu da düşünen insanlar çıkmış.
Allah-u Teâlâ hazretleri her işimizi rızasını düşünerek yapmayı bize öğretsin. Mürailikten, gösterişçilikten bizleri korusun; her amelimizi hâlis muhlis eylesin.
Men ahsene fîmâ beynehû ve beyne'llâhi kefâhü'llâhu mâ beynehû ve beyne'n-nâsi ve men aslaha serîretehû aslaha'llâhu alâniyetehû ve men amile li-âhiretihî kefâhu'llâhu dünyâhu.
Bu hadis-i şerifte yukarıdaki hadis-i şerifin aksi olan bir durumu anlatıyor. Abdullah b. Amr b. Âs'dan rivayet edilmiş, Müstedrek'te kaydedilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuşlar:
Men ahsene fîmâ beynehû ve beyne'llâhi. "Kendisiyle Allah celle celâlühû arasındaki hususları güzel yapan bir kimseyi."
Kefâhu'llâhu mâ beynehû ve beyne'n-nâs. "Allah kollar da onunla insanlar arasını tekeffül eder, kayırıverir." Ve men aslaha serîretehû. "İçini, gizlisini, bâtınını ıslah ederse." Aslaha'llâhu alâniyetehû. "Allah onun zahirini, aşikâr hâlini de ıslah eder." Ve men amile li-âhiretihî. "Kim ahireti için çalışırsa." Kefâhu'llâhu dünyâhü. "Allah onun dünyasına da kifayet eder, dünyasını onarıverir, tanzim eder, dünyalığını nasip eder."
Burada Resûlullah Efendimiz' in dilinden bir ilâhî kanun öğrenmiş oluyoruz. Demek ki insanoğlu esas itibariyle kulluğu güzel yapmaya çalışacak.
Sen nesin? "Allah'ın kuluyum."
Tamam, o halde kulluğunu güzel yap.
"Ama bir sürü iş var hocam. Dükkânım var, ailem var, çoluğum çocuğum var, başım kalabalık, derdim çok, sen beni bilmiyorsun."
Sen Allah-u Teâlâ ile kendi arandaki kulluk vazifeni bil; onu güzel yap. Allah-u Teâlâ seninle insanlar arasındaki işleri kolaylaştırır. Sen içini düzelt, Allah senin dışını düzeltir; dışa karşı itibarını artırır. Sen ahiretine gayret et, ahiretini imar etmeye, düzenlemeye çalış, ahiretinde cenneti kazanmaya çalış, cehenneme düşmemeye gayret et, ona çırpın; Allah dünyalığı da verir, merak etme. Bu dinimizde çok önemli bir kaidedir. Hani biz "mühim ibadet" diye, çocuklarımıza ilk önce namazı öğretiyoruz; abdestin alınma şeklini, namazın kılınma şeklini öğretiyoruz. "Sakal sünnettir." diye biliyor, "Hacca gitmek lazım." diye biliyor. Bunlar hep dıştan görünen şeyler olduğundan biliyor. Bir de iç âlemin muhteşem, mühim kaideleri var. Bunları bazı kimseler bilmiyor. İşin temeli, dinimizin özü olan mühim kaideler… Bu hadis-i şerif o mühim kaidelerden biri. Hem Allah'a kulluğunu esas alacaksın, onu güzel yapmaya çalışacaksın; Allah öbür tarafından kayıracak, onaracak, yardım edecek, nasıl olduğunu anlayamayacaksın, şaşıracaksın.
Adam çocuğuna nasihat etmiş, çocuk yola gelmiyor. Babası Müslüman, mücahit, evlat havai. Kalkmış babası bu şehirden, öteki şehre İslâm'ı tebliğ etmeye gitmiş. Sonra şehirden; "Oğlan ıslah oldu." diye haber gelmiş. O Allah'ın yolunda çalışınca Allah evdeki çocuğunu ıslah ediyor.
İnsanların kalpleri, zihniyetleri Allah-u Teâlâ hazretlerinin elinde değil mi? Çeviriverir, gönlüne bir yumuşaklık verir. Hz. Ömer Peygamber Efendimiz' i öldürmek için çıkmamış mıydı? O gece yolda yakalasaydı, öldürecekti, Kılıcını kuşandı, hararetli hararetli, hızlı hızlı giderken, gidişindeki acayipliği görünce oradan açılmadı mı, -söz dışına bile aksetmiş sonunda- o gece Müslüman oldu.
Neden Müslüman oldu?
Esrarı var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem elini açtı da "Yâ Rabbi! Şu dini iki Ömer'den biriyle takviye eyle." dedi. Peygamber Efendimiz' in duasına uğradı; yoksa o katı kalp kolay kolay yumuşar mı? Onun için her şey Allah-u Teâlâ hazretlerinin elindedir.
Evliyâullah bu kaideyi çok iyi bilmişler, kitaplarına yazmışlar. Onlardan bir tanesi de şudur:
Atâullah-ı İskenderanî hazretleri, Maarif Klasikleri arasında tercümesi çıkmış olan el-Hikemü'l-Atâiyye kitabında bir hikmetli, güzel söz zikretmiş:
İctihâdüke fî mâ dumine leke ve taksîrüke ammen tulibe minke delîlün ale'l-intimâsi'l-basîreti anke.
"Sana tekeffül edilmiş olan rızık vesaire hususlarda koşuşturup durman, buna mukabil 'onlara koşuşturacağım' derken kullukta ihmal etmen, namazında, ibadetinde, taatinde Allah'a karşı vazifelerinde ihmalkâr olman gözünün kör olduğuna alâmettir."
Nereden çıkarmış bunu? Bu hadis-i şeriflerden.
Neden?
İnsanın asıl vazifesi Allah'a kulluk etmektir, ötekiler sonradan gelir. Önce kulluk edecek. "Önce ben yaşayacağım." diye çalıp çırpabilir mi?
Çalıp çırpamaz.
Vurup kırabilir mi? Kıramaz.
Öldürebilir mi? Öldüremez.
Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerine itaatle başlıyor. Allah-u Teâlâ hazretleri bize bu güzel kaideyi de benimsetsin. Biz de Allah-u Teâlâ hazretleriyle aramızdaki işleri onarmaya, kulluğumuzu güzel yapmaya çalışalım.
Nedir bu hâlimiz? Ne zaman adam olacağız! Yıllar geçti geçiyor, ömür bitiyor, belimiz iki kat oldu, bu Ramazan da geldi geçti.
Ramazan'ın mehtabı hilâle döndü; onun da beli iki kat kıvrıldı. Böyle Ramazanlar gelip geçer; "Acaba bir dahaki Ramazan'a ulaşacak mıyız, biz ne zaman adam olacağız?" diye oturup ağlayalım. Kendimizi biraz düzenlemeye çalışalım.
"Nedir benim bu edepsizliğim? Ben nasıl Allah-u Teâlâ hazretlerinin kuluyum? Sabah akşam ihsanına mazharım; sıhhatteyim, afiyetteyim, lütf-u keremi ile perverdeyim. Her türlü hayrı ihsan ediyor, benim hatalarımdan, günahlarımdan dolayı rızkımı kesmiyor, ben de edepsizliğe devam ediyorum. Benim ne biçim hâlim var?" diye oturup insanın kendisine ağlaması lazım.
Sonra ahireti hedef almak lazım. Bir insan ahireti hedef aldı mı Allah-u Teâlâ hazretleri onun dünyasını da onarır. Bir kaide var da ondan. Er-Rızku ale'llâh. Her dükkânda vardır, içki şişelerinin yanında bile görürsünüz.
Er-Rızku ale'llâh ne demekmiş veyahut Arapçayı bilmez "Allah'ın dediği olur." der. Bir kere "Allah'ın dediği olur." denmez; "Allah-u Teâlâ hazretlerinin buyurduğu olur, dilediği olur." denir.
"Dediği" ne demek? "Onun dediği dedik" der gibi kaba bir ifade. "Allah'ın dediği olur." yazıyorlar, er-Rızku ale'llâh yazıyorlar; "Rızkı Allah verir." diyorlar. Ondan sonra içki şişesi satarak kazanmaya çalışıyor. "Ne yapalım bu olmasa geçimim olmuyor." diyor filan, madem insana rızkı Allah veriyor ne diye harama sapıyorsun? Sıkı dursana, biraz Allah'a tevekkül et.
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de emrediyor:
Ve ale'llâhi fe-tevekkelû. "Allah'a tevekkül edin!" diye emrediyor, tavsiye değil, emrediyor.
Ve men yetevekkel ale'llâhi fe-hüve hasbühû, diye vaadi de var.
Hiç tevekkül etmiyoruz, hiç Allah'a dayandığımız yok. Hep böyle "Haramdan helâlden nereden gelirse gelsin." diyoruz; sanki kendi gayretimizle biz çalışmazsak rızık bize gelmezmiş gibi…
O Pakistanlı arkadaş diyor ki:
"Allah bizim yaşamımız için gerekli olan her şeyi bedava vermiştir."
Havaya para veriyor musunuz?
Her nefeste hava çekiyoruz, veriyoruz.
Paralı mı? Değil.
Hava parasız geliyor.
Su paralı mı?
Her yerde bol; yaz gününde yağdırıyor, kış gününde yağdırıyor, dağların tepelerine yağdırıyor, denizden bulutlara taşıttırıyor, rüzgârlara üflettiriyor. Yukarıdakilerin ihtiyacını, suyunu, havasını, gıdasını da veriyor. Yeryüzü gıdalarla dolu. İnsana askerlikte öğretiyorlar; bizim komandoları alıyor, göle atıyorlarmış. Dışarıya çıkıyor. Yanında kumanya yok, para pul yok. "Düşman arazisine çıksa ne yapacak? Alışsın." Otlardan, yemişlerden, ağaç kabuklarından ne bulursa yiyip yaşar. Koyunlar nasıl yaşıyorsa sen de yaşarsın; her şey var, Allah bizim yaşamımız için gerekli her şeyi vermiş. Allah bizden kulluk istiyor. Çok doğru. Sanki biz yaşamımız için gerekli olan şeyleri çalışıp da mı elde etmişiz?
Hayır. O hâlde kulluğunu bilsene. "Biraz para kazanacağım." diye neden harama sapıyorsun? Helâlinden iste, helâlinden isteyenler de kazanıyorlar. Hadis-i şerifte bildirildiğine göre bu dünyanın rızkı, imkânı insana gölgesi, arkasından burnu sürte sürte, sadık köpeği, kuzusu gibi gelir. Allah yolunda yürürse insan, dünyası onun peşinden sadık kuzusu gibi gelir, mecburen gelir.
Neden?
Yazmıştık ya; er-Rızku ale'llâh, herkes biliyor ya, işte rızk Allah'ındır. Mecburen gelecek, sen istemesen de gelir, ağzını kapasan da zorla iki kişi gelir, çeneni açarlar, ağzına balı yağı akıtırlar. Hikâyesi var ama uzun "vaaz hep hikâyeyle geçecek" diye söylemiyorum. Onun için Müslüman tevekkül etmesini öğrense, iyi Müslümanlığı öğrense o zaman her şey düzelecek.
"Ben harama sapmam, helâlden istiyorum." de, bak nasıl gelir. Bu da ikinci mühim kaide oldu. İki esaslı kaide öğrendik, bunları iyi akılda tutun; dinimizin özü.
Men ahsene en-yetekelleme bi'l-arabiyyeti fe-lâ-yetekellemenne bi'l-fârisiyyeti fe-innehû yûrisü'n-nifâk.
Bu hadis-i şerif Abdullah b. Amr radıyallahu anh'ten Müstedrek'te rivayet olunmuş. "Daha sahih olan rivayet Abdullah İbn Ömerü'bnü'l-Hattâb'ındır." diye geçiyor…
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadisinde şöyle buyuruyor:
"Kim güzel Arapça konuşmayı becerirse."
Men ahsene. "Kim güzel yaparsa." En-yetekelleme. "Konuşmayı." Bi'l-arabiyyeti. "Arapçayı." Fe lâ-yetekellemenne. "Sakın ha konuşmasın." Bi'l-fârisiyyeti. "Farsçayla konuşmasın." Fe-innehû yûrisü'n-nifâk. "Çünkü o nifak meydana getirir."
Burada "Farsça" geçiyor. O devirde Araplar vardı; Arapların çevresinde en yakın yer, İranlıların diyarıydı; İran'la temasları kuvvetliydi. Yemen İran'ın hudutları içindeydi, Arabistan İran'ın hudutları içindeydi. O zaman "Pers İmparatorluğu" vardı, oralar İran'ın eyaletiydi. Onlar Farsçayı bilirlerdi, Peygamber Efendimiz birkaç Farsça kelime kullanmış. Mesela üzüm yerken dû demiş, "iki iki" demektir, demek ki bazı kelimeleri biliyor.
Bazı kitaplarda kaydediliyor ki Peygamberimiz' in sağlığında ashab-ı kiramın arasına İran'dan doktor gelmiş. Beklemiş beklemiş, aylar gelmiş geçmiş, bir kişi gelip müracaat etmemiş. Peygamber Efendimiz' in devri. İmanların kavi olduğu devir. Allah-u Teâlâ hazretleri kendisine halisane dua eden kulu mahrum bırakır mı? Deva ondan, şifa ondan, deva ondan, dert ondan; hepsi ondan olduğu için hiç kimse ona müracaat etmemiş; az yemişler, harama sapmamışlar. İhtiyaç olmamış. Demek ki İran'la ilgileri var; onun için hadis-i şeriflerde "Fârisiye" demiş.
"Kim güzel Arapça konuşmaya kâdir ise böyle iken Farsça konuşmasın." diye, nûn-i te'kîd-i sakîle kullanmış.
Fe lâ-yetekellemenne: "Sakın ha konuşmasın." demek. Çünkü münafıklık meydana getirir.
Burada "Farsça" deniyor ama başka dilleri de bunlara eklemek mümkündür. Buradan; "Bir Müslüman Arapçayı öğrenecek." diye bir mâna çıkıyor. Arapçayı bilmesi uygun olur; mümkünse onunla konuşması uygun olur. Bazı modern aileler var; Avrupa'da, Amerika'da okumuş babası, annesi İngiltere'de okumuş, gelmiş, evlenmişler, çocukları büyümüş, evde hiç Türkçe konuşmuyorlar.
Neden?
"Çocukları hep İngilizce konuşmayı duya duya İngiliz lisanını öğrensin. Neden? İngilizce geçerli bir dil; İş arasa iş bulur. Her yerde ilanı görmüyor musun? İngilizce bilenler tercih edilir." diye evde sadece İngilizce konuşuyorlarmış. Hiç kimse kızmıyor. Ama "Müslüman olmak dolayısıyla herkes evinde Arapça konuşsun, çocuğu Arapça öğrensin." desek ayağa kalkar. Oysa o zaman dinini öğrenecek, hadisi öğrenecek, imam efendi ayet-i kerimeyi okuduğu zaman oturduğu yerden hüngür hüngür ağlayacak.
Beyazıt camiinde Abdurrahman Hoca seneler önce bir güzel aşır okuyor. Afrika'dan gelmiş, kıvırcık, zenci, simsiyah, kapkara, katran gibi derisi var ama Kur'ân-ı Kerîm güzel, kıraati de güzel; hoca efendi de güzel okuyor. Nasıl ağlıyor? Gözünden inci dökülüverir gibi dökülüyor.
Neden benim gözümden değil de o zencinin gözünden dökülüyor?
Çünkü Arapça biliyor, mânasına vâkıf. O ayet-i kerimenin mânası karşısında dayanamıyor. Cahile sözümüz yok. İşte öyle olacak, imanı kavi olacak, her şeyi öğrenecek.
Onun için Arapçayı hepimizin güzel konuşması lazım; bu hadis-i şeriften çıkan ders o. Arapça'yı öğrenelim. Rabbimizin bize hitabı olan Kur'ân-ı Kerîm ki "Ramazan'da indi." diye bakın hep mukabeleler okuyoruz. İnsanın gözleri yaşarıyor. Genç çocukları ezberletmeye azmetmişler. Geçmiş karşımıza billur gibi; sanki pınardan sular akar gibi şırıl şırıl Kur'ân-ı Kerîm okuyorlar.
Bizim gönlümüz ne oluyor?
Biz bu yaşa geldik "Ne olacak hâlimiz?" demiyoruz, bu Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek istemiyoruz. Öğrendin; niye mânasını öğrenmek istemezsin?
O bakımdan bu dili öğreneceğiz, bu dili öğrenseniz Afrika'dan Endonezya'ya kadar derdinizi anlatırsınız. Afrika, Asya kıtalarında sözünüz geçer, lafınız dinlenir, derdinizi anlatabilirsiniz. Hiçbir şey olmazsa bakın Yahudiler Filistin'i aldılar, ölmüş bir dil olan İbraniceyi orada ihya ettiler; ölü olan dili konuşan dil hâline getirdiler, dirilttiler, şimdi konuşuyorlar. İnada bak, ibret al!
Men ahsene fîmâ bakiye ğufire lehû mâ madâ ve men esâ'e fîmâ bakiye uhize bimâ madâ ve bimâ bakiye.
Bu hadis-i şerif Ebû Zer radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş olup Ahmed b. Hanbel'de, Buhârî'de, Müslim'de, daha birçok kaynaklarda geçmektedir. İbn-i Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivâyet edilmiş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir insanın Müslüman olmadan önceki hâliyle Müslüman olduktan sonraki hâli hakkında bize bilgi vermiş:
"Kim geriye kalan ömründe güzel yaşarsa ömrünü güzel geçirirse evvelki affolunur. Kim geriye kalan ömrünü kötü sürdürürse hem o kötü sürdüğü ömrü için hem de evvelki için hesaba çekilir."
Bu kimin hakkında?
Bir insan Müslüman değildi; parmağını kaldırdı, kelime-i şehadet getirdi, Müslüman oldu ama evvelde neler yapmıştı? İçki içmişti, kumar oynamıştı, adam dövmüştü vesaire Müslüman olduktan sonra güzel hareket ederse Allah eski yaptıklarını affeder. Kötü hareket ederse eskisini de sorar. Zaten fıkıhta bir umumî kaide var; "İslâm daha önceyi siler." Kefarettir. "Kâfir kelime-i şehadet getirip Müslüman olduktan sonra evvelki işlediği suçların hepsi gider." diye kaide var.
Bu hadis-i şerif biraz daha müjdeli. Bir insan biraz daha gafilce ömür sürdükten sonra aklı başına gelir, tevbekâr olur; ondan sonraki ömrünü güzel geçirirse -bizde de yok mu kendimizi, akrabalarımızı bir düşünelim, evvelki hayatlarını bir düşünsünler, ne hatalar etmişlerdir, bundan sonra güzel ol, iyi Müslümanlık etmeye çalış- o zaman Allah-u Teâlâ hazretleri eskileri affeder. "Bundan sonra eski hamam, eski tas usulü devam ederse eski silinmez, devam eder; onun da cezasını vereceksin, onun da cezasına çarptırılacaksın." demektir.
Men ahyâ'l-leyâliye'l-erba'a vecebet lehû'l-cennetü leylete'l-arûbeti ve leylete arafete ve leylete'n-nahri ve leylete'l-fıtri.
Sadaka resûlullâh.
İbnü'n-Neccâr kitabına kaydetmiş. Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
"Kim şu dört geceyi ihya ederse cennet ona vacip olur."
Dört geceyi ihya etmek ne demek?
O gecelerde ibadet etmek, Kur'an okumak, namaz kılmak, tesbih çekmek suretiyle hayırlı işler yapmak; ihya böyle olur.
Bu dört gece hangileridir?
Leylete'l-arûbeti. Arûbe gecesini duymamışsınızdır. Bu, "cuma gecesi" demek. Araplar "Cuma" olmadan evvel bugüne arûbe derlerdi; İslâm geldi, her şey değişti. Peygamber Efendimiz' in gittiği şehrin adı "Yesrib" imiş, Peygamber Efendimiz değiştirdi, "Medine" oldu. İslâm değiştiriyor.
Cuma namazı kılındığı, bir araya toplanıldığı için o günün adına tesir etti; o gün haftanın "cuma günü" oldu.
Dinî takvimde akşam ezanıyla birlikte yeni bir gün başlar. Sabahla başlamaz, akşamla başlar. Onun için Şevval'in hilâlini görünce "ertesi gün bayram olacak" diye o akşam teravih kılmayacağız.
Gökyüzüne bakacağız; orada hilâli görüverdik mi bayram yapacağız. Çünkü yeni ayın geldiğine alâmettir. Artık o akşam teravih kılmayacağız; görmezsek kılacağız. Ramazan'ın başında da öyleydi, hilâli gözledik, gözledik, gördüğümüz gün hemen teravihi kıldık. Ertesi gün orucumuzu tuttuk. Şer'î ahkamda akşamdan başlıyor. Onun için cuma gününü ihya etmek isteyen kimse ne zamandan ihyaya başlayacak. Perşembe günü akşam namazından gece başlıyor. O zamandan itibaren ihyaya başlayacak.
İkinci gece hangisidir?
Leylete'l-arefeti. "Arefe gecesidir."
O ne zaman olur?
Mâlum Kurban Bayramı’nda, hacılar hacca giderler. Zilhicce'nin sekizinde Mina'ya gelirler, dokuzunda Arafat'a çıkarlar ama o gün bayram değil, bayramdan bir gün öncedir. O Arafat'a çıktıkları güne yevmü arefe derler. "Arefe günü" çok önemli bir gündür, çok önemli bir gecedir; o zaman oruçlu olmak, o zaman ibadet etmek, o geceyi ihya etmek çok kıymetlidir. Hacılar orada zaten ibadet içinde olacaklar. Orada tozlara, topraklara sarılmış baş açık, yalın ayak Mevlâ'nın kulluğunda olacaklar. Onlar için bir şey değil de siz, burada olanlar için önemli.
Üçüncüsü leylete'n-nahri. "Kurban kesme günü." Nahr devenin can damarını keserlermiş, damarı akınca ona nahr deniyor. Aslında "Deve kurbanı" demek, esas kesmeye Araplar zebh derler. Burada nahr "devenin can damarını kesmek suretiyle kurban etmek" kelimesinden alınmış.
Yevmü'n-nahr ne demek?
"Kurban Bayramının birinci günü" demek. Hem arefe günü hem bayramın birinci günü çok önemli.
Ve leyletü'l-fıtr.
"Fıtır gecesi" ne demek?
"Ramazan Bayramının gecesi" demek. Ramazan gecesine dikkat edelim, o geceyi ihya edelim; o geceyi ibadetle, taatle geçirelim.
Ondan sonra da Kurban Bayramı gelince; bir Arefe günü bir de ondan sonraki günü de ihya etmemiz lazım.
"Kim şu dört geceyi ihya ederse cennet ona vacip olur."
Bunu kaçırmayın. Hadi iş pratiğe döküldü madem size bir şey daha söyleyeyim:
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuş:
"Bazısına yedi yüz kat sevap verilir; yedi yüz kat sevap verilen amellerden birisi ana babasına sarf ettiğidir, Allah ona yedi yüz misli verir. Terlik, mendil, pabuç, gömlek, çorap aldın, güzel koku ikram ettin, ananı babanı sevindirecek bir şey yaptın. Annene entari, başörtü, çanta aldın… Neyse, böyle sevindirerek hediye almanın karşılığı yedi yüz mislidir. Ailesine, kendi evine yaptığı hayır yedi yüz mislidir. Ondan sonra Ramazan Bayramı’nda kurban keserse yedi yüz misli. Kurban Bayramı’nda kesecek ya Ramazan Bayramı’nda da keserse o da yedi yüz misli sevaptır."
Onun için durumu müsait olan Ramazan Bayramı’nda da kurban kesiversin.
Herkes kebabı yer, külbastıyı yer; gelen misafirlere de göğsünü gere gere "Otur ya, yemeğimiz var." dersin; muhabbet, dostluk, ahbaplık olur. Alırsın bir budunu filanca aileye verirsin, ötekini öbür tarafa verirsin. Bu da tavsiye edilecek bir ibadettir; hatırınızdan çıkartmayın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
26.06.1984 -
Dünya Malına Önem,
23.01.1983 -
Niyet, Oruç, Ramazan
