Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Kâtimü'l-ilmi. "İlmi ketmeden, söylemeyen..." Vermiyor, biliyor ama öğretmiyor, ağzını kapatmış saklıyor. "İlmini ketmeden kimseye..." Ye'l-anuhû küllü şey'in. "Her şey lânet eder." Seni cimri, seni melun, biliyorsun da bildiğini başkasına öğretmiyorsun diye her şey lanet eder.
Neler?
Hatte'l-hûtü fi'l-bahri fe't-tayru fî's-semâi. "Denizdeki balık ve havadaki kuş bile." Cümle mahlukat... Bizim dinimiz ilme ne kadar önem vermiştir tarif edilmez. İnsan ilim yoluna girdi mi cennet yoluna girmiş demektir. Yürürse elhamdülillah o yolun sonu cennete kadar varır. Biraz sabret, yürü bak, sonu cennet.
İlmi saklamak yasaklanmıştır. Burada izah edilmesi gereken iki nokta vardır. İlim ehlinden saklanmaz. Falanca genç istidatlı, ehliyetli, edepli terbiyeli ve ilmi hayra kullanacak bir kimse. Ona bildiğini öğretmezsen senin yakana yapışırlar. Melun olursun. Her şey sana lânet eder. Yerdeki gökteki şeyler lânet eder. İlmi öğreteceksin. Öğretmezsen öğrenmek isteyen o talebeye zulümdür o. Edepli, terbiyeli talebe gelmiş senden öğrenecek. Çırak sanatı, talebe ilmi öğrenecek, öğretmekle vazifelidir. Sakladığın zaman kıyamet gününde onların ağızlarına ateşten gemler vurulacak. O saklayanlar cehennemde öyle azaplandırılıcak. Sen biliyordun bildiğini öğretmedin diye ateşten gemler ile gemlenecek deniliyor. Bu iki manayı ihtiva eder; birincisi cehenneme girecek demektir bir de cehennemde bu tarzda azaplandırılıcak demektir.
Onun için insan bildiğini söylemeli, başkasına öğretmeli. Siz de duyduğunuz hadisleri iyi duyun, iyi öğrenin ve başkasına da öğretin. İnsan bildiğini saklamayacak. Şahitlik de böyledir.
Hadiseyi gördün, vuran şu ama şirret bir adam, söylersem bana da zararı dokunur [diye düşünüyorsun.] Başkasına iftira ediyorlar, sen de biliyorsun ki o hadiseyi iftira edilen yapmadı bu yaptı. Biliyorsun, senin içinde bilgi var ama o bilgiyi bir sebepten; korkundan veya taraf tuttuğundan saklıyorsun. Bu da aynı gruba dâhildir. Bildiğini söyleyeceksin.
Âlim. Birisi geldi bir şey sordu; korkmayacak, söyleyecek. Allah-u Teâlâ hazretleri ilim adamlarıyla ahd-u peymân eylemiştir, anlaşması vardır. İlim adamı hak bildiği şeyi kullara dosdoğru söyleyecek, korkup saklamayacak. Şu zengindir, söylersem bana darılır, yardım etmez. Şu validir, söylersem kızar, şöyle yapar. Öyle şey yok! Hak bildiği şeyi söyleyecek. Allah'a karşı mesul. Söylemesi lazım. İlmi saklarsa Allah onu çeşitli cezalara çarptırtıyor. "Gökte kuşlar, denizde balıklar dâhil bütün her şey ona lânet eder."
Demek ki ilmi ehlinden saklamayacağız. Bir de bu madalyonun öteki tarafı, perdenin bir de arka tarafı vardır o da şudur ki; ilmi nâehle, nâehil adama da ilim vermek doğru değildir, verirsen mesul olursun.
Hocam olur mu? Olur. Bir misal ile söyleyeyim bak sen de kabul edeceksin.
Birisi geldi, sinirinden tir tir titriyor elinde tabanca var, "Ali Efendi nerede söyle!" diyor. Sen de Ali Efendi’nin nerede olduğunu biliyorsun.
Söylersen ne olacak? Bu adam bu sinirle ona kızmış burnundan soluyor, bu tabancayla gidecek onu öldürecek.
Söyler misin? Söylersen mesul olursun. Ne diye söyledin adamı öldürttün diye Allah senden sorar.
Evet, ben Ali Efendi’nin yerini biliyorum. Demin şuradan sokaktan geçti evine girdi dersen gidecek öldürecek adamı, mesela.
Başka bir misal verelim. Bir adam geliyor senden din ilmi öğreniyor. Adam hain, Avrupalı, müsteşrik, Müslümanların ilimlerini öğrenecek ondan sonra da Müslümanları sırtından nasıl hançerleyebilirim diye o bilgiyi kullanacak.
Doğru mu öğretmek? Olmaz! Öğretirsen vebal altında kalırsın.
Hz. İsa aleyhisselam demiş ki; "Domuzların boyunlarına gerdanlık takmayın."
Domuzun boynuna gerdanlık takılır mı, ne demek istiyor?
Nâehile ilim öğretmeyin, onu ilimle süslemeyin. İlmi ehline öğretin. Onun için talebeyi iyi seçmek lazım, öğreteceğin kimseyi iyi seçmen lazım.
Öğrendiği şeyi hayra mı kullanacak, şerre mi kullanacak?
"Geliyor, tasavvufu öğreneceğim." [Diyor.] Ne yapacak? İstismar edecek, dünyalık kazanacak.
Öğretmeyeceksin, öğretirsen vebal olur. O dini istismar edecek, cebini doldurmaya bakıyor. Onu kovacaksın, ona öğretmeyeceksin ama öbür tarafta boynu bükük duruyor, onun peşinden koş, gel de yalvar yakar, yevmiyesini ver ona öğret. Ehline öğretmezsen ehline zulmedersin, nâehle öğretirsen ilme zulmedersin yazık olur.
Nazlı, nazenin kızını sarhoş ayyaş serseri bir kimseye verir misin?
Vermezsin. Kızcağıza yazık eder! Vurur, döver, kırar geçirir, hayatını zindan eder. Onun gibi nâehle de ilim verilmez.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi ilme ehil eylesin, ilmin kadr-ü kıymetini bilen eylesin, öğrendiğini başkasına, ehil kimselere nakleden kimse eylesin."
Kâdeti'n-nemîmetü en yekûne sihran. "Nemime nerdeyse sihir ola yazdı." Hadis-i şerifin mânası bu.
Nemime ne demek? Nemime, nemmamlık demektir. Nemmamlık ne demek?
Birisinden söz alıp ötekisine gidip o sözü söyleyip aralarını bozmak için söz taşıyıcılık yapmak. İki kimsenin birisiyle konuşuyor ondan duyduklarını, işittiklerini öbür tarafa, Ali Efendi sana şöyle dedi, böyle dedi filan onu buna kışkırtıyor, kızdırıyor iki ara bozuluyor birbirlerine söz taşımalar yüzünden hasım oluyorlar. Bu söz taşımaya nemmamlık, nemime derler.
Gıybet nasıl günahsa söz taşımakta günahtır. Ara bozuyor çünkü. Bizim dinimiz bozucu şeyleri yasaklamıştır, yapıcı şeyleri teşvik etmiştir. Gıybet, ara bozuyor yasak; nemime, ara bozuyor yasak; mizah, kalp kırıyor yasak; yalan, her şeyi alt üst ediyor yasak. Buna mukabil hayırlı, iyi şeyler teşvik edilmiştir.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte diyor ki; "Söz taşıyıp, getirip götürme nerdeyse sihirbazlıkla denk olayazdı." Sihirbaz cehenneme gidecek. Sihir günah, haram. Onun kadar kötü bir şeydir diyor.
Bu nemime denilen şey çokça da yapılır. [İnsan] farkında olmadan çok yapar. Yani size siz yapmazsınız bile diyemeyeceğim. Hani umumiyetle, eh Allah razı olsun bizim kardeşlerimiz iyidir hoştur, başkalarından üstündür filan [deriz] ama insan gizli aşikâr, bilir bilmez bunu yapar. Onun için sözünüze dikkat edin. Birinin lafını ötekisine nakletmeyin. Gıybet, dedikodu etmeyin, nemmamlık yapmayın. Sihirbazlıkla denk tutulacak, ara bozmaya sebep olan bir kötü huy olduğundan cezası ona göre ağır olur.
Hocamız rahmetullahi aleyh bir güzel fıkra yazmıştı onu da bu münasebetle anlatayım. Musa aleyhisselam'a Allah-u Teâlâ hazretleri vahyetmiş demiş ki;
Yâ Musa! Bu şehirde bir nemmam, laf taşıyan, ara bozan bir kimse var, onun yüzünden bu şehirden bereketimi esirgedim. Bu şehre lütfumu, bereketimi kestim demiş.
Bilmiyorum siz olsaydınız, böyle bir şeyle muhatap olsaydınız ne derdiniz?
Musa aleyhisselam da demiş ki:
"Yâ Rabbi! Onu bana bildir de kulağından tutup şehirden dışarıya atayım. Şehre zararı dokunuyor, Allah'ın lütfu keremi gelmiyor, çıkartayım bu şehirden." demiş. [Allah-u Teâlâ hazretleri] demiş ki:
"Yâ Musa! Ben onu söz taşıyor, başkasının aleyhinde konuşuyor diye onun yüzünden bu şehri lütfumdan mahrum bırakıyorum. Hiç aynı kötü şeyi kendim yapar mıyım? Onun adını sana verir miyim?"
Bak, o kötü huyluyu peygamberine söylemiyor. Allah dilerse bildirir dilemezse bildirmez. Allah'ın veli kulu ta on yıl sonra olacak şeyi bilir de burnunun ucundaki kuyuyu görmez düşebilir. [Allah'ın] bildirdiğini bilir, bizatihi kendisinde bilmek yok, Allah bildirdiği için biliyor. Bir hikmete mebni bildirmezse bilmez. "Hiç ona nemmamlıktan dolayı kızarken ben nemmamlık yapar mıyım?" demiş. Bu fıkra çok hoşuma gitti.
Dikkat edelim de ara bozmamaya, laf taşımamaya, koğuculuk yapmamaya gayret edelim; güzel huylu, tatlı dilli, yapıcı içtimaî münasebetleri tamir edici kimseler olalım inşaallah.
Kâde'l-halîmü en yekûne nebiyyen. "Halim kimse peygamber olayazdı. Nerdeyse peygamber olacak gibi oldu." Halim kimse peygamberlik derecesine çıkacak gibi oldu nerdeyse o kadar kıymetli.
Halimlik ne demek? Hocamız şerhinde tarif etmiş. Manası şudur ki;
Halimlik, aceleyi terk etmek." Acele etmeyeceksin, ağır başlı düşüne taşına hareket ediyor. Ve'l- ukûbeti. "Cezayı aniden vermeyecek."
Gel buraya, çat çut çat!
Bana niye vurdun baba? Sen şunu yaptın, bunu yaptın!
Ama öyle olmamıştı ki, annem gel dedi de ondan yaptım.
Hay Allah, ondan mıydı? Ama bir kere dövdün...
İnsan cezayı acele, birden yaparsa ne olur? Sonunda pişmanlık duyabilir.
Hele o kafa kesmek tarzında filan olursa daha da beter olur. Ver bir ceza, kesin kafasını... Kafası kesildikten sonra suçsuzluğu anlaşılırsa o adamın kafası yerine gelir mi?
Gelmez.
İşte onun gibi insan yaptığı işlerde aceleyi, cezayı birden vermeyi bırakır da ölçerek, biçerek yaparsa, sükûn ve vakar ile hareket ederse o kimseye hilim sahibi insan, halim insan derler. Kızmıyor, sinirlenmiyor, serinkanlılıkla hadiseyi makul bir mantıkla düşünüyor, ondan sonra yapıyor. [Hilm] çok kıymetli, fevkalade kıymetli bir vasıftır. Onun için peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "[Hilm] nerdeyse peygamber olayazdı, nerdeyse peygamberlik mertebesini bulacaktı."
Onun için bu güzel vasfa sahip olmaya çalışalım. Sinirlenmeyelim, düşüne taşına…
Halim selimlik sıfatını Allah cümlemize ihsan eylesin.
Bu hadis-i şerif şöyle; "İnsanlar cennette, Rahman olan Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i okuduğu zaman, -cennette kendi kelamını bizzat kendi okuyacak- hiç duymamış gibi dinleyecekler." Allah Allah! Ne zevk ne sefa ne güzellik! Rahman olan Allah-u Teâlâ hazretleri o Kur'an'ı orada okurken hiç işitmedikleri gibi gelecek; o kadar lezzetli, o kadar hoş, o kadar zevkli, o kadar mest edici olacak. İnsanlar kendisinden geçecek. Allah-u Teâlâ hazretlerinin bizzat kendisinden, bizzat kendi kelamı Kur'ân-ı Kerîm'in tilâvetini orada duydukları zaman;
Kâde'l-halku lem yesmeu'l-kur'âne. "İnsanlar nerdeyse Kur'an'ı duymamış gibi olacaklar." Hîne yesmeûnehû mine'r-rahmâni. "Rahman olan Allah'tan onu dinledikleri zaman." Yetlûhü aleyhim yevme'l-kıyâmeti. "O Kur'an'ı Allah-u Teâlâ onlara kıyamet gününde okuyacak." Okuduğu zaman o kadar büyük bir lezzet, o kadar büyük bir zevk, o kadar güzel bir hal olacak. Allah-u Teâlâ hazretlerini cennet ehli mehtaplı gecede dünya ehlinin mehtabı gördüğü kadar aşikâr bir şekilde göreceklermiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize cemâl-i bâkemâlini öylece görmek ve kelâm-ı kadimini kendisinden böylece işitmek nasip eylesin.
Ke'ennehüne'l-yakûtü ve'l-mercân yenzuru ilâ vechihî fî-haddihâ asfâ mine'l-mir'âti ve inne ednâ lü'lüetin aleyhâ le-tudi'u mâ beyne'l-maşriki ve'l-mağribi ve innehâ yekûnü aleyhâ seb'ûne sevben hattâ yerâ muhhu sâkihâ min-verâi zâlike.
Bu hadis-i şerif de müminlerin cennetteki sefalarından bahsediyor. Malum olduğu üzere Allah-u Teâlâ hazretleri cennette kullar için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği hiç kimsenin hatır ve hayaline sığmayacak nimetler hazırlamıştır. Müjdeler olsun ki gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş ve kimsenin tahayyül edemeyeceği kadar mükemmel. Tahayyülün üstünde hoş, güzel şeyler hazırlamıştır.
Onlardan bir gurubu şudur ki, Allah-u Teâlâ hazretleri mü'min erkeklere huriler ihsan edecek, lütfedecek;
Ke'ennehüne'l-yakûtü ve'l-mercân. "Onlar, o huriler yakut ve mercanlar gibi olacaklar." O kadar kıymetli olacaklar. "Adam, o cennetlik kişi onun yanağına, yüzüne bakacak ve asfâ mine'l-mir'âti. "Onun yanağını aynadan daha saf, daha pırıltılı, daha berrak görecek." O kadar güzel görecek. Ve inne ednâ lü'lüetin aleyhâ. "O huri kızlarının üzerindeki süslerden, ziynetlerden, mücevherattan en küçük, en aşağı mertebedeki bir incinin bir tanesi şöyle gösterilse maşrık ile mağribin arasını aydınlatır."
O kadar pırıltılı olacak. En aşağı bir incisinin pırıltısı güzellikte o kadar olacak. "Ve onların üzerinde 70 kat elbise olacak, o mü'min kul onun o elbiselerine baktığı zaman gözü, hattâ yerâ muhhu sâkihâ min-verâi zâlike. "Bu 70 kat cennet elbisesinin, libasının arkasından ayağının iliğini görecek." diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tarif ediyor.
Bir kişi namaz kılarsa, namazı kıldıktan sonra şöyle dua etmesi tavsiye ediliyor.
Allahümme ecirnâ mine'n-nâr veya ecirnî mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! sen beni cehennemden kurtar." Hıfzeyle, cehennemine sokma demek. Ecirnî derse beni sokma demek. Ecirnâ derse bizi sokma demek daha iyi olur. Bize de dua ediverin, tek başınıza cennete girip ne olacak? İyi olur ama hep beraber girelim inşaallah. Herkes girerse bir şey eksilmez.
Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! Sen bizi cehennemden azat eyle." Ve edhilne'l-cennete me'a'l-ebrâr. "Has hâlis, hoş, iyi kullarınla bizi cennetine dâhil eyle." Ve zevvicnâ mine'l-hûri'l-îyn. "Yâ Rabbi! Hurilerle bizi tezvic eyle, orada evlendir." diye dua edecekmiş. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte böyle tavsiye ediyor ve diyor ki:
"Kim böyle dua etmeden namazı kılıp kalkar giderse melekler şaşarlarmış. Allah Allah! Bu ne biçim adam! Namaz kıldı, arkasından cehennemden Allah'a sığınmadı, cenneti istemedi, huri kızları da bizi talep etmedi diye darılacakmış." Onun için bu dua hatırınız da olsun.
Allahümme ecirnâ mine'n-nâr ve edhilne'l-cennete me'a'l-ebrâr ve zevvicnâ mine'l-hûri'l-îyn.
Kâne alâ Mûsâ yevme kellemehû rabbuhû kisâu sûfin ve cübbetühû sûfin ve kümmehû sûfin ve serâvîlü sûfin ve kânet na'lâhu min cildi hımârin meyyitin.
Musa aleyhisselam tur dağında Allah-u Teâlâ hazretlerinin vahyine mazhar oldu. Allah-u Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam ile tur dağında konuştu"
Ve kellemallâahu mûsâ teklîmâ. Nasıl konuştu?
Hikâyesi uzuncadır. Musa aleyhisselam doğdu. Doğmazdan evvel Firavun, bir çocuk doğacak ve onun mülkünü sarayını başına yıkacak diye bir rüya gördü.
Çare?
Çare tevbe edip, istiğfar etmek olacak yerde çareyi doğan çocukları öldürmekte buldu. Beni İsrail'den Mısır'a yerleşmiş olanlarından ne kadar doğan çocuk varsa, orada bunların içinden çıkacak olanlardan çocuk benim sarayımı yıkacak diye hepsini öldürmeye başladı. Musa aleyhisselam zamanında çocuk bekleyen hanımları kontrol ediyorlardı, vakti geldiği zaman çocuğu alıp katlediyorlardı.
Ne kadar zalim, hain insanlar geçmiştir şu dünyadan, ne zulümler olmuştur. Ama Allah-u Teâlâ hazretleri hükmetmiş ya, o dediği olacak, isterse o Firavun' a onu da yaptırmaz ama hikmeti var. Musa aleyhisselam doğunca [Allah Teâlâ] annesine dedi ki:
"Korkma! Sen bunu bir sepetin içine koy Nil nehrine salıver."
[Annesi] oraya salıverdi. [Sepet] nehrin üstünden yüzerek içinde bir bebek bağıra bağıra gidiyor. Firavun' un sarayının rıhtımının önünden geçerken hanımı gördü;
"Aman, bir çocuk, suyun içine atmışlar, öldürecekler!" filan diye alıp getirdiler, aldılar. "Aman pek güzel bir çocukmuş!" dediler. Kocasına dedi ki;
Lâ taktülûhu 'asâ en-yenfe'anâ ev nettehizehû veledâ.
Lâ taktülûhu. "Bunu öldürme!" Kocasına, "bunu öldürme" diyor. 'Asâ en-yenfe'anâ. "Belki bize faydası dokunur." Ev nettehizehû veledâ. "Belki de onu evlat ediniriz." Hanımını kıramadı, "Peki!" dedi. O çocuk, yani Musa aleyhisselam geldi.
Ve karnı doyacak... O zaman mamalar yok ki al çarşıdan sütle kaynat ver... Karnı doyması lazım.
Ve harramnâ aleyhi'l-merâdı'a. Musa aleyhisselam kimseden süt emmedi, Allah emdirtmedi. Annesine vaadi yerine gelecek, emdirtmedi. [Annesinin] kız kardeşi, yani teyzesi sarayda çalışıyordu dedi ki:
"Ben buna bakacak bir aile biliyorum. Onu size isterseniz anlatayım, getireyim."
"Getir!" dediler. Musa aleyhisselam'ın annesini Musa aleyhisselam'ın yanına getirdiler. Tabii annesinin memesini emdi. Allah, Allah düşmanının sarayında kendi annesine baktırttı.
Allah-u Teâlâ hazretleri kudret-i külliye sahibidir ve her işi hikmetlidir, işte böyle yapar. Bizim aklımız ermez ki! Bak! İdrakini kullan! Hikmetlerini anla, hayran kal! Ağzından tat gitmez, eksik kalmaz. Bak ne hikmetler var.
Ey zalim, cahil Firavun! Ne yapabilirsin?
Hiçbir şey yapamazsın. İşte bak öldüremedin! Senin saltanatını yıkacak peygamberi koynunda besliyorsun. Ötekileri öldürdün, öldürdün ama şimdi bak Allah öldürtmedi.
Musa aleyhisselam sarayda asil, müstesna bir terbiyeyle yetişti, büyüdü.
Ondan sonra bir gün bir akşam bir kavga olmuş, [kavga edenlerden] birisi kendi kavminden birisi hasım olan kavimden. O kavgada araya gireyim derken ötekisine bir yumruk vurdu öldü, kaçtı. Fakat bir gün evvel kendisine yardım ettiği şahsı tabii yakaladılar;
"Sen öldürdün." [Dediler. O da]
"Yok, ben öldürmedim Musa öldürdü." diye söyledi. Musa aleyhisselam'ı aramaya başladılar. Bir şahıs geldi, dedi ki,
Yâ mûsâ inne'l-mele'e ye'temirûne bike. "Kalabalık bir grup halinde seni arıyorlar." Fahrüc innî leke mine'n-nâsihîne. "Çık buradan kaç, kaybol, çünkü kalabalık grup halinde geliyorlar seni öldürecekler." dedi.
Onun üzerine o da korkarak terk-i diyar etti, çıktı, gitti. Yürüdü, yürüdü, meyden diyarına geldi. Orada baktı ki çobanlar, koyunları suluyorlar. İki tane kızcağız da kenarda terbiyeli, terbiyeli duruyor.
"Siz burada niye bekliyorsunuz?" diye sordu. Dediler ki;
Bizim babamız yaşlı bir kimsedir, bu çobanlar buradan bu suyun olduğu yerden sürülerini sevk edip burayı boşaltmadıkça biz yanına sokulamıyoruz; onlar adam, biz kadınız böyle bekliyoruz.
Fe-sekâ lehümâ. "Onların namına o koyunları sulayıverdi." Güçlü, kuvvetli tabii. Kızlar çarçabuk gittiler, erken geliş nedenlerini, "birisi bize yardım etti" filan diye babalarına haber verdiler. Tabii babası da peygamber. Onu çağırdı sonra o kızlardan bir tanesiyle evlendi. Sekiz on sene hizmet etti. Ondan sonra Mısır'a dönmek durumu oldu. Hanımını aldı yola çıktılar, Tur dağına geldiler, hanımı bebek bekliyor. İhtiyaç başladı. Dur, ben burada ateş görüyorum oradan ateş getireyim diye gitti. Orada kendisine vahiy geldi. Yani bu işler böyle oldu.
Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerinden anlaşıldığı üzere Allah-u Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam ile konuştu. Orada Musa aleyhisselamı'a Tevrat'ın ahkâmı nazil oldu da o ahkâmı sonra tüm kendi ümmetine bildirdi.
Burada [hadiste] diyor ki;
Kâne alâ Mûsâ yevme kellemehû rabbuhû. "Rabbinin kendisine hitap ettiği, vahy yettiği, konuştuğu gün Musa aleyhisselam'ın üzerinde yünden bir elbise, yünden bir cübbe, yünden bir takke, yünden bir şalvar vardı, her şeyi yündendi."
Tabii koyucu insan ne yapsın. Koyunu alırlar, kırkarlar, kıvırırlar, eğirirler, kaba saba bir şey yaparlar. Yani o zaman yün bu devirdeki gibi makbul değil. Şimdi yün en pahalı malzeme. Yatağa sadece kırkılmış yün bile koyacak olsan bir yatak bilmem kaç bin liraya çıkıyor. Şimdi pahalı o zamanlar ucuz şey. İpek pahalı, atlas pahalı bilmem pamuk pahalı da yün ucuz. Böyle mütevazı bir kıyafeti vardı diyor.
"Ayağında da himar derisinden yapılmış pabuçları, nalınları, ayakkabıları vardı." diye mütevazı bir halde olduğunu belirtiyor. İyi, salih kullar da o tevazuya dikkat etmişlerdir. Onun için mütevazı giyindikleri için böyle tevazu sahibi, güzel huylu kimselere sôfî denmiştir. Sof "yün" demek, sôfî "yün giyinen mütevazı kıyafetli; yani şatafatlı, gösterişli, atlaslı, sırmalı değil de mütevazı giyinen kimse mânasınadır." Mutasavvıf sözü, sôfî sözü oradan çıkmıştır.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.