30.12.1984 - Haramdan Hac, Haccın Fazileti, Yalan

30.12.1984 - Haramdan Hac, Haccın Fazileti, Yalan
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men hacce bi-mâlin harâmin fe-kâle, lebbeyk Allahümme lebbeyk. Kâlallâhu azze ve celle, lâ lebbeyke velâ sa'deyke ve haccuke merdûdün aleyke.
"Her kim ki haram bir mal ile haccederse…"
Haram mal ile haccederse sonra da hacca gidince ihramı giydi mi;
"Lebbeyk Allahümme lebbeyk" diye bağırmaya başlarsa…
"Yâ Rabbi! Buyur, ferman senindir. Ben senin fermanını tutmuşum, işte senin hac emrini tutmaya buraya geldim. Emir ferman senindir, emrindeyim buyur yâ Rabbi!" diye kulluğunu izhar ediyor, lebbeyk çekiyor.
Allah-u Teâlâ ne der ona?
Kâlallâhu azze ve celle. "Azîz ve Celîl olan Allah-u Teâlâ hazretleri der ki…" Lâ lebbeyke velâ sa'deyk. "Sana lebbeyk ve sa'deyk yok." Ve haccuke merdûdün aleyk. "Haccın da sana reddolunmuştur."
Yüzüne çarpılmıştır.
"İstemem senin haccını, senin haccın makbul değil." demek oluyor.
O halde haccı helal parayla yapmak, malın haram olmamasına çok dikkat etmek lazım! Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde ticaretin bazı şartlarını söylüyor, o şartlara riayet etmek, ticareti Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirlerine uygun, ahkâmına muvafık tarzda yapmak lazım! Faiz ve yalan karıştırmamak, aldatmaca yapmamak, kendi malının ayıbı varsa ayıbını söyleyip satmak lazım! Alacağı varsa borçlusuna müşfik olması, borcu varsa çarçabuk ödemeye telaş etmesi lazım!
Kendisi mal alacaksa, "Bunun tutulacak yanı yokmuş. Şurası fena, burası fena, rengi de soluk…" diye kötülememesi lazım!
Niye bu kadar kötülüyor?
Mal o kadar kötü değil ama fiyatı kırdırmak için olmadık kusur buluyor. Etrafında dolaşıyor dolaşıyor;
"Şurası da şöyleymiş, burası da böyleymiş…"
Ama kendisi bir mal satacağı zaman, "Bu çok güzel bir maldır, harikadır, bilmem nedir..." Övüyor bitiriyor.
Hiç de öyle değil. Eve gidiyorsun, kullanılmıyor mesela. İşte böyle olmayacak, haram karışmayacak. Kazancın içine gasıp malı, yetim malı karışmayacak; zekâtı verilecek.
Birisini anlattılar, çok acı bir şey; tepemden aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Birisi haramdan para kazanmış, kazanmış, kazanmış… Yerli yerinde kullanmamış, işi karmakarışık… Sonra birisi takmış, 20 milyonunu almış götürmüş.
Eski kitaplarda okumuştum, bir sütçü sütüne su katarmış.
Süte su katılmaz!
Sen sütü tam verirsin; alan onu kaynatır, isterse on kova su katar isterse katmaz. İsterse çok kaynatır yoğurt yapar, isterse su katar nasıl içerse içer. Ama sen satarken memeden çıktığı gibi satacaksın, öyle şey yapamazsın. Veyahut, "Bu, kaymak makinesine girmiştir. Yüzde şu kadar kaymağı alınmıştır, şu kadar yağlı bir süttür. Onun için fiyatı şu kadar değil de bu kadardır. Başkaca bir ayıbı yoktur." diye söyleyeceksin.
İşte birisi güğümün içine su katarmış. Bir gün bir sel geliyor, sürüsünün hepsini alıp götürüyor. O zamanın ariflerinden, kâmil zatlardan birisi demiş ki:
"Senin sürünü dağdan gelen sel götürmedi."
"Ne götürdü hocam?"
"Sütün içine kattığın sular götürdü." demiş.
Çünkü haramdan oldu. Haramdan olan şey de gümbürtüye gitti, hayır gelmedi. Yangın olur, zelzele olur, başka sıkıntı olur, dolandırıcı gelir, dolandırır gider.
Birisinin malına bir şey gelmiş, oturuyor, üzülüyor…
"Niye üzülüyorsun ya, Allah'tan gelmiş." filan diyorlar. Diyor ki:
"Mala gelenden üzülmüyorum, Allah şahit! Niye bu mala böyle oldu, acaba bu malda haram bir şey mi var, diye ona üzülüyorum." Asıl üzüntüsü o.
Onun için bir insan haramla haccetti mi…
"Hacca da gideyim. Hacda günahlar affolurmuş. Allah Arafat'ta yapılan duaları kabul edermiş. Müzdelife'ye geldiği zaman birazı daha affolurmuş. Mina'ya geldiği zaman deveciler dahil hepsi affolurmuş. Gideyim, haccedeyim, affettireyim, bütün günahlarım silinir."
Allah onu peşinen reddediyor.
"Lebbeyk Allahümme lebbeyk" deyip ihramı giyince…
Lâ lebbeyke ve lâ sa'deyke ve haccüke merdûdün aleyke.
Senin haccın sana reddolunmuş, yüzüne çarpılmıştır. Boşuna…
Kimi aldatıyorsun, kim kimi aldatıyor?
Onun için takva ehli insanlar da "Acaba bilmeden, hatalı bir şey oldu mu?" diye malından şüphe eder. Kitaplarda okudum ki bu işin bir çaresi varmış.
Sözümü iyi anlayın! Karıştırıp, yarısını öğrenip yarısını sonra unutup da "Hoca borç parayla hacca gidin." dedi, demeyin.
Hacca gidecek kimse, zengin, kendisine hac farz olmuş kimse gidip bir tanıdığından, ahbabından borç alacak. Borç para helaldir. Parayı buraya koyacak. Ondan sonra kendi malından o parayı götürecek ödeyecek, o parayla hacca çıkacak. Bilmiyorum bir çare olur mu ama böyle bir çare kitaplarda söylüyorlar. Çünkü karz-ı hasen ile alınmış para o kişiye sağlam bir paradır. O da;
"Şu kadar şeyden sonra ben bu borcu ödeyeceğim." der.
Borç almak caiz; "O zaman para sağlam olur, şaibeli olmaz." diyorlar.
Böyle ince ince şeylere dikkat etmişler.
Bir de mezhebimizin imamı İmam-ı Azam hazretlerinin meşhur bir hikâyesi vardır, onu da anlatıvereyim. Hikâyeler hatırda iyi kalıyor, ibret oluyor. Horasan'dan birisi İmam-ı Azam hazretlerinin methini duymuş.
"Çok büyük bir alim var, Kûfe'de yaşıyor. Etrafında talebeleri var. Cömert bir zengin insan, halkın malında gözü yok. Fıkıh bilgisi çok derin, takvası çok yüksek, bir büyük kâmil zât." diye Horasan'dan methini duymuş.
"Madem öyle mübarek bir şahıstır, gideyim şunun hizmetine gireyim. İlim de öğrenirim, ahir ömrümü onun yanında da geçiririm. Onun yanında da vefatım olursa o mübarek zât beni yıkar, kefenler, namazımı da o kılar. Ahirete öyle bir mübarek insanın hayır duasıyla varmış olurum." diye düşünmüş.
Demek ki durumu müsait bir kimseymiş, çıkınını çıkınlamış, çarığını ayağına geçirmiş, Kûfe'ye gelmiş. Kûfe Irak'ta, kendisi İran'dan, o zamanın Horasan diyarından gelmiş. Kûfe'de;
"Burada Numan b. Sabit isminde 'Ebu Hanife' diye bir büyük alim varmış. Nerede bulunur?" diye çarşıda sormuş.
Dükkâncı, "Sen yabancısın galiba. İşte şu karşıdaki gelen adam odur." demiş.
Dönmüş gösterilen yere bakmış ki bir adam geliyor. Gayet güzel, temiz, sarıklı, cübbeli, pırıl pırıl bir insan…
İmam-ı Azam, çok zengin bir kimseydi. O, yamalı hırkaları olan, bembeyaz sakallı, beli iki kat kambur olmuş bir pîr-i fâni düşünüyormuş. Gördüğü yakışıklı, bir ciddi insan…
"Bu dışını çok süslemiş." demiş, dışı biraz hoşuna gitmemiş.
Gözüyle İmam-ı Âzam'ı takip etmiş. İmam-ı Âzam, manav dükkânının önüne gelmiş. Dükkânın önünde sekiz-on tane üzüm küfesi varmış. Üzüm küfesinden birkaç tane almış, yandaki küfeden birkaç tane almış. Bir oradan, bir oradan koparıyor… Öteki küfeden almış, arka sıraya geçmiş oradaki küfelerden almış. Adam;
"Üzüm alacak, bakacağım derken karnını doyurdu. Takva bu adamın neresinde? Ne biçim adam." demiş.
Oradan da bir notunu kırmış.
Sonra İmam-ı Azam içeri girmiş, çıkmış, bir şey de almamış. Adam, "Dışarıda o kadar yedi yedi, içeriden üzüm de almadı, çıktı. Fena! Takva ehli değil, korkmuyor. Herkes gelip de o kadar üzümünü yerse manavın üzümü mü kalır?" demiş.
İmam-ı Azam dışarı çıkmış, biraz yürümüş, yandaki sokağa girmiş. Adam da sokağın hizasına gelince dönmüş bakmış ki sokakta köşe başında bir kadınla konuşuyor. Bu ne biçim şey! Hem de hiç çekinmeden, gayet serbest, senli benli konuşuyormuş.
"İnsan yabancı bir kadınla hiç çekinmeden konuşur mu? Başını yana çevirir, gözünü yere indirir, öyle bakar. Ben bu adamın yanına hiç uğramayayım, yanlış karar vermişim, tekrar Horasan'a, memleketime döneyim. Orada başka bir hayırlı iş bakayım kendime." demiş.
Dönerken İmam-ı Azam hazretleri uzaktan ismiyle hitap etmiş;
"Dur Efendi! Bekle." demiş.
Tabi ismiyle hitap edilince şaşırmış. Tanışmıyorlar ki daha o Horasan'dan yeni geldi, İmam-ı Âzam'ı yeni görüyor.
"Gel!" demiş, yan yana gelmişler. Daha hiçbir şey demeden, "O üzüm küfeleri benim bağımdan toplanmış üzümlerdir. Benim bağlarım var. Adamlarıma, 'Sakın gök üzüm, ekşi üzüm koparmayın. Üzümlerin hepsi olgun olsun. Ticaretimize gölge düşmesin, haram karışmasın.' diye tembihledim. Onun için her küfeden tadına, çeşnisine baktım. Bakalım ekşi koparmışlar mı, diye… İçeride de adamlarıma onun talimatını verdim." demiş.
Adam tabi mahcup olmuş. İnsan kendi üzümünü yer. Hele 'helal olsun' diye takva ile bakıyor, beğenmiş, mahcup olmuş. Zaten ismiyle de hitap ettiğinden şey yapıyor. Sonra;
"Bu konuştuğum kadın benim ailem." demiş.
Oradan da bir mahcup olmuş. Elbette insan ailesiyle konuşur.
"Ona Horasan'dan bir misafirimiz var akşama, biraz hazırlan, dedim." demiş.
O zaman artık adamın başından kaynar sular dökülmüş.
"Üstümdeki kıyafetlere gelince hadis-i şerifte geçiyor ki Allah-u Teâlâ hazretleri verdiği bir nimetin eserini kulu üzerinde görmeyi sever." demiş. Zenginlik vermiş, biraz zengin gibi giyin de fukara etrafına toplansın, sadaka ver. Fakir gibi yamalı elbise giyeceksin, fukara sana çıkartıp para verecek. Allah sana zenginlik nimeti vermiş, görülecek. Zenginlik vermiş, sadaka ver diye…
"Ondan böyle yapıyorum. Sen kalbe bak, içe bak!" demiş, açmış içini göstermiş. Tabi adam elini bırakmış ayağını öpmüş, ömrünün sonuna kadar hizmetine girmiş.
Çok hoşuma giden bir hikâye…
Neden hoşuma gider?
İlk bakışta insanların halleri kötü görünebilir. Dur, hemen karar verme, iyice bir araştır, bak. Üç tane şey kötü göründü ama aslı incelenince kötü olmadığı çıktı ortaya.
İkincisi, İmam-ı Azam hazretleri ne kadar titizmiş. Derler ki bir keresinde de kumaş sattırıyormuş, demiş ki:
"Bak, kumaşın şu topunun şurasında bir arıza var. Müşteriye bunu göstereceksiniz. Bu kumaşın arızası var, şu kadar tenzilat ile satılıyor." diye müşteri bilecek. Sıkı sıkıya tembihlemiş.
"Olur efendim!" demişler.
Sonra gelmiş, sormuş:
"Hani o arızalı top ne oldu?"
"Efendim onu sattık."
"Söylediniz mi?"
"Unuttuk efendim."
Kumaş satışından hâsıl olan bütün şeyleri tasadduk etmiş. İşin içine biraz şey girdi, iş karıştı diye hepsini tasadduk etmiş.
"Bunlar tarihte hocam, biraz masal gibi. Şimdi öyle şey yok."
Hayır! Evvelki senelerde, bizim burada demir tüccarlığı yapan bir kardeşimiz vardı. Demir ticaretinde basküller üç ayda, altı ayda bir kontrol edilir ve mühürlenirmiş. Bir mühürletmiş, malı satmış. İkinci mühürlemede bakmış ki terazi biraz kendi lehine tartıyormuş. Yani mesela 100 kilo gösterdiği zaman 88 veya 98 kilo… Diyelim ki iki kilo satıcının lehine.
"Eyvah! Ben şimdi her satış yaptığım insana daha az mal verdiğim halde yüzde iki kadar fazla parasını almışım." diye düşünmüş.
Fatura defterini eline almış.
"Benim baskülüm şu tarihte tamir olmuştu. O zamana kadar iyiydi, ondan sonra bozuldu." diyerek kime ne satmışsa hepsinin ağırlıklarından hesabını çıkartmış, hepsine postalamış.
"Size benim şu kadar daha borcum kalmış. Şu kadar daha borcum kalmış…"
Bu zamanda da var böyle iyi insanlar. Yani her zaman da olur.
"Allah'ın iyi kulları kalmadı." diyen insan gitsin aklını muayene ettirsin. Her zamanda iyi insan olur.
Sen öteki insanların hepsini nereden bileceksin, keramet sahibi misin?
Kalpleri Allah biliyor. İyi insan gelip de sana, "Ben şöyle iyiyim böyle iyiyim." diye böbürlenmez ki! Sorarsın, "Ben Allah'ın en günahkâr kuluyum." der, boynunu büker, hüngür hüngür ağlar.
"Allah'a bir güzel kulluk edemedim. Benim kalbim katı. Ben ne zaman adam olacağım?" der.
Sabahleyin perişan olur.
"Niye, ne oldu? Ne günah işledin geceleyin; hırsızlık mı yaptın, adam mı öldürdün, zina mı işledin? Niye böyle ağlıyorsun?"
O gece teheccüd namazına kalkamamış, ağlar.
İyi insan, "Ben kendim iyiyim." diye söylemez ki… Allah-u Teâlâ hazretlerinin dergâhının azametini, orada işin ne olacağının belli olmadığını bilir, korkar. Korktuğu için de böbürlenmez.
Fe-men zühziha ani'n-nâri ve edhıle'l-cennete fe-kad fâze.
Bu işin şeyi ne zaman belli olacak?
Kim cehennemden azat olduysa, cennete sokulduysa işte o zaman iş kurtuldu. O zaman gül, yoksa şimdi gülecek zaman değil.
Demek ki Allah'ın iyi kulları her zaman olurmuş. Helal ile yaşamaya çalışalım. Helal az bir mal, haramla karışık çok maldan çok daha tatlıdır, çok daha sefalıdır, çok daha güzeldir, çok daha hoştur. Aman dikkat edin, eve haram lokma götürmeyin.
"Hocam! Bizim bu çocuk haylaz, adam olmuyor."
Öyle uzun bir iş söyledin ki…
Ne zamandan başlıyor biliyor musun o iş?
Sen daha besmeleyi çekip hanımının yanına vardın mı, o zamandan başlıyor o iş.
Ondan sonra ona nasıl süt emzirdin, nasıl gıdayla büyüttün, nasıl terbiye ettin?..
Oralara kadar gidiyor. Şimdi büyümüş, 18 yaşına gelmiş, sen;
"Çocuk bana âsi geliyor, sözümü dinlemiyor." diyorsun.
Terbiyesi o zamanlardan, ana karnından başlıyor.
Allah bizi hep helallerle beslenen kimse eylesin. Haramlardan bizi uzak eylesin. Elimizi uzattırmasın, erdirtmesin, uzansa bile elimiz yetişmesin.
Men hacce min Mekkete mâşiyen hattâ yercia ilâ Mekkete keteballâhu lehû bi-külli hatvetin seb'amieti hasenetin min hasenâti'l-harem kîle vemâ hasenâtü'l-harem kâle küllü hasenetin mieti elfi hasenetin.
Haccın yapılış tarzıyla ilgili bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Men hacce min Mekkete. "Kim Mekke'den haccederse…" Mâşiyen. "Yürüyerek haccederse…"
Yani Mekke'den terviye günü çıktı, Mina'ya yürüyerek vardı, Mina'dan Arefe günü çıktı, yürüyerek Arafat'a vardı. Arefe günü akşam güneş battıktan sonra Arafat'tan yürüyerek Müzdelife'ye döndü. Sabah namazı vaktinde de Müzdelife'de vakfesini yaptı, vakfeden sonra yürüdü Mina'ya geldi. Sonra taşlama işlemini yaptı, farz tavafını yapmak üzere Harem'e geldi. Harem-i Şerif’ten, Mekke-i Mükerreme'den Arafat'a kadar yürüyerek gidip gelerek hac vazifelerini yaptı.
"Kim Mekke'den yürüyerek haccederse…"
Hattâ yercia ilâ Mekkete. "Mekke'ye tekrar dönünceye kadar bu işi tamamlarsa…" Keteballâhu lehû bi-külli hatvetin seb'amieti hasenetin. "Allah her bir adımına 700 hasene verir."
Bir adım atıyor, bir adım atıyor, bir adım atıyor… Her adımına 700, 700, 700 hasene verilir.
Min hasenâti'l-haremi. "Harem-i şerif hasenelerinden 700 hasene verilir."
Kîle. "Onun üzerine sahabe-i kiram dediler ki…" Ve mâ hasenâtü'l-harem. "Harem-i şerif haseneleri ne oluyor yâ Resûlallah? Ne cins bir hasene? Öteki hasenelerden farkı ne?"
Efendimiz miktarını söyledi.
Küllü hasenetin. "Her bir Harem hasenesi…" Mietü elfi hasenetin. "Yüz bin hasenedir."
700'le yüz bini çarparsak 70 milyon eder. Her adımına 70 milyon hasene alıyor. Yani insan burada bir iyilik yaptığı zaman bir hasene alıyor, orada bir adım attığı zaman 70 milyon…
Allah-u Teâlâ hazretleri güzel haclar yapmayı nasip etsin, sevaplara erdirsin.
Bu hadis-i şerif Dârekutnî'de, Taberânî'de, Müstedrek'te, İbn Hibban'da, Beyhakî'de var. Ve da'afahû diyor, Beyhakî'nin ifadesinden sonra İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Men hacce fe-zâre kabrî ba'de vefâtî kâne ke-men zârenî fî hayatî. "Kim haccederse, sonra benim kabrimi ziyaret ederse, benim vefatımdan sonra sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur."
"Hocam oraya gitmişken Peygamber Efendimiz' in kabrini ziyaret etmeden yapar mıyız?" dersiniz değil mi?
Siz elbette öyle dersiniz.
Biz Osmanlıyız. Bizim dedelerimiz bizi hadislerle büyütmüşler. Bizim her işimizin, örfümüzün, âdetimizin üstü çamurludur, tozludur ama kabuğunu sıyırdın mı, sildin mi altından altın çıkar. Kurcalarsın hadis-i şerif, ayet-i kerime, dinî bir edep çıkar.
"Hayır! Yasak! Gitme! Kabir ziyareti olmaz, haram!"
Anlatıyorlar; Peygamber Efendimiz' in türbesini yıkmaya kalkanlar vardı, türbeyi düzleyeceklerdi. Haccedenler bilir, Baki kabristanı etrafı duvarla çevrilmiş boş bir yerdir. Boş değildi ki orada Fatımatü'z-Zehra hazretlerinin türbesi, kabri vardı. Bizim bildiğimiz, Eyüp Sultan türbeleri gibi… Hz. Osman-ı Zinnûreyn'in türbesi vardı. Aşere-i mübeşşereden insanların, sahabe-i kiramın belli belli türbeleri vardı.
Hepsini dümdüz ettiler.
Kabir ziyareti olmazmış.
Evet, Peygamber Efendimiz bir ara, "Kabirleri ziyaret etmeyin." dedi ama sonradan buyurdu ki:
Küntü neheytüküm an ziyâreti'l-kubûri el-âne fe-zûruhâ. "Ben bir ara sizi kabir ziyaretinden menetmiştim ama şimdi ziyaret edin."
Başka hadisler var. İnsan bir hadisi duyup öteki hadisi duymazsa olmaz ki!
Fıkıh ne demek?
Allah bizi dinde fakih eylesin, bilgili eylesin, anlayışlı etsin. Bir tarafını biliyorsun, öbür tarafını dinlemiyorsun.
Fıkıh alimi nedir?
Mesela İmam-ı Azam hazretleri, İmam Şafii hazretleri, İmam Mâlik hazretleri, Ahmed b. Hanbel hazretleri ne yapmışlar?
Hadislerin ve ayetlerin hepsini biliyorlar.
İmam Şafii hazretleri bir gece boynunu bükmüş, oturduğu yerde bağdaş kurmuş, yatsıdan sabah namazına kadar oturmuş. Sonra namaza kalkmış.
Demişler ki:
"Yâ imam, ne oldu?"
"Filanca ayeti düşündüm, ondan 50 tane hüküm çıkardım." demiş.
Öyle çalışmış onlar. Onlar bizim bildiğimiz ayetlerin, hadislerin hepsini biliyorlar. Onlar kadar bilgin yüksek olsun, o zaman sen de dinî meselede, "Şu hususta şu şöyledir." diye bir söz söyle. Ama onların sözlerini bile anlamayacak kadar bilgin kıtsa insafa gel, onların hocalığını kabul et de onlara talebe ol. İnsafa gel!
Bu hadis-i şerif, "Peygamber Efendimiz' in kabrini kim ziyaret ederse sanki hayatında ziyaret etmiş gibi olur." buyuruyor. Demek ki ziyaret edeceğiz, ziyaret edilmesini istiyor.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh rivayet etmiş; Taberânî'de, …de, Beyhakî'de, Dârekutnî'de var.
Men haddese bi-hadîsin fe-atese ındehû fe-hüve hakkun. "Kim bir söz konuşursa ve o esnada hapşurursa o sözü haktır."
Men haddese bi-hadîsin ve hüve yerâ ennehû kezibün fe-hüve ehadü'l-kezzâbîne. "Kim bir söz söylerse ve onun yalan olduğuna kani olarak söylüyorsa o zaman o da yalancılardan bir tanesidir."
Bu söz İbn Mâce rivayetinde, men haddese annî bi-hadîsin diye geçmiş, "Peygamber Efendimiz' den kim bir söz naklederse ama onun Peygamber Efendimiz' in sözü olmadığını biliyor, o zaman o da yalancılardan biridir."
Yalancıya ceza ne?
Cehenneme girecek. Nakleden de girer çünkü yalancıya yardım etmek olur. Yalan sözü söyleme, sağlam söz söyle! Sözün sağlamını ara, ayet, sahih hadis ara! İlmini artır, olur olmaz sözü söyleme! Çünkü bu dinin düşmanları Peygamber Efendimiz' in zamanından beri çok. Onun için gözümüzü açacağız.
Düşman çeşitli yönlerden bize zarar vermeye, her işimizi karmakarış etmeye çalışır. Onun için ulemamız bu hadisleri hemen duydukları gibi nakletmemişler. Uzun uzun tetkik etmiş, hadis ricalini nakletmiş, tenkit etmişler. Hangisi neyin nesidir, her hadisin kaynağını göstermişler. Ondan sonra incelemişler, kitaplarına öyle yazmışlar.
Biz de söylediğimiz söze dikkat edeceğiz. İlmi kimden öğrendiğinize bakın çünkü bu, dinin hükümleridir, insan yanlış şey öğrenirse cehenneme gider.
Onun için insan Hakk'a tabi olacak. Hz. Ali Efendimiz' in çok güzel bir sözü var. Hz. Ali Efendimiz' i herkes seviyor. Herkes bunu dinlesin, kabul etsin. Buyurmuş ki;
İnne'l-hakka lâ yu'rafu bi'r-ricâl. "Hak, adamlara bakıp bilinmez." Ya'rifi'l-hakka ta'rif ehlehû. "Önce hakkın ne olduğunu dosdoğru öğren, sonra hangi adamın hak adamı hangi adamın batıl adamı olduğunu o teraziyle tartar, anlarsın."
"Bu adam yanlış!"
Nereden bildin?
"Çünkü şöyle şöyle şöyle dedi. Bu hadise aykırı, bu ayete aykırı…"
Tamam! Ama ayet ve hadis bilmezsen adamın sakalının beyazlığına, dış görünüşünün şekline, lafının çokluğuna aldanırsın, bir yanlış yola girersin, sapıtıp gidersin.
Hak neyse herkesin hakka uyması lazım! Allah-u Teâlâ hazretlerine çok yalvarmak gerekiyor. Biliyorum bütün bu sözlerin faydası yok çünkü Allah bir insana nur vermedi mi sapıtır, gider.
Ve men lem yec'alillâhu lehû nûran fe-mâ lehû min nûrin.
Bir edepsizlik yaptı da ondan öyle oluyor. Allah'a;
"Yâ Rabbi! Sen bize hakkı göster. Aman yâ Rabbi! Beni bir göz yumup açıncaya kadar kendime bırakma. Aman yâ Rabbi! Yanlış yollardaysam döndür. Aman yâ Rabbi! Hakkı göster. Aman yâ Rabbi! Rızandan ayırma." diye çok yalvaracağız. Ola ki rahmet ede ve doğru yolu göstere…
Sapıtmış, dalalette olan insan hidayet bulamaz. Herkes hakikate teslim olacak. Öyle olmamız lazım!
Allah bize hakikat sevgisini versin, hakikate uydursun, yanlış işler yaptırmasın. Doğru yoldan ayırmasın. Dinimizi tam, doğru olarak öğrenip tam tatbik etmeyi nasip eylesin.
10.11.1985 -
Aşure Gününde Yapılacaklar,
24.03.1993 -
Bayram Tebriği, Şevval
