23.01.1983 - Niyet, Oruç, Ramazan

23.01.1983 - Niyet, Oruç, Ramazan
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev enne racülen sâme nehârahû ve kâme leylehû haşerahullâhü alâ niyyetihî immâ ile'l-cenneti ve immâ ile'n-nâr.
Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bizlere niyetin ne kadar mühim olduğunu bildiriyor:
Lev enne racülen sâme nehârahû ve kâme leylehû haşerahullâhü alâ niyyetihî. "Eğer bir adam bütün günlerini oruçlu geçirse bütün gecesini de namaza kâim olsa -bütün gecelerini gece ibadetiyle, namazla geçirse- Allahu Teâlâ hazretleri yine onu niyeti ne ise ona göre haşreder!"
Âhirette niyetine göre haşreder, onu niyetine göre kaldırır.
İmmâ ile'l-cenneti ve immâ ile'n-nâr. "Sonunda niyetinin cinsine göre ya cehenneme ya cennete götürür!"
Hadis-i şerifin metninde "adam" diyor, racül adam demek. Ama "kişi" manasına hani bazen biz de kullanırız.
Kadın olsa böyle değil mi?
Kadın için de niyet önemli. Akıl ve şuur bakımından tam olan her insanın durumu aynı. Kadın, erkek, daha başka bir durumda; ne olursa olsun durum değişmez.
Hadis-i şeriften anladığımıza göre; "Sırf oruç tutmak, geceleyin kalkıp ibadet etmek insanı muhakkak cennete götürür!" diye bir garantili söz söylemeye gücümüz yok, takatimiz yetmiyor.
"Ben hep gördüm; falanca adam gündüzleri hep namaz kılardı, geceleri de bakardım, yatak odasının ışığı hep yanık, perdesinin aralığından da görürdüm, hep namaz kılardı. Muhakkak cennete gidecek!" diyemeyiz, Hadis-i şerife göre diyemiyoruz.
Bir insan bütün günleri oruçlu da olsa bütün geceleri namaza kaim de olsa yine niyeti ne ise ona göre haşrolacak. Allah niyetine bakacak. Bu işi yapmaktaki maksadı, niyeti ne; ona bakacak! Niyeti salih ise mükâfat; niyeti bozuk ise, fâsit ise ceza, cehenneme de gidebilir. Oruç tuttuğu, namaz kıldığı hâlde cehenneme de gidebilir demek. Peygamber Efendimiz; "Ya cennete ya cehenneme!" diyor.
İslâm dininin en önemli noktalarından birisi dile geldi:
Mühim olan bir işi yapmak değil o işi hangi niyetle yapmış olduğumuz! İyi niyet ile yapmışsak; Allah'tan sevap umarak âhiretin kârını düşünerek iyilik düşünerek yapmışsak mükâfat var. Ama iyi gibi görünen bir işi kötü bir maksatla yapmışsak kötü bir niyetle yapmışsak ondan bir kâr yok. Bu makine gibi değil: Bir tarafına bir şey koyuyorsun, öbür taraftan muhakkak onu çıkartıyor. Jetonu atıyorsun, makine çalışıyor… O tarzda değil. Şunu verdim, bunu aldım; o tarzda değil. Niyet önemli! O hâlde buradan bize şu ders çıkıyor ki her işimizi ne niyetle yaptığımızı bir kere kendi kendimize başından bir kontrol edelim.
"Ben bugün camiye geldim."
"Niye geldim?"
"Şurada oturdum."
"Niye oturdum."
"Sabahleyin evden çıkıp dükkâna gidiyorum."
"Niye gidiyorum?"
"Alışveriş yapıyorum."
"Neden yapıyorum?.."
Bunların hepsini düşünmek lazım.
İnsanın çoluk çocuğu merde, nâmerde muhtaç olmasın diye çalışıp çabalaması, onlara bakmak için kimseye muhtaç olmasın, ben onların rızıklarını temin edeyim, diye çıkması ona bir ibadet gibi sevap kazandırır. Ama;
Her zaman verdiğimiz misal:
"Falanca kimsenin kızı var, ben namaz kılmıyorum. İstesem vermezler. Şu camiye gideyim, o adam hangi namaza ne zaman geliyorsa gözleyeyim; onun kıldığı yerde, yakın yerde, onun gözünün önünde şu namazı kılayım. Beni görsün de 'Vay, ne sofu adam! Aman ne kadar dindar genç!..' desin, kızını versin!"
Senin o namazların boşa gitti çünkü niyet başka!
"Hocam, bazen niyetler karışık oluyor. İnsan hem iyiliği düşünüyor hem böyle fesat bir şeyi de düşünüyor; ikisi bir arada o zaman ne olacak? Hem dünyayı düşünüyor hem âhireti düşünüyor, bu işin iki tarafı da var!.."
Onun hakkında da bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bize bilgi vermiş, buyuruyor ki;
"Bir kul bir işi yapmakta, Allah-u Teâlâ hazretlerine bir başka şahsı ortak koşarsa -hem Allah'ın rızasını düşünüyorum, hem de filanca efendinin rızasını düşünüyorum, ikili- o zaman Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; 'Ben ortakların kârdan en müstağnisiyim, kâr gelmese de aldırmam, hepsini ortağıma veririm!'"
Hadis-i şerifte bu ifade ile bildirilmiş: "Onun olsun derim!"
Ne demek?
Demek ki insan amelinde, niyetinde bir başkasını ortak olarak düşündü mü Allah'a bir şey yok, Allah onu kabul etmiyor, hepsi o ortağın oluyor, yine ameli makbul olmuyor. O hâlde insan, bütün amellerini hâlisan bi-vechillâh, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızası için yapacak. O zaman her şey tatlılaşır, güzelleşir, her şey hoş olur, o zaman, her şey güzel olur!
Müslümanlar Peygamber Efendimizle beraber Medine-i Münevvere'ye göçtüler, Mekke-i Mükerreme'de anlayış görmediler. Akrabaları, aşireti, kavmi, kabilesi Muhammed el-Emin olduğu hâlde, emniyetli, güvenilir, asaletli; bir zamanlar kendi devletlerini idare etmiş bir şahsın torunu, Mekke'nin hâkimi [idi]. Asil bir aileden geldiği hâlde anlayış göstermediler. Peygamber Efendimiz mecbur oldu; boynu bükük, gözü yaşlı, hüzünlü, Mekke-i Mükerreme'yi terk etti. Terk ederken de yükseğinden Mekke'ye doğru baktı, dedi ki;
"Eğer beni zorla çıkartmamış olsalardı ben seni terk edecek değildim ey Mekke!"
Orayı seviyordu, ayrılmak istemiyordu ama ayrıldı, çıktı. O zaman Müslümanların da hicret etmesi gerekti. Bütün Müslümanlar hicret etmekte vazifeli oldular. Hepsi Medine-i Münevvere'ye koşuştular. Zaten Peygamber Efendimiz bir geminin kaptanı gibi herkesi gönderdi de kendisi sonradan gitti, en önce gitmedi. Ashabını düşündü; kahramanca, cesurca durdu, vahyi, Allah'ın emrini bekledi. Bütün ashap-ı kiramı, hepsi Medine'ye yerleştiler, kavuştular, ondan sonra kendisi gitti, geç gitti.
Hadis-i şerifte buyruluyor ki;
"Her kişinin ameli niyetine göredir. Her amel niyete göre ceza veya mükâfat veya red durumuna uğrar. Herkes neye niyet etmişse ona erişir. Kimin hicretten, Mekke'yi terk edip Medine'ye gelmekten maksadı Allah'ın emrini tutmak ve Resûlullah'a uymak idiyse onun hicreti Allah'a ve Resûl'e yapılmış hicrettir, makbul bir hicrettir; çok sevap alacak, büyük mükâfata nâil olacak. Ama bir dünyalık kazanmak için yaptıysa; 'Medine'de iyi iş var, iyi ticaret var, oraya gidersem falanca kimseyle de ortaklık yaparım, şu kadar para kazanırım, zengin olurum, bu Mekke'de de zaten hayat çekilmez duruma geldi, burada tarlam yok, bağım yok, öbür tarafta hurma var…' gibi bir dünya hesabı yaptı da hicret ettiyse veyahut; 'Medine'de duyduğum filanca bir kadın var, gider onunla evlenirim, o da zengin, malı mülkü var, hayatım intizama girer.' diye dünyalık için hicret etmişse veyahut bir kadını nikâhlamaya azmederek bu hicreti ondan yapmışsa veyahut bu iki misalin dışında başka sebeplerden yapmışsa hicreti Allah ve Resûl'üne yapılmış hicret değildir!"
Ama aynı zahmeti çekti; onlar gibi kumlara battı çıktı, güneşin altında terledi, yoruldu, aç susuz kaldı, bîtap düştü, yok! Sevabı yok, niyete göre!
O hâlde niyetimizi pak edeceğiz, kalbimizi pak edeceğiz, kalp temiz olacak!
Hani bugün Türkiye'de, yirminci yüzyılda kalp temizliğini herkes söylüyor! Elhamdülillah kalp temizliğini bilmeyen hiçbir fert yok, herkes kalp temizliğinden bahsediyor. Yalnız bazısı kalp temizliğini istismar ediyor.
"Namaz kıl." diyoruz, "Benim kalbim temiz." diyor.
Ya dur, sen bu işi yanlış yapıyorsun! Bu kalp temizliği insanı namaz kılmaktan müstağni kılmaz. Kalbin temizse o zaman namazı gel kıl…
Yahu kalbin temiz olsun, Allah'ın emri diye uyacaksın, Allah'ın emri olduğu için bunu böyle yapacaksın. Her şeyi Allah emretti diye yapıyoruz.
Orucu neden tutuyorsun?
"Oruç tutarsam fazla kilom var, seksen kilo geliyorum, altmış kiloya inersem doktor 'İyi olursun.' dedi, ondan oruç tutuyorum."
Mübarek ola, kıymeti yok, sen perhiz yapıyorsun! Oruç Allah rızası için tutulur. Zayıflamak için oruç tutmak diye bir şey yok. Ama sen oruç tutarsan sıhhat kazanırsın ayrı. Ama orucu;
"Niyet ettim ya Rabbi! Senin rızan için sünnet olan şu orucu tutmaya!" diyeceksin. Namaz da öyle, zekât da daha başka şeyler de öyle!
"Ben şu zekâtı herkesin gözü önünde vereyim, herkes 'Ne cömert adam, bak parayı nasıl saçıyor!..' desin, şöhretleneyim, reklâm olsun. Zaten gazeteye de şu kadar reklâm parası veriyorum, radyoya da kelimesine şu kadar para ödüyorum. Binâenaleyh bu da bir çeşit reklâm olur.
Olmadı! Niyet bozuldu, niyetin içine kirli bir şeyler karıştı, kıymeti kalmadı. Bu hadis-i şeriflerden o anlaşılıyor. Niyetimizi pak edeceğiz.
Tasavvuf dediğimiz şey kalbin amellerini gözlemektir! İnsanın bir azalarının amelleri var; el kıpırdıyor, ayak adım atıyor, göz bakıyor, kulak dinliyor, dil söylüyor…
Bir de insan bunları söylerken hangi niyetle yapıyor?
Bunu gözlemek de tasavvuftur. İyi niyetle yapacak! Çünkü Peygamber Efendimiz ‘in birkaç dehşetli hadis-i şerifini söyleyeyim:
"Nice namaz kılan kimse vardır ki kıldığı namaz onu Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz!"
Hadis-i şerif, benim sözüm değil; Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor. Allah'a yaklaştıracak yerde Allah'tan uzaklaştırıyor.
"Nice oruç tutan kimse vardır ki akşama kârı sevap değil, aç ve susuz kalmaktan ibarettir."
Vah yazık! Sabahtan akşama aç kalmış; boş yere su içmemiş, dudağı kavrulmuş. Yazık, sevap yok! Nice oruç tutan vardır ki durumu budur!
Neden?
Kalbe dikkat edecek, amelin iç tarafına dikkat edecek. İçi, bâtını temiz olacak. Görünen kısmı, dış taraf; zâhir. İç tarafı da temiz olacak, ona dikkat etmek lazım.
Rubbetâli'l-Kur'âni yel'anühû'l-Kur'ânü.
Niyetin önemine delil!
"Nice Kur'an okuyan kimse vardır ki Kur'an ona lanet eder!"
Kur'an, Allah'ın kelamı lanet ediyor. Şefaatçi olursa insan cennete girer. O Kur'an lanet ediyor.
Neden?
Kim bilir ne maksatla okuyor, kim bilir nasıl okuyor, kim bilir nasıl eğerek bükerek okuyor.
Şarkı mı o?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin kelamı ciddiyetle okunacak, vakarla okunacak. Demek ki bütün bunlardan anlaşılıyor ki üzerinde titrememiz gereken bir husus var: Kalbimiz, bâtınımız, içimiz ve işleri ne maksatla yaptığımız çok önemli, çok mühim! Onun için her işimizin ilk adımını attığımız zamanda hemen niyeti düşüneceğiz.
Ben bunu neden yapıyorum?
Her şeyi iyi bir niyetle yapacağız. Niyetimiz iyi değilse bırakıvereceğiz, iyi niyetle bir başka iş yapmaya yöneleceğiz.
Ziyaret!
Bu akşam niye arkadaşına gittin?
"Efendim Resûlullah'ın hadis-i şerifini duydum ki bir kimse Allah rızası için bir Müslüman kardeşini ziyaret ederse Allah ona; 'Benim sevgim sana şart oldu!' dermiş, onun için ettim."
Mübarek olsun, Allah seni sevdi işte! Ne güzel, neden yaptığını biliyorsun.
Sabahleyin kalkıp gidiyor.
Nereye gidiyorsun?
"Allah rızası için helal para kazanıp çoluk çocuğuma helal lokma yedirmek, artarsa o parayla da hayr-u hasenât yapıp gönül kazanmak için gidiyorum."
Mübarek olsun, ne kadar güzel! Şimdi her ter damlası inci tanesi gibi kıymetlendi, her dakikan kıymetlendi.
Asker hudutta bekliyor.
Burada niye bekliyorsun?
"Allah kahretsin, bana çift nöbet verirler de beni aptal buldurlar da…"
Hiç kârı yok!
"Bu nöbeti Allah rızası için tutuyorum çünkü; 'İki göze cehennem ateşe değmeyecek: Birisi Allah rızası için hudutta Müslümanları bekleyen insanın, bekçinin gözü. Birisi de geceleyin kalkıp da Allah korkusundan ağlayan insanın gözü!' diye duydum da onun için bu nöbeti seve seve yapıyorum. Başka gafil arkadaşlarım var, nöbetten kaçınıyorlar da ben; 'Ver, senin nöbetini de ben tutayım!' diyorum."
Sevap! Biz askere giderken akşam yemeğini yemeden gittik.
"Niye kendini öne sürüyorsun?" diyeceksin. İyi olmadı, keşke demeseydim ama dedim.
Akşam yemeğini yemeden asker olmaya Tuzla'ya gittik. O zamanki aklımız şuydu: Akşam burada yemeği yiyip gitseydik ertesi gün teslim olacaktık, ceza filan yoktu. Tuzla'ya yemeği yemeden gittik!
Neden?
Bir saat daha önce gidelim, kışlanın kapısından içeri girelim de bir saatlik sevabımız daha çok olsun diye o niyetle gittik. Hadi oraya erken gidelim de sevap çok olsun, dedik. Birkaç arkadaş vardı, o günlerde böyle bir hadis mi okuduk, ne oldu; o hevesle gittik.
Hâsılı insan her yaptığı şeyi iyi niyetle yapmalı. Bu çok önemli bir nokta. Hani biz şimdi bugün başka hiç hadis okumasak, sadece bu hadisi okusak ve bu hadisi zihnimize iyice yerleştirip de her işimizi öyle yapsak…
Kim Allah için severse Allah için kızarsa Allah için alırsa Allah için verirse imanını kemâle erdirmiştir.
Her şeyi Allah için yapmaya kendini alıştırdın mı?
"Ben filanca kimseyi seviyorum."
Neden?
"Allah için hoşuma gidiyor, ben onu dinlediğim zaman ilmim artıyor, irfanım artıyor, onun yanında olduğum zaman hayırlı işler yapmaya meylim artıyor; ondan seviyorum."
Güzel, tamam.
"Ben falanca adama kızıyorum!"
Neden, kızmak var mı?
Var ya, İslâm'da kızmak da var!
Neden kızıyorsun?
"Adam memleketi batırıyor, rüşvet yiyor, Bir de kendi kendine öyle felsefe kurmuş. 'Arkadaş, bugün baban da gelse babanı da kandıracaksın!' diyor, sevmiyorum."
Bu sevgi de makbul çünkü kötülüğü sevemeyiz. Zulmü sevemeyiz, haksızlığı sevemeyiz, olmaz! Sevgi olacak ama o çeşit kızmak da bu sevginin bir çeşidi, iyiliği sevmenin bir gereği! İyiliği seven kötülüğe razı olmaz.
Hırsızı nasıl severiz, katile nasıl razı oluruz, yüz tane adamı tünele doldurup da içine gaz döküp de yakan insanı nasıl severiz, bu ne biçim şey düşünebiliyor musunuz?!..
Yüz tane insan bir yere tıkılıyor, gaz dökülüyor, kibrit çakılıyor ve insanlar cayır cayır çıra gibi yanıyor!
Nasıl sevilir?
"Sadaka, zekât vs. veriyorum."
Neden?
"Allah rızası için."
"Şunu alıyorum."
Neden?
"Allah rızası için."
Güzel.
Hâtem-i Esam rahmetullahi aleyh evliyâullâhtan bir zât-ı muhterem. Öyle bir zât ki adı Hâtem, soyadı Esam; "Sağır Hâtem".
"Sağır" lakabı güzel mi, değil mi?
Değil! Hiç kimse bana "sağır" densin diye istemez, hoşuna gitmez. Ama bu mübarek zâtın bu evliyâullâhın -Allah şefaatini nail etsin- lakabı sağır.
Neden?
Bir gün bir kadıncağız utana sıkıla huzuruna gelmiş. Şöyle bir ihtiyacım var, şöyle bir şey sormak istiyorum derken nasıl olduysa otururken bir kabahat yapıvermiş, bir ses çıkmış. Kadın kıpkırmızı kesilmiş. Bir yellenme sesi çıkıverince kıpkırmızı kesilmiş. O alim zât da onu duymuş ama ötekisinin de kıpkırmızı kesildiğini de gördü. [Kadın] kızarıp bozarıp kekeleyince;
"Evladım, uzakta durma, yakın gel, benim kulaklarım duymuyor! Gel bakayım, ne diyorsun, anlayamadım." demiş.
Kadın şöyle bir rahatlamış:
"Efendim, şunun için geldim…" diye biraz yaklaşıp söyleyince;
"Bağır bağır, kulaklarım ağır işitiyor, duymuyorum." demiş. Kadın daha rahatlamış. Biraz daha bağırmış:
"Daha bağır daha, duymuyorum." demiş. Kadına; "Benim çıkardığım o ses, kazara çıkmış olan o ses, o adam tarafından duyulmadı." diye iyice kanaat gelmiş. O andan itibaren Hâtem hazretleri sağırlık rolü oynamış, ta o kadıncağız âhirete göçünceye kadar mahcup olmasın diye!
Niyete, insanlığın inceliğine bak! Bir kimsenin gönlü hoş olacak! Ötekisi belki kahrından intihar ederdi, kahrolurdu. Kolay bir şey değil, üzücü bir durum!
Yolda giderken birisi, bu büyük zât, parası pulu var, ihtiyacı yok, çıkartmış avucuna para vermek istemiş. Anlaşılan kılığı kıyafeti biraz sadeydi, basit giyiniyordu, fukara sandı. Beli iki kat, belki üstünde yamalı elbise vardı. Hâtem hazretlerine sadaka vermek için elini uzatmış.
Onun sadakaya ihtiyacı mı var?
Dervişlerine her zaman milyonlar dağıtıyor. İhtiyacı olan bir insan değil ama şöyle bir duraklamış, tereddüt etmiş, bir anda bir düşünmüş. Ondan sonra parayı almış, koymuş cebine, yürümüş gitmiş. Onun o durumunu gören tanıdıklarından bir tanesi;
"Efendim, zât-ı âliniz böyle şey almazdınız, şimdi aldınız. Niye?" demiş.
"Düşündüm, baktım nefsim almaktan hoşlanmıyor; almasam reddetsem ben zenginim ya, 'İstersen sana para vereyim.' desem nefsimin hoşuma gidecek. Onun zilletini, onun hor, zelil olmasını, izzetlenmesine tercih ettim. Hor olsun diye aldım!" demiş.
Öbür taraftan yine bir başka fakire verecek.
"Kendi nefsimi tepelemek, bastırmak için aldım!" demiş.
Hakikaten benim de bir kere başıma geldi. Ankara'da bir camiye gittik. Konuştuk, çıktık. Caminin cemaatinden üç beş kişi el sıktılar. Baktım bir adamcağızın kıyafeti yamalı, ihtiyar, sakallı; yakası yamalı, ceketi yamalı, bir acıdım. Çıkarttım bir para vermek istedim. Hani al şunu torunların vardır, bir işte kullanırsın gibi, hem de hatırlı bir para. O zamanın parasıyla bin lira, beş bin lira vermeye [kalktım.] Adam bana bir kızdı:
"Benim çok param var, ben zenginim, istemez!" dedi.
"Peki, affedersin." dedim, [parayı] cebime soktum, fazla üstelemedim.
Almak zor, vermek rahat; göğsünü gere gere verirsin, almak zor, ezici. Onun için alma-verme işlerinde de insan düşünmeli. Kimse görmeyecek yerde, usulüyle, belli etmeden vermeli.
Yakın zamanımızda yaşayanlardan birisi fakirmiş. Birisi de ona yardım etmek istemiş.
Nasıl versin?
Adam izzet-i nefis sahibi, hatırlı bir kimse. Sokakta giderken arkasından koşmuş:
"Efendim, arkanızdan geliyordum, siz düşürdünüz, şunu buyurun…" demiş, bir altın lira uzatmış.
Adam muhtaç, yemeğe muhtaç. Altın lirayı eline almış, adamın yüzüne bakmış. Tabii zeki, şair, edîb adam:
"Bu para değil, sizin yere düşen altın kalbiniz." demiş.
Tabii her şeyin usulü var. O hâlde; "Ameller niyetlere göredir!" kaidesine çok dikkat edelim. Her işimizi ona göre yapalım. Kim her işini Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla yaparsa kâr eder, kim niyetine başka şey katarsa çok zarara uğrar, çok perişan olur.
Bir arkadaş anlattı:
Bir köye gitmiş. İftiraya uğramış. Arkadaşı tanıyorum, melek gibi bir arkadaş. Görseniz siz de seversiniz. İftiraya uğramış, karakolluk olmuş. Karakolluk olunca polis gelecek, jandarma gelecek bunu götürecek. Öteki adamlara dönmüş:
"Ya bu yaptığınızın haksızlık olduğu aşikâr değil mi? Siz Allah'tan korkmuyor musunuz? Bu iftirayı, bu yanlış şeyi söylediniz, bana iftira ettiniz. Sonra size, çoluk çocuğunuza veya malınıza bir zarar gelmesinden korkmaz mısınız?!.." demiş.
Ok yaydan çıktı, bir şeyler olmuş, yirmi gün sonra; "Duydum [ki] o adamın iki ayağı kırılmış." diyor. Bu da işte manevi kanun! Buna da maddî bakımdan akıl ermez ama bu böyledir.
Elbette olur ev yıkanın hânesi vîrân
Birisinin evini yıkarsan ceza olarak senin de evin yıkılır.
"Hocam bunun kanunu nerede, kaidesi nasıl, bu iş nasıl cereyan ediyor?"
Buna ilâhî kanun derler. Allah-u Teâlâ hazretleri bir vurdu mu alimallah yerin dibine geçirir. Allah'tan korkmak lazım, her şeyi iyi niyetle yapmak lazım.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizin kalbimizi yirmi dört ayar altın gibi saf eylesin. Her işi Allah rızası için yapmaya bizi muvaffak eylesin.
Zor bir şey değil: Hayatın ölümlü olduğunu insan düşünürse bir gün çıkıp da Allah-u Teâlâ hazretlerinin divanında duracağımızı düşünürse bin yıl ayakta duracağını ondan sonra dermanı kesilip diz çöküp de haşyet ile bekleyeceğini düşünür, zerre miktarı hayrın da zerre miktarı şerrin de hesabını vereceğini düşünür, şu fâni, boş dünyayı bir gün bırakıp gideceğini düşünür, ne kadar toplarsa toplasın nihayet midesinin bir avuçluk gıda aldığını düşünür, haramın bir fayda vermediğini, helalin çok daha bereketli olduğunu, tuz ekmeğin haram bal kaymaktan daha tatlı olduğunu düşünürse dünyaya kıymet vermezse bunu yapar!
Ama bir insan şu dünyaya kul oldu mu:
“Yeniköy'de yalı istiyor, Çamlıca'da köşk istiyor, boğazda deniz motoru istiyor… İlle alacağım, ne suretle olursa olsun alacağım, çalacağım çırpacağım alacağım. O adam nasıl yapıyor, ben de ondan isterim. O adam şu kadar işi yapıyor, şöyle yapıyor, senede 100 milyon kazanıyor, ben de onun bir yerinden kıstırırım, 'Bana da beş milyon ver!' derim, zorla alırım. O ondan yıkılmaz, kerata zaten çok kazanıyor, beş milyonu da bana versin, ben de illa bu işleri yapacağım…"
İşte hırs oldu mu olmaz. Ama dünyaya insan tepeden baktı mı dünyaya meyletmedi mi o zaman olur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hadis-i şerifinde bildirmiş ki;
"İnsanın niyeti âhiret olursa Allah rızası olursa merak etmeyin, dünya arkasından burnunu sürte sürte gelir!"
Burnunu yere sürte sürte, kös kös gelir. Mecbur, takdir etmiş Allah, ezelde takdir etmiş. Rızkını yazmış. Kâinata rızkını gönderen Allah-u Teâlâ hazretleri, köşede duran örümceğe, rızkına kanat takıp da gönderen Allah-u Teâlâ hazretleri senin de rızkını yazmış. "Eh, takdirde ne varsa o olur." dersin, bu dünyaya meyletmezsin, dünya senin peşinden yalvara yakara gelir. Mecbur gelecek, başka çaresi yok, ezelde öyle yazılmış. Öyle yazılmış olduğu için o gelir.
Talebe tahsil yapmak istiyor, şu tahsil veya bu tahsil. Hayırlı tahsile yönel, hayırlı işe yönel!
"Ama parası az…"
Allah gönderir ya, merak etme!
Evliyâullahtan, Allah'ın velî kullarından, ashâb-ı kiramdan nice zengin insanlar var.
Hz. Osman radıyallahu anh nasıl zengindi, nasıl yüz deveyi yükleriyle beraber sadaka verdi?.. Yüklerini de dağıttı, develeri de kesti, etlerini de dağıttı.
Nasıl verdi?
Allah zengin eder, Mâlike'l-mülk! Öyle emrediyor:
"Dilediğine mülkü verirsin, egemenliği, hâkimiyeti verirsin. Dilediğinden mülkü, egemenliği, hükümdarlığı, hükümranlığı alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini hor zelil edersin!"
Mısır'a Yusuf aleyhisselam nasıl gitti?
Bir kervanda pırıl pırıl, nur yüzlü bir genç köle olarak gitti.
Sonra ne oldu?
Azîz-i Mısır, Mısır'a aziz oldu, bakan oldu, en yüksek insanlardan birisi oldu.
Kardeşlerinin o kıskançlığı, onu bastırmak, yenmek istemesi, onu yerin dibine, kuyuya atmaları ona zarar verdi mi?
Sonunda onların hepsi geldiler, boyun büktüler, pişmanlık duydular, utanç duydular, yüzleri kızardı da dediler ki;
"Yemin olsun ki Allah seni bize tercih etmiş, ne yapalım, seni aziz kıldı. Biz hor, zelil olduk, mahçup olduk!"
İşte Allah öyle yapar!
Onun için merak etmeyin; Allah yolunda gitmenin zararı yok, Allah'ın kulu olmanın zararı yok! Çünkü şu mülkün sahibi Allah-u Teâlâ hazretleridir. Niyetlerinizi doğru dürüst tutun! Kalbinize başka niyet damlatmayın, karıştırmayın. Şu temiz kalbin içine başka bir karanlık leke düşmesin, bir kötü niyet girmesin. Her niyetiniz has halis, pırıl pırıl olsun.
Şu insanları sevmek güzel şeydir, şu memleketi sevmek güzel şeydir. İnsanların gönlüne sürûr, neşe verici şeyler, onları sevindirici işler yapmak güzel şeydir. Hayır hasenât hoş şeydir, bunlar insana vitamin gibi yarar, baklava börek gibi, kaymak gibi yarar. Hoş olur, güzel olur. İnsan iyilik yaptıkça kendisi de rahat eder, kötülük yaptıkça kırışır, içi buruşur, çatur çutur bir şey olur. Kıskançlık duydukça hırs, hınç duydukça berbat olur gider. O kötü duygulardan ülser olur, kanser olur.
Onun için Allah bizim cümlemize saf, pak, temiz, halis niyet nasip eylesin.
24.06.1984 -
Ramazan Sonrası, Riya,
21.01.1990 -
Zemzemin Taşınması, Peygamber
