24.10.1993 - Dünyadaki İbadetler Kulun Etrafını Sarar, Namazdan Sonra Estağfirullah Demek

24.10.1993 - Dünyadaki İbadetler Kulun Etrafını Sarar, Namazdan Sonra Estağfirullah Demek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ mâte'l-mü'minu kâneti's-salâtu inde re'sihî ve's-sadakatü inde yemînihî ve's-sıyâmu inde sadrihî.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz Sevban radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuş:
İzâ mâte'l-mü'minu kâneti's-salâtu inde re'sihî ve's-sadakatü inde yemînihî ve's-sıyâmu inde sadrihî. "Mü'min kul vefat ettiği, öldüğü zaman kıldığı namazlar başucuna gelir, başucunda durur. Verdiği hayırlar, zekâtlar, sadakalar sağ yanında durur. Oruç, göğsü hizasında durur."
Peygamber Efendimiz bu kadar ibadet sayıyor. Dünyada yapmış olduğu ibadetleri o kulun etrafına çepeçevre alırlar, şeytan onun yanına sokulamaz ve her bakımdan her türlü şerden korunmuş olur.
İzâ mâte'l-meyyitü's-tipşure lehû bikâul ard ve leyse min buk'atin illâ ve hiye tetemennâ en yütfene fî hâ ve izâ mâte'l-kâfirûn uzîmeti'l-ardu fe leyse min buk'atin illâ ve hiye testehîzu billâhi en yütfene fî hâ.
İbn Ömer radıyallahu anh'ten.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
İzâ mâte'l-meyyitü. "Müslüman bir kimse vefat ettiği zaman…"
Meyyit, "ölü" demek. Ama arkasından ikinci cümlede "kâfir öldüğü zaman" dediğine göre oradan birinci meyyitin, ilk anılan kişinin Müslüman kaolduğunu anlıyoruz.
İzâ mâte'l-meyyitü üstipşure lehû bikâul ard. "Ölü öldüğü zaman onun vefatından yeryüzünün bütün her tarafı müjdelenir." Ve leyse min buk'atin illâ ve hiye tetemennâ en yütfene fî hâ. "Hiçbir yeryüzü parçası olmasın ki bu mübarek kul benim içime gömülsün diye temenni etmesin!"
Allah kabir arkadaşlarımızı da salih kimseler eylesin. Kabirde etrafımızdaki insanları da salih, mü'min-i kâmil insanlardan eylesin.
İzâ mâte'r-raculü min ehli'l-cenneti istahyallâhu azze ve celle en yuazzibe men hamelehû ve mentebiahû ve men sallâ aleyhi.
Cabir radıyallahu anh'ten, Cabir İbn Abdillah el-Ensârî'dir.
Peygamber Efendimiz;
İzâ mâte'r-raculü min ehli'l-cenneti istahyallâhu azze ve celle en yuazzibe men hamelehû ve mentebiahû ve men sallâ aleyhi. "Ehl-i cennet bir adam vefat ettiği zaman Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri bu cenazeyi taşıyanı, arkasından yürüyeni ve onun üzerine cenaze namazı kılanı azaplandırmaktan hayâ eder!"
"Bu cennetlik kuluma, bunlar son vazifelerini yapıyorlar, sırtlarına aldılar, taşıyorlar. Kimisi arkasından yürüyor, kimisi namazlarını kıldı, o cennetlik kulun hatırına onlara azap etmez. Böylece arkada kalanlar, böyle bir mübarek insanın cenazesinde bulunmak dolayısıyla Allah'ın azabından kurtulmuş oluyorlar.
Şeyh Sadi Gülistan'ında kitabının münasip bir yerine güzel bir hadisi yerleştirmiş. O hadis-i şerif, muteber hadis kitaplarında da vardır. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Kusurlu günahkâr mü'min bir kul, 'Yâ Rabbi!' der, Allah nazar etmez; 'Yâ Rabbi!..' yine yalvarıyor, "Yâ Rabbi!" der, nazar etmez, yine Allah'a Rabbi olduğunu bilerek, hitap ederek "Yâ Rabbi!" diye nida eder. O zaman Allah-u Teâlâ hazretleri meleklerine der ki;
Yâ melâiketî kad isteyheytü min abdî. 'Ey benim meleklerim! Ben şu kulumdan utandım. O benden başka Rabbi olmadığına inanmış, biliyor; bana el açmış, boyun bükmüş, 'Yâ Rabbi, yâ Rabbi…' diye yalvarıyor. O bunu bilmişken, benim dergâhıma dönmüş, benden affını isterken ben onu affetmemeye utandım, şahit olun; onu affediyorum!' buyurur, diyor.
Şeyh Sadi hadis-i şerifin alt tarafına yazmış, Şeyh Sadi’nin sözü de güzel, diyor ki:
"Allah-u Teâlâ hazretlerinin, Rabbimizin lütfunun, kereminin, ihsanının ne kadar çok olduğunu gör, bak; anla ki günahı kul işliyor, affetmemeye Allah utanıyor!"
Subhanallah! Halbuki kulun utanıp "Beni yaradan, bana nimetleri veren Allah'a karşı ben günah işlemeyeyim, edepsizlik yapmayayım!.." demesi lazımdı.
Günahı kul işliyor, Allah affetmemeye utanıyor; Allah-u Teâlâ hazretlerinin keremine, lütfuna, ikramına, ihsanına erhamurrâhimînliğine bak!
Demek ki burada da yine bu istihya, hayâ etmek sözü geçiyor.
Bu nasıl bir hayâ, ne demek?
Bunun mânası şu demek ki; mutlaka affedecek, affetmemek durumu bahis konusu yok, demek! Bizim anlayacağımız kelimelerle öyle ifade etmiş. Yoksa Allah-u Teâlâ hazretleri;
Lâ yus'elu ammâ yef'âlu. "Kimse kendisine sorgu sual açamaz, 'Niye böyle yaptın?' diyemez!"
Zaten yaptığı her şey adalettir, haktır, doğrudur, adaletlidir. Allah-u Teâlâ hazretleri hakem-ü Adl'dir. Hakem ve Adl mastarla tavsif edilmiş ki mübalağa mânasıyla. Hükmünde çok isabetli, adaleti tamdır, tam olandır. Adaletiyle muamele ettiği zaman azaplarsa suç yine kulun. Çünkü peygamber gönderdi, kitap indirdi, çeşitli ikazlarla o kulu ikaz etti; rüyasında, uyanıklığında, arkadaşlarında, sağdan soldan, çeşitli haberler ömür boyu o kula geldi. "Şu günahtır yapma, bu sevaptır kaçırma! Allah'a itaat et, şeytana uyma, nefsine esir olma, haramlara dalma…" diye Hz. Âdem atamız aleyhisselam'dan Peygamber Efendimiz' e kadar -124 bin deniliyor- sayısını, hakiki miktarını Allah bilir:
Ve in min ümmeti illâ halâ fî hâ nezîr. "Hiçbir yer yok ki oraya Allah bir peygamber, bir haberci göndermiş olmasın!"
Bütün insanların sevaptan, günahtan, haramdan haberi vardır ama dinlememiş. Dinlemeyince ceza kendisinden! Allah-u Teâlâ hazretleri;
Ve mâ ene bi-zallâmin lil-abîd. "Ben kullarıma zulmedici değilim!" diyor.
Zulmetse kim hesap soracak?!.. Hesap sorma [durumumuz] yok ama zulmedici değil. Erhamurrâhimîn, merhametlilerin en merhametlisi. Hatta bir hadis-i şerif var, Peygamber Efendimiz;
"Bir kulu yanlış yola bıraksa, tevbe etse, doğru yola girse Allah-u Teâlâ hazretleri o kadar sevinir ki!.."
Ne kadar sevinir?
Çölde kervanı kaybetmiş, güneşten, sıcaktan, susuzluktan, açlıktan ölmek üzere olan bir insanın bir pınar bulduğu zamanki [sevinci] kadar sevinir. Çocuğu olmayan bir karı koca, beklemişler, yıllarca uğraşmışlar uğraşmışlar… Doktorlar, hastaneler, ilaçlar, tedaviler, çocukları olmamış; canları çok istiyor, zengin, paraları var, her şeyleri var; çocukları olmuyor. Olmamış, olmamış sonra Allah bir çocuk vermiş…
Nasıl sevinirler?
Onun gibi sevinir. Mesela bir insan devesini kaybetmiş; parası pulu, yiyeceği içeceği her şeyi üzerinde… Çölde deveyi kaybetmek arabayı kaybetmek gibi bir şey. Sonra buluverince nasıl sevinir?
İşte öyle sevinir, diye misallerle anlatıyor.
Anlıyoruz ki Allah-u Teâlâ hazretleri kulu tevbe etti mi çok çok seviniyor. Ve tevbe edenleri çok seviyor.
İnnellâhe yuhibbu't-tevvâbîne ve yuhibbu'l-mütetahhirîn. "Allah tevbe edenleri sever. Maddeten, manen tertemiz, içi dışı pak, kalbi pak olanları sever!"
Allah'ın sevgisini kazanıyor günahkârdı; Allah sevmiyordu. Tevbe etti, pişman oldu, seviyor.
Aziz ve kıymetli kardeşlerim!
O bakımdan Allah'a aşk, sıdk, ihlâs ve samimiyetle tevbe edelim. Allah-u Teâlâ hazretlerine daima [dilimiz] tevbeli, istiğfarlı, "Affet Allah'ım, estağfirullah el-Azîm, tevbe Yâ Rabbim!.." diye daima hatalarımızı düşünüp Allah'a iltica edici, tevbe edici olalım. Çünkü Rabbimiz erhamurrâhimîn.
Demek ki bir cennetlik insan vefat ettiği zaman onun cenazesine koşmak lazım, mümkünse taşımak, taşıyamazsa peşinden yürümek ve namazını kılmak lazım!
Burada namaz kılmayı sonda söylemiş. Demek ki cenazeyi evden alacak, namaz kılınacak yere kadar götürecek diye düşünmüş. Hâlbuki namazlar Türkiye'de -veya hiç olmazsa İstanbul'da, bu bölgede- namaz camide kılınıyor, ondan sonra vasıtalara bindiriliyor veya yakınsa da omuz üstünde kabristana götürülüyor. Bu âdetlerin farklılığından dolayıdır veyahut evden almayı düşünmüştür, evde yıkandı, taşındı diye ondan öyle söylenmiş olabilir. Önce taşıyan, sonra arkasından yürüyen, ondan sonra da namaz kılan zikrediliyor!
Yunus Emre'yi de çok seviyorum, herkes seviyor ya;
Namaz için üstümüze
Duranlara selâm olsun, diyor, çok güzel.
İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû ve âbudullâhe ke enneküm terevnehû vestağfirûhu külle sa'a.
Ne güzel! Bunları sadece kâğıda yazmamak; iyice de ezberlemek, Arapçasını da ezberlemek lazım. Zor da değil, küçücük bir cümle ama hayatımızda bize ömür boyu bitmeyen bir ışık tutacak, çok mühim!
Pil alıyorsun bitiyor, cereyanlar kesiliyor ama bitmeyen hayat, sonuna kadar bitmeyen bir ışık!..
Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte ne buyurmuş?
İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû. "Sizden biriniz öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir!"
Bitti, öldü mü; öldü. Onun kıyameti koptu. Artık dünyanın bozulmasına, dağların hallaç pamuğu gibi atılmasına, yıldızların sapır sapır dökülmesine hacet yok; onun işi bitti, onun kıyameti koptu! Özel kıyameti, şahsî kıyameti kopmuş oldu aziz ve muhterem kardeşlerim!
Bu, çok mühim bir hadis-i şerif. Hepsi mühim de bu fevkalade, benim tüylerimi diken diken ediyor.
İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû. "Sizden biriniz öldünüz mü onun kıyameti kopmuş demektir!"
Arkasından Peygamber Efendimiz emri veriyor:
Ve âbudullâhe ke enneküm terevnehû. "Allah'a ibadet ediniz, sanki görüyormuşcasına, karşınızdaymış da görüyormuş gibi ibadet edin!"
Savruk değil, gafil, cahil değil, aklınız başınızda, yerde olarak değil, sanki görüyormuş gibi. Müşahede ediyormuş gibi, müşahede makamındaymış gibi, öyle görüyor gibi Allah'a ibadet edin!
Bu ihsan makamıdır, tasavvuf makamıdır. Tarikatta da derviş zikredecek, ondan sonra murakabe çalışmaları yapacak! Daima Allah'ın kendisini gördüğü fikri üzerinde derinleşecek!
Vestağfirûhu külle sa'atin "Her zaman Allah'a tevbe edin!"
Burada saat 60 dakikalık zaman mânasında değil, her zaman!..
Neden?
Her zaman bir hata yapıyorsunuzdur da ondan! Namaz kılıyoruz, es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah diyoruz.
Peygamber Efendimiz tavsiye buyurmuş ki; "Üç defa estağfirullah!" deyiniz."
Neden?
Allah'ın huzurunu girdiniz çıktınız, kim bilir, güzel yapabildiniz mi acaba? Huzur-u ilâhîde acaba vazifelerinizi güzel yapabildiniz mi?!..
Muhakkak yapamadınız, onun için üç defa estağfirullah denilecek!
Muhterem kardeşlerim! Şimdi düşünün ki gazetelerde birer karış harflerle bir haber çıksa; "Bir yıldız üstümüze doğru geliyor, yarın 00.00'da [dünyaya] çarpacak! Kıyamet kopacak, dünyanın sonu! Kesin bu, ilim adamları böyle söylüyor!" filan deseler ne yaparsınız? Nereye kaçacaksınız? Ne yapacaksınız? Günahkârlar ne yapacak?!..
O yıldız gelip çarpıncaya kadar o kıyametin kopmaya başladığı zaman onun heyecanından insanlar ne yapacak?
Ağlaşacak, birbirlerine sarılacak, "Haklarını helal et, ben zorla aldığım şeyi geri [veriyorum], kusuruma bakma!.." demeye çalışacak. İnsan bir sürü acıklı sahne görecek.
Kıyamet, şerlilerin başına kopacakmış! Allah kıyameti bizim başımıza kopartmasın, o kötü günleri göstermesin! Güneşin nuru kararacak, yıldızlar sapır sapır dökülecek, dağlar hallaç pamuğu gibi atılacak, denizler yarılacak, hayvanlar kaçışacak…
Ayet-i kerimede nasıl buyuruluyor?
İnne zelzelete sâ'ati şey'ün-azîm. "Kıyametin zelzelesi çok muazzam, çok korkunç bir şeydir!" Yevme tezhelü küllü murdıatin ammâ erdaat. "Kucağında emzikli çocuğu olan anne, çocuğunu unutacak!"
Çocuğuna kim bakar, kıyamet kopuyor!
Hâlbuki anne şefkati çocuğu bir yere bırakır mıydı?
Bırakmazdı ama çocuğu aklına gelmeyecek, çocuğu bir kenarda kalacak!
Ve teda'u külli zâti hamlin hamlehâ. "Her hamile kadın, hamilesi olduğu çocuğu düşürecek, düşük yapacak!" Korkudan ödü patlayacak, düşük yapacak!
Ve terannâsi sükâra ve mâhüm bi-sükâra. "İnsanları sarhoş gibi göreceksin. Sarhoş değiller ama sarhoş gibi göreceksin."
Hepsi bir tarafta sallanıyorlar.
Ve lakinna azâbellâhi şedîd. "Çünkü Allah'ın azabı şiddetli, kıyamet korkunç bir olay!"
Bu korkunç olayı biliyoruz. "Kıyamet yaklaştı!" denince tüylerimiz diken diken oluyor.
"Mehdi çıktı, çıkacak, kıyamet alameti, büyük alâmet, küçük alâmet…" derken herkeste şafak atıyor biliyorum, ben dâhil! [Yapmayın,] bu şakaya gelecek bir şey değil korkunç bir şey! Bundan şafak atıyor da insanlar bundan korkuyor da;
İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû. "Kendisi öldüğü zaman onun kıyameti kopmuştur!"
Bundan hiç şafak atmıyor. Hiç bundan korkmuyor, hâlbuki en yakını bu! Ötekisi [için] ne kadar vakit geçer bilmiyoruz; tevbe kapısı kapanacak, güneş üç gün doğudan doğmayacak, batıdan doğacak, birtakım alametler vs. Millet ne haller görecekse görecek ama bu [ölüm] bir anda!
Medine-i Münevvere' de bir mimar arkadaşımız var, bir inşaatın başında, sorumlusu. Yandaki bina çökmesin diye kazmışlar, hafriyat yapmışlar oraya kazık çakıyorlar. Kazık için makineyle yedi metre çukuru kazmışlar, demirleri koyacaklar, beton dökecekler. [İşçilerden birisi] demirlerin ıvır zıvırını yapmaya aşağı inmiş. Konuşuyorken "Kerpeteni ver, ipi, teli al, hadi çık…" derken, yanındaki toprak üstüne bir kapanıyor!..
"Hocam, bir anda konuşup dururken kesildi, bitti iş! O öbür âleme gitti, biz bu âlemde kaldık. Ömrü gitti!" diyor. Bir anda; az evvel öğle yemeğini beraber yemişlerdi, konuşuyorlardı, şakalaşıyorlardı, bir anda bitti!
Bu hadis-i şerifi hiç hatırımızdan çıkartmayın, hiç çıkartmayalım: Hiç yarım hesap bırakmayın, hiç kimsenin hakkını üzerinizde bırakmayın! Hiçbir kimseye verilmedik bir hesabınız kalmasın, her şeyiniz tamam olsun! Borçlarınızı ödeyin, işlerinizi tamamlayın, kul haklarını ödeyin; namaz, oruç borçlarınızı ödeyin, hazırlıklı olun! Çünkü umumi kıyametin saati bilinmez!
Dünyanın hakiki kıyameti ne zaman kopacak bilinir mi? Bilinmez!
Cebrail aleyhisselam bembeyaz elbiselerle gelmiş, Peygamber Efendimiz' in yanına oturmuş, dizini dizine dayamış. "Bu ne samimiyet, bu kim?.." Herkes de bakıyor; gelmiş, Peygamber Efendimiz' in yanına kadar sokulmuş:
Yâ Resûlallah ahbirnî ali'l-İslâm. "Yâ Resûlallah, İslâm nedir bana bildir!" diyor. Efendimiz de İslâm şudur [diye] söylüyor.
Sadakte. "Doğru söyledin!" diyor. Şaşırmışlar:
"Allah Allah! Bu ne biçim insan ki Peygamber Efendimiz' e bir şey soruyor, ondan sonra da tasdik ediyor; "Doğru söyledin!" diyor. Sen kim oluyorsun!"
Bilmeyen insan; "Ya, öyle mi, bilmiyordum, öğrendim, teşekkür ederim…" filan der. "Doğru söylüyorsun, tamam!" diyor. Allah Allah, şaşırıyorlar. Tanıdıkları bir insan değil. Uzaktan geldiği belli fakat üstündeki elbiseler bembeyaz, yolculuk çekmiş bir hâl de yok. Yolculuktan gelseydi toza toprağa bulanırdı. Günlerce devenin üstünde Medine'ye gelinceye kadar bu beyazlar kalmazdı. Ama pırıl pırıl, tertemiz, müstesna, göz alıcı, bembeyaz kıyafet, tertemiz bir yüz, Resûlullah Efendimiz' in yanına kadar da cesaretle yürümüş yanaşmış, dizini dizine dayamış;
"Yâ Resûlullah, söyle bakalım İslâm nedir?" diyor. Ondan sonra da "Doğru söyledin!" diyor. Herkes şaşırıyor.
[Sahabe-i kiram] Peygamber Efendimiz' in heybetinden, ona olan saygılarından sevgilerinden başlarını kaldırıp da Peygamber Efendimiz' in yüzüne doya doya bakamamışlar. Sahabeden bazıları "Ömründe yüzüne doya doya bakamadım!" diyor. Camiye geldiği zaman "Resûlullah geliyor." diye herkes başı önünde, tüyleri diken diken dururmuş. Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz bakabilirmiş, Ömer Efendimiz bakabilirmiş. Sonra:
Ahbir niani'l-îmân. "Peki, iman nedir?"
"Meleklere, kitaplarına… iman!" Onları da sayıyor.
"Tamam, doğru söylüyorsun. Peki, ihsandan haber ver?.."
Enta'budallâhe ke enneke terâhu fe izlemtekün terâhu fe innehû yerâke.
"İbadeti güzel yapmak nasıl olacak, bu işin yüksek mertebesi nasıl olacak?"
"Allah'ı görüyormuş gibi ibadet edeceksin çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor. Bu da ibadetin en yüksek seviyesi!"
İbadetin en yüksek seviyesi neymiş?
Biz Allah'ı görüyormuşuz gibi ona ibadeti öyle yapmak! Allah-u Ekber, huzurundayım, Allah-u Ekber, önünde secdeye vardım… görüyormuş gibi. İbadetin en kalitelisi, en yüksek derecesi bu! Peygamber Efendimiz bunu da cevaplandırmış. Ondan sonra [gelen kişi] sormuş:
"Kıyamet ne zaman kopacak?"
Efendimiz gülüyor, diyor ki:
"Onu ne soran biliyor ne sorulan biliyor! Bu hususta; soru sorulan, soru sorandan daha bilgili değil!
Çünkü Allah saklamış, insanlar bilse yemek yemeye, su içmeye hâlleri kalmaz, sudan lezzet almaz olurlar. Feleklerini şaşırırlar, ağızlarının tadı kaçar. Allah bildirmemiş, hikmeti var, her işin hikmeti! Kimse bilmiyor. Büyük kıyametin ne zaman kopacağını bilmiyor ama alametleri var, alametleri belirmiş: Ahlâk bozulacak, bina artacak, zina artacak, çocuklar âsi olacak, talebeler hocalarına karşı gelecekler, iyilikler kötülük sayılacak, kötülükler iyilik sayılacak, kötü insanlar başa geçecek, iyi insanlar ayaklar altında kalacak… Hadis-i şeriflerde bir sürü alametler sayılmış. Ama bizim kendi ölümümüz daha yakın. Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz: Araba kaza yapabilir, üstümüze duvar devrilebilir, gemi batabilir, kalbimiz sekte-i kalp olur, şu olur bu olur, bin bir türlü sebep!
Hiç unutmuyorum; Ankara'da evin kapı zilini tamir ediyordum, evin camı da tam manzaralı, ovanın öbür tarafında kaleyi görüyor. Bizim evin manzarası çok güzel. Ben zili tamir ediyorum, bir tangırtı koptu, metal çarpışması… Ne oluyor diye başımı çevirdim: Havada bir uçak; kanadı kırılmış, aşağı düştü. Seneler önce Ankara'da iki uçak çarpıştı ya, ben onu gördüm.
Tıngırtıdan sonra başımı çevirip aşağı baktığımda uçağı kırık kanatla aşağı düşerken gördüm, aşağı düştü. Düştüğü yerden bir kara duman çıktı, ondan sonra alevler!.. Sonra artık haberleri duyduk. Bir arkadaş anlatıyor:
"Hocam, benzine bulaşmış adamı alevler içinde koşarken gördüm, yıkıldığını, cayır cayır yandığını gördüm!" diyor.
Bu ölüm nereden geldi? Pattadak tepeden geldi.
Adam köşede ayakkabı boyacılığı yapıyormuş, ezan okundu diye Zincirli Camii'ne gitmiş. O köşeye uçak düşüyor, kurtuluyor. Kurtulan kurtuluyor, ölen de ölüyor. Bir anda benzinlere bulaşıyor; abdestli miydi, gusüllü müydü cünüp müydü, temiz miydi pis miydi, iyi miydi kötü müydü, hayırlı mıydı hayırsız yolda mıydı, fitne fesat mı düşünüyordu, hırsız mıydı yüzsüz müydü, namazlı niyazlı mıydı? Ne olduğu belli değil!
Erzincan'da ne oldu? Sabah namazı kılarken zelzele oldu, bazı kimseler caminin içinde şehit oldu.
Neden şehit oldu diyoruz?
Çünkü üstüne duvar yıkılarak ölenler şehit sayılıyor! Benim lafım değil; o mü'minse hedim altında, inhidam altında kalanlar şehit sayılıyor. Toprak altında ölenler şehit sayılıyor!
Kardeşlerim! Ecelin ne zaman olacağı bilinmiyor, kıyametimizin bize ne kadar yakın olduğunu bilmiyoruz, belki bize bir karış mesafede, belki bize biraz uzak.
Uzak saymak mı doğru yakın saymak mı doğru? Uzak saymak çok günah, çok yanlış!
Neden?
Uzak saymaya tul-i emel derler: Adam sanıyor ki ömrü çok uzun olacak, çok yaşayacak, çok işler yapacak. Emekli olacak, hacca gidecek, sakal bırakacak… -cek -cak, -cek -cak derken bir gün ecel geliveriyor!
Tul-i emel; ümit ediyor ki, "Daha çok yaşarım!.."
Bu çok yanlış! Tul-i emel insanı aldatır.
"Herhalde daha çok yaşarım…" Ne malum?
"Ben gencim…"
Biz çok dedeleri biliyoruz torunları ölmüş, dede sağ, torunlar gitmiş! Çok anneleri biliyoruz, yavruları önceden gitmiş. Benim ilâhiyatta okuttuğum kaç tane talebem var, benden önce gitti! Hâlbuki yaşça ben onlardan daha yaşlıyım ama belli olmuyor, yaşa bakmıyor. O bakımdan bu hadis-i şerifi de aklınıza yazın, defterinize yazın; hattata yazdırın, evinizin misafir odasına, yatak odasına koyun!
İzâ mâte ehadüküm fe-kad kâmet kıyâmetuhû. "Sizden biriniz öldüğü zaman onun kıyameti kopmuş demektir!" Ve a'budullâhe ke enneküm terevnehû. "Allah'ı sanki görüyormuş gibi ibadet edin!" Yine benim heyecanlandığım bir şey var: Vestağfirûhu külle sâ'atin. "Her an Allah'a istiğfar edin! 'Affet Allah'ım, kusurlarımı bağışla, tevbe yâ Rabbi, estağfirullah yâ Rabbi…' [deyin]!"
Zaman zaman da söylerim, benim heyecanlandığım şeylerden birisi; "Hacer-i Esved'i öpmek, oraya el sürmek Allah'la musafaha yapmak gibiymiş!" [Sözüdür]. İnsanın tüyleri diken diken oluyor.
Ve Hacer-i Esved ['e dokununca] söz veriyor; "Ya Rabbi, ben senin bundan sonra iyi kulun olacağım. Tam istediğin gibi Müslüman olacağım!" El tutup söz vermiş oluyor.
Bir de "İnsan secdeye vardı mı Rahman'ın ayaklarına kapanmış gibi oluyor!" diye bir hadis-i şerif var. Bu beni heyecanlandırıyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.10.1993 -
Hafızların Bedeni Toprak
15.10.1995 -
Hakka Riayet, Emri
