16.04.1995 - Dünyanın Faniliği, Hayırlı Arkadaş Edinmek

16.04.1995 - Dünyanın Faniliği, Hayırlı Arkadaş Edinmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Unzurû dûre men te'murûne ve arda men teskünûne ve fî tarîki men temşûne.
Revâhu'd-Deylemiyyu an Ebî Bekrin radıyallahu anh.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' den Ebû Bekr-i Sıddık radıyallahu anh rivayet etmiş. O bakımdan da bir sıcak duygu içinde sevinçliyiz, Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz' in rivayet ettiği bir hadis-i şerifi okuyoruz diye...
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne buyurmuş?
Unzurû. "Bakınız, nazar ediniz." bakınız, Dûre men te'murûne. "Kimlerin evlerini şenlendiriyorsunuz, mamur ediyorsunuz." Ve arda men teskünûn. "Kimin veya kimlerin arazisinde meskunsunuz, otuyorsunuz." Ve tarîki men temşûne. "Kimin yolunda gidiyorsunuz."
"Bunlara bakın." Yani "Dikkat edin." demek.
"Kimlerin evinde oturduğunuza bakın. Kimlerin arazisinde meskûn olduğunuza bakın. Kimin yolunda yürüdüğünüze bakın."
Çok kısa cümleler, fakat izahı nasıl olacak?
Biraz geniş bir izahı var.
Herkes bir evde oturuyor. Herkes bir evi imar etmiş. Dûr, dâr kelimesinin Arapça' da çoğuludur. Dâr, "ev" demek. Dûr, "evler" demek. "Kimlerin evlerinde oturduğunuza bakın." diyor. Allah Allah... "Ya kendi evimde oturuyorum, ev sahibiyim; ya da bizim ev sahibi falanca şahıs, ben onun kiracısıyım." Şimdi bizim bu soru üzerinde düşünmeye başladığımız zaman hemen hatırımıza gelen bu.
Niye Peygamber Efendimiz böyle bir soru bize tevcih eylemiş?
"Kimin evinde otuyorsunuz?"
Ben kendi evimde oturuyorum, sen falancanın kiracısısın veyahut sen de kendi evinde oturuyorsun. Bu ne demek?
İbrahim b. Edhem hazretleri Belh şehrinde sultan ailesindenmiş, padişahmış, sarayı varmış, merasim salonu, toplantı salonu varmış, önünden arkasından kalkanları altınlı gümüşlü kaç tane muhafız gidermiş; tantanalı, şaşalı, debdebeli, saltanatlı bir hayat sürüyormuş da bir gün geceleyin yukarıdan bir tıkırtı duymuş...
Bu hikâye hoşuma gidiyor. "Menkabe" diyorlar, olmuş veya bilmiyoruz artık... Ama rivayeti bile güzel, yani ibretli bir şey.
Yattığı odanın üstünde tıkırtı duymuş. Vay! Padişah bir yerde yatacak, padişahın yatak odasının üstünde bir adam gezinecek, tıkırtı yapacak! "Bre! Kim o yukarıdaki! Ne arıyorsun orada!" diye bağırmış, kızmış.
Tabii gecenin yarısında, herkesin uyuduğu sırada çatıda veya yukarıda ne arıyor, tangur tungur geziniyor...
"Ne arıyorsun?!" deyince;
"Ne arayacağım, devemi kaybettim, onu arıyorum!" demiş.
Şimdi bu sorunun cevabı acayip bir cevap.
"Yahu deve dama çıkmaz ki!"
İnsan çıkabiliyor da koca hayvan damda ne işi var, nereden çıkacak dama? Çıkartmak istesen çıkartamazsın. "Deveye hendek atlatmak bile ne kadar zor." derler, dama nasıl çıkacak?
"Devemi kaybettim, onu arıyorum."
Aşağıdan;
"Bre sen deli misin divane misin, damda deve olur mu? Deve kaybolsa geceleyin damda mı aranır?" demiş.
"Damda deve olur mu? Damda deve aranır mı?"
İbrahim b. Edhem saçma bir cevaba güya böyle makul bir cevap veriyor.
Yukarıdaki ses de cevabı yapıştırmış:
"E öyle senin yattığın atlas döşeklerin içinde, ipekli yorganların altında Mevlâ aranır da bulunur mu? Söyle bakalım, damda deve bulunmazsa öyle saltanatın içinde, yatakların, döşeklerin, ipeklerin, atlasların arasında da Mevlâ'yı zor bulursun sen, bulamazsın!" demiş.
Orada Mevla bulunur mu?
Allah Allah, bak sen şimdi... Verdiği cevaba bak... Tabii allak bullak olmuş. Ayağa kalkmış, muhafızları çağırmış;
"Ya kim bu yukarıdaki? Arayın, bulun!"
Ama yukarıda kimse yok.
Fesübhanallah! Damdan nereye gitti bu adam?
Yok. Canı sıkılmış, gece uykusu kaçmış. Ertesi gün vüzera toplanmış, divan toplanacak. Gitmiş tahtına oturmuş ama canı sıkkın. Gece uykusuz, bir de geceleyin acayip bir şey oldu, adamın birisi ona böyle dedi. Biraz canı sıkkın, düşünceli... Tam öyle vezirlerle oturmuşlar, salonun kapısından rap rap, pat küt, pat küt aksakallı bir adam yürümüş geçmiş. Muhafızlar da engelleyememişler, yürümüş gelmiş. Halbuki kapıda kılıçlı, kalkanlı, mızraklı muhafızlar var. Mızrakları [çapraz] kapatırlar, ne olur?
"Geçemezsin! Dur bakalım! Sen kim oluyorsun?" derler.
Bir kere oraya nasıl gelir?
Sarayın içine lambur lumbur her adamı almazlar. Sarayın içine şuradan buradan girmişse bile toplantı salonuna muhafızlar almazlar.
Ama hiç onlar müdahale edememiş, yürümüş gelmiş. Beğendiği bir yere oturmuş.
Divan, vezirler, paşalar, padişah toplantı hâlinde; o gelmiş, oraya oturmuş. Herkes tabii işi gücü bırakmış, ona bakıyorlar; "Kim bu adam?" Padişahın huzurunda bir şey de diyemiyorlar. Padişah sormuş:
"Ya sen kimsin, ne arıyorsun burada?"
"Hiç, ne arayacağım." demiş, omuz silkmiş.
"Burası kervansaray değil mi? Ben yolcuyum, işte dinlenmeye geldim." demiş.
Hoşuma gidiyor...
"Dinlenmeye geldim, kervansaray burası." deyince;
"Yok, burası kervansaray olur mu ya, ne biçim laf söylüyorsun!" demiş.
"Ne peki?" demiş.
"Burası benim sarayım, mülküm. Kervansaray değil, yolcunun yolgeçen hanı değil, otel değil, motel değil, han değil; burası benim sarayım!"
"E senden önce kimindi?"
"Babamındı."
"Ondan önce kimindi?"
"Dedemindi."
"Ondan önce kimindi?"
"Falancanındı, filancanındı..."
"Onlar nereye gittiler?"
"Öldüler. Eceli geldi öldü, hayatı bitti, öldü gitti."
"E birisinin gelip bir müddet oturduktan sonra göçtüğü gittiği, ötekisinin geldiği, onun gittiği, ötekisinin geldiği bir yer kervansaray değil de nedir?" demiş.
Yolcu geliyor, biraz duruyor, gidiyor.
Hadi... "Dur, sen kimsin?" demeye kalmadan yine rap rap rap yürümüş, kimse engelleyememiş.
Bu hikâyeyi, İbrahim b. Edhem hazretlerinin menkabesini neden anlattım?
Bir kere kimin evinde oturuyoruz? Bizden önce oturmuş birilerinin evinde oturuyoruz.
Onlar nereye gittiler? İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.
"Ya bu evi falanca yaptırmıştı, mübarek iyi adamdı, salih insandı, camiden çıkmazdı, cömert insandı, şöyleydi böyleydi..."
E ne oldu şimdi?
"Allah rahmet eylesin, sizlere ömür. O öldü, onun oğlu da öldü de..."
Kimin evinde oturuyor muşuz? Bizden önce gelmiş, şimdi göçmüş insanların evinde.
Bu ne demek? "Biz de göçeceğiz." demek. "Bu evler bize de kalmayacak." demek.
Böyle anlaşılabilir, bir mâna bu.
Kimin evinde oturuyoruz? Kimini evini şenlendiriyoruz?
Kimin evini mamur -yani şenlendirmek, güzelleştirmek, tamir etmek- ediyoruz? Sonra kimin toprağında oturuyoruz?
İşte bizden önce bir başkasınındı. Bu tarla kimindi? Bu mıntıka kimindi?
"Burası bir paşanınmış da kocaman bir bahçesi varmış da sonra ölmüş de parsellemişler de çocuklarına kalmış da..."
Hikâye... Yani arazi başkalarınınmış.
Fî tarîki men temşûne. "Kimin yolunda gidiyorsunuz?"
Tabii herkesin hayatta tutturduğu yol yeni bir şey değil, daha önce insanların gitmiş olduğu yol. Onlar nereye gittiler?
Ahirete gittiler.
Biz de gideceğiz.
Bu mâna olabilir.
İkinci mâna:
İnsan kimin evine gidiyor?
Sevdiği bir arkadaşının evine gidiyor.
"Selâmun aleyküm. Misafir geldim."
"Hoş geldin! Buyur, birkaç gün bizde kal. Ne olursun gitme, çok özledik..."
Sevdiği insanın yanına misafir gidiyor. Sevdiği yerde kalıyor. Ve sevdiği insanın peşine takılıyor, onun peşinden gidiyor. Eğer mâna buysa o zaman hadisten çıkacak ders ne?
"Kiminle ahbaplık ettiğine dikkat et." demek.
"Kimin evine gidiyorsun? Kimin arazisinde kalıyorsun, meskunsun? Kimin, hangi grubun malısın, hangi gruptansın, kimin yolunda yürüyorsun? Bunlara dikkat et. Bozuk bir grup ise sen de mahvolursun." demek.
Birinci mâna neydi?
"Bak bu diyarlar, bu evler, bu araziler kimseye bâki kalmadı, fâni dünya; sen de bir gün öleceksin, gözünü aç da ahirete hazırlan." demek.
İkinci mâna; "Kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat et." demek.
Çünkü kişi refikinden azar. Kiminle ahbaplık ediyorsa, kimin peşinde gidiyorsa sapıtabilir. Yanlış bir insanla ahbaplık ediyorsa sapıtabilir.
Bizim rahmetli, babamızın dostu, Kur'an Anahtarı diye eser yazmış olan ciddi bir hoca efendi vardı, Allah rahmet eylesin, Hüseyin Karakozoğlu diye... Kur'an Anahtarı diye ilk defa Kur'an okuma kitabını da yazmış insandı. Erenköy'de bahçeli bir ahşap evde oturuyorduk, evimiz vardı, dayımızın eviydi. Orada oturuyorken bize misafir geldi. Ciddi, sağlam, kale gibi bir insandı. Mekânı cennet olsun. Orada ben elini öpünce bana sordu... Babamın çok yakın dostu, arkadaşı...
"Evlâdım, nereye gidiyorsun?" dedi.
"Edebiyat fakültesinde Arap Fars filolojisine gidiyorum." dedim.
"Ha öyle mi? Getir bakalım bir kâğıt kalem..." dedi.
Götürdüm. Bir cümle yazdı; üstünsüz, esresiz, harekesiz bir beyit yazdı. "Oku bakalım bunu." dedi. Arapça bilmeyen üstünsüz esresiz bir Arapça metni okuyamaz. Çünkü okuyuşu Arapça'yı iyi bilişine göre yapacak. Arapça'yı iyi bilmiyorsa kelimeleri doğru okuyamaz, kelimelerin cümledeki yerini bilmeyince fâil mi mef'ul mü, câr mı mecrur mu bilemezse okuyamaz. Çok yanlış okur. Hemen yanlışı da sırıtır, ortaya çıkar. "Öyle mi denir? Öyle denmez." diye anlaşılır.
Ben yazdığı şeyi okudum. Şunu yazmıştı:
İzâ kâne'l-ğurâbu delîle kavmin le-ye'tîhim ile'l-ardı'l-ciyâfi.
Karga bir kavmin kılavuzu olursa onları nereye götürür?
Cîfelerin, leşlerin olduğu yere götürür.
Neden?
Karga leş yer, onu sever; kargalığından dolayı canı oraya gitmek ister. Sen leşten iğrenirsin ama o da leş yiyor. Sen onun peşine takılırsan, karga kılavuz oldu mu bir kavme, bir topluluğa, onları nereye götürür?
Cîfelerin, leşlerin olduğu yere götürür. Akbabaya tâbi olsan akbaba da öyle bir yere götürür.
Güle tâbi olsan nereye götürecek? Gülistana götürecek.
Arıya tâbi olsan nereye götürecek? Çiçeğe, bal aldığı yere götürecek.
Her hayvan, her mahluk kendisine uygun olan yere gitmek ister. Beslendiği, büyüdüğü, hoşlandığı yere gitmek ister. Sen hangi kılavuzun peşine takılırsan, onun tabiatı önemlidir; eğer kötü bir insanın peşine takılırsan seni o kötü adam tabiatının icabı olan kötü bir yere götürür.
Onun için, "Kimin evini şenlendiriyorsun, kime misafir oluyorsun, kimin arazisinde kalıyorsun, kimin yolunda yürüyorsun, dikkat et ha! Yanlış bir insanla ahbaplık edip de ondan sonra başını belaya sokma, Allah'ın gazabına uğrama, dünyanı ahiretini mahvetme!" demek olur.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Milletin anlayamadığı bir şey var: İnsan hayata bir defa geliyor. "Bu sefer yanıldım, bir kere daha tekrar edeyim." dese tekrar imkânı var mı?
Yok! Gelen göçüyor.
"Bir kere daha geleyim, bu olmadı..." Sayım suyum yok, hadi baştan... Yenilen pehlivan güreşe doyamazmış, "Hadi bir daha..." dermiş. Hayatta yeniden yaşama imkânımız var mı?
Yok!
Yanlış yaşarsak ne olacak?
Su testisi su yolunda kırılır. Ömrümüz yanlış yolda geçerse, hatalı bir tercihle yanlış bir yol tutturmuşsak, yanlış bir grubun içindeysek, hatalı bir hayat tarzı sürüyorsak ne olacak?
Bunun telafisi mümkün değil! O kadar gözümüzü açmak zorundayız ki ne yapıp yapıp doğruyu bulmak ne yapıp yapıp en güzeli yapmak zorundayız. Hayat hata kabul etmez! Hatalı tercih yaptın mı hem dünyan mahvolur hem ahiretin; sadece bu dünyada mahvolmazsın, ahirette de mahvolursun. Onun için, mutlaka çok iyi kontrol etmeli.
Matematikte bir matematik işlemi yapıldığı zaman sağlaması yapılır. Doğru mu, yanlış mı? Problem çözüldükten sonra bir daha bir irdelemesi yapılır. Bu, işin şakası olmadığındandır.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! O bakımdan, bu hadis-i şeriften şu anlaşılıyor ki; gözümüzü açmamız lazım. Hayatın aldatıcı olayları, aldatıcı zevkleri, aldatıcı görüntüleri bizi gerçekleri görmekten engellememeli, alıkoymamalı! Gerçekleri görmeliyiz. Mutlaka ve mutlaka doğru yolu bulmalıyız ve bu konuda çok titiz olmalıyız.
Biz tabii böyle bir hedef insan, şöhrete bulaşmış bir insan durumunda olduğumuz için kendi hâlimizde yaşayamıyoruz; herkes bize geliyor, meselesini soruyor. Biraz ihtisasımızın, bilgimizin, çalışmamızın sahası dolayısıyla mesele soruyorlar. Toplumun içinden çok çeşitli haberler alıyoruz. Çok çeşitli şeyler öğreniyoruz, duyuyoruz. Küçük dilimizi yutuyoruz. "Öyle mi? Ayy! Deme ya! Yemin et!" gibi, hani iki arkadaş birbirlerine inanmadığı bir şeyi gördüğü zaman derler, hayretler içinde kalıyoruz.
Gazetelerden siz de görüyorsunuz; Japonya'nın filanca sapık bir inanç grubu varmış, zehirli gazla bilmem ne kadar insanı öldürmüş, dehşet saçıyormuş. Adam hâlâ "Yine yapacağım!" diyormuş. Millet de dehşet içindeymiş, "Nerede ne yapacak?" diye, herkes korkuyormuş. İsviçre'de bir villada bir sapık güruh yaptılar, villayı da yaktılar, adamlar kendileri de gitti. 3-5 sene önce veya 10-15 sene önce Amerika'da 400-500 tane sapık grup, gittiler ormana, ormanda topluca kendilerini öldürdüler. Nasıl öldürdülerse...
Demek ki insanların inancını istismar eden, inanç ihtiyacını istismar eden, kendisini allayıp pullayıp insanların karşısına çıkan ama onları yanlış yönlere götüren insanlar var. Karga gibi, karga nasıl cîfeye götürürse insanları yanlış yollara götüren kimseler var.
Onun için, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:
"On kişiden veya on kişiden daha fazla bir gruba liderlik yapmış olan bir insan, yani baş olmuş olan bir insan, reis olmuş olan, önder olmuş olan bir insan mahşer yerine elleri boynuna iplerle bağlanmış olarak gelecek, esir gibi..."
Elleri boynuna bağlanmış olarak, elleri bağlı, boynu bağlı mahşer yerine çekile çekile esir gibi gelecek. Eski yıllarda Vietnam esirlerini gördünüz ya... Elleri boynuna bağlanmış, kıpırdatamaz, yukarıda boynuna da bağlı, iple de çekiyorlar, getiriyorlar. Mahşer yerine, hesap yerine öyle gelecekmiş.
Eğer liderlik yaptığı gruba Allah'ın rızasına uygun hizmet etmiş, güzel bir önderlik yapmışsa ipleri çözülecekmiş. "Tamam, hadi senin bir kabahatin yokmuş, suçun yokmuş." [Denilip] ipleri çözülecekmiş. Eğer liderlik yaptığı gruba karşı liderlik görevlerini güzel yapamadıysa bağlarının üstüne bağlar bağlanıp, kat kat bağlanıp, kat kat düğümlenip cehenneme sevk edilecekmiş. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor.
Onun için, aklı olan bir insan, korkusu olan bir insan, ahirete imanı olan bir insan, hesaptan endişe eden ciddi bir insan başkasının sorumluluğunu, manevi sorumluluğunu, mesuliyetini üzerine bile bile almaz.
Mehmed Zahid Efendimiz büyük şeyh idi, evliyâullah idi, kerametleri zahir bir kimseydi. Orada hatırlıyorum, şöyle söyledi:
"Şeyhlik yapmak delilik divaneliktir. Ancak görevlendirilmiş olmak müstesna."
Evet, görevlendirilmişse Allah görevlendirmiştir, Peygamber Efendimiz görevlendirmiştir, tamamdır, o vazifeyi yapacak. O haddini bilir, yolu bilir, yöntemi bilir, Allah'ın rızasına uygun vazifesini yapar.
Ama kimisi de bu şeylere heves ediyor, şeyhliğe kalkıyor. Kadınlardan şeyhliğe kalkıyor! Kadından şeyh olmaz! Kadından peygamber olmadı, olmaz. Kadın çünkü mahremiyetle sınırlı bir insandır. Her yere gidemez, çağrıldığı yere gidemez. Evliyse kocasına bağlıdır, kocasının izni olmadan kapıdan dışarıya çıkamaz. Fitne olabilir, fesat olabilir, kem gözlü olabilir, kem düşünceli olabilir. Kadının irşat vazifesi olmuyor.
Kadınlardan şeyhlik yapan var, otobüslerle hacca götürenler var.
Sen ne hakla götürüyorsun?
Peygamber Efendimiz ne buyurmuş:
"Bir insan eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa sefer mesafesine -bulunduğun evin olduğu yerden- mahremsiz uzaklaşmasın."
Peygamber Efendimiz böyle söylemiş.
Uydurma muvakkat nikâh yapıyorlar, falancayla filancayla, turizm şirketinin müdürüyle bilmem neyiyle... Hepsi üçer beşer -dinen- karısı oluyor, öyle gidiyorlar.
Öyle şey olur mu? Böyle saçmalık olur mu? Olmaz!
Ama var mı bu saçmalıklar? Var. Olmaz ama var.
Neler duyuyoruz, ne mektuplar geliyor bize... Ben şurada o mektupları okusam yer yerinden oynar. Neler duyuyoruz...
Onun için, biz de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hadis-i şerifini size bir kere daha hatırlatıyoruz: Kimlerin evlerini şenlendiriyorsunuz, dikkat edin. Kimlerin mıntıkalarında meskenlerinde iskân olunuyorsunuz, meskunsunuz, dikkat edin. Kimlerin yolunda yürüyorsunuz, dikkat edin, sonra pişman olmayın ha! Yanlış bir yola girip de ahiretinizi mahvetmeyin.
Çok sapıklar var. Çok insan kılığında şeytanlar var. Çok dine, imana, Kur'an'a, Resûlullah Efendimiz' in sünnet-i seniyyesine uymayan işleri yapanlar, yaptıranlar var.
"Bu kadar karmaşık bir dünyada, bu kadar hilebazın, madrabazın, düzenbazın, hokkabazın olduğu dünyada ölçü nedir? Ben doğruyu eğriden nasıl ayıracağım hocam?"
Ölçü, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ölçü, Peygamber Efendimiz' in sünnetidir.
Bir insan ağzıyla kuş tutsa, Kur'an'a uymuyorsa sıfırdır! Hatta sıfırın çok altındadır! Havalarda uçsa kıymeti yoktur, sinek de havada uçar. Denizlerde yüzse, keramet gösteriyor güya, denizde yüzse kıymeti yoktur.
Ne olacak?
Allah yolunda yürüyecek. Kur'ân-ı Kerîm yolunda yürüyecek. Peygamber Efendimiz' in yolunda yürüyecek.
Her zaman bu kürsüye çıktığımızda an'anevî olarak hocalarımızdan aldığımız an'anevîyi devam ettiriyoruz, ne diyoruz?
Diyoruz ki:
"Yolların en güzeli, en doğrusu, en faziletlisi Resûlullah'ın yoludur. Resûlullah'ın yolunun dışındaki yollar bid'at yoludur. Bid'atler dalâlettir. Allah bid'atleri kabul etmez. Bi'dat yolunu makbul bir yol saymaz. Dalâletler ve dalâletlerin sahipleri, yani dalâletlere uyanlar, dalâletleri ortaya çıkartanlar veya dalâletlere tâbi olanlar dalâletin kendisiyle beraber cehenneme gideceklerdir."
Hem dalâlet, sapıklık -manevi bir varlık olarak- cehenneme gidecek, hem de o sapıklığa uyan kişiler cehenneme gidecek.
Onun için, bu sizlere güzel bir ihtardır, iyi bir ikazdır. Kimin evinde oturuyorsunuz, kimin evini şenlendiriyorsunuz, kimin yolunda gidiyorsunuz, kimin mıntıkasındasınız, kimin hangi arazide meskunsunuz, buna dikkat edin. Gözünüzü açın! Hayatın şakası yoktur. Dinin şakası yoktur. Din oyuncak değildir. Din keyfe tâbi bir şey de değildir. Din Allah-u Teâlâ hazretlerinin bize Peygamber Efendimiz' le bildirdiği, Kur'an ile bildirdiği ahkâmın gösterdiği hayat tarzıdır, ahkâmın yoludur. O yola uymadığı zaman bir insan, hâli ne kadar cafcaflı gösterişli olsa; sarık, kavuk, cübbe, tesbih, sakal, bıyık işi değildir bu. Çok fena olur! İtikattaki bozukluk, kalpteki bozukluk dıştaki bozukluktan çok daha fenadır! Onun için, çok dikkatli olacaksınız!
Tabii burada dikkatli olurken dikkat edilecek ne var?
Dini bilmek lazım. Dini ana kaynaklarından doğru olarak öğrenmek lazım. Uydurma rivayetler, yalan dolan hikayeler, palavralar, birtakım acayip rüyalar, bunlar dinin delilleri değildir. Dinin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'in bir harfi bile değişmeden Peygamber Efendimiz' den bu zamana kadar gelmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'i oku. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hadis-i şeriflerini oku, dinle. Bak, biz onu okuyoruz. Herhangi bir yere sohbete gittiğimiz zaman bu kitabı götürüyoruz, "Açın bakalım bir sayfa." diyoruz, "Bismillâhirrahmânirrahîm..." bir sayfa açıyorlar, oradan hadis okuyoruz.
Neden?
Niçin ben Peygamber Efendimiz' in sözünü konuşmak varken başka bir söz ortaya çıkartayım?
Peygamber Efendimiz anlatılmamış bir konu mu bıraktı? Eksik bir konu mu bıraktı? Allah-u Teâlâ hazretleri dinini tamamladığını bildirmiyor mu?
El-Yevme ekmeltü leküm dîneküm. "Ben bugün size dininizi kemâle erdirdim. Dininiz kâmil, tam oldu, eksiksiz oldu." demiyor mu?
Ve etmemtü aleyküm ni'metî. "Size olan nimetlerimi tastamam eyledim, hepsini ihsan eyledim, verdim; korkmayın, dininizde bir eksiklik yok." diye bildirmiyor mu?
Bildiriyor.
Dinimiz tam olduğuna göre dinimizi Kur'ân-ı Kerîm'den, hadis-i şeriften öğreneceğiz.
"Efendim ben müslümanım ama İslâmcı değilim."
Öyle saçma şey olur mu? O zaman İslâmcı değilsen niye Müslüman oldun?
İslâm ama İslâmcı değil! Öyle şey olur mu? İslâmcı olmamak, İslâm'a karşı olmaktır.
Bir Rahman'ın grubu vardır, bir de şeytanın grubu vardır. Hangi gruptan olmak istersen buyur! İki taraf da ortada! İşte şeytanın grubu, işte Rahman'ın grubu... İşte buraya gidersen bu yolun arkası cehennem; işte buraya gelirsen, bunlara uyarsan, buradan gidersen, bu gruptan olursan burası cennet, besbelli bir şey. Allah-u Teâlâ hazretleri bu iki yolu gayet aşikâr anlatmıştır, anlatmak için peygamberler göndermiştir. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Ben sizi cennete çağırıyorum. Ben davetçiyim."
Allah cennete çağırıyor, Peygamber Efendimiz davetçi.
Ya Peygamber Efendimiz' in yolunda yürürsün, her dediğine "evet" dersin...
"Hocam ben Resûlullah'ın bazı şeylerini beğeniyorum da bazı şeyleri de çağ dışı..."
Senin kafan çağ dışı! Senin kafan İslâm dışı! Resûlullah'ın sünneti çağlar üstüdür, her devir içindir. Muvakkat hüküm olmaz. Dinin ahkâmı kıyamete kadar bâkidir, Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmı kıyamete kadar bâkidir! Allah'ın verdiği haberlerde yalan yanlış yoktur.
"Ben müslümanım ama Kur'ân-ı Kerîm'i kabul etmiyorum."
Kur'ân-ı Kerîm'i kabul etmiyorsa bir insan kâfir.
"Resûlullah'ın bazı [sözlerini] beğeniyorum, bazılarını beğenmiyorum."
Kâfirsin sen!
Bir insan Peygamber Efendimiz' in bir tek hadis-i şerifini reddetse... Evet, bu Resûlullah'tan gelmiş, tamam, İmam Buhârî rivayet etmiş, İmam Müslim rivayet etmiş, sahih... "Sahih ama ben şimdi kabul etmiyorum, inanmıyorum." dese, sahih bir hadis-i şerifi inkâr etse kâfir olur!
Allah akıl fikir versin!
"Peki niye böyle bu adamlara fırsat veriyor Allah ya, bunları kahretse, hiç konuşturtmasa, hiç böyle çatlak ses çıkmasa, biz de şaşırmasak, doğru yolu bulsak."
Bu dâr-ı dünya dâr-ı imtihan olduğundan müsaade ediyor.
Şeytan da Allah-u Teâlâ hazretlerinin karşısında ne demiş?
Enzırnî. "Bana müsaade et, mühlet ver yâ Rabbi!"
"Ben senin kullarının karşısına çıkayım, ben de şeytanlığımı ortaya koyayım, ben de onları sağdan soldan, önden arkadan gelerek kandırayım."
Fe-inneke mine'l-munzarîn. "Hadi sana imkânı verdim. Hadi bakalım, yapabilirsen yap."
"Ama benim hâlis kullarım sana tâbi olmazlar." diyor Allah-u Teâlâ hazretleri, bunu Kur'ân-ı Kerîm'den okuyoruz.
Allah şeytanın faaliyetine müsaade etmeseydi şeytan faaliyet gösteremezdi, kâfir kâfirliğini yapamazdı, müşrik müşrikliğini yapamazdı, münafık münafıklığını yapamazdı, aldatmacı, hokkabaz, düzenbaz onları yapamazdı.
Ama neden?
İmtihan dünyası olduğundan Allah seni, beni, hepimizi, onları da imtihan ediyor. Ortaya birtakım senaryolar konuluyor; o senaryoların karşısında senin tavrın sana ya puan kazandırıyor ya puan kaybettiriyor. İş bu kadar basit!
Allah-u Teâlâ hazretleri ayet-i kerimede nasıl buyuruyor?
"Ey Resulüm, telaşlanma, üzülme, 'Niye kâfirler Müslüman olmuyor?' diye kendine dert etme..."
Ve lev şâe rabbüke. "Senin Rabbin dileseydi." Le-âmene. "Muhakkak ki iman ederdi." Men fi'l-ardı. "Yeryüzünde ne kadar insan varsa, insanlar ve cinler, hepsi iman ederdi." Küllühüm. "Toptan." Cemîan. "Hep birlikte hiç istisnasız hepsi iman ederdi."
Ama Allah öyle yapmamış, serbest bırakmış; imtihan var, imtihan var, imtihan var!
Dikkat edin, nasıl üniversite imtihanı için çocuklar ne kadar hazırlanıyorlar, hayat felç oluyor; pazar günü polisler, emniyet kuvvetleri, herkes üniversite imtihanına gireceklerin hizmetinde, otobüsler bedava yolcu taşıyor vesaire... Neymiş?
Üniversiteye giriş imtihanı varmış.
Ya senin hayatın baştan sona imtihan! Oradan ibret al. O imtihanı kazanamazsa üniversiteye giremez. Üniversiteye giremeyen bir insan intihar mı etsin?
Hayır, bir şey olmaz. Üniversiteye giremezse piyasaya girer, dükkân açar, esnaf olur, belki daha çok para kazanır. Oraya giremez, buraya girer, buraya giremez, öbür tarafa gider. Türkiye'de olmaz, yurt dışına gider. Üniversite imtihanını kazanmamak ölüm demek değil.
Ama senin dünya imtihanını kazanamaman ölümden de beter! Çünkü ölsen bir şey değil, ölmek de yok, ahirette ebedî azap çekmek var.
Onun için, bu çok mühim bir imtihandır. Ama millet ahiret imtihanına gereken önemi vermiyor.
Şuursuzluk.
Ne bu? Ahireti önemsememek.
Ne bu? Dünyanın bir imtihan olduğunu anlamamak, başka bir şey değil, muhterem kardeşlerim! İşin aslı budur.
Peki ne olacak o zaman?
Bu insanların çoğu helâk olur. Zaten Kur'ân-ı Kerîm öyle buyuruyor:
Ve mâ ekserü'n-nâsi ve lev hareste bi-mü'minîn. "İnsanların çoğu sen ne kadar arzulasan, yanıp yakılsan, hırs etsen, çalışsan, inanmayacaklar."
Neden? Para var, keyif var...
Hadi bakalım, sen şu kadar milyonlar milyarlar kazanan insana "Senin bu yolun günah, bırak bu işi de namuslu ol." de. Olamaz.
Neden?
O kadar parayı bırakamaz da ondan. Alıştı lükse, bırakamaz! "Alışmış kudurmuştan beterdir." diyorlar. Kötü olduğunu biliyor, bırakamıyor.
Onun için, Allah gayret versin, ne diyelim... Allah yardım etsin.
Ama bütün bunlara rağmen, bütün bu söylediklerime rağmen hiçbir kimsenin durumu ümitsiz değildir, muhterem kardeşlerim!
Çünkü Allah'a yalvarırsın, gözyaşı dökersin: "Yâ Rabbi! Ben çok kötü bir insanım. Kötü olduğumu anladım. Çıkamıyorum bu bataktan, kurtar beni yâ Rabbi!" dersin, Allah kurtarır. Allah her şeye kâdirdir.
Allah-u Teâlâ hazretleri bir insanın mutlu olmasını murat etti mi esbabını ihsan eder, onu mutlu eder. Allah-u Teâlâ hazretleri isteyene istediğini veriyor. Kim ne isterse onu veriyor. Dünyayı isteyene dünya, ahireti isteyene ahiret, hidâyet isteyene hidâyet, cehennemi isteyene de cehennem; "Al alabildiğin kadar uçsuz bucaksız cehennem azabı, al! Sen madem onu istedin, bu kadar kaşındın, al bakalım sana da sopa!" sırtına pat küt, pat küt artık devam edecek gidecek...
Ümitsizlik yok. Onun için, şairin birisi yazmış ki:
"Yine de gel, yine de gel, yine de gel; kâfir de olsan, ateşperest de olsan, Hristiyan da olsan, putperest de olsan yine de gelebilirsin, dönme imkânın vardır. Allah'ın dergâhı ümitsizlik kapısı değildir. Yüz defa tevbeyi bozsan yine de dönersen, gelirsen Allah kabul eder."
"Yine de gelebilirsin." demek.
Ümitsizlik yok. En kötü insan, çok zalim bir insan, çok günahkâr bir insan dönerse Allah onu da kabul edebilir. Yeter ki gönlü Allah'ın rızasını istesin, Allah'a dönsün. Allah'ın her şeye gücü yeter. Ama dikkat edecek ve isteyecek.
"Yok, ben öyle değil de yani hem vur patlasın çal oynasın, davul zurna devam etsin, hem de bu tarafa..."
İki taraf birden olmaz. Ya o ya o; ikisi birden olmaz. Hem günah hem cami hem küfür hem iman hem keyif, zevk, sefa, eğlence hem de din, iman, ibadet, taat; olmaz! Ya o, ya o...
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
25.07.1993 -
Affetmek, Kabul Olunan
24.10.1993 -
Hafızların Bedeni Toprak
