Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ebû Hüreyre radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
A'ribu'l-Kur'âne. "Kur'ân-ı Kerîm'i îrab ediniz." Ve't-tebiû ğarâibehû. "Nadir olduğu için herkesin bilmediği garip ifadelerinin ne mânaya geldiğini anlamak için peşine düşün, araştırma yapın, anlamaya çalışınız." Ve ğarâibuhû ferâiduhû. "Çünkü o mânaların altında Kur'ân-ı Kerîm'in farîzaları, farzları, mühim mânalar, ibadetlerin nasıl olacağına dair işaretler yatar." Ve hudûduhû. "Ve o kelimelerin arkasında Allah'ın yasaklarının ifadeleri vardır."
"Şunu yapın, şunu yapmayın." diye hudûd-u ilâhînin, hudûd-u şer'iyyenin, "Şurayı geçerseniz şu cezayı yersiniz." diye onun altında cezaların mânaları vardır.
Bu beş şeyi sayıyor. Nelerin helal olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de yazılıdır, vardır, görürsünüz. Ve neler haramdır, vardır. Muhkem ve müteşabih vardır. Yani mânası bir baktın mı hemen aşikâre anlaşılan emirler vardır. Mânasını ancak derin alimlerin anlayabileceği veya beşerin anlayamayacağı müteşabih ayetler vardır. Mesela elif lâm mîm; üç tane harf, rumuz gibi... Onlar vardır. Ve emsal. Ve kıssalar, ibretli, eski peygamberlerin zamanında olmuş olayların hikâyeleri, kıssaları vardır. Müslümanların bu beş çeşidi bilmesi lazım.
Faizmiş, içkiymiş, zinaymış, yalanmış, gıybetmiş, suizanmış; bunları bırakın.
Ve't-tebiu'l-muhkeme. "Mânası herkesin hemen gözünün önüne serili, anlaşılabilen muhkem ayetlere ittibâ ediniz." Ve ehıkkû bi'l-müteşâbihi. "Ve müteşabih olan ayetlerinin hakikatini anlamak için onların hak olduğunu kabul edin, 'tamamdır' deyin, hakikatini kavramaya çalışın." Va'tebirû bi'l-emsâli. "Eski ümmetlerle ilgili anlatılan kıssaları, menkabeleri, olayları, hâdiseleri de kafanıza yerleştirin, ibretlerinizi alın, kıssadan hissenizi çıkartın."
"İbret alın, siz o ümmetlerin düştüğü kötü durumlara düşmeyin. Allah'ın cezasına, belasına, gazabına uğrayan öteki ümmetlerin durumundan ibret alın da kendinizin vaziyetini ayarlayın."
Şimdi biraz daha açıklayalım.
Muhterem kardeşlerim! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in iradesinin dışında Allah-u Teâlâ hazretleri tarafından zaman zaman kendisine vahiy gelirdi. Dışarıdan ilâhî bir [vasıta ile;] ya melekle ya bir başka vasıta ile Peygamber Efendimiz' e bazı cümleler, bilgiler, ifadeler gelirdi. Peygamber Efendimiz bu ifadeler geldiği zaman çok aşikâr değişik bir duruma düşerdi. Hatta şöyle anlatayım:
Sıkışık bir şekilde otururken Peygamber Efendimiz' in dizinin temas ettiği, değdiği bir insan, normalken bir şey yok, vahiy geldiği zaman dizinin muazzam tonlarca ağırlık altında kalmış gibi, ezilecek gibi olduğunu söylüyor. Dışarıdan Peygamber Efendimiz' e olağanüstü bir şey olurdu. Normal temasta bir şey yok; vahiy gelince sanki dizinin üstünden tank geçmiş gibi veya muazzam bir ağırlık varmış gibi müthiş bir şey olurdu. Bu psikolojik bir durum değil. Yandaki insan; Peygamber Efendimizi seviyor, hürmet ediyor da elektriklenme [oluyor.] Devenin üstündeyken vahiy gelirse deve ıhlar çökerdi, ayakta durmaya takati olmazdı. Olağanüstü bir olay... Bu vahyin sesi bazen bir arı vızıltısı gibi [olurdu...] Arı uçuşu veya vızıltısı gibi diyelim, öyle bir sesle de belli olurdu. Peygamber Efendimiz vahiy esnasında çok tazyik altında kalırdı, terlerdi, çok sıkışırdı. Ve vahiyden sonra bîtap düşerdi. Üzerinde olağanüstü bir olay cereyan ederdi. Ondan sonra Kur'ân-ı Kerîm inerdi.
Peygamber Efendimiz' in vahyinin dışarıdan gelen bir enerjiyle, bir yükle, bir güçle olduğunu ve bunun da insanlar tarafından görülen tesirleri olduğunu gösteriyor. Deve ayakta duramıyor. Yanındaki adamın dizi parçalanacak gibi oluyor. Efendimiz kan ter içinde kalıyor, bitkin düşüyor. Yani kendisine ait bir şey değil.
Hani münkir insanlar derler, diyebilirler, düşünebilirler ki;
-Şeytan inkârı yağlayıp ballayıp da zehri yutturmak için bahaneler [ileri sürer.]-
"Canım, işte iyi bir insanmış; -Bazıları böyle safsatalar [söylüyor.]- düşünmüş taşınmış, vahiy diye bir şeyleri söylemiş."
Dışından, kendi kendisinden kaynaklanmayan, dışarıdan bir olay. Ve biz bunu tarih olayı olarak karşımızda nakledilenlerden manzarayı size anlatıyoruz ki siz de anlayın. Bir insana normal ilham geldiği zaman böyle şeyler olur mu? Çocuk kalemi eline almış, kompozisyon yazacak, gözlerini kapatıyor; böyle bir şey olur mu?
Olmaz.
Şair şiir yazacak; böyle bir şey olur mu? Olmaz. İstediği kadar düşünsün...
Adam işini düşünüyor, kaşları kırışmış, dalmış. Düşünen adam Rodin dizine dirseğini dayamış... Bir şey olmaz.
Burada bir şey var. Kâinatın maverasında Resûlullah Efendimiz' e gelen enerji yüklü muazzam bir şey var. Ve çevre buna tahammül edemiyor. Efendimiz de ona tahammül edecek şekilde yaratılmış veya manevi ameliyatlardan geçirilmiş; zor tahammül ediyor, ter döküyor... Ondan sonra da aynen Resûlullah Efendimiz duyduğunu tekrar ederdi.
Başka [delillerden de] anlıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'de diyor ki;
Lâ tuharrik bihî lisâneke li-ta'cele bihî. "Ey Resulüm, 'ezberleyeceğim' diye acele etme, dilini kıpırdatma..."
Efendimiz' e vahiy gelince Allah'ın emri diye Efendimiz telaşa kapılıyor. İnsan kapılmaz mı? Allah'tan; kâinatın hâkiminden, sahibinden, yaratanından emir geliyor. "Ezberleyeyim" diye tekrar yoluyla [gayret edince] vahiy geliyor:
Lâ tuharrik bihî lisâneke. "Acele etme, dilini kıpırdatma."
İnne aleynâ cem'ahû ve Kur'ânehû. "Merak etme. Şu Kur'ân-ı Kerîm'i muhafaza etmek, derlemek, toplamak, sana okutmak, halka onu intikal ettirmek bizim kudretimizde. Biz onu yapacağız. Üzülme, 'unutacağım' diye telaşlanma."
Burada Efendimiz' in hâlet-i ruhiyesini ve ona dışarıdan gelen ikazı görüyoruz.
Lâ tuharrik bihî lisâneke li-ta'cele bih. İnne aleynâ cem'ahû ve Kur'ânehû. Fe-izâ kara'nâhu fe'ttebi' Kur'ânehû.
Vahiy karşısında nasıl tavır takınacağını söylüyor.
Sonra Peygamber Efendimiz' in aleyhinde ifadeler taşıyan ayetler geliyor. "Sen zihninde halktan utandığın için şu konuda utanıyordun, sıkılıyordun, söylemiyordun; ama Allah hakikati söylemekten utanmaz, şu şöyledir." diyor.
Sonra Efendimiz yanlış bir hareket yaptığı zaman gelen vahiy onu tenkit ediyor.
Abese ve tevellâ. "Yüzünü buruşturdu, sırtını döndü." En câehü'l-a'mâ. "O âmâ ona geldi de bir laflar söylüyor diye yüzünü buruşturdu." diye Abese suresi iniyor. "Öyle yapma. O zenginlerin hatırını yapacağım diye bu fakir âmâya sırtını dönme. Tekrar tekrar sana soru sordu diye canın sıkılıp da yüzünü kırıştırma..." Bunlar Efendimiz' in aleyhinde sözler...
Bütün bunlar net olarak gösteriyor ki; eğer insafın varsa, eğer hakikati araştırıyorsan, görürsün ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e Allah'tan mesaj geliyor! Net olarak anlarsın. İster mü'min ol, istersen insaflı bir imansız ol, insafsız bir imanlı bile olsan, incelersin, imana gelirsin, meseleyi anlarsın. Bu bir oyuncak değil.
Peygamber Efendimiz' in peygamber olmasından sonra, başarısından sonra, Mekke'yi fethetmesinden, etrafına yüz binlerce insanın âşık-ı sadık ashab-ı kiramın toplanmasından sonra taklitleri çıktı, peygamberlik davasıyla ortaya insanlar çıktı. Müseylemetü'l-kezzab mesela; Yalancı Müseyleme. "Ben de peygamberim." dedi. Resûlullah'la kavga edecek ya, rekabet edecek ya... Başka türlü düşmanlığı tutturamadı; "Ben de peygamberim. Bana da vahiy geliyor." dedi. Yalan dolan, ıvır zıvır...
Bir seferinde dediler ki:
"Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem âmâya, iki gözü görmeyen adama dua edince gözü açılıyor; sen de dua et..."
Gözü ağrıyan bir adamı getirdiler. Müseylemetü'l-kezzab'a, yalancı, sahte peygambere... O da halkın o tazyiki karşısında bir dua etti; "Gözü açılsın..." diye. Adamın bir gözü daha kör oldu! Sen misin Allah'ın karşısında yalancılık yapan? Sen misin Allah'ın hak peygamberinin karşısına çıkan? Nasıl Allah "Hor olsun, alçalsın, aşağıların aşağısına düşsün!" diye ne hâle getiriyor?..
Onun için, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatını inceleyen hayran oluyor, inceleyen kurban oluyor, inceleyen Müslüman oluyor; başka çaresi yok! İnsafı varsa, bilim adamıysa...
Biz meseleleri bilimsel olarak inceliyoruz. Suyu alıyoruz, içiyoruz. Nasılmış, mikroskobun altında inceliyoruz; "Mikrop varmış; içilmez. İçine klor katalım, şöyle yapalım, böyle yapalım..." Temizse "içilebilir" diyoruz. "Buyurun, için." Mühür basıyoruz. Damacanalara "Temiz sudur, mahzuru yoktur, inceledik, halk sağlığına uygundur." diyoruz. Bilim adamı gelen su iyi ise iyi, kötü ise kötü... Bizim bahçeden su çıktı, boru vurduk. Raporda diyor ki; "İçilmez, içinde nitrit vardır, kullanılmaz. Ancak bahçe sulamaya yarar." Ama ötekisi gittiği zaman suyuna göre "içilebilir, güzel" diyebiliyor; ilim adamı. Yani gelenin durumunu inceliyor.
Eğer böyle bir insafı varsa, aklı varsa, düşmanlığı yoksa, hıncı yoksa, art niyeti yoksa o zaman gerçeği kabul eder. Çare yok, herkes kabul ediyor. Amerikalısı kabul ediyor, Japon'u kabul ediyor, Hintlisi kabul ediyor, Çinlisi kabul ediyor...
Çin'de bir sürü Müslüman var. Buraya Çinli bir kardeş gelmiş. Büyük Çin'den kardeş gelmiş, bizim arkadaşlarımızla konuşmuşlar. Hanımıyla [beraber] Müslüman olmuş.
Avustralya'da görüştüm. Perulu birisi Müslüman olmuştu. Yunanlı birisi geldi... Müslüman olmuş, sakal bırakmış, pırıl pırıl bir kardeş, tatlı bir kardeş. Bir de ders aldı, derviş oldu.
Biz burada ameliyat oluyorduk. Yusuf İslâm geldi, kocaman sakalı, cübbesi, sarığı... Gören bizim Karadenizli vatandaşlardan birisi sanır. Geldi. "Geçmiş olsun..." Hoş gelsin [vesaire...] Melek gibi bir [adam...] Bu muydu eskiden caz müzikçisi? Tangır tungur, paldır küldür o çalgıları [çalan] bu muydu; inanamazsın.
Avustralya'ya gitmiş, -inanan sağlam inandı mı bak cevapları nasıl oluyor- havaalanında üç beş kişi karşılamış. Avustralyalı İngilizler demişler ki:
"Gördün mü, pop müzikçisiyken binlerce insan çılgınca seni alkışlıyordu, havaalanı doluyordu. Şimdi bak üç beş kişi karşıladı."
"Hiç kıymeti yok! Allah sevsin, mühim olan o!" demiş.
İnsan doğruyu söylediği zaman halkın itibarı kesilebilir. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovabilirler. Dokuz köyden kovarlar, karalarlar.
Peygamber Efendimiz' i ne yaptılar? Kendi yurdundan çıkarttılar, öldürmeye kalktılar.
Ne yaptı?
Muhammed el-Emin'di. Paralarını getirip ona teslim ediyorlardı, anahtarları ona teslim ediyorlardı, onu hakem seçiyorlardı. Doğru insandı.
Niye öldürmeye kalkıyorsunuz? Ne oldu?
"Putlarımıza çatmasın! Düzenimizi bozmasın!"
Düzen bozuk olunca... Bunun bozulması lazım ki düzeltilsin.
Bozulunca düzeltilir. Her baharda insan evinde bir badana boya yapıyor. Ev çok [yıprandığı] zaman esaslı bir tamirden geçilir. Tamir edilecek gibi olmazsa yıkılır, yenisi yapılır.
Dediler ki:
"Sen ne istiyorsun?"
Peygamber Efendimiz' e yapılan teklife bakın... Sallallahu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen kesirâ... Şu teklife bakın, ne kadar çağdaş bir teklif... Diyorlar ki:
"Sen ne istiyorsun? Ne yapmak istiyorsun? Para istiyorsan para toplayalım, para verelim, seni zengin edelim, seni paraya boğalım..."
"Gırtlağına kadar paraya boğalım." derler ya, bazen duyarız.
"Seni paraya gark edelim."
"Hayır!"
"Hükümdarlık istiyorsan seni başımıza hükümdar seçelim."
"Hayır!"
"En asil kızlarımızla düğün yapalım, seni evlendirelim."
"Hayır!"
Peki bir insan niçin liderlik davası diye ortaya atılır?
Ya para ya mevki ya makam ya itibar ya şunu ya bunu... Söylüyorlar söylüyorlar...
Bunlar az şeyler değil; zengin olmak, hükümdar olmak… Diyor ki:
"Bunlar değil; bir elime kameri verseniz, bir elime güneşi verseniz yine bu davadan vazgeçmem! Çünkü vazifeli peygamberim!"
Vazifeli; Allah'ın emrini yerine getiriyor. Utanıyor, sıkılıyor, taşlanıyor muhterem kardeşlerim!
Siz hiç refüze oldunuz mu? Reddedildiniz mi? Bir kapı karşınıza, yüzünüze kapandı mı? Birisi sizi kovdu mu? Hiç böyle bir şey başınıza geldi mi?
Benim başıma pek gelmedi. Gelse herhalde karşımdaki adamla gücümün yettiğince ne yapacağımı ben bilirim. Sen de öyle... Alt alta üst üste hakkımızı korumaya kalkarız.
Taif'e gitti, taşladılar, topuğu yaralandı, şehirden dışarı çıkarttılar. Peygamber Efendimiz bir bağ evine sığındı. Topukları kanadı. Çoluk çocuk peşine takıldı, Peygamber Efendimiz' i taşladılar. Kureyş'in eşrafını, âyanını, ileri gelen şahsiyetlerini çağırdı, anlattı.
"Bana itimat eder misiniz?" dedi.
"Tabii ederiz. Sen Muhammed el-Emin'sin. Sana güveniyoruz, dürüstsün. Aramızdan soyunu sopunu biliyoruz. Mekke'nin hâkimi olan Abdulmuttalib'in torunusun sen. Evet, baban genç yaşta öldü ama soylu bir ailedensin, ahlâklısın, temizsin, paksın, pırıl pırılsın, dürüstsün. Tabii itimat ederiz."
"Ben şimdi 'Şu dağın arkasında düşman ordusu gördüm, bu tarafa doğru geliyor, şehre saldıracak.' desem inanır mısınız? Bir tehlikeyi haber versem?"
"İnanırız. Çünkü sen Muhammed el-Emin'sin; güvenilen, emin, itimat olunan Muhammed'sin..." dediler.
O lakabı almış. Bak Allah'ın hikmetine... Başka lakaplar alabilirdi. Muhammed el-Cemil lakabını alsaydı, "Güzel Muhammed" adı olurdu... "Yakışıklı Muhammed, güzel Muhammed, güçlü Muhammed, sağlam Muhammed, bahadır Muhammed, yiğit Muhammed..." Muhammed el-Emin, Allah o sıfatla halkının arasında evvela onu şöhretlendiriyor.
Neden?
Allah'ın her işi hikmetli de ondan. Vazifelendirdiği şahsın güvenilen bir şahıs olduğunu beldesindeki bütün insanlar evvela tasdik ediyor.
Güvenilen bir insan mı bu? Güvenilen insan.
Yalan söyler mi? Söylemez.
Dürüst mü? Dürüst.
Hak yer mi? Yemez. Paramızı itimat ederiz, aynen alırız.
İşte bu dürüst insan sana bir haber getiriyor, Allah celle celâlühû'den vahiy getiriyor. Ne kadar muhteşem bir şey! O dürüst insan vahiy getiriyor.
Medine-i Münevvere' ye geldi. Medine başka kültürlerin de olduğu bir şehir; Yahudiler var, Benî Kureyza var, Benî Nâdir var, köyleri var, kaleleri var, etrafı surlarla çevrili... Biz Medine-i Münevvere' de harabelerini gördük. Tarihi bilenler gösterdiler. Orada Yahudiler var. Yahudiler Peygamber Efendimiz' in peygamber olmasından önceki zamanlarda bekliyorlardı. "Şimdi bize Musa aleyhisselâm'ın haber verdiği o ahir zaman peygamberinin gelmesi zamanı iyice yaklaştı, buralardan çıkacak." Biliyorlar; yerini biliyorlar, çünkü kitaplarında var. Tevrat'ta ve İncil'de Peygamber Efendimiz' le ilgili bilgiler var. Tarih kitapları söylüyor. Kur'ân-ı Kerîm şahit. Bekliyorlardı.
Çünkü Resûlullah Efendimiz;
Men reâhu bedîheten hâbehû. "İlk kendisini görenin yüreği hoplardı. Resûlullah'ın heybeti tesir ederdi." Ve men hâletehû mârifeten. "Kim onu tanırsa, biraz geldi gitti, hâlini huyunu öğrendi..." Ehabbehû. "Âşık olurdu, severdi."
Emsali görülmemiş bir insandı. Yusuf aleyhisselam'dan da daha güzeldi. Yusuf aleyhisselam güzel diye kadınlar ellerini kesmişler. Elmayı soyacağız derken bıçaklar yanlış yere gitmiş, elleri kesilmiş.
Katta'ne eydiyehünne. Yusuf aleyhisselam çıkıverince, "Gel bakalım." diye Zeliha valide kapıdan çağırınca, Yusuf aleyhisselam çıkıverince... Önceden ellerine elmayı, bıçağı vermiş; hepsini tehlikeli duruma mahsustan sokuyor. "Siz misiniz benim aleyhimde dedikodu yapan, 'kölesine âşık' diyen? Dur bakalım, o köleyi bir görün de siz ne yapacaksınız?" Hepsinin eline elmayı vermiş.
Ve âtet külle vâhidetin minhünne sikkînen. "Her birine bıçak da vermiş, elma da vermiş."
"Soyun elmaları." diyor. Herkes eline bıçağı, elmayı aldığı zaman...
Ve kâleti'hruc aleyhinne. "Ya Yusuf, çık şunların yanına bakalım!"
Yusuf aleyhisselam bir çıktı. Kadınlara hizmete geliyor... "Gel, çık bunların yanına!" dediği zaman bir çıktı; kadınlar bir baktılar, dünya güzeli, bir peygamber ama çok güzel bir insan... Afalladılar, şaşırdılar; elmanın kabuğu filan hatırlarında kalmadı, ellerinde bıçak olduğu hatırında kalmadı...
Katta'ne eydiyehünne. "Ellerini kestiler."
Ellerini de doğradı, "Ah!" filan diye şaşırdılar, ellerini kestiler.
Kur'ân-ı Kerîm böyle bildiriyor.
Dedi ki;
"İşte beni kınadığınız köle bu! Siz görün bakalım, dayanılır gibi mi?"
Çok güzel. Resûlullah Efendimiz ondan da güzel, sallallahu aleyhi ve sellem.
Peygamber Efendimiz' e Allah-u Teâlâ hazretleri -şu kırık dökük kelimelerle anlatmak istediğim gibi- Kur'ân-ı Kerîm'i indirdi. Kur'ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır. Aklı ve ilmi olan konuşsun, aklı ve ilmi olmayan konuşmasın da cahilliği, budalalığı ortaya çıkmasın. Bilenler ortaya gelsin, bilmeyenler sussun, haddini bilsin. Kur'ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır, beşer kelâmı değildir. Allah'ın Peygamber-i Zîşânımız'a vahyidir. İlham da değildir, şairin ilhamı gibi de değildir. Şairin ilhamı dedin mi, kâfir oradan bir yakaladı mı işi nereye götürür... Herkese ilham geliyor, gözünü kapatana ilham geliyor, önüne gelen bir şeyler söylüyor, "şairim" diye ortaya çıkıyor. Kimisi Şair-i Azam adını alıyor, kimisi Sultânu'ş-şuarâ adını alıyor... Öyle değil... Şiir ona gerekmezdi, şiirle ilgisi yok. Peygamber Efendimiz ciddi bir zât-ı şerifti. Hayatında hiç gayri ciddi işi yok.
Bir müşrik düğününü görmeye gitmek istemiş, üç gece arzu etmiş, teşebbüs etmiş; Allah uyku bastırtmış, gidememiş. Nefis istiyor. Daha henüz peygamberlik yok, çocuk, delikanlılık çağında; düğün, eğlence seyredecek. Uyku bastırtıyor. Çünkü Resûlullah'ın öyle yere gitmesi yakışık almaz. İleride peygamber olacak bir zatın her hâli Allah tarafından korunuyor.
"Peygamberler masumdur." ne demek?
Masum, "korunmuş" demek. İsmet sıfatı vardır, masumiyetleri vardır. Ne demek?
Günahlardan, hatalardan, haramlardan korunmuştur. Önceden damgalanmıştır, ilâhî standart belgesiyle "Bu Allah'ın has kuludur." diye damgalıdır. Peygamberler öyledir.
Peygamber Efendimiz seyyidü'l-mürselîndir, peygamberlerin en başında gelir. İmâmü'l-mürselîndir, peygamberlerin önderidir.
Ona Allah'tan vahiy geldi. Sadece kendisinin çevresi ve psikolojik yapısı ile ilgili bilgiler değil; hem eskiye ait tarihî bilgileri düzelten bilgiler geldi, hem de istikbale ait, olacak hâdiselerle ilgili bilgiler geldi. Eski ümmetler bazı bilgileri saptırmışlar ve bozmuşlardı. "Yahudiler şurayı bozdular, Hristiyanlar burayı bozdular." diye Kur'ân-ı Kerîm bilgileri düzeltti.
Onun için, Fransız ilim adamı, Bilimler Akademisi azasından Prof. Maurice Bucaille kardeşimiz diyor ki... Hristiyan adam idi. Hristiyan iken İncil'i, Tevrat'ı, Kur'an'ı incelemiş. Avrupalılara diyor ki...
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için onlar diyorlar ki:
"Canım işte Hıristiyanlığın bazı bilgilerini almış, Arabistan'da söylemiş."
"Eğer o bilgileri almış da söylemiş olsaydı yanlışları da tekrar ederdi... Tevrat'ta şu yanlışlık var, İncil'de şu yanlışlık var, bozulma var, tahrifat var, bozulmuş. O bozuk yerler burada yok. Bak düzeltilmiş. Demek ki onun kopyası değil. Bir şeyi aynen kopya eden bozuğunu da kopya eder. Görüyorsunuz." diyor.
İncelemesi sonunda Müslüman oluyor, Bilimler Akademisi'nin üyesi olan Prof. Maurice Bucaille...
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.