11.09.1994 - Nefis

11.09.1994 - Nefis
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Efdalü'l-cihâdi en yücâhide'r-raculü nefsehû ve hevâhû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Ebû Zerr-i Gıfârî radıyallahu teâlâ anh hazretlerinden rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki;
Efdalü'l-cihâdi en yücâhide'r-raculü nefsehû ve hevâhû. "Cihadın en üstünü, en faziletlisi, en değerlisi, en kıymetlisi insanın, adamın, kişinin nefsiyle, heva ve hevesâtıyla cihat etmesidir."
Muhterem kardeşlerim!
Biz ehl-i tasavvufuz; nefsi, nefsin mücadele edilecek bir varlık olduğunu biliyoruz, az çok bu mücadelenin usullerine de riayet etmeye gayret ediyoruz. Ama pek çok insan bilmez; insanın içinde bir nefis vardır ki insanın en büyük düşmanı odur.
Her insanın nefsi vardır. İnsanın nefsi egosudur, kendisidir. Elbette onun yaratılmasında hikmet vardır. Hiçbir şey abes değildir. Her şeyin sebebi, hikmeti, faydası, görevi vardır. İnsanın nefsinin de faydası vardır.
İnsanın nefsi, insanın yaşamını sürdürmesi, hayatî faaliyetlerini icra etmesi için Allah tarafından görevlendirilmiş bir yaratıktır, bir varlıktır. İnsanın bedenine hizmet eder. İnsanın bedenine faydalı olacak şeyleri temine çalışır. İnsan yorulduğu zaman dinlenmesi lazım. Acıktığı zaman yemek yemesi lazım. Uyuması lazım. Kendini tehlikelerden koruması lazım. Kendisine verilmiş olan kuvveleri, kabiliyetleri normal ölçüler içinde kullanması, suiistimal etmemesi, aşırı kullanıp tahrip etmemesi lazım. Nefis, bunları korumakla, yapmakla vazifeli bir varlık olarak; içimize Allah tarafından yerleştirilmiştir. Kendimizi koruyup kolluyor.
Bu bakımdan ben diyorum ki; nefis vücudumuzun idare müdürüdür. Vücut yaşayacak, sağlıklı kalacak. Bakıma ihtiyacı vardır; arabanın bakıma ihtiyacı olduğu gibi… Bağın, bahçenin bakıma ihtiyacı olduğu gibi… Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur. Makinenin bakıma ihtiyacı olduğu gibi; bakarsan şıkır şıkır çalışır bakmazsan küflenir, paslanır, bozulur. Evin bakıma ihtiyacı olduğu gibi; bakmazsan damı akar, içine rutubet dolar, boruları patlar, rutubetlenir, duvarları dökülür, camları kırılır, içine hırsız, arsız girer, ayyaş, hippi girer. Bakmak lazım.
İnsanın, her varlığın bakıma ihtiyacı vardır. Dişlere bakmazsanız dişler çürür, sararır, solar. Çoluk çocuğunuza, ailenize bakmazsanız çeşitli sıkıntılara uğrarlar. Vücudun da bakıma ihtiyacı var; bir şey, bir varlık, birisi bu işi yapacak.
Kim yapacak?
Nefis yapacak. Vücudun varlığının devam etmesi için ve sağlıklı, sıhhatli hayatın sürmesi için bir şeylerin yapılması lazım.
Eğer bir insanın acıktığını bildiren mekanizması olmazsa ölür. Mesela ishal oluyor insan. "Tamam, ishal oldum." diyor. Herkes ishal olabilir. Yüznumaraya gidiyor geliyor, gidiyor geliyor, ondan sonra pat yatağa düşüyor. Neden?
Vücudu susuz kaldı, hücreleri susuz kaldı. Biraz daha ishal devam ederse ölüyor. İshalden bebek ölüyor, insanlar ölüyor. Hemen doktorlar geliyorlar, serum takıyorlar.
"Bunun hücrelerinde su kalmamış." diyorlar.
"Ya iyi görünüyor işte dış görünüşü."
"Hayır, suyu kalmamış bunun."
Damarına serum veriyorlar bir şişe, iki şişe aldıktan sonra kendine gelebiliyor, gözünü açıyor.
Neden?
Su kaybı oldu, o su kaybı telafi edilmeseydi adam komaya girecekti, ölecekti. Her şey böyle...
İnsanın acıktığını bilmediğini düşünelim;
"Ben korkmam, ben acıkmam, ben yaşarım..."
Tamam, bir gün yaşarsın, iki gün yaşarsın, üç gün yaşarsın, gittikçe çökersin, zayıflarsın, ondan sonra innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ûn, ölürsün.
İyi ki içimizde acıktığımız zaman böyle ziller çalıyor. "Karnım zil çalıyor" diyoruz. İyi ki;
"Aman Hanım yiyecek bir şey getir, yoksa öleceğim, yetiş, aman şuradan bir şeyler atıştırayım, aman çok susadım." filan diyoruz.
İnsan yüznumara ihtiyacını bilmese altını kirletir, etrafını kirletir. İşte bu gibi şeyleri insanın içinde bir varlık takip edecek. Nefsi takip ediyor. "Acıktın ye; yoruldun uyu." diye.
İşte nefsi o halde, insana faydalı bir varlıktır. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
Nefsüke matiyyetüke fe'rfak bihâ. "Nefsin senin bineğin gibidir, ona yumuşak davran."
Atına insan hor muamele ederse at ölür.
"Tam açlığa, samansızlığa alışacaktı bizim eşek, öldü." dediği gibi Nasreddin Hocanın…
"Tam alıştırmıştım perhize..."
Arpasını biraz daha azaltmış, biraz daha azaltmış, biraz daha azaltmış; hayvan zayıflamış, zayıflamış, zayıflamış… Hoca da memnun, arpa, saman parası gitmiyor. Ondan sonra yokuşun başında eşek ölmüş, nallarını havaya dikmiş.
"Hay Allah! Tam açlığa alışıyordu, öldü." demiş. Yok, sen açlıktan öldürdün onu, öyle alışması olmaz. Yemek bir ihtiyaç.
Evlenmek bir ihtiyaç. Evlilik şart, lazım.
Ne demek evlenmemek, bekâr yaşamak?
Bütün insanlar bekâr yaşasa yüzyılda dünyada insanoğlu kalmaz. Yaşayanlar ölür, insan nesli yeryüzünde kalmaz. Ormanlar, hayvanlar çoğalır; insan nesli yok, gider.
İyi ki evlilik var; nesil devam ediyor, evlat oluyor. İnsan nesli devam ediyor. Nikâh var. İlgi var, iki taraf arasında, kadınla erkek arasında Allah bir sevgi, meveddet ve muhabbet yaratmış; o ona ilgi duyuyor, o ona ilgi duyuyor, yuva kuruyorlar, evleniyorlar, çoluk çocuğu oluyor, çoluk çocuğun kahrını çekiyorlar. Kolay da değil.
Çocuğun, hamilelik devresinde anneye verdiği sıkıntılar çok; midesi bulanır, zorluk çeker, albümini artar, elleri ayakları şişer, doktora gider, perhizler vesaireler, bin bir sıkıntılar... O anne, o çocuğu ne zahmetlerle doğurur. Doğum müthiş bir olay. Kocaman bir varlık, insanın böyle canı yana yana içinden dışarıya çıkıyor; çok büyük ızdıraptır.
Ondan sonra da artık büyüyecek de o çocuk, tahsil görecek de adam olacak da anasına, babasına, Ümmet-i Muhammed'e faydalı olacak filan diye de bin bir türlü başka sıkıntı vardır. Bu sıkıntıları insanlar çekiyor, seve seve çekiyor ve seve seve evlenmeye koşuyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyi hikmetli yarattığı için, insanın nefsinin de faydası var vücuda. Acıktığını bildiriyor, yemek yedirtiyor, iştiha oluyor. İştiha "şehvet" demek. Şehvet; midede şehvet olur, tenasül uzvunda şehvet olur, başka şeylerde şehvet, yani iştiha, istek, arzu olur. İyi ki bu arzular var.
Ama İslâm'da her şey dengelidir, her şey ölçülüdür. Kadının hakları var, erkeğin de hakları var; dengeli. Bütün haklar erkeklere verilip kadınlar ihmal edilmemiş. Bütün dünyada kadınların ihmal edildiği zamanda kadınların hakları verilmiş.
Kadınlar, İslâm'ın kendilerine ne haklar kazandırdığını, Avrupalıların 19-20. yüzyıla kadar kadınları ne kadar hor hakir gördüklerini bilse, dünya üzerindeki bütün kadınlar İslâm'a buketler gönderirler, methiyeler yazarlar, İslâm'ın kadın haklarına neler kazandırdığını bilse.
Hocalık, talebelik arasında denge vardır; hoca talebesini sevecek, sayacak, izzet, itibar edecek. Talebe hocasına hürmet edecek, elini öpecek, vefa duygusu taşıyacak. Evlatla ana baba arasında denge vardır. Konu komşu arasında denge vardır: Tamam.
Nefisle, nefsin arzularıyla, vücudun istekleriyle normal şeyler içinde, normal çizgide devam etmek şartıyla bu da güzeldir. Ama bunun da bir dengesi vardır, bu denge aşıldığı zaman, o zaman iş tersine gider.
Misal: Yemek yemek lazım, çok aşırı yediği zaman ne oluyor insan?
Hastalanıyor, ishal oluyor, şişman oluyor, bilmem kalp krizi geçiriyor, hastanelik oluyor. 600 kilo, 620, 630 kiloya çıkmış insan var; yürüdüğü zaman bir bu tarafa çalkanıyor, bir bu tarafa çalkanıyor göbeği. Bir hastalık. Doktorlar; "onu zayıflatacağız" diye hastaneye alıyorlar, uğraşıyorlar... Kimisi dayanamıyor, ölüyor.
Geçen de gazetelerin birinde vardı; "Samsunlu tosun bilmem ne, kalbi dayanamadı bu şişmanlığa" diyor. Dayanamaz tabii, aşırı oldu mu olmaz! Yemenin, içmenin bir ölçüsü var.
Cinsel arzular?
Onların da ölçüsü var. Onlar da aşırı oldu mu insan çok kötü yollara düşer, çok kötü işler yapar. Allah'ın çok sevmediği bir mahluk haline gelir.
"Niye Allah bu duyguyu vermiş?"
"Allah bunu normal ölçüler içinde nesil devam etsin." diye vermiş. Çığırından çıkartmamak lazım işi. Haddi aşmamak lazım. Normal ölçüler içinde yapmak lazım.
Evet, işte bu normal ölçüleri kim koyacak? Nefse kim dinlettirecek?
Mesele burada. Nefis diye bir varlık var, insana bir şeyler yaptırtıyor, telkin ediyor, istiyor ve inat ediyor; "ille de isterim" diye. Peki, bunun karşısında inat edip de onun aşırı isteklerine "dur" diyecek bir şey lazım.
O nedir?
O da insanın aklıdır. İnsanın ruhudur. İnsanın vicdanıdır. İnsanın aklı, insanın kendi arzularına fren koyar, engel koyar, mânia çıkartır. Bazı şeyleri yapmaması gerektiğini düşünür, nefsi ne kadar istese de yaptırtmaz.
"Oraya bakmamam lazım, haram; şuraya elimi uzatmamam lazım, haram; şu işi yapmamam lazım, haram; şimdi yatmamam lazım, yarın imtihan var, çalışmalıyım…" vesaire. İçinden gelen arzuların karşısına çıkan bir varlığı vardır insanın. Bu; aklıdır, vicdanıdır.
Akıl da nereden kuvveti alıyor?
Dinden, imandan kuvvetini alıyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
"İnsanın en büyük cihadı nefsiyle çarpışmasıdır, nefsiyle cihat yapmasıdır, kendisinin arzularıyla, şehevâtıyla mücadele etmesidir."
Bu bir cihattır. Çünkü zorluk çekiyorsun, ter döküyorsun. Yapmaman lazım ama öteki arkadaş dayanamıyor yapıyor; okuldan kaçıyor, futbol oynuyor, sinemaya gidiyor, kumara gidiyor, sigara içiyor, bilmem daha kötü işler yapıyor, hırsızlık yapıyor, çalıyor, çırpıyor…
E neden yapıyor bunları?
Kanun aleyhinde, din aleyhinde, akıl mantık aleyhinde.
Niye yapıyor?
Nefsine dinletemiyor, kendisini engelleyemiyor;
"Dayanamadım, ondan yapıyorum." diyor.
İşte nefsin bu arzularıyla mücadele etmek İslâm'da çok önemlidir. Tasavvufun da en önemli faaliyetidir bu. Eğer sizin içinizde birtakım arzular varsa ve siz onları yenemiyorsanız; olmaz. Yenmeyi öğreneceksiniz.
"Nasıl öğreneceğim?"
Ramazan'da eğitim yaptın bir ay. Ramazan'da sabahtan akşama kadar canın istediği halde oruç tutmadın mı?
Yemedin, içmedin. Evli olduğun halde hanımının yanına yanaşmadın vesaire. Tamam, işte o bir deneydi, bir eğitimdi.
O eğitimi biz Ramazan'ın dışında da devam ettiriyoruz tasavvuf erbabı olarak. Daima dikkat ediyoruz;
"Bu nefis bana bir oyun edebilir, bunun karşısında uyanık bulunmalıyım, bunun her dediğini vermek doğru değildir, bunu fazla şımartmaya gelmez, şımartırsan azar, şaşırır, sapıtır, insanı kötü işlere bulaştırır, günahlara bulaştırır, Allah'ın sevmediği bir kul yapar…" diye bunu dinimiz bize öğretiyor.
Ve bu dünya hayatında imtihan dediğimiz şey de budur işte. Allah bizi dünyaya göndermiş:
Li yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ. "Hanginiz daha iyi iş yapacaksınız diye sizi denemek için gönderdik!" buyuruyor Allah.
Neden dünyaya gelmişiz biz? Neden doğuyoruz, yaşıyoruz? Ölünce nereye gideceğiz?
Allah'ın huzuruna gideceğiz.
Nedir bu hayatın böyle icat edilmesinin, bizim bu dünya sahnesine gelip gidişimizin sebebi?
Bu dâr-ı dünya, bir dâr-ı imtihandır, biz burada imtihan oluyoruz. Hayatımız imtihan.
"Yarın imtihan olacağız, hocam dua edin."
Her gün imtihandasın sen. Allah'ın imtihanını unutuyorsun da;
"Yarın üniversite imtihanı var, bilmem ne imtihanı var..." diyorsun. Her gün, hayatın boyunca imtihandasın.
Yunus Emre ne güzel söylüyor:
"İnsanın haram yemediği, haramı görünce imiş." diyor.
"Ben haram yemiyorum."
Evet şimdi yemiyorsun, haram karşında yok ama karşında olduğu zaman da yemeyecek misin bakalım?
Mühim olan o. Haram yokken yememek herkesin işidir. Hiç kimse haram yemez, yok çünkü. Ama karşısına gelse salına salına, selvi boylu, haram önüne pat diye düşse, elini uzatsa alacak yerde olsa; acaba o zaman da yemeyecek mi?
Elma sarkıyor, sallanıyor burnuna çarpıyor tıp tıp, komşunun elması, kendisinin değil, çok da güzel kızarmış, hava da sıcak, canı da istiyor. Haram karşısında; kopardığı zaman haram olacak…
Koparıyor millet. Tarlana, bahçene gidiyorsun;
"Aa! Bizim elmalar ne oldu?" Gitmiş.
"Üzümler nerede?" Koparılmış.
"Allah Allah, camiin muslukları ne oldu?" Gitmiş.
"Halı ne oldu?"
Halılar çalınmış bilmem ne. Camiden halı çalıyor millet. Musluk çalıyor. İnsanlar istifade etsin diye, sen bir musluk takıyorsun, geliyor birisi onu hurdacıya satacak şu kadara, çalıyor. Haram yememek, haram karşısına geldiği zaman belli olur.
Yusuf aleyhisselâm'ın hikâyesini Allah-u Teâlâ hazretleri sure-i Yusuf'ta bize niye anlatıyor Kur'ân-ı Kerîm'de?
Yusuf aleyhisselâm ne?
Sarayda bir köle. Sarayda bir bakanın kölesi. Sarayda, en güzel yerde. Ama dünya güzeli bir erkek. Kadınların hoşuna gidiyor baktıkları zaman; yakışıklı, boylu, poslu, akça, pakça, edepli, akıllı, uslu. Allah peygamberlik vermiş.
Ne yapıyor?
Kapıyı kapatıyor, kilitliyor;
"Tamam, salonda yalnız kaldık, haydi bakalım, gel bakalım yanıma." diyor. Yusuf aleyhisselâm ne yapıyor?
Hapse girmeye razı oluyor, eline geçen bu fırsattan istifade etmeyi düşünmüyor.
"Tamam, ben bir köleyim, saraydaki en soylu kadın beni istiyor." demiyor.
Ne yapıyor? "Yapmamam lazım." diyor, kendisini tutuyor.
İşte insanın dâr-ı dünyada imtihanları buna benzer, hepimizin karşısındadır.
Harama bakıyor musun bakmıyor musun?
Haram karşına geldiği zaman belli olur bu. Şimdi bakmıyorsun, burada haram yok. Şimdi tamam. Ama haramla karşılaştığın zaman bakmayacaksın. Haram önüne geldiği zaman almayacaksın. Fırsat ele geçtiği zaman yapmayacaksın. İşte bu hayatın bir imtihan olduğunu bilip kendisini tutmayı insanın öğrenmesiyle mümkündür.
Çocuklara kendisini tutmayı öğretmemiz lazım.
"Elma isterim, kâğıt helva isterim, keten helva isterim, şunu isterim, bunu isterim, şeker isterim, çikolata isterim, lolipop isterim..."
Bilmem ne. Çocuk boyuna bir şeyler istiyor, annesi de;
"Al evladım, buyur evladım, al evladım, buyur evladım…"
Parasını veriyor cebine; "Ne istersen al". Çocuklar fırt kayboluyor, bakkaldan, süpermarketten şunu alıyor, bunu alıyor. Öteki çocuklar böyle uzaktan bakıyorlar, yutkunuyorlar, onun aldığı şey onlarda yok, para yok; o dondurmasını yalıyor, ötekiler öbür taraftan yutkunuyor filan.
Zengin de çocuğuna bazı şeyleri bazen vermemeli. Bazı şeyleri bazen almayacağını, onun karşısında sabretmesi gerektiğini öğretmeli. Gayet ciddi bir şekilde;
"Oğlum, şimdi bunu almamamız gerekiyor, alma, sabret."
Sabrı öğrenmeli.
"Alman doğru değil, bunu yersen hasta olursun, sabretmen lazım, canın istiyor ama yapmamalısın." filan diye çocukla gayet ciddi konuşup öğretmek lazım.
Bu küçükten olursa, çocuk bazı arzularını frenlemeyi öğrenir. Anasından öğrenir, babasından öğrenir, zorlanır öğrenir, ağlar öğrenir. "İstediğin kadar ağla evladım, ağlamaktan gözlerinden pınarlar gibi sular aksa, bayılsan, ben bunu almayacağım, ümidini kes, ağlayarak bana bir şey yaptırmaya kalkma; bu da ayrı kötü bir huydur böyle yapma evladım, bunu almamamız gerekiyor." diyebilmeli insan. Çocuk yavaş yavaş öyle yetişmeli.
Kendimizi de böyle yetiştirmeliyiz. Bazı meşru şeyleri kendimiz de zaman zaman yapmamalıyız, kendimizi tutmaya, kendimize hâkim olmaya, nefsimizi frenlemeye alışmalıyız. Bu bir eğitimdir. Kolay şeyleri yapa yapa zorları da yapmaya insan alışır. Lobut çevire çevire, jimnastik yapa yapa sonra ağır bir şeyi kaldırmayı öğrenir, yarışı kazanmayı öğrenir. Hani kolay idmanlarla, zor işler sonra yapılabilir hâle gelir.
Bu hadis-i şerifi hiç unutmayın, bu bizim önemli bir işimizdir. Zaten bizim ekolümüz, bizim yolumuz, tasavvuf yolumuz bunu öğretiyor. En faziletli cihat; kişinin, adamın kendi nefsiyle yaptığı cihattır. Adam diyor ama yani kadın da böyledir çocuk da böyledir, âkil ve baliğ olmuş herkes için aynı durum vardır. Kendi nefsiyle uğraşacak insan, mücadele verecek. Kendisinin arzularını da tutmasını, engellemesini öğrenecek. "Canım bugün hiç ders çalışmak istemiyor." Hayır, çalışacaksın. "Canım bugün futbol oynamak istiyor, sinemaya gitmek istiyor." Hayır, sinemaya gitmeyeceksin, futbol oynamayacaksın, yüzmeye gitmeyeceksin, şu imtihanı kazanacaksın" diye böyle kendisiyle insanın devamlı bir uğraşma içinde olması lazım. Cihat; cehd sarfetmek.
Musa aleyhisselam'ın karşısına birisi gelmiş, konuşmuşlar, demiş ki; "Bak Müslüman ol, imana gel, Allah-u Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini kabul et, bana tâbi ol." Demiş; "Bana bir gün müsaade et yarın cevap vereyim sana." Ertesi gün Musa aleyhisselam'ın yanına gitmiş, demiş ki; "Ya Musa kabul ettim, senin dinine giriyorum, Allah'ın yoluna giriyorum, mü'minim, mü'min oluyorum, kabul ediyorum." Demiş; "Niye dün kabul etmedin?" "Ben eskiden beri içime danışırım nefsime, nefsimin istediğinin aksini yaparım daima, nefsimle mücadele ederim. Baktım ki bu akşam benim nefsim hiç istemiyor sana tâbi olmayı, keyfi kaçacak, zevki kaçacak filan; anladım ki bu işte bir hayır var, nefsimin istemediği işte hayır var, nefsim istemediği için ben de geldim, sana tabii oluyorum, iman ediyorum." demiş. Bu bir menkabedir, eski kitaplarda yazıyor. Biz de aşağı yukarı böyle düşünürsek zarar etmeyiz.
İnsanın nefsi genellikle normalin üstünde arzuları insana telkin eder, açar, ister, genellikle. Mümkün olduğu kadar yemeyi azaltmalıyız. Mümkün olduğu kadar içmeyi azaltmalıyız. Mümkün olduğu kadar zevki, eğlenceyi, sefayı azaltmalıyız.
Neyi çoğaltmalıyız?
Sevaplı, faydalı, hayırlı olan işleri çoğaltmalıyız. Çalışmayı çoğaltmalıyız. Üretimi çoğaltmalıyız. Öğrenmeyi çoğaltmalıyız. Başkalarına faydalı olmayı çoğaltmalıyız. Hizmet etmeyi çoğaltmalıyız. Onlardan zevk almaya başlamalıyız. İnsan çalıştığı zaman çalışmaktan zevk alan hale geliyor.
Ben tahsil hayatımda biliyorum, çalışmak zor gibi gelir insana ama çalışmaya alıştı mı da tiryaki gibi olur, o çok hoşuna gider ve sınıfın çalışkanı olur gider artık, yarış eder öteki çocuklarla. Çalışmak da zevk verebilir insana. Sonra, birisine iyilik yapmak çok büyük zevk verir insana. Terlersin, uğraşırsın, adamın yükünü taşırsın onun yanında, yorulursun ama manevi bir zevk alırsın. Bir ihtiyara hizmet etmek, yardım etmek, bir dula, bir yetime hizmet etmek, İslâm için önemli bir işi yapmak; ha, masraf etmek, zahmet çekmek, yorulmak, eli ayağı çizilmek vesaire; olsun, hoşuna gider insanın. Hizmette, sevaplı işte zevk vardır, ilim öğrenmekte zevk vardır, çalışmakta, çalışkanlıkta, hayırlı şeylerde zevk vardır. O zevklere alışmak lazım.
Kumarda da zevk vardır. Kumar zevki yerine bu zevke alışmalı insan. Eğlencede de zevk vardır. Ama bu zevklerin sonu kötüdür. Bu zevklerin sonu kısırdır, bu zevkler cemiyeti yok edici, toplumu mahvedici, dejenere edici zevklerdir. Bu zevklerin yerine insan kendisine müspet zevkleri, zevk haline getirmeli, alıştırmalı.
Alıştırabilirse olur, alışılabiliyor. Çalışmayı şevkle zevkle yapan, uyku uyumayan, iki saat, bir saat uyku uyuyup bütün gece harıl harıl çalışan insanlar vardır. Ömrü kitap okumakla, öğrenmekle, öğretmekle geçen âşık öğretmenler vardır. Âşık olmuştur bu çalışmaya, bunu zevkle yapar…
Geçenlerde okumuştum, dünyanın en başarılı şirketlerini anlatan bir kitap. Bir şirket, çok kötü durumdaymış, batmak üzereymiş vesaire… O şirketi revize edecek olan şahıs gitmiş, iki şahısla konuşmuş. Birisi demiş ki:
"Ya işte burada ömrümüzü geçiriyoruz, Allah kahretsin, sabahtan akşama kahır çekiyoruz, akşamı zor ediyoruz...".
Öbür tarafta bir başkasıyla konuşmuş;
"İşimi çok seviyorum, zevkle çalışıyorum, sabah geliyorum, akşam bırakmak istemiyorum..."
İki tip insan, işyerinde...
Oradan aklına bir fikir gelmiş, demiş ki:
"Ben işyerimdeki bütün karamsar insanları tasfiye edeceğim."
Hepsini atmış işten. Kim karamsar, tembel tembel, istemeden iş yapıyor; hepsini atmış. Kim aşk ile, şevk ile, enerjik, güleç yüzle isteyerek çalışıyor, onlara salahiyet vermiş. Şirketin başarı ibresi sonuna dayanmış ve dünyanın en başarılı şirketlerinden birisi olmuş. Bu bir görüş meselesidir.
Tamam, severek iş yapmıyorsan o işi bırak. Sevdiğin işe geç. Ama bütün işleri de severek yapmıyorsan kendini değiştir, sen de bir kusur, hastalık var. Bir şeyleri sevmeyi öğren.
Evliyâullahtan birisinin yanına birisi gelmiş, mürit olmak istiyor.
"Evladım, sen yemeklerden hangisini seversin?"
"Fark etmez efendim."
"Ya evladım hani insan bazen kızartma, kebap, baklava, börek, kaymaklı kadayıf bir şey ister…"
"Fark etmez efendim."
"Çiçeklerden hangisini seversin?"
"Önemli değil, fark etmez efendim."
"Evladım sümbül var, gül var, salkım salkım hanımeli var, lale var..."
"Önemli değil efendim."
"Evladım şundan hangisini, bundan hangisini?"
Hiçbir şeyde adamın ibresi kıpırdamıyor.
"Defol! Git, defol, yıkıl karşımdan, git! Bir şeyi sevmeyi öğren de öyle gel!" demiş.
Ya bir kedi, bir köpek, bir kuş, bir çiçek sev; bir sevmeyi öğren de ben sana oradan Allah sevgisini anlatayım. Sevme damarı gelişmiyor adamın. Hiç çalışma damarı gelişmemiş, hiçbir şeyi sevmiyor.
Adam çalışmaya alıştı mı bırakamıyor. Ben bakıyorum, bazı meslekler var, mesela: Orduda asker; belli saatte gidecek oraya, sekizde gidecek, şu vakitte dönecek, işi muntazam yapmaya alışmış. Emekli oluyor adam güya ama cıva gibi, duramıyor yerinde. Neden?
Bir çalışma disiplini kazanmış, bir çalışma âdeti, itiyadı kazanmış. Öyle olması lazım...
Peygamber Efendimiz oturduğu yerde hiçbir iş yapmayana selam vermemiş.
Oturmayacak, çalışacak. Hiç olmazsa dili kıpırdasın; "Allah" desin, hiç olmazsa eli tesbih çeksin. Hani bir iş yapacak.
İşte nefsin hevasıyla, arzularıyla, negatif arzuları, pozitif arzuları, tembellikleri, istekleri, nefsin bir sürü böyle huyları vardır, onlarla mücadele etmesi lazım bir insanın, iyi insan, iyi derviş, iyi kul, Allah'ın sevgili kulu, evliya olması için...
Evliyâullahın hepsi çalışkan insanlardı; öyle tembellikle evliya olunmaz. Kötü huylarla, tembellikle, yan gelip yatmakla, keyifle olunmaz. Çalışacak.
"Kim çalışmadan cenneti elde ederim derse hata eder." diyor evliyâullahtan birisi. Ama kim de;
"Çalışırsam muhakkak elde ederim." derse o da hata. Allah verecek. "Çalışırsam mutlak alırım" diye bir şey yok ama çalışmadan da bu iş olmaz. Çalışacak.
Gece uykusuz kalacaksın, sabah namaza kalkacaksın, teheccüd namazı kılacaksın, tesbihlerini çekeceksin, vazifelerini yapacaksın, İslâmî hizmetlere koşturacaksın, kesenin ağzını açacaksın, yorulacaksın, terleyeceksin…
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
28.11.1993 -
Yolculukta İkram Etmek,
28.11.1993 -
Babanın Evladından Razı
