04.08.1996 - Sadaka Vermek

04.08.1996 - Sadaka Vermek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne’s-sadakate lâ tahillu li-ğaniyyin ve lâ li zî-mirratin seviyyin
İlâ âhiri’l-hadîs.
Sadaka rasûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
“Hiç şüphe yok ki sadakayı -bu hem farz olan zekâta ait bir hükümdür hem de farz olmayan, fazilet olarak çıkartılıp verilen hayırlara da şamildir- zengin, kuvvetli; çalışmaya, iş yapmaya takati olabilen insanın alması helal olmaz! Ancak toprağa düşmüş, fakirlik sahibi insan, veyahut borcu onu perişan etmiş, feci bir duruma düşürmüş borçlu bir kimse alabilir. Malı daha çok artsın diye ihtiyacı yokken halktan mal alan kimsenin kıyamet gününde yüzü taraklarla tırmıklanmış gibi çizik çizik olacak, bir de cehennemin ısınmış ateş gibi sıcak taşları yüzüne yapıştırılacak. Kim bu azabının az olmasını isterse, azaba uğramamak isterse ona göre davransın! Kim bu azabı çok olsun diye isterse öyle yapsın, istesin, alsın!”
Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn, değerli ve sevgili kardeşlerim!
Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri sizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin. Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin, mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet, bir buket okumak, anlamak, dinlemek, tefeyyüz etmek, taallüm etmek, tezekkür etmek üzere toplanmış bulunuyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri bizi rızasını kazanan, rahmetine eren kullarından eylesin.
Okuduğumuz hadîs-i şerîfler; Râmûzü’l-ehâdîs kitabının 103. sayfasındadır. Altıncı hadîs-i şerîf-i okuyarak dersimize başlıyoruz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, İmam Gadavî’nin ve Bâverdî’nin ve Taberanî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuşlar:
İnne’s-sadakate lâ tahillu li-ğaniyyin ve lâ li zî-mirratin seviyyin. “
Sadaka: İnsanın yapmış olduğu hayır, bağış, ikram gibi dini için, Allah’ın rızasını kazanmak, sevap elde etmek için yaptığı bağışlara verilen isim. Bu yardımlar; para olabilir, kumaş olabilir, eşya olabilir, çeşitli şekillerde olabilir. Farz olabilir, nafile olabilir. Farz olunca yapılan yardımlara, zekât adı veriliyor. Biz zekât olarak biliyoruz fakat Kur’ân-ı Kerîm’de; yine zekât kelimesi sadukât kelimesiyle de ifade ediliyor.
Bu isimlendirmeler bir mâna taşıyor. Mesela, insan malının içinde fukaranın hakkı olan ,yardım parasını tutmayıp içinden ayırıp, fukaraya verdiği zaman malı temiz kalmış oluyor; yapılan yardımların zekât diye adlandırılması [oradan oluyor]. Ayırıp vermediği zaman malı içinde başkasının hakkı olduğu için kendi malî varlığı imkânları pis, temizlenmemiş bir mal oluyor.
O bakımdan, malı temizlediği için bu yardımlara “temizleme” kökünden zekât diye isim verilmiş. İnsanın Allah’a karşı bağlılığını, sadakatini, doğruluğunu, tam müslüman olduğunu göstermesi bakımından da “sadaka” denmiş. Bu da “doğru olmak” kökünden geliyor. Sadakallâhü’l-azîm, sadaka Resûlullâh dediğimiz gibi, sadık dediğimiz, sıddîk dediğimiz gibi, bunlar o kökten çıkan kelimeler. Bu isimler veriliyor.
Hadîs-i şerîfte İnne’s-sadakate… “Hiç şüphe yok ki sadaka…” deyince, bu hem farz olan zekâta ait bir hükümdür, hem de farz olmayan, fazilet olarak, insanın acıyıp ihtiyariyle, isteyerek, mecbur olmadığı hâlde çıkartıp verdiği hayırlara da şamildir.
Lâ tahillu li-ğaniyyin. “Zengin kimseye helal olmaz!” Zekâtı zengin kimsenin alması, helal olmaz. Birisi zekât veriyorsa alan kişi zenginse onu almaz, “Ben zenginim, istemem.” der. Alması helal olmaz. Alırsa; helal olmayan bir şeyi almış olur, almaması lazım. Zengin alamaz.
Lâ tahillu li-ğaniyyin. “Zengine helal değildir!”
Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin] Hocamız şerhinde izah etmiş:
Men kâne lehû nafakatu yevmin ve leyletil. “Bir günlük, bir gecelik nafakası olan.” diye izah etmiş.
Onun için, ben şahsen bazı namuslu, dürüst, bazı imanı kuvvetli fakirler gördüm, almıyor. Medine-i Münevvere’de; Afrikalı, ihtiyar zavallı bir kadıncağız kenara oturmuş. İnsanın baktığı zaman yüreği parçalanıyor. Önündeki birisi sadaka, hayır verdi:
“Teşekkür ederim, şukren, almam.” dedi. “Teşekkür ederim, bu gün bana yetecek kadar bir şey aldım. Yeter.” dedi.
Kadıncağızın gözünün tokluğuna, çok hayret ettim. Zengine helal olmaz.
Başka?
Ve lâ li zî-mirratin seviyyin.
Zî-mirre; “kuvvetli, çalışmaya, iş yapmaya takâti olabilen insan.”
Arslan gibi, levent gibi çalışabilir. Güçlü kuvvetli insana da helal olmuş olmaz! Peygamber Efendimiz, dilenen böyle bir kimse gördü de;
“Git bir ip al. O iple git, dışarıdan dağlardan odun topla, odunu getir, çarşıda pazarda sat; halktan bir şey isteme! Dilenme!” dedi.
Neden?
Güçlü kuvvetli. Güçlü kuvvetlinin de alması helal olmaz!
Li zî-mirretin seviyy sahihu’l-a’dâ. “Uzuvları sağlam -ayağı sakat değil, kolu var, ayağı var, felç değil, zayıf değil- her şeyi yerli yerinde vs. olana da verilmez, onun da almaması lazım!”
İmam-ı Azam Ebû Hanife Efendimiz ve onun takipçileri; “İki yüz dirheme malik olmayan kimse alabilir.” diye ölçüyü öyle koymuşlar.
Bu sayılanlar alamaz.
İllâ li zî-fakrin müdkı’in. “Ancak şunlar alabilir:”
Kenarda yazdığı açıklamada Mudki’, “muhsin nezdinde” diyor, “Toprağa düşmüş, fakırlık sahibi insan alabilir!” ancak o alabilir.
Toprağa düşmüşlükten maksat çok fakir, artık yere, toprağa serilmiş; zekâtı, sadakayı öyle fakir insan alabilir.
Ev ğurmin mufzı’in. “Onu perişan etmiş, feci bir duruma düşürmüş olan, borçlu bir kimse alabilir. Borcundan dolayı perişan olmuş, sıkışık duruma düşmüş bir borçlu alabilir!
Ğurm, ğaram; “borç” demek.
Bir de yere serilmiş, toprağa serilmiş fakir alabilir, fakirliği şiddetli alabilir. Zengin alamaz, gücü kuvveti yerinde olan, alamaz. Onlara helal olmaz, ancak bunlara helal olur. Çok fakirse ve çok borçluysa o zaman alabilir.
Zengin olduğu hâlde alıyor, gücü kuvveti yerinde olduğu, arslan gibi, levent gibi olmasına rağmen alıyor.
O zaman ne olur?
Ve men seele’n-nâse li-yesriye bihi mâlehu kâne hamûşen fî vechihi yevme’l-kıyâmeti ve radfan ye’külühû min cehenneme. “Malı daha çok artsın diye, ihtiyacı yokken, halktan mal alan kimse; yarın yüzünde tırnak ve tarak izi varmış gibi, yüzü, eti tarakla taranmış, kazınmış gibi olur!”
Hamûş, tırnak ve tarak izlerine derlermiş.
Galiba o zamanın insanları bir işkence şekli olarak da böyle yapıyorlarmış, demirden tarakları yüzlerine takıp işkence de yapıyorlarmış.
İhtiyacı olmadığı hâlde malım daha çok olsun diye, ihtiyaç fazlası dilencilik yapıp isteyen kimsenin yüzünde, kıyamet gününde demir taraklarla taranmış, tırnaklanmış gibi yaralar olur!”
Radfen. Yüzünde cehennem ateşinden, kızgın ateşler olur. Ateş gibi olmuş taşlar, yüzünde yara olacak. Cehennemin kızgın taşları da yüzüne yapışacak. Düşünün; eti kebap yapmak için bıçakla biraz her tarafı iyi pişsin diye [açarlar], ondan sonra ızgaranın üstüne koyarlar, daha iyi pişer. Demek ki kıyamet gününde yüzü öyle taraklarla tırmıklanmış gibi çizik çizik olacak. Bir de cehennemin ısınmış sıcak, ateş gibi taşları, kıyamet gününde yüzüne yapıştırılacak!
Ye’külühû min cehenneme. “Cehennemin taşlarından onun o etlerini yiyen taşlar olur!” Fe men şâe fe’l-yukil ve men şâe fe’l-yesteksir. “Kim bu azabının az olmasını isterse azaltsın, bu azaba uğramamak isterse ona göre davransın! Kim bu azabı çok olsun diye isterse öyle yapsın, istesin, isterse alsın!” diye bitiriyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz
İslâm’da dilenmek yok. Vücudu sıhhatli afiyetliyse çalışsın! Bir ipi bile mi yok, bir ip mi bulamaz, odun da mı toplayamaz?..
Hiçbir şey olmazsa ,çarşıya pazara gitse; “Amca fileni taşıyayım.” Dese, yine biraz bir para kazanır. Sıhhatliyse dilenmeyecek, kendisini biraz varlığı varsa dilenmeyecek! Diyecek ki; “Benim durumum iyi, şu kardeşim fakir, zekâtını git ona ver!”
O zaman herkes bu gözü toklulukla çalıştığı zaman, tabi hakiki fakir kalmaz; sadakayı alır, ihtiyacını giderir. Böylece toplumda fakir insan kalmaz. İşte İslâm’ın bize gösterdiği yol bu: Dilenmek yok, sadakayı zekâtı almaya çalışmak yok. Yeteri kadar alacak! İhtiyacı varsa, fakirse, yere serilmiş, toprağa yapışmış fakirse veyahut da kendisini perişan etmiş bir borcu varsa o zaman alabilir. Başka türlü almasın, alırsa cehennemde öyle azap görür.
İnne’s-sadakate alâ zî karâbetin yudaafû ecruhâ merrateyn.
“Sadakanın yakınlara, akrabaya verilmesi takdirinde ecri iki misli artar, fazla olur!”
Sadakanın; ister farz olan -zekât olsun- ister farz değil, nafile ama gönlünden koptu, veriyor, fazilet babından verilmiş, hayır, para pul, mal mülk, yiyecek giyecek, eşya olsun; yakınlara verilmesi, akrabaya verilmesi takdirinde ecri iki misli artar, fazla olur! Tanınmamış, bilinmeyen bir insana verilecek yerde, akrabadan bir kimseye verilirse sevabı iki kat fazla olur.
Neden?
Senin akrabanı sen iyi bilirsin, sen kendi akrabanı kollayamazsan başkası daha zor kollar. O hiç kollayamaz. Sen kendi akrabanı kolla, o kendi akrabasını kollasın, böylece hâlini bildiğimiz fakirler fakirlikten kurtulmuş olsun. İnsanın, yakınlarını araması lazım; akrabasından olan fakirleri, kendisine zekât düşen, arayıp bulup kendisinin zekâtını verebileceği kimselere vermesi lazım.
Şahıs, bazı insanlara zekât veremez! Kendi babasına veremez, usulüne ve füruuna veremez! Kendi babasına, dedesine veremez; yukarıya doğru. Kendi evladına, torununa vs. veremez. Hepsinin incelikleri var.
Bunlar nasıl öğrenilir?
İlmihâl kitabını açarsın; küçüğünden, kolay anlaşılabilen, az teferruatlı olanından başlarsın. Onu okursun, onu bitirince biraz daha büyüğünü okursun, onu bitirince biraz daha büyüğünü okursun... Dini bilgini kuvvetlendirirsin. Doğru ibadet yaparsın, yanlış işler yapmazsın!
İnne’s-sadakate yubtağâ bihâ vechullâhi teâlâ ve’l-hediyyete yubteğâ bihâ vechu’r-resûli ve kadâu’l-hâce.
“Sadaka verilince; Allah’ın rızasını kazanmak düşünülür, o maksatla verilir. Hediye getirildiği zaman Resûlullah’ın gönlünün alınması ve ihtiyacın görülmesi düşünülür!”
Sadaka verilince, bununla Allah’ın vech-i pâki düşünülür, Allah’ın rızasını kazanmak düşünülür. O maksatla verilir ve ihtiyacın karşılanması düşünülür. Zekât verilirken, sadaka verilirken Allah rızası düşünülür.
Hediye getirildiği zaman, Resûlullah’ın gönlünün alınması ve ihtiyacın görülmesi düşünülür. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in zamanında, Peygamber Efendimiz’e gelen giden çok olurdu. Soru sormak için, dinini öğrenmek için pek çok kimse gelir giderdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ,zekât almaz! Zekât Peygamber Efendimiz’e ve Peygamber Efendimiz’in ailesine, evladına verilmez. Onlar ,zekât verilmeyen insanlar zümresindendir. Peygamber Efendimiz’e verilmez. Sadaka ve zekât, Allah rızası için fukaraya vs. verilir. Eğer Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e gelmiş olan bir kimse bir şey verecekse zekât veremez. Ancak hediye verebilir:
“Ya Resûlullah, ben sana şunu hediye olarak getirdim. Buyurun şu ihtiyacınızı onunla karşılayın…” filan diye öyle olabilir.
Selmanü’l-Fârisî radıyallahu anh, Peygamber Efendimiz’in geleceği zamanı; yanında hayat geçirdiği, dinî bilgilerini kazandığı rahipten öğrenmişti. Sonra Medine-i Münevvere’ye kadar onu maceralar sürükledi. Kendisi Medine-i Münevvere’ye gelmekten de memnun oldu. Esir olarak geldi ama hayatın cilvesi olarak memnun da oldu. Ahir zaman peygamberinin çıkacağı yere, kader onu öylece getirmiş diye memnun oldu. Nihayet, ahir zaman peygamberi oralardan çıkacak diye bekliyordu.
Bir gün efendisinin bahçesinde hurma ağacına çıkmış. Hurma toplarken aşağıda Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haberi konuşulmaya başlandı. “Mekke’de bir peygamber çıkmış, sonra Medine-i Münevvere’ye hicret etmiş...” diye hurmayı toplarken yukarıdan haberleri, o bilgileri duydu, ilgilendi. Aşağı indi. Söyleyince efendisi de onu; “Bu işlerden sana ne, sen kölesin!..” filan diye haşladı.
Ama o Peygamber Efendimiz’in, Medine’ye geldiğini böylece duymuş oldu. O rahibin yanında onun üç alameti olduğunu [öğrenmişti]: “Ahir zaman peygamberi sadaka almaz, zekât almaz; hediye alır.” diye biliyordu. Arkasında, iki kürek kemiğinin arasında bir ben, nübüvvet mührü olduğunu biliyordu…
O hemen, Peygamber Efendimiz’in olduğu yere bir tabak hurma götürdü. Dedi ki;
“Ya Resûlallah, sadaka olarak bunu getirdim.” dedi. Bakıyor. Peygamber Efendimiz;
“Allah razı olsun.” diye dua etti. Tabağa aldı, etrafındaki fukaraya dağıttı, ihtiyacı olan fakirlere verdi. Çünkü “sadaka, zekât” dedi; kendisi hiç almadı, o ona dikkat etti. Ondan sonra, bir daha ki sefer bir tabak daha getirdi:
“Ya Resûlallah, bu hediyemdir, hediyedir.” deyince Peygamber Efendimiz o zaman aldı. Ondan yedi ve yine başkalarına da ikram etti.
Bu sefer, acaba arkasında nübüvvet mührü var mı filan diye arkasında dolanmaya başlayınca o arkaya geçtiği sırada ,Peygamber Efendimiz sırtındaki örtüsünü arkaya atıverdi. Resûlullah Efendimiz aklından geçenleri takip ediyor. Arkaya atıverdi, o mühr-ü nübüvveti gördü. Peygamber Efendimiz’in, hakiki, âhir zaman peygamberi olduğunu; alametlerinden anladı. Peygamber Efendimiz’in sadaka, zekât almadığını ancak hediye alabildiğini, hakiki peygamber olarak vasfının bu olduğunu Selmân-ı Fârisî biliyordu.
Hediyede Resûlullah’ın rızasını kazanmak ve ihtiyaçların görülmesi düşünülür. Her insanın zengin de olsa fakir de olsa bazı ihtiyaçları olur; susar, acıkır, uykusu gelir vs. Her insan bu ihtiyaçları görecek. Onlar olabilir ama sadaka zekât almaz. “Sadaka Muhammed’e ve âl-i Muhammed’e caiz olmaz!” diye hadîs-i şerîf var. Efendimiz almazdı!.
İnne’s-sadakate le-tudfiu an ehlihâ harre’l-kubûrü ve innemâ yestezıllu’l-mu’minü yevme’l-kıyâmeti fî zılli sadakatihî.
“Hiç şüphe yok ki sadaka, veren kimselerin kabir azabını söndürür. Kıyamet gününde de mü’min sadece zekâtının, sadakasının gölgesinde gölgelenecek!”
Ukbe’tübnü Âmir’den Taberanî ve diğer kaynaklar rivayet etmiş.
“Hiç şüphe yok ki, muhakkak ki sadaka; veren kimselerin, kabir azabını söndürür. Sadaka veren, zekât veren insan kabir azabından kurtulur!”
Bazı insanlar kabrinde azap görecek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin duası var:
Allahümme innî eûzu bike min azâbi cehennem ve bi’l-azâbi kabr. “Yâ Rabbi, cehennem azabından sana sığınıyorum, kabir azabından da sana sığınıyorum.” Dua devam ediyor.
Bir keresinde, Peygamber Efendimiz iki kabrin yanından geçiyordu, dedi ki;
“Bu iki kabirdeki insanlar, şu iki kabrin sahipleri şimdi kabirde azap görüyorlar. Hem de sizin mühimsemediğiniz, önemli olduğunu anlamadığınız iki sebepten: Birisi dedikoducuydu, laf taşırdı, onun lafını ötekisine getirirdi. Ötekisi de küçük abdestini yaparken sakınmazdı. Ondan azap görüyorlar.”
Yaş bir ağaç dalı istedi, onu ikiye böldü, birisini bir kabre ötekisini öbür kabre sapladı.
“Bunlar kuruyuncaya kadar bunların azabı durur, azap görmezler.” dedi.
Biz kabristanı niye ağaçlandırıyoruz?
İşte o sebepten, yeşil olduğu müddetçe kabir azabı görmesinler diye!
Niye kabristanın ağaçları otları yolunmuyor?
Mevtaya faydası var. Onun için onlar kesilmez, sebebi bu! Kabir azabı olabilir.
Kabir azabını ne söndürür?
Sadaka söndürür. Farz olsun, nafile olsun, zekât veren sadaka veren kimse, kabir azabına uğramaz! Kusurları olan, mü’min de olsa ,kabirde azaba uğrayabiliyor. Abdestini sakınmıyor, oradan azaba uğrayabiliyor. Kötü huylu, laf götürüp getiriyor, Ahmet’in lafını Mehmet’e söylüyor. O, ona kızıyor, “Vay ben ona gösteririm…” diyor, arabozucu oluyor. Buna “kovuculuk, nemime” derler. Yapan insana da nemmâm derler; “kovuculuk yapan, laf taşıyan kimse” demek. Bu günahtır, kabir azabına sebep olur.
Bir başka hadîs-i şerîf var, o da bizler için, çok şayan-ı dikkattir:
Bir kimse kabre konulduğu zaman, kabirdeki azap melekleri başına bir ateşten topuz vuruyorlar ki -Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfte bildirdiğine göre- kabrin içi ateş doluyor, duman doluyor. O da bir taraftan, bu ateşten topuzu yiyip azaba uğradığı için, çok fena hâlde azaba maruz olduğundan, canı yandığından, bir daha olmasın diye bağırıyor:
“Ben, müslümanım, niye beni azaplandırıyorsunuz? Ben kâfir değilim!”
Melekler yanlış mı yapacak? Elbette onların bir bildiği var, Allah’ın emriyle yapıyorlar.
“Ben kâfir değilim, ben müslümanım!..” filan deyince melekler diyorlar ki;
“Evet sen müslümandın ama bir yerden geçiyordun, orada birileri, bir müslümana eza cefa ediyordu. Sen ona yardıma koşmadın, onun imdadına yetişmedin. Bu azap ondandır!”
Allah affetsin. Allah müslüman kardeşlerimize her türlü yardımı yapmamızı nasip etsin. Kusurlarımız varsa kusurlarımızdan dolayı bizi azaba giriftar eylemesin.
Ve innemâ yestazıllu’l-mu’minü yevme’l-kıyâmeti fî zılli sadakatihî. “Kıyamet gününde de mü’min -başka bir gölge yok- sadece zekâtının, sadakasının gölgesinde gölgelenecek!”
Şemsiye, zekâtı sadakası olacak.
O zaman, nasıl bir sıcak olacak?
O zaman kıyamet gününde, mahşer yerinde güneş insanların başına yaklaştırılacak. Güneşin hararetinden terlere gark olacak, sıcaktan beyni kaynayacak.
Ağustos sıcağı filan gibi de, çöl sıcağı gibi de değil; müthiş bir sıcak olacak! Orada başka gölge yok, insanın sadakası ve zekâtı gölge yapacak. Onun için insan elinden geldiğince, kazancıyla; sadaka vermeli, zekât vermeli, hayır hasenât yapmalı.
Mü’min kardeşlerimiz bir şeyi iyi bilmiyorlar, iyi uygulamıyorlar: Sadaka hayrın en aşağıdaki, zekât ve sadaka hayrın en aşağıdaki seviyesidir. “Daha fazla yapılmaz.” diye bir kaide yok!
“Efendim zekât %2,5’muş, kırkta birmiş…”
%5 yapsan , %10 yapsan, %20 yapsan olmaz mı?
Olur. Aşağı çizgisi %2,5; daha yukarı, daha yukarı yapabildiğin kadar yaparsın!
Resûlullah Efendimiz isteyince, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz hepsini vermiş. Hz. Ömer Efendimiz yarısını, %50’sini vermiş. Fazlası insanın derecesini arttırır. Zekât ille %2,5 olacak [diye] adam kıtı kıtı hesaplıyor. Bırak ince hesabı! Biraz bolundan, fazlasından [ver].
Yunus Emre ne diyor?
Nazar eyle itürü
Bazar eyle götürü.
İtürü ne demek?
“Keskin.”
Eski Türkçe bir kelime, şimdi Türkçe konuşanlar bile bilmez.
O kelimenin mânası ne?
İtüri; “keskin” demek. “Keskin bak, dikkatli, iyi bak” demek. Şu hayatın hâline, iyi bir bak, pazarlığı götürü yap. İnce ince teferruatla uğraşma!
Nazar eyle itürü
Bazar eyle götürü
Yaradılanı hoş gör
Yaradandan ötürü.
Çok güzel söylemiş, dillere destan olmuş, herkesin ezbere bildiği bir güzel nasihat, bir güzel manzume, bir güzel şiir.
İnsan ne yapacak?
İşi biraz toptan yapacak, kıtı kıtı olmaz!
Sevdiğimiz bir ihvanımız, kardeşimiz var. Onunla pazara gittik. Alışveriş yapıyoruz, hiç unutmuyorum. Tezgâhta 490 yazıyor. Şimdi bizim bu arkadaşımız, ağabeyimiz;
“Ya 500 olsa olmaz mı?” dedi. Adam da bakıyor, çünkü böyle bir şey hiç görmedi. 490’ı ne yapar?
“450 olmaz mı? 400 olmaz mı?” der, aşağı çekmeye çalışır.
“500 olsa olmaz mı?” dedi. O zamanki fiyattan on daha fazla söylüyor. Adam şöyle, alay mı ediyor filan diye baktı. Alay etmiyor. Arkadaş, götürü pazar ediyor. Küçük teferruatla uğraşmıyor. Ne olacak, o da oraya tezgâh kurmuş, o da kazanacak. Müslüman kardeşim, kazansın, 490 ne oluyor? 500 vereceksin, 10 geri verecek…
Tamam, üstü sende kalsın. 500 olsa olmaz mı? Olur. Daha iyi olur da, hiç böyle diyen müşteri yok. Herkes ince ince hesap yapıyor.
Yunus Emre ne diyor?
Pazarlığı toptan yap. Öyle ufak tefek şeyle uğraşma. İnsanın hayatta yapacağı mühim şeyler var. Küçük şeylerle oyalanıp da vaktini tebah etmesin, heba etmesin.
Onun için %2,5; buçuklu işlerle olur mu ya? Biraz fazla verirsin, daha fazla verirsin, daha fazla verirsin…
O arkadaşımız %10’unu veriyordu. Karar almış, kendisine kaide edinmiş.
O ne yapardı?
Kazancının %10’unu hayra verirdi o arkadaş. Bazı kardeşlerimiz de öyle yapıyorlar.
%10’u ne demek?
Zekât sınırının dört misli fazla, %2,5’un dört misli fazla demek. Zekâtını dört kat fazla veriyor. Kimisi de %50 verir.
O kaç kat oluyor?
Yirmi kat oluyor. Kimisi daha fazla verir…
“Mürüvvete endaze olmaz!” demişler.
Mürüvvet ne demek?
“Erkeklik, babayiğitlik” demek.
Endaze ne demek?
“Ölçek” demek.
Babayiğitliğin ölçüsü olmaz! O daha çok yapar, o daha çok yapar. Sonra bir de demişler ki;
“Ağanın eli tutulmaz!” Ağadır; o ağalık yapacak, Tabii biraz fazla verecek mânasında.
Onun için pazarlığı, biraz götürü yapmak lazım, küsuratı görmemek lazım. Bol vermek lazım ki kıtı kıtı hesaplarken, belki vermesi gereken zekâtı vermiyordur, birazcık da kalıyordur.
Kasap, eti temizlerken ne yapıyor?
Mesela etin [bir yerinde] bir bozukluk var. Oraya da bir çıban olmuş. Hayvan derisi soyulduğu zaman etin orası çıkıyor. Fazladan alıyor, atıyor.
Neden fazladan alıyor?
Az alsın da biraz yarası mı kalsın?!.. Fazladan alıyor.
Tavuğun bir tarafında çürüme var.
Ne yapıyorsun?
Fazladan alıyorsun.
Sen de zekâtı fazladan al da ;malının içinde fukaranın hakkı, bulaşığı kalmasın. Fazladan al; garantili olsun, toptan olsun!
“Sadaka Rabbin gazabını söndürür, insanı kötü ölümden alıkoyar.” diye bir hadîs-i şerîf vardı. İnsan Allah’ın rızasını kazanmak istiyorsa, gazabına uğramak istemiyorsa, ahir ömründe kötü, sûi akıbete uğramak istemiyorsa demek ki kesesinin ağzını açacak; Allah rızası için sadaka, zekât çokça verecek, hayratını hasenâtını çokça yapacak.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp ,cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
05.01.1996 -
Allahın Emirlerine İtaat
30.10.1994 -
Dikkatli Dinlemek, Ameller,
