25.07.1993 - Affetmek, Kabul Olunan ve Olunmayan Ameller

25.07.1993 - Affetmek, Kabul Olunan ve Olunmayan Ameller
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ kâne yevmü'l-kiyâmeti nâdâ münâdin min butnâni'l-arşi elâ li-yekûmenne'l-âfûne mine'l-hulefâi ilâ ekremi'l-cezâ' fe lâ yekûmü illâ men afâ.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu hadis-i şerifinde affetmenin kıymeti üzerinde bizim bilgi kazanmamız için bir malûmat veriyor.
İzâ kâne yevmü'l-kiyâmeh. "Kıyamet günü olduğu zaman."
Kıyamet koptu, dünya bozuldu, herkes kabirden kalktı, mahşer yerinde toplandılar, hesabı bekliyorlar.
Nâdâ münâdin min butnâni'l-arş. "Arş'ın ortasından bir münadi nida eder."
Mahşer halkına, kalabalıklara seslenir. Bu münadi, Allah'ın vazifelendirdiği bir melek olmalı.
Elâ. "Agâh olun, mütenebbih olun, dikkat edin!" Li yekûmenne'l-âfûne mine'l-hulefâ. "Halifelerden affedici olanlar kalksın."
"Dikkat edin, halifelerden affedici olanlar kalksın!" diye seslenir.
Nereye kalksınlar?
İlâ ekremi'l-cezâ'. "Mükâfatların en cömertlerini gelip almak üzere kalksınlar, kalabalığın içinden çıksınlar, gelsinler." diye seslenilir.
Bir münadi öyle bir ses seslenir.
Fe lâ yekûmü illâ men afâ. "Ancak dünyada affetmiş olanlar, affedici olanlar, affetmiş olanlar kalkarlar."
Ortada bir suç olacak, siz ondan zarar görmüş olacaksınız ortada, sıkıntısı olacak ama affedeceksiniz, bağışlayacaksınız. Bu, çok asil bir duygudur.
Kur'ân-ı Kerîm'de ayet-i kerimelerinde Allah-u Teâlâ hazretleri bizi affedici olmaya teşvik buyuruyor.
Ellezîne yünfikûne fi's-serrâi ve'd-darrâi ve'l-kâzimîne'l-ğayza ve'l-âfîne âni'n-nâs.
Takva ehli kulların sıfatlarını sayarken, ayet-i kerimede buyuruluyor ki;
Ellezîne yünfikûne fi's-serrâi ve'd-darrâ'. "Sevinçli zamanlarında, zararlı, sıkıntılı zamanlarında, bolluk ve darlık zamanlarında infak edenler."
Takva ehli kullar sadece eli geniş olduğu zaman cömert olmaz. Olsa da olmasa da darda olsa bile cömert olur.
Hatta;
Ve yü'sirûne alâ enfüsihim velev kâne bihim hasâsah. "Kendisinin ihtiyacı olsa bile ihtiyacından kısar, karşı tarafa verir."
Çünkü asil insan, kıymetli insan, huyu güzel insan, asaletli insan. Fakir de olsa ölçüsü nispetinde yine karşısındaki bir kimseye hayrı hasenatı dokunur. Yine cömerttir, gönlü cömerttir.
"Yarım elma, gönül alma." demişler büyüklerimiz. Elinde bir şeyciği yoktur da elması vardır sadece; elmayı böler, yarısını sana verir. Çok olsaydı, çok verecekti. O kadar var, öyle veriyor.
Bollukta verir, darlıkta da verir. Kendisinin ihtiyacı olanı da verir.
Ve'l-kâzimîne'l-ğayz. "Kızmış olduğu, sinirlenecek bir olayla karşılaştığı zaman, iyice öfkesi patlamış olduğu zaman bile öfkesini, gayzını yutar."
Kendisine hâkim olur, kızgınlıkla hareket etmez. Öfkesini bastırır, yutar ve öfkeyle hareket etmez. Gayzını icra etmez, gayzının gereği olan vurup kırma, dövme sövme, öldürme, yaralama yapmaz.
Ve'l-âfîne âni'n-nâs. "Ve insanlara da af ile muamele eder."
"Onların küçüklü büyüklü kendisine karşı saygısızlık, eksiklik, kusurluluk, haksızlık gibi davranışlarını affederler." diye bildiriyor.
Va'llâhu yuhibbü'l-muhsinîn. "Allah böyle ihsan edicileri sever ve onlara şu mükâfatları verir." diye ayet-i kerimenin devamında bildiriyor.
Affetmek hakkında daha başka hadis-i şerifler de var. Allah-u Teâlâ hazretlerinin cennette kenarları mücevherlerle süslenmiş çok şahane köşkler yarattığını ve bunların affeden kimseler için hazırlandığını bildiren hadis-i şerifler var.
Mesela bir hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
"Kıyamet günü olduğu zaman, herkes kendi hakkını isteyecek, almaya çalışacak. 'Yâ Rabbi! Şu kulda benim hakkım var, isterim.' diyecek. Ve mahkeme-i kübrâda, hesaplaşma zamanında Allah'ın ondan hakkını alıvermesini talep edecek."
Hz. Ömer radıyallahu anh rivayet ediyor ki:
"İki kişi arasında böyle bir durum vaki olur. Bir Müslüman var, öteki Müslümana hakkı geçmiş. Bu Müslümanın ötekisinin üzerinde hakkı var. Dünyada haksızlık yapmış, üzmüş, ezmiş, hakkı geçmiş. O diyecek ki:
'Yâ Rabbi! Şu kulundan benim hakkımı alıver.'
Allah da o kula teveccüh edip diyecek ki:
'Ey kulum, bu kulun hakkını ver.'
Fakat bakacaklar ki o kulun elinde verecek bir sevabı yok. Çok sıkışık bir duruma gelmiş, elinde kıt kanaat birazcık sevap kalmış. Onu verirse sevabı olmadığı için cehennemliklerin arasına girecek.
'Bu kardeşinin yeterli sevabı yokmuş.' denilecek.
'Yâ Rabbi! O zaman benim günahlarımdan bir kısmını alsın, ben hafifleyeyim, ben kurtulayım. Benim şu günahlarımı ona yükle, adalet böyle tecelli etsin, ben de sıkışık durumdayım, yeter ki kurtulayım, cennete gireyim.' diyecek.
'İşte o mahşer gününde, -Mahşer gününün durumu çok zordur. İnsanlar hakkını almak için birbirleriyle uğraşacaklar.- 'Peki, alın bu kulumun günahlarını, yükleyin bunun üstüne, azıcık sevabını da buna verin.' denilecek.
Bu muameleden sonra azıcık sevabı olan, cennete girme ihtimali mevcut olan kişi, sevabı kalmadığı için cehennemlik duruma düşüyor. Almasaydı kurtulacaktı. Berikisi de ondan sevabı alıp da günahını ona devrettiği için o da kritik durumdaydı, o da şimdi cennette girecek duruma geldi.
Nasıl olacak?
Tabi bu, böyle bu noktaya gelmişken, Peygamber Efendimiz; 'Allah-u Teâlâ hazretleri buyuracak ki; Ey kulum, başını kaldır!'
Demek ki diz çökmüş ve başları önlerinde kaldırıp bakmaya heybet-i mekândan, halden, zamandan, o heybetten başlarını kaldırmaya mecalleri yok.
'Ey kulum, başını kaldır!'
'Kul o zaman başını kaldıracak.' diyor.
Demek ki suçlu, başı önde, o sahne hatırıma geliyor benim. Allah insanı müşkül durumda bırakmasın.
'Başını kaldırınca cennette şahane köşkler görür. Kenarları, köşeleri incilerle, yakutlarla, zebercetlerle, zümrütlerle süslenmiş şahane güzellikteki köşkler…'
Tabi Allah 'bak' dediği için başını kaldırıp bakabildi ve gözü o zaman bu köşklere takıldı, muazzam, muhteşem köşkler.
Şaşıp, hayret edip, hayran kalıp diyecekmiş ki:
'Yâ Rabbi! Bu köşkler kimin için? Acaba hangi peygamber için, hangi şehit için?'
Allah-u Teâlâ hazretleri buyuracakmış:
'Bu köşkler bedelini verenler için.'
'Bunun bedeline kim takat getirebilir yâ Rabbi? Bunun bedelini kim verebilir?'
'Sen verebilirsin.'
'Nasıl verebilirim?'
'Bu köşkler birbirlerini affeden Müslümanlara hazırlanmıştır. Bu kardeşini affedersen bu köşklerden birisi senin olabilir.'
'Affettim yâ Rabbi!' diyecekmiş.
Tabi köşkü görünce, Allah'ın bu ifadesini duyunca;
'Affettim yâ Rabbi!' diyor.
Sevinerek cennete doğru giderken, Allah-u Teâlâ hazretleri de buyuracakmış ki:
'Dur, nereye gidiyorsun?'
'Cennete gidiyorum yâ Rabbi!'
'Sen onu affettiğin için o da şimdi cehenneme düşmekten kurtuldu. O da cennete gidecek. Tut kardeşinin elini, beraber gidin.' diyecekmiş.
Hasım idiler, mahkemelik iki hasım idiler ama Allah;
'Tut kardeşinin elini, hadi o da şimdi kurtuldu, sen affettiğin için, hakkını istemekten vazgeçtiğin için, affedici olduğundan, şimdi o da paçayı kurtardı, tut elinden hadi, el ele beraber cennete gidin.' diyecek." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Hz. Ömer bu hadis-i şerifi anlatırken ağlamış. Ağlamamak mümkün değil tabi. İnsan duygulanıyor. Ve Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifi, bu hâli anlattıktan sonra ashabına buyurmuş ki:
"Ashabım, birbirinizi affedin. Dargınların arasını ıslah edin, düzeltiverin. Bak Allah bile iki kulunun arasını nasıl düzeltiyor. Birbirlerine hasım idiler, birbirleriyle husumetleri vardı, Allah'ın divanında, mahkemeye müracaat ettiler; 'versin hakkımı' 'al hakkını' tarzında hasım idiler; bak şimdi Allah el ele tutuşturup cennete öyle sokuyor. Allah'tan korkun, araları ıslah edin!" buyurmuş.
Bu ve benzeri hadis-i şeriflerden biliyoruz ki affetmek, Allah'ın çok sevdiği, güzel bir sıfat. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi o affediciler zümresinden eylesin.
İlk önce bunlar kalkacaklar.
İlâ ekremi'l-cezâ. "Mükâfatların en boluna, en cömertçe verilen mükâfatlara kavuşmak üzere kalkacaklar."
"Haydi bakalım, affediciler aradan kalksın!"
Onlara çok büyük mükâfatlar verilecek. Mahşer halkı arasından seslenilerek çıkarılır.
Onun için ey mü'minler, birbirinizi affedin! Ufak tefek meselelerden, dükkân işinden, tarla işinden, bahçe işinden, miras işinden, komşuluk meselesinden, ıvırdan zıvırdan, ufak tefek şeylerden, çayırdan, meradan, merada otlakta otlayan öküzlerden, ineklerden dolayı birbirinizle çatışmayın, çekişmeyin; ahiretin nimetini kazanmaya bakın, Allah'ın rızasını kazanmaya bakın. Birbirinizi affedin.
Yunus Emre boşuna söylememiş:
Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü.
Ahiretten ötürü, Allah'ın rızasını kazanmak için, cenneti kazanmak için boş ver, affet, yürü git. Affedici olmak lazım.
İkinci hadis-i şerife geçelim:
İzâ kâne yevmü'l kıyâmeti yücâu bi'l-a'mâli fî suhufin muhkemetin fe-yekûlu'llâhu ikbelû hâzâ ve rüddû hâzâ fe-tekûlü'l-melâiketü ve izzetike mâ ketebnâ illâ mâ amile fe-yekûlu inne amelehû kâne li ğayri vechî ve innî lâ akbelü'l-yevme illâ mâ kâne livechî.
İbn Asâkir, bu ikinci hadis-i şerifi Enes radıyallahu anh'ten rivayet eylemiş.
Birinciden affetme duygusuyla dolduk, şimdi dışarıya çıktığımız için affedeceğiz, inşaallah.
Allah rahmet eylesin, şu Bayrak Şiirini yazan Arif Nihat Asya da derviş bir insandı. Tanıdığımız da bir kimseydi. Onun Aff-ı Umumî diye bir şiiri vardır. Uzun, güzel bir şiirle her şeyi affettiğini yazmış. Gençler onu da ezberlesin. Bazı cümleleri biraz şairce, kusurlu belki ama coşmuş, herkesi affettiğini o şiirinde ifade ediyor.
Biz de affedici olacağız. Hanımı affedeceğiz, çocuğu affedeceğiz.
Adam çocuğuyla konuşmuyor. Öyleleri geliyor bana, küsmüş, çocuğunu affetmiyor, konuşmuyor. Çocuk Müslüman. Geliyor;
"Hocam, babam bana kızdı. Beş yıldır, sekiz yıldır, on yıldır, on iki yıldır, neyse konuşmuyoruz. Yalvarıyorum, olmuyor. Düğünde, bayramda gidiyorum, elini öpmek istiyorum; eve almıyor." diyor.
Affedici ol mübarek! Çocuğunu affetmeyip de helâk mı edeceksin?
Bak o da bir hata etmiş bile olsa işte şimdi pişman. Sonra kötü bir insan değil, ben biliyorum; affetmiyor.
Kardeş, kardeşi affetmiyor. Baba, oğlu affetmiyor. Karı, kocayı affetmiyor. Koca, karıyı affetmiyor. Bozuşmuşlar, kız gitmiş babasının evine, adam burada, ortada iki tane, üç tane çocuk, incir çekirdeğini doldurmaz mesele, nefsani duygulardan yuva çatır çatır yıkılıyor. Birbirlerini affetmiyorlar.
"O bana öyle dedi."
Canım affediver.
"Efendim, affederdim de gelip özür dilemedi."
Özür dileyiver.
"Ben özür dilersem, o şımarır." vesaire.
İnsanları barıştırmak için ter döküyorsun, küçük meselelerden küsüyorlar, bir türlü barışmıyorlar; bu sevapları kaçırıyorlar. Cennetteki Allah'ın vereceği köşkleri kaçırıyorlar.
"Boğaziçi'nde bir yalı vereceğiz." deseler, insan bu dünyada her şeyi yapar.
Boğaziçi'nde değil, cennette!
"Sana Boğaziçi'nde bir yalı vereceğiz." deseler her şeyi yapar. Ama cennetteki köşkleri bilmediği için herhalde, bu hadisleri okumadığından affetmiyor. Veya kabahat yine biz hocalardaki söylemiyoruz, anlatmıyoruz; halk da bilmiyor.
Onun için aftan nasibi yok, haberi yok, hissesi yok. Böyle gidiyor...
Kan davası! Sülale boyu devam ediyor.
Niye bu kabile, bu kabileyle kavga ediyor?
"Efendim, falancanın dedesi filancanın dayısını öldürmüş, o da onun amcasını öldürmüş."
Yahu suçlu yerine suçsuz öldürülür mü? Böyle mantıksız şey olur mu?
Suçluyu yakalarsan onu cezalandırabilirsin. Kısas ancak öyle olur.
"Onun dayısı."
Dayısı olsun, ama adamın dayı olmaktan başka bir suçu yok ki. Akrabasından kimi bulursa deviriyor. O da onu deviriyor. Bu sefer o şehirde barınamayınca başka şehre kaçıyor. O da onun peşinden gidiyor. Pusu kuruyor, bekliyor; o da orada onu deviriyor.
Onun çocuğu da intikam almak için yıllarca yaşıyor, iz sürüyor, tazı gibi koku kokluyor, ötekisini buluyor; o da onu deviriyor.
Ne oldu?
Birbirlerini hem dünyada mahvediyorlar hem ahirette mahvoluyorlar.
Affetmek, köşkleri kazanmaya sebep; "Affettim." diyemiyor.
Kabahat biz hocalarda... Bütün kabahatler bizde.
Neden? Söylememişiz, duyurmamışız, öğretmemişiz. Böyle devam edip gidiyor.
Akıl alır işler değil...
Şeytan şu insanoğlunu gerçekten ustaca kandırıyor. Bir çaresini buluyor, her birisini kandırıyor; Allah korusun. Şeytanın şerrinden korusun, cahilliğin şerrinden korusun, nefsin şerrinden korusun, yolunda yürüyen sevdiği kul olmayı Allah cümlemize nasip eylesin.
İkinci hadis-i şerif:
İzâ kâne yevmü'l kıyâmeh. "Kıyamet günü olduğu zaman."
Herkesin defterleri açılacak, ameller ortaya dökülecek ya, namazlar niyazlar, hatalar, günahlar, sevaplar.
Yücâü bi'l-a'mâli fî suhufin muhkemetin. "Muhkem yazılı defterlerin içinde ameller Allah-u Teâlâ hazretlerinin divan-ı ilâhîsine getirilir, sunulur."
Herkesin defteri var, melekler her şeyi yazıyorlar ama bunlar böyle yıpranan, kopan, unutulan, silinen yazılar değil. Muhkem bir şekilde, kuvvetli bir şekilde yazılmış, sayfalar halinde, defterler hâlinde, bu amellerin kayıtları Allah'ın huzuruna getirilir.
Fe-yekûlu'llâhu azze ve celle. "Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki. " İkbelû hâzâ. "Şu ameli kabul edin, tamam. Sevabı şu kadar yazın, bunu kabul edin." Ve rüddû hâzâ. "Şu ameli kabul etmeyin, reddedin. Çürük, işe yaramaz. Bunu kabul edin, bunu kabul etmeyin; bunu kabul edin, bunu kabul etmeyin." Fe-tekûlü'l-melâiketü. "Bunun üzerine melekler derler ki." Ve 'ızzetike. "Yâ Rabbi, senin izzetine ant olsun ki izzetine, celaline and olsun ki." Mâ ketebnâ illâ mâ amile. "Bu kul ne işlemişse onu yazdık. Deftere başka bir şey yazmadık, işlediklerini yazdık. Boş bir şey yazmadık, yapılmayan bir şeyi yazmadık; ne varsa onu yazdık."
"Niye bazısı kabul oluyor, bazısı olmuyor?" diye böyle ant içip Allah'a yemin ediyorlar.
Ve izzetike. "Senin izzetine ant olsun ki yâ Rabbi, biz ilave yapmadık, eksik yapmadık, kul ne yaptıysa onu aynen yazdık." diyorlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri buyuracak ki;
Fe-yekûlü inne "amelehû kâne li ğayri vechî. "Onun işlediği şu amel, kabul etmediğim amel, benim rızam için değildi; başka bir sebeple yapılmıştı." Ve innî lâ akbelü'l-yevme illâ mâ kâne livechî. "Ben bugün ancak benim rızam için, benim vechim için yapılmış, halis niyetli ameli kabul ederim. Başka maksatla yapılan amel, görünüşte güzel bir amel bile olsa kabul etmem."
"Kur'an okumak bile olsa para içinse kabul etmem. Namaz kılmak bile olsa gösteriş içinse kabul etmem. Hacca gitmek bile olsa hacı sıfatını almak içinse etrafa bunu kullanmak içinse kabul etmem." gibi.
Allah rızası için olmayan şeyleri reddettiğini bildiriyor.
Muhterem kardeşlerim! Bu hususta hadis-i şerif kitaplarında çok hadisler vardır. Allah her yapılan ibadeti kabul etmez. Ancak sırf kendi zât-ı pâki için, vech-i pâki için, rızası için yapılanı kabul eder.
Onun için amellerin, işlerin, hayrat-u hasenatın sırf Allah rızası için olmasına çok dikkat etmek lazım. Niyet karışmamalı, bozulmamalı. Kalp bozulmamalı. Niyet çok halis olmalı. Buna dikkat edin.
Bu böyle olmadığı zaman, Allah ihlâssız ameli kabul etmiyor. İhlâsı öğrenin, tasavvufu öğrenin. İhlaslı olmayı öğrenin.
Hâlisen livechi'llâh. "İbadet etmeyi, kulluk yapmayı öğrenin."
Onu yapmadınız mı, öğrenmediniz mi olmaz.
Minare yaptır, kitabesini altına yapıştır. Yurt yaptır, kitabesini başına koy.
Niye böyle yapıyorsun?
"Televizyona reklam versem şu kadar para alıyorlar, bunu yapıyorum daha ucuza geliyor; bu daha güzel reklam!"
İyi ama Allah reklam niyetiyle olunca sevmez, kabul etmez.
Her şey Allah rızası için olacak. Onun için âmâl-i sâlihânızda ihlâsa, ihlâslı olmaya, o işi kalbinizin pırıl pırıl, tertemiz, sırf Allah rızası için yapmasına, öyle niyet etmesine çok dikkat edin.
Tasavvufun özü, esası, önemli duygulardan bir tanesi bu ihlâs duygusudur. Niyetin temiz olması, niyete bir pis maksat karışmaması, bir art niyetin karışmaması.
Bilmem anlatabiliyor muyum? Bu tarzda olmazsa Allah kabul etmiyor. Namaz bile olsa kabul etmiyor. Hac bile olsa kabul etmiyor.
Hadis kitaplarında okudum; hacı kardeşlerime Hicaz'da da okudum, oraya gidenlerin bir kısmı, turist defterine yazılırmış. Eski adıyla seyyah. "Seyahat edici" defterine yazılırmış.
Neden? "Mısır'ı bir göreyim, Kahire'yi görmedim. Bağdat'ı göreyim, Şam'ı göreyim."
Sen nereye gidiyorsun; ibadete mi gidiyorsun, seyahate mi gidiyorsun? Görmeye mi gidiyorsun, Allah'ın rızasını kazanmaya mı gidiyorsun?
Kimisi "seyyah" defterine yazılırmış, kimisi "tüccar" defterine yazılırmış.
"Buradan üç tane halı alayım, orada götürüp satayım, parasını vereyim, yiyeceğimi yiyeyim, gelirken de baharat alayım, misk alayım. Burada onu şu kadara satarım; hac da bedavaya gelir!"
Bedavaya gelir ama Allah kabul etmiyor; niyet Allah rızası için olmadığından o zaman "tüccar" defterine yazıyor.
Onun için her yaptığınız işte ihlâsı gözetin, ihlâsa dikkat edin.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
16.04.1995 -
Şeytanın Hz.Ömere Yaklaşamaması
16.04.1995 -
Dünyanın Faniliği, Hayırlı
