30.04.1995 - İyiliğin Hazinleri, Sadakayı Gizlemek, Musibeti Saklamak, Şikayet Etmemek

30.04.1995 - İyiliğin Hazinleri, Sadakayı Gizlemek, Musibeti Saklamak, Şikayet Etmemek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Selâsün min künûzi'l-birri: ihfâu's-sadakati ve kitmânü'l-musîbeti ve kitmânü'ş-şekvâ. Yekûlu'llâhu teâlâ: İze'bteleytü abdî bi-belâin fe-sabare lem yeşkünî ilâ uvvâdihî sümme ebre'tühû ebdeltühü'l-lahmen hayren mine'l-lahmihî ve demen hayren min demihî ve in erseltühû erseltühû ve lâ zenbe aleyhi ve in teveffeytühû teveffeytühû ilâ rahmetî.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Bunu Enes radıyallahu anh'ten Taberânî ve İbn Asâkir rivayet etmişler.
Gözümüzün nuru, başımızın tacı, rehberimiz, önderimiz, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
"Üç şey iyiliğin hazinelerindendir. Bu üç şey birr-ü takvanın hazinesidir."
Birr kelimesi iki "r" ile; b-i-r-r. Birrun. Birr, "iyilik" demek. "İyilik ama Allah'ın emirlerini tutarak Allah'ın yolunda salih bir Müslüman olarak yapılan iyilik" demek. Sıradan bir iyilik değil; "Allah'a mutî olarak, Allah'ın rızasına uygun olarak iyilik yapmak" mânasına geliyor.
İyi bir insana "birr ü takvâ sahibi insan" diyoruz. "Hem Allah'tan korkuyor hem iyi bir insan; Allah'a mutî, öyle çalışıyor." diyoruz. Anne ve babasına iyilik yapan, iyi evlatlık yapana da berren bi-vâlideyhi derler; "ana babasına karşı iyi evlatlık yapan kimse" mânasına. Ama genel olarak herkese iyilik... Birr; Allah'ın rızasına uygun bir tarzda herkese iyilik yapmak.
İnsan "İyilik nedir?" diye düşündüğü zaman… Düşünmek, "işin felsefesini yapmak, tefekkür etmek" demek. Düşündüğü zaman, iyiliğin ne olduğunu tarif etmek lazım.
İyilik nedir?
Çünkü iyiliği İngiliz başka bir şey sanıyor, Alman başka bir şey sanıyor, Japon başka bir şey sanıyor, Hintli başka bir şey sanıyor.
İyilik nedir? Kötülük nedir? Hangi şey iyidir, hangi şey kötüdür?
Biz "İçki içmek kötüdür, haramdır." diyoruz. Adam içki içiyor. Ötekisi "İçki iyidir." diyor. Hatta Hristiyanlar adeta şaraba kutsallık vermişler, kilisenin bir [âdeti] yapmışlar. Allah Allah, biz "kötü" diyoruz... Polisler de "kötü" diyor, yakaladığı zaman trafik kontrolünde "'Hoh' de bakayım şu alete!" hohladığı zaman alkol miktarı fazla mı; yallah hapse...
Neden? İçkili araba kullandın.
Niye? İçkili kullandığı zaman bir yere çarpıyor, zarar oluyor. Sonunda zarar olan bir şey iyi olmaz.
Esrar, nasıl içilir bilmem ama diyorlar; şuradan koyarmış, koklarmış bir çeşidini... Herhalde çeşidi var; kimisi yutuluyor, kimisi koklanıyor, kimisi sigaraya konuluyor galiba... Adam onu bulmak için deli divane oluyor, arıyor. Onun için o iyi. Ama onu kullandıktan sonra bir zaman bir hâle geliyor ki adamı karyolaya bağlıyorlar, krizler geliyor, yazık oluyor. Onu bildiği için, herkes görüyor, acıyor; "Vah vah, mahvolmuş bu adam..." Artık ilaç da kâr etmiyor, tir tir titriyor. Yani insanlıktan çıkıyor, sıhhati gidiyor, ölüme terk... Onun için, "Ne yapalım?" diyorlar, "Afyonu esrarı yasaklayalım. Şiddetli cezalar koyalım. İmalini yasaklayalım, naklini yasaklayalım, satışını yasaklayalım..." Onun için hakikaten bazı ülkelerde esrar kaçakçılarına çok büyük cezalar veriliyor.
Ne veriliyor? Ölüm cezası veriliyor.
Mesela Malezya. Malezya'dan geçeceksiniz, pasaportlara vize alınırken yazmış; "Bakın bu ülkede afyon kaçakçılarına ölüm cezası verilir ha! Haberiniz olsun!" diye yazıyor. Suudi Arabistan, vize alıyorsunuz, hacca umreye gideceksiniz, orada yazıyor: "Bakın Suudi Arabistan'a içki sokmak yasaktır, afyon sokmak yasaktır." Yedi tane esrar kaçakçısının idamı bugün gazetelerde vardı. 28 kişi idam edilmiş. Demek ki orada da esrara karşı bir saplantı var, satış var ki satan var. Bana kilolarla getirse ben elimin tersiyle iterim, sen itersin. Neden?
"Ben müslümanım, içmem." deriz.
Ama alışanlar [içiyor.] Hükümetler de en korkunç cezaları veriyor. Adamı öldürüyor. İki tane Pakistanlı, bir tane Afganlı, bir tane Sudanlı, kafası kesilmiş, öldürülmüş. Onu da televizyonda veriyorlar, ötekiler de başkaları da dehşet içinde kalıyor, ödü patlatıyor, [o işi yapamıyor.]
Demek ki iyi şey nedir, kötü şey nedir?
Allah'ın emrettiği, sonuçları hayırlı olan, sonuçları faydalı olduğu için de aklın da tasvip ettiği şeyler iyidir. Allah'ın yasak ettiği, sonucu itibariyle zararlı olan, aklın da bu sebepten "bu olmasın" diye istemediği şey de kötüdür. İyiliğin tarifi böyle; Allah'ın rızasına uygun olacak. İngiliz'in, Amerikalının, Japon'un, Hintlinin rızasına uygun olmayacak; Allah'ın rızasına uygun olacak. Sonucu da faydalı olacak. İngiliz yapabilir, Amerikalı yapabilir, Fransız yapabilir; ama sonucu zararlıysa o şey kötüdür.
Adamlar içiyorlar, dinlerinde de yasak yok. Ama ben Amerika'da duydum, 1930'lu senelerde Amerika resmen içkiyi yasaklamış. Biraz demokrat bir ülke, pratik bir ülke. Diyorlar ki; "Amerikalıların felsefesi pragmatizmdir." Yani her şeyi fayda zararla ölçüyor; pragmatik felsefesi var. Meşhur filozofları var. Bir şey sonunda fayda varsa yapılmalı, sonunda zarar varsa yapılmamalı. Pragmatik felsefeyle içkinin zararlı olduğunu bulmuş, 1930 küsurlu senelerde devletçe yasaklamışlar, tutturamamışlar.
Neden? Çürük deriye dikiş tutmaz; çürümüş.
Elhamdülillah İslâm sağlam, Müslümanlar sağlam.
Ölçülsün bakalım, trafik kazalarının ne kadarı içkiden oldu? Cinayetlerin ne kadarı içkiden oldu?
Adamı yakalıyorsun, "Sarhoştum, ne yaptığımı bilmiyordum." diyor. Ne yapacaksın, bak üç kişiyi öldürdün işte! Ne yaptığını bilmiyordun ama bak, üç kişi gitti işte, hayatını kaybetti, senin ne yaptığını bilmem ne yüzünden! Öyle şey olur mu?
Muzır olan, zararlı olan şeyin yaptırılmaması lazım.
İstediği kadar yaygın olsun. İslâm bir şey kötü oldu mu, yaygınsa onu meşru saymaz.
Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz ne dedi?
"Sizin günah işleyenleriniz en kuvvetli insanlar bile olsa benim nazarımda en zayıfınızdır. Sizinle uğraşırım! Mazlumlarınız, haklılarınız da en zayıfı olsa bile benim nazarımda en şerefli, itibarlı insanlar gibidir. Onlar için herkesle mücadele ederim!" dedi.
"Bir kabile zekâtını vermezse onunla çarpışırım, harp ederim!" dedi.
Dediler ki:
"Biz zekât vermeyelim, namaz kılalım."
"Olmaz! Resûlullah zamanında Resûlullah'ın emrettiği neleri yapıyorsanız yapacaksınız. Yapmaktan vazgeçer, dönerseniz çarpışırım!" dedi.
İslâm'da öyle [mazerete] bakılmaz.
Bu İslâm terbiyesi tutmuşken ne bozuyorsun be adam! İyilik ama "iyilik" dediğimiz şey nedir?
"İyilik" dediğimiz şey; Allah'ın rızasına uygun, sonunda hayır çıkacak olan şeydir. Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan şeydir, hadis-i şeriflerde anlatılan şeydir.
Sünnet iyi midir, kötü müdür?
Kesiyorsun, kan çıkıyor.
İyi.
Neden?
Peygamber Efendimiz sünneti tavsiye ediyor; iyidir. Hakikaten de sonucunda iyi oluyor; çünkü mikrop olmuyor, iltihap olmuyor, pislik olmuyor, pasaklılık olmuyor, oradan oraya, kadından erkeğe, erkekten kadına [mikrop] nakli olmuyor. İyi.
Ameliyat oluyorsun, safra kesende taş var; doktorlar yatırıyorlar, karnını kesiyorlar, taşı çıkartıyorlar. İyi mi, kötü mü?
İyi. Sonuç itibariyle vücudun kurtuluyor, karaciğerin kurtuluyor. Netice itibariyle sıhhat buluyorsun.
Afyon?
"Hele bir çek hocam, aman ne güzel hayaller görüyorsun, filmler görüyorsun... Havalarda uçuyorsun…"
Sonucu itibariyle kötü. O anda tatlı, sonucu kötü. Onun için, olmaması lazım.
İşte iyiliğin ölçüsü bizim için budur.
Bir arkadaşımızla bir hacı teyzeye ev almaya gittik de adam -evin sahibi- orada bizi de sakallı görünce din düşmanlığı depreşti, bize faizi methetmeye başladı. Biz de "Bak, faizin ekonomiye şöyle zararı vardır, böyle zararı vardır..." diye söylerken bizim arkadaşlardan bir tanesi; "Bu benim inancımdır. Bu konuda senin sözünü de dinlemek istemiyorum!" dedi, sözü ağzına tıkıverdi.
Tamam, bizim inancımız bu; içki haram, zina haram, namahreme bakmak haram, başkasının malını nahak yere yemek haram, aldatmak haram. Elhamdülillah, ne kadar güzel! İnsan biraz efe olmalı, yani kabadayı olmalı. "Bu benim [inancım,] var mı bir diyeceğin?!"
"Utanırım."
Niye utanacaksın? Allah'ın yolunda utanılır mı?
"Ne derler?"
Ne derlerse desin. Allah ne diyor, sen ona bak.
Allah sever mi, sevmez mi? Yaptığın işi Allah sever mi? Sever.
Yap!
Yaptığın işi Allah sevmez, insanlar çok memnun olur, alkışlar... Onu yapma! İstediği kadar alkışlasın. Ahirette onların sana faydası olacak mı? Mahkeme-i kübrâda faydası olacak mı? Cehenneme düşerken onlar seni kurtarabilecek mi?
Kimsenin kimseye faydası olmayacak, o zaman herkes kendi başının çaresine düşecek.
Onun için, Allah'ın rızası esastır.
Bu kadar açıklamadan sonra sözü söyleyelim, Efendimiz' in hadisini açıklayalım:
"Üç şey iyiliğin hazinesidir, hazinelerindendir."
Yani iyilik oradan kaynaklanıyor, iyi insanın sıfatı bunlar.
Üç şeyin birincisi; ihfâu's-sadakati. "Yaptığı hayrı, sadakayı gizlemek."
Mü'min yaptığı ibadeti, hayrı hasenatı Allah rızası için yapar; başkasının bilmesine, görmesine, alkışlamasına, "aferin" demesine, "vay be!" demesine, reklamına lüzum yok. Allah rızası için yapar, gizlice yapar, kimse duymaz. Şöyle yanından geçerken adama "merhaba" der, elini sıkıyor gibi yapar, geçer gider. Adam bir bakar ki avucuna bir milyon lira koymuş. Hay Allah razı olsun. Yani sonradan fark eder. Çaktırmadan, belli etmeden yavaşçacık... Neden?
Allah rızası için yapıyor, başkasının bilmesi önemli değil.
Birisi bu. Sadakanın, hayrın, hasenatın gizli olması, Allah rızası için olması.
Neden?
Bu gösteriş için olursa riya olur, makbul olmaz da ondan. Her şey Allah rızası için olacak. Başkaları beğensin diye yapılmaz.
İkincisi ve kitmânü'l-musîbeti. "İnsanın kendisine gelen musibeti de saklaması, ketmetmesi, söylememesi."
Başına bir dert gelmiş, sıkıntı gelmiş, hiç belli etmiyor, çaktırmıyor. Bu neden?
Bu da mertlikten. Neden olacak; mert adam da ondan.
Musibet nereden geliyor?
Allah yazmış, O'ndan geliyor. Başkasına onu açmıyor, söylemiyor. Sabırdan sevap alacaktı, söylediği zaman sevabı kaçar. Sabrediyor, sevap alıyor. Hem de kadere rızadan olur. İnsan musibete nasıl tahammül eder?
Kadere razı olduğu için. "Eh bu da benim kaderim." der, razı olur.
Kadının birisini kışkırtmışlar. Çok güzel bir kadınmış. Çok güzelmiş ama, herkesin hayran kaldığı bir kadın. Kocası da çok çirkinmiş. Çok çirkin bir kocası varmış. Kader işte, evlenmişler. Kadının yanına girmiş birisi, demiş ki:
"Ya sen ne kadar güzelsin, kocan ne kadar çirkin."
Kadının demek ki sadece yüzü, vücudu güzel değil, aklı da ahlâkı da güzel; boynunu bükmüş, gayet ciddi demiş ki:
"Demek ki onun Allah indinde makbul bir güzel ameli varmış ki Allah beni ona mükâfat olarak nasip etti."
Nasıl ağzını kapattırmış, susturmuş. Allah seviyor. Onun için öyle nasip etmiş.
İnsan biraz mert olacak, feryat etmeyecek, musibet geldi diye bangır bangır bağırmayacak, "ah vah!" etmeyecek; dişini sıkacak, metin olacak, dayanıklı olacak. Müslüman biraz dayanıklıdır. Biraz değil, tam dayanıklıdır. Müslüman dayanıklı olur. İkincisi de bu.
Yaptığı hayrı hasenatı gizli yapıyor; bu da tevazuundan, ihlâsından. Başına bir musibet gelmişse kimseye söylemiyor; bu da mertliğinden, kadere rıza göstermesinden. Bu da güzel bir huy. İşte Müslüman böyle huylu bir insandır, yani belli etmez.
Üçüncüsü ve kitmânü'ş-şekvâ." Şikâyet etmemesi."
Şekva, Arapça' da iki mânaya gelir. Bir; bir insanı gidip birisine şikâyet edersin. Komşunu karakola şikâyet ettin. Niye?
"Gece saat 2'den, 3'ten sonra, 12'den sonra, radyoyu sonuna kadar açıyor, gece bizi uyutmuyor. Şikayetçiyim!" Bir dilekçe verirsin. Şikâyet; şekva bir bu.
Bir de Arapça' da "hastalık" mânasına gelir. Onun için bir kimseye, doktorun yanına gittiğin zaman doktor sorar:
Ve mâ teşteki? "Şikâyetin ne?"
"Hastalığın ne?" demek, yani Araplar o mânaya bunu kullanır.
İnsan hastalığı da saklayacak. Başına herhangi bir musibet gelir, Karadeniz'de gemileri batar, tarlada harmanı yanar, çocuğuna bir hal gelir, ticaretinde bir sarsılma olur, alacaklısından alacağı parasını alamaz... Ama mert, kendisini darmadağın dağıtmıyor, sağlam duruyor. Bir de hastalık olabilir. Hastalığını da belli etmiyor, söylemiyor.
Peygamber Efendimiz bu üç şeyi saydıktan sonra; yekûlu'llâhu teâlâ. "Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki." diyor.
İze'bteleytü abdî bi-belâin fe-sabare lem yeşkünî ilâ uvvâdihî sümme ebreetühû ebdeltühü'l-lahmen hayren mine'l-lahmihî. "Ben bir kulumu..." diyor, Allah-u Teâlâ hazretleri diyormuş. Peygamber Efendimiz bildirdiğine göre, biz ona dayanarak [söylüyoruz.]
Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyormuş:
"Ben bir kulumu bir bela ile, hastalık ile müptela kıldığım zaman..."
Fe-sabare. "O kulum da sabrederse."
Lem yeşkünî ilâ uvvâdihî. "Kendisini ziyarete gelenlere beni şikâyet etmezse..."
Ne olur?
Hastalanır, yatar, tanıdıklar duyarlar, eşi dostu gelirler, "Geçmiş olsun..." çiçek buket, şeker meker, hasta ziyareti... Gelirler.
"E ne oldu?"
"Aman efendim şöyle oldu da böyle kaldı da..." bir sürü şikâyet...
Hasta ne yapacak?
Böyle yapmayacak.
Neden?
Bak, ne buyururmuş Allah-u Teâlâ hazretleri;
"Ben bir kulumu bir belaya müptela kılarsam, bir hastalığa düşürürsem, o da sabrederse ve beni kendisini ziyaret edenlere şikâyet etmezse, 'Şöyle hasta oldum, böyle uyuyamadım, öyle ağrıyor ki sırtım parçalanıyor...' Öyle demezse, şikâyet etmezse..."
Ama aslında bir hastalık var.
Sümme ebre'tühû. "Sonra o hastalıktan onu kurtarırsam, berî olursa, sıhhatlenirse..." Ebdeltühü'l-lahmen hayren mine'l-lahmihî. "Onun etlerini evvelki etlerinden daha hayırlı etler hâline getiririm."
Tabii hastalandı, zayıfladı, süzüldü, bir deri bir kemik kaldı. Olsun, etleri gitti ama, "Etlerini daha hayırlı bir etle değiştiririm."
Ve demen hayren min demihî. "Kanını da eski kanından daha hayırlı bir kan hâline getiririm."
Ve in erseltühû erseltühû ve lâ zenbe aleyhi. "Eğer o amansız hastalıktan geriye dünya hayatına müsaade edersem, yaşasın [diye] döndürürsem, hiç günahı kalmamış olarak döndürürüm."
Hastalıktan kurtuldu mu bir insan, oh, hiç günahı kalmamış, Allah bütün günahlarını silmiş olarak gönderiyor.
Ve in teveffeytühû. "Eğer ölümünü murat edersem, o hastalıktan dolayı onun canını alırsam, öldürürsem..." buyuruyor Allah-u Teâlâ hazretleri;
Teveffeytühû ilâ rahmetî. "Rahmetime daldırırım."
"Öldürürüm ama rahmetime erdiririm. Ölürse rahmetime mazhar olur. Kalırsa günahları silinmiş ve mağfur, günahsız bir kul hâline gelmiş olur."
Demek ki hastalığın Müslüman için iki ihtimali var, iki güzel sonucu var. Ya Allah hiç günahları kalmayacak şekilde günahlarını siler; ya da ölürse rahmetine erdirir, rahmet ettiği kullarından eyler, cennetlik eder.
Ama ne şartla?
Hasta kendisini ziyarete gelen kimselere şikâyetçi olmayacak, Allah'ı şikâyet etmeyecek. "Şöyle hastalandım, böyle dert çektim, inim inim inledim, gece sabahlara kadar uyuyamadım..." Sus be adam, kaçıyor sevaplar! Sus da sevabın olsun!
Müslüman demek ki böyle olacakmış. Yaptığı hayrı gizlice yapacak; çünkü Allah bilsin, kâfi. Başına bir musibet gelirse musibete sabredecek, onu kimseye söylemeyecek. Hastalanırsa hastalığına da sabredecek, kendisini ziyarete gelenlere Allah'ı şikâyet eder tarzda yanıp yakılmayacak. O zaman Allah-u Teâlâ hazretleri ona, sabreden kimseye daha hayırlı bir vücut verir, eti güzelleşir, kanı güzelleşir, daha hayırlı olur. Ve günahları silinmiş olur. Ölürse de Allah'ın rahmetine gark olur, cennetlik olur. Hastalığı sebebiyle kurtulur.
Muhterem kardeşlerim!
Bizim imanımız öyle kıymetli bir varlığımızdır ki bizim sırtımızı kimse yere getiremez.
Neden?
Öldürse şehit oluruz. Biz onu öldürsek gazi oluruz. Hastalansak, hastalıktan şifa bulsak günahlarımız silinir. Hastalıktan ölsek cennetlik oluruz. Yani Müslümanın sırtı yere gelmez.
Ne yapmamız lazım?
Müslümanlığımızı güzel Müslümanlık yapmaya çalışmamız lazım, o kadar. Yoksa kimse bizim sırtımızı yere getiremez!
Peygamber Efendimiz İslâm mücahitlerine diyor ki:
"Gittiğiniz yerde düşmanlarla çarpışırken kendi başında ibadet eden rahiplere dokunmayın."
Bak, Peygamber Efendimiz' in nasihatine:
"Kadınlara, çocuklara dokunmayın. Ancak sizinle çarpışan adamlarla savaşın. Ağaçları, hurmaları yakmayın. Bahçeleri, tarlaları tahrip etmeyin. Hayvanlara zarar vermeyin." diyor.
Müslüman niçin cihat eder? Allah'ın emri yerine gelsin diye.
Ermeni'yle bir yerde -Kuveyt'te- karşılaştık da konuştuk. Türkçe konuşuyoruz. Ben onu Türk sandım, meğer Ermeni'ymiş. "Biz Süryaniyik." diyor. "Ermeni" demek.
"Siz bizim babalarımızı kıtır kıtır kestiniz." diyor.
"Yok. Ben kesmedim. Kim demiş, nereden?" dedim.
"Yok, kestiniz. İşte biz de buraya geldik."
"Ne zaman kesmişler ya?" dedim.
"İşte babalarımızı, dedelerimizi kesmişler." dedi.
Ben boyuna soru soruyorum böyle...
"Ne yapıyorlarmış bizim memlekette? Yani babalarınızın ne işi varmış bizim memlekette?" dedim bu sefer.
Ona daha da kızdı;
"E asırlardır orada durmuşlar!"
Zaten benim istediğim de o, yani sorularla tuzağa düşürmek istiyorum.
"Sizin dedelerinizi asırlarca bizim dedelerimiz kesmemişler de en sonunda niye kesmişler?" dedim.
Soruyu sordum; çuvalladı, bana cevap veremedi.
Ne zamandan beri bizim memlekettesiniz?
"Asırlardır." diyor. "Yedi asır, sekiz asır... Siz gelmeden önce."
"Peki, o kadar zaman Osmanlı imparatorluğu 200 bin kişilik orduyla Avusturya'ya giderken, Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin o kadar kuvvetliyken, cihanı titretirken, niye biz kesmemişiz sizi?" dedim; cevap veremedi.
"Sonra niye kesmiş bizimkiler?" dedim, cevap veremedi.
"Bak, ben cevabını vereyim sana. Ben bu sorunun cevabını biliyorum. Biz, yedi asırdır bu diyarlardayız. Yedi asır biz buraya hâkimken size ses çıkartmadık. Kilisenize dokunmadık, namusunuza dokunmadık, ticaretinize dokunmadık, askere almadık. Hudutlarda biz öldük, memleketi biz koruduk; siz ticaret yaptınız, zengin oldunuz.
Ankara'nın en güzel köşkleri Keçiören'de, Ermeni köşkleridir; bahçeli, havuzlu, üç katlı büyük konaklardır. Bazıları eski eser olarak oralarda duruyor. Ermeniler...
Neden? Zenginledi, ticaret yaptı, rahatladı, malı birikti, mülkü birikti, savaşmadı.
"Biz size yedi asır bu kadar iyilik yaptık... Sizden vezir yaptık; Marko Paşa Ermeni. Sizden dışişleri bakanı yaptık, sizden memur yaptık, sizi saraya aldık, her türlü komşuluğu gösterdik, 'komşu' dedik. Siz, biz kuvvetliyken bizim nimetlerden istifade ettiniz. Bize Yunanlı, Rus, Sırp saldırdığı zaman onlarla birlik oldunuz, fırsatı fırsat saydınız, bize saldırdınız. Ve bizi kestiniz. Evvela siz kestiniz. Katliam yaptınız, suikast yaptınız. Padişahımıza bile Cuma namazından çıktığı zaman suikast yaptınız. İstanbul'da nice nice cinayetler işlediniz. Gizli gizli komite kurdunuz. Başka şehirlerde silahlandınız. Mahallelerinizi tahkim ettiniz. Ruslar Erzurum'a vesaireye gelirken yol gösterdiniz, oralarda katliamlar yaptırdınız. Köylüleri katlettiniz, topluca mahvettiniz. Önce siz başlattınız. Ondan sonra da Allah bizim mazlumluğumuza acıdı, düşmanları memleketten dışarıya atmayı bize nasip etti. Biz de sizin yaptığınız katliamların hesabını sorduk. Yani sormuşlar. Ben de yapmadım da hani dedelerimiz ondan yapmışlar." dedim.
"Haklı mıyız, haksız mıyız? Siz küfran-ı nimette bulundunuz, ondan." dedim.
Adama "haklısınız" dedirttim. Güzel konuştum. Allah güzel konuşmak nasip etti, "haklısınız" dedirttim.
Çünkü haklıyız. Çünkü biz kimseyi öldürmüyoruz, öldürmedik; "sen Yunanlısın" diye öldürmedik, "sen Bulgar’sın" diye öldürmedik, "sen Sırp’sın" diye öldürmedik, "sen Ermeni’sin" diye öldürmedik, "sen Yahudi’sin" diye öldürmedik. Hristiyanlar Endülüs'te öldürüyordu. Bizim Barbaros Hayrettin'in [donanması] gittiler -500 yıl önce- oralardan Hristiyanları aldılar, getirdiler. "Biz burada sizi öldürmeyiz, burada yaşayın." dedi. Katolikler İspanya'da kesiyordu. Biz oradan ölenleri kurtardık. Bizim hâlimiz, huyumuz bu. Ama yeri gelince söylemek lazım, konuşmak lazım, anlatmak lazım.
Elhamdülillah dinimizin her emri güzel.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.04.1994 -
İmanın En Şereflisi,
24.03.1994 -
Deccal, Tevekkül, Zikrullah
