30.10.1994 - Dikkatli Dinlemek, Ameller, Niyet

30.10.1994 - Dikkatli Dinlemek, Ameller, Niyet
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ kavle illâ bi-amel ve lâ kavle ve lâ amele illâ bi-niyyetin ve lâ kavle ve lâ amele ve lâ niyete illâ bi-isâbeti's-sünneh.
Bu da dört kısa cümledir. Cümlelerin kısa olması sizin lehinize. Çünkü Peygamber Efendimiz' i dinleyen sahabe-i kirâm sözleri kulaktan alırlardı; o hadisleri öyle rivayet etiler. Uzun bir şeyi kulaktan alıp da hafızasında tutmak zordur. Ama kısa olanı hatırda tutabilirsiniz. Fakat bizim zihinlerimiz çeşitli lüzumsuz şeylerle yoruluyor.
Yirminci yüzyılın insanı olarak zihinlerimiz nelerle yoruluyor?
Abuk sabuk olaylarla yoruluyor. O mübarekler gibi değil. Onlar bir duyduğunu bir defada hafızalarında tutabiliyorlar.
Geçen gün televizyonda bir yerde gördüm, "bilgimatik" diye bir programda kızın birisi çıkıyor, kalabalığa dönüyor, arka tarafa yirmi rakamla yirmi tane İngilizce kelime yazıyorlar. Karışık söylüyorlar; "Hepsini say bakalım." diyorlar. Hepsini sırayla bir şu, iki bu diye söylüyor. Karışık soruyorlar, cevap veriyor. Bir söyleyişte kulağı alıyor, hafızasına nakşoluyor, unutmuyor.
Demek ki kullanırsa insanoğlunun kabiliyeti var. Sonra spiker diyor ki; "Bu kabiliyet sizde de vardır. Çalıştırırsanız siz de sahip olabilirsiniz."
Düşünün siz de "Ben hadis-i şerifi hatırımda tutacağım da hanımıma, çocuğuma söyleyeceğim." diye dinlerseniz daha kuvvetli dinlersiniz.
Benim rahmetli anam ben küçükken beni giydirir, donatırdı. "Hadi evladım, Cuma namazına git." derdi. "Ama" derdi "Hocayı iyi dinle, sonra gel bana anlat."
Ben de "Anneme anlatacağım." diye hocayı can kulağıyla dinlerdim. Eve geldiğim zaman da "Hoca minbere çıktı, şöyle dedi, böyle dedi." dedikçe ikide bir de annem bana "Aferin, maşallah!" derdi; bir teşvik.
Şimdi düşünüyorum pedagojik bakımdan, insan yetiştirmek bakımından çok güzel bir metot. İnsan öğrenmek maksadıyla dinlerse hatırında kalıyor, o zaman kapıyor. Ama o maksatla dinlemezse o zaman hatırında kalmaz. "Vallahi Hoca bir şeyler söyledi ama ne söyledi bilmem. İyi konuştu, iyi konuştu ama ne söyledi, vallahi bilmem. Buradan girdi, buradan çıktı."
Neden? Dikkatli dinlemiyor.
Bir büyük şehre bir hadis âlimi gelmiş. O şehrin ahalisi; Şunu bir deneyelim." demişler otuz kırk kişi ziyaretine gitmişler; "Tanışalım." demişler.
"Senin ismin ne babanın ismi ne memleketin ne? Senin ne senin ne senin ne?"
Hepsini dinledikten sonra sırayla hepsini -bir dinleyişte- söylemiş. Otuz kırk tane isim. Demek ki dikkatle dinlersek kendimizi alıştırırsak olur.
Hafızlık yapan büyüklerimizi biliyoruz; "İlk başta ezberlemek çok zor gelir ama sonra açılıp insanın hafızası kuvvetleniyor, okuduğu sayfayı kolayca ezberine alıyor." diye söylüyorlar.
Binâenaleyh ne yapalım, dikkatle dinleyelim.
Şimdi gelelim bu ikinci hadis-i şerifin kısa kısa olan cümlelerine. Birincisi aklınızda kaldı mı dur bakayım ben gözlerimi kapatayım sıralamaya çalışayım.
Lâ fakre eşeddü mine'l-cehli –bakmıyorum-
Lâ fakre eşeddü mine'l-cehli. "Cahillikten daha şiddetli fakirlik olmaz."
Lâ ğınâ a'vede labena ağvede minelaklın akıldan daha faydalı bir zenginlik olmaz, bu muazzam bir zenginliktir insanoğlu için, üçüncüsü hepsi hepinizin hatırında kalmıştır. Laibadete kettefekkür ravisi kim? Hz. Ali Efendimiz bak bu işte bir hadis-i şerifi ezberlediniz.
Kıyamet gününde 40 hadisi ezbere bilen insanları Allah-u Teâlâ hazretleri alim hesabına sayacak. Âlimlerle beraber haşr edecekmiş diye rivayetler vardır. Onun için can kulağıyla dinleyin bir tanesi tamam 0:35:05 kaldı 39 tane. Belki eskiden bildiklerimiz de var, gelelim ikinci hadis-i şerife
Lâ kavle illa biamel Efendimiz söylüyor, Hz. Ali Efendimiz ondan duymuş o rivayet ediyor bize.
Lâ kavle illa biamel işlem, eylem, yapmak fiil olmadan söz olmaz. Söz işle olacak. Yani boş söze kıymet verilmez. Kıymeti yoktur. Uygularsa tatbik ederse kıymeti vardır. İlmi ile alim olursa insan kıymeti vardır. Lâ kavle illa biamel boş söz yok ancak iş yaparak iş yapmakla var. Yani yaptığını söylediğini bilecek. Yalan söylemeyin, şöyle yapın, böyle yapın, kalkın, davranın. İslâm için çalışın e sen ne oturuyorsun. Söylüyor, söylüyor kendisi bir şey yapmıyor. Ha kendisi de yapacak sırf söz yok. Sırf söz yok ancak söylediğini uygulamak var. O zaman olursa, uygulamalı olursa amel etmek şekliyle, ilmiyle amel etmek şeklinde olursa kıymetli aksi takdirde öyle söz yok, boş söz yok diyor Efendimiz bir…
Ve lâ kavle ve lâ amele illâ bi-niyyeh. "Söz ve iş de kıymetli değildir. Ancak niyet olursa kıymetlidir."
Onun için her işimizi yaparken dinen ne yapıyoruz?
"Niyet ettim şöyle yapmaya, niyet ettim yarın Ramazan orucu tutmaya, niyet ettim öğle namazının farzını şu imamın arkasında cemaat olarak kılmaya. Niyet ettim, niyet ettim, niyet ettim." diyoruz, değil mi?
Neden?
Çünkü sözle iş olmaz, ancak niyetle olur. İnsanın ne yaptığını bilmesi lazım, gayesi olması lazım; kafasında, gönlünde niyeti olması lazım. Niyeti olursa o zaman sözünün ve onu işlediği zaman meydana gelen fiilinin kıymeti var. Niyet olacak.
Onun için her işte işi yapmadan evvel niyetinizi kontrol edin, niyetinizi tashih edin, tashîh-i niyet edin, niyetinizde bir bozukluk varsa düzeltin.
Şimdi biz ilâhiyat fakültesinde öğrencileri yoklamayla alıyorduk; bir ara birkaç sene öyle yaptık. Karşımıza alıyoruz, yazılı imtihanı kazanmış, çocuklara mülakata yapıyoruz.
Bir tanesine soruyorum; "Sen niye ilâhiyat fakültesini seçtin?" Diyor ki:
"Hocam, bizim orada öyle yobaz Müslümanlar var ki onlarla mücadele etmek için ilâhiyatı seçtim."
Olmaz! Neden olmaz?
Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuş ki münakaşa etmek için ilim öğrenen makbul değildir. Münakaşa için öğrenilmez. Allah'ın yolunu öğreneceğim, rızasını kazanacağım diye öğrenecek insan, kavga gürültü için öğrenmez ki. Hem alim oldu mu insan başkasına kızmaz, acır. Şefkatle tedavi etmeye çalışır, yola getirmeye çalışır. Ona doğruyu severek öğretmeye çalışır.
Demek ki niyet güzel olacak.
Sözün, işin kıymeti niyetle; niyeti güzel olursa sevap kazanır. Niyeti fasit olursa, kötü olursa sevap kazanmaz.
Misal; adamın birisi camiye geldi, benimle beraber namazı kıldı. Ben sevabı kazandım o adam sevabı kazanmadı olur mu?
Olabilir.
Neden?
Benim niyetim, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Ben sevabı kazanırım, sevap alırım, onun niyeti de caminin önündeki zengin adama kendisini gösterip ondan sadaka koparmaktır. Onun gözünün gördüğü yerde namaza durur. Ondan sonra "İşte bak namazlıyım, bilmem neyim." diye ondan para isteyecek.
Niyeti borç istemek. Onu kandırmak için onun gözüne şirin görünmek için yapıyor. O zaman o sevap almaz. Niyet bozuk oldu mu namaz bile fayda vermez. Niyet bozuk oldu mu oruç bile fayda vermez. Onun için niyet güzel olacak. Demek ki boş söz yok, iş var.
İş ve sözün de kıymeti yok; niyet güzel olacak, iyi niyetle olacak, iki.
Üçüncüsü;
Ve lâ kavle ve lâ amele ve lâ niyete. "Bu üçünün de kıymeti yok."
İllâ bi-isâbeti sünneh. "Ancak sünnet-i seniye-i nebeviyye'ye uygun olmak şartıyla kıymeti var."
Adamın niyeti var ama yaptığı iş sünnete uygun değil.
Sünnete uygun olmayan işlere ne diyoruz? Bid'at diyoruz.
Bid'atlerin dalâlet olduğunu, bid'atin sahibiyle beraber cehennemde azap göreceğini Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Binâenaleyh yaptığı şeyin sünnet olması lazım, bid'at olmaması lazım.
İstanbul'da Şehzadebaşı camii var. Küçüklüğümde Vefa lisesinde okuduğum için bilirim. Avlusunda "Helvacı Baba" diye bir zatın kabri var.
"Helvacı Baba'nın kabrinin etrafında yedi defa dolaşırsan şöyle olur, böyle olur."
Ne olacak?
"Kabrin etrafında dolaşmak" diye bir sünnet yok ki. Yok öyle bir şey!
İnsan bundan bir sevap alır mı? Alamaz.
"Kırk tane kabrin önüne kırk tane mum yakarsan muradın hâsıl olur!"
Yok ki böyle bir şey!
Sahabe-i kiram mumu bulsaydı evlerinde yakarlardı; Peygamber Efendimiz' in zamanında böyle bir şey yok!
Ölüye mum yakacaksın da ne olacak?
Ölü kendisi dünyadayken sevaplı iş yapmışsa kabri nurludur, kabri nursuzsa azap geliyorsa senin dışarıda mum yakmanın faydası yoktur. Bu, İslâmî bir adet değildir.
Binâenaleyh yapılan bu iş, hâlis niyetlerle de olsa kıymeti yoktur.
Dağın birisine çıktık, orada kalabalıklar gördük, ellerine horozlar almışlar.
Ne olacak? "Bu horozları kurban edeceğiz." dediler.
İslâm'da horoz kurban etmek yok ki. Eski ananelerden, kültürlerden alınmış. Yanlış şeyler, bid'at.
Demek ki yapılan iş iyi niyetli de olsa dinin aslına, esasına, özüne Efendimiz' in yoluna uygun değilse onun da kıymeti olmuyor.
O halde sevgili kardeşlerim!
İş burada mühim bir noktaya geliyor. Bu çok mühim. Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesini hepimiz öğreneceğiz. Hayatını öğreneceğiz, hadis-i şeriflerini öğreneceğiz.
Asım Köksal Hoca Efendi var, biliyorsunuz İslâm Tarihi diye güzel bir eser yazdı. Hatta Ziyâü'l-Hak onu Pakistan'a çağırdı, madalya verdi, törende büyük mükâfat aldı. Hayatını böyle bir güzel kitaptan okursunuz.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın İmam Buhârî'nin Sahih'ini açıklamalı tercümesi var, bunu alın, okursunuz, belki kütüphanenizde vardır. Daha küçüğü; İmam Nevevî'nin yine Diyanet İşleri'nde olan Riyâzü's-Sâlihîn'i var, alın okuyun. Hem de sahih kitap; hadisleri toplamış.
Binâenaleyh sünneti öğrenin.
Medine-i Münevvere' de paşalıktan emekli, Suud ordusunda görev yapmış emekli bir kimsenin ziyaretine gitmiştik. Müslüman adam, mütedeyyin. Bize güzel koku ikram etti. Ben de sağ elimi uzattım. "Sol elini uzat." dedi, ben yine sağ elimi uzattım. Tebessümle "Yok." dedi, "Solunu uzat." Ben yine "Sağ daha iyidir." filan deyince, "Hayır." dedi, "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz güzel kokuyu sol avucuna alırdı. Sağ elinin işaret parmağıyla oradan alıp oradan sürerdi."
"Tamam, Allah razı olsun." dedik, öğrenmiş olduk. Sonradan Hocamızın (Mehmed Zahid Kotku) kitabında da öğrendik; sol avucuna alacak, sağ parmağıyla yine süreceği güzel yerlere sürecek.
Sünnet öyleymiş. Tamam, sevindim, memnun oldum; o da güzel bir şey öğretmiş oldu.
Demek ki yaptığımız her şeyi Efendimiz' in tavsiye ettiği gibi yapacağız.
"Sabah namazından sonra, akşam namazından sonra, sure-i Haşr'ın sonundaki üç ayeti, Hüvallâhuhüllezi ayetlerini bir kimse üç defa Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm, diyerek, dördüncüde Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek okursa 70000 melek sabah okumuş ise akşama kadar, akşam okumuşsa sabaha kadar onun için tevbe ve istiğfar eder." buyuruluyor.
Sahih hadis-i şerif.
Demek ki bunu böyle okuyacağız, bu tarzda okuyacağız; Efendimiz nasıl söylemişse öyle. Kimisi tamam eûzü'leri çekip orada kırk türlüsünü okuyor, başka şeyler okuyor.
Efendimiz ne demişse o kadarı kâfi ne fazlası ne azı. Ne eksik yapmalı ne fazla yapmalı, tam sünnet-i seniyeye isabet etmeli.
Bak burada da ne diyor?
Söz iş ve niyet kıymetli olmaz; illâ bi-isâbeti sünneh, "Sünnet-i seniyyeye isabet ederse ona tam, tıpa tıp uyarsa o zaman kıymeti olur.
O halde hepimiz sünnet-i seniyye-i nebeviyyeyi iyi öğreneceğiz.
Peygamber Efendimiz' in sünneti; Müslümanlar arasındaki kültür birliğini, kardeşliği, örf adet birliğini sağlıyor. Pakistan'daki de aynı hadisleri okuyor, Malezya'daki de aynı hadisleri okuyor, Mısır'daki de aynı hadis-i şerifleri okuyor.
Böylece hepimizin arasında yadırgamadığımız bir müşterek hava; aynı tarzda ibadet, aynı tarzda selamlaşmak, aynı tarzda gelip gitmek vesaire örf adet teşekkül ediyor. İslâm kardeşliği ve İslâm örfü âdeti, hadis-i şerifle sağlanıyor.
Onun için hadis-i şerifleri çok iyi öğrenin. İlk öğreneceğiniz Kur'ân-ı Kerîm. Kur'ân-ı Kerîm'in yazmasını, okumasını yani yazısını, okumasını öğreneceksiniz, bir. Tabi yazmayı da öğrenirseniz daha iyi; hattatlık ayrı.
Önce okumasını öğreneceksiniz bir, ondan sonra hatim indirmeyi, her gün bir miktar okumayı öğreneceksiniz; onu âdet edineceksiniz. Ondan sonra ayetlerinin mânasını üçer, beşer onar grup grup ayetleri öğreneceksiniz.
"Bu bana Allah'ın indirdiği ayetler" diye "Biz insanlara hitabı" diye çoluk çocuğunuzla beraber okuyacaksınız.
Kur'an öğreneceksiniz bir, bir de bir hadis kitabından Resûlullah Efendimiz' i öğrenmeye başlayın. Bakalım Efendimiz neler tavsiye ediyormuş?
Nereden başlayayım?
Diyanet'in neşrettiği Riyazü's Salihîn kitabını okumaktan başlayın. Bir bitsin bakalım. Çok güzel kitaplar var, çok kıymetli kitaplar var, hazine gibi değerli.
Kitapçılarda satılıyor. Belki senin kütüphanende de benim kütüphanemde de mevcut da okumuyoruz. Okumamız lazım.
O zaman ne gerekiyor?
Günümüzün bir saatinde "Ben kitap okumaya vakit ayıracağım." dememiz gerekiyor.
Ben işçiyim farz edelim, fabrikada çalışıyorum altıda çıkıyorum. Sabahleyin okuyamam, erken gidiyorum, akşamleyin yoruluyorum.
Tamam, altıda gel, şu işini yap, bu işini yap yemeğini ye, dokuzla on arasında bir saat çoluk çocuğunla bu işleri yap. Yarım saat Kur'ân-ı Kerîm, yarım saat hadis-i şerif.
Meşhur Kennedy'ler vardı; Robert Kennedy senatör oldu, öteki öldürülen Kennedy reisicumhur oldu, berikisi bilmem ne oldu. Ben bunları merak ettim, hayatlarını okudum.
Muhterem kardeşlerim! Her akşam babalarının huzurunda yemek sofrasında toplanırlarmış. Masada, yemek sofralarında çeşitli meseleleri ciddi ciddi müzâkere ederlermiş.
Demek ki yemek masaları bir ilim ve tefekkür ortamı hâline geliyor. Böylece çocuklar aileden, meseleleri büyüklerin yardımıyla, yordamıyla düşünmeyi, yorumlamayı, açıklamayı öğrendiği için sonunda kaliteli evlatlar olmuş. Reisicumhur olmak kolay değil bir, Amerika gibi büyük devlete elçi olmak, senatör olmak kolay değil, kaliteli yetişmişler.
Demek ki biz de evimizde böyle bir akademik, bir ilmi âdet meydana getirebilirsek olur.
"Benim daha henüz evim yok, ben bekârım, yurtta kalıyorum."
Tamam, senin durumun daha müsaittir. Çünkü çoluk çocuk derdi başına çökmemiştir. Sen akşam da okursun, sabah da okursun, gece de okursun, öğlen de okursun. Senin durumun daha müsaittir çünkü ya burs alıyorsun ya baban memleketten para gönderiyor.
Hz. Ömer Efendimiz ne buyurmuş?
Taallümû kable en tezevvecû. "İlmi evlenmeden evvel öğrenin."
"Sonra imkân bulamazsınız." demiş.
Çünkü çocuk viyaklar; iş vardır, para vardır, kazanma derdi vardır, vesaire olmaz. Gençlerin durumu daha müsait. Emeklilerin durumu en güzeli, en müsait; çünkü emekliye hem maaş geliyor hem de hayatını tanzim etmiş. Evi var, barkı var. Geriye kalıyor okumak, anlamak, öğrenmek ve İslâm için çalışmak.
Ne mutlu emekli olanlara, ben de emeklilerden biriyim. Elhamdülillah işte oraya buraya geziyoruz; kürsülere çıkıp da konuşma imkânımız oluyor.
Evet, bu hadis-i şerif de güzel. Bir daha tekrarlayalım:
"Söz yok ancak işle beraber olursa kıymeti var. Sözle iş yok ancak niyet iyi olursa kıymeti var."
Etti iki, kaldı otuz sekiz. Cennette, mahşer günü alimlerden olmaya az kalıyor.
Gelelim üçüncü hadis-i şerife;
Lâ yü'minü ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min veledihî ve vâlidihî ve'n-nâsi ecma'în.
Buhârî, Müslim ve bütün sahih hadis kitaplarının çoğunda yer alan Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir başka hadis-i şerif.
Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
Lâ yü'minü ehadüküm. "Sizden biriniz iman etmiş olmaz, mü'min olmaz, hakkıyla mü'min olmaz." Hattâ ekûne ehabbe ileyhi. "Ben ona daha sevgili olmadıkça." Min veledihî. "Evladından, çocuğundan." Ve vâlidihî. "Babasından." Ve'n-nasi ecmaîn. "Bütün insanlardan."
"Sizden biriniz beni çocuğundan, babasından ve bütün diğer insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek mü'min olmaz."
Bu hadis-i şerif kıymetli, sahih ve sağlam bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerifin Efendimiz' in ağzından çıktığı kesin gibi olduğuna göre şimdi bunu düşünelim.
Biz etrafımızda kimleri seviyoruz?
Gerçekten çocuğumuzu severiz. Peygamber Efendimiz' in bu hadis-i şerifindeki gibi herkes çocuğunu sever, korur, kollar iyiliğini ister. Anne ve babalar, ebeveyn olarak çoluk çocuğumuz için çalışıyoruz. Çocuğumuz severiz.
Başka?
Ve vâlidihi.
Babamızı severiz, anamıza babamıza canımız feda. Küçükken bize baktılar büyüttüler, üzerimizde çok hakları var, ana baba hakkı ödenmez. Ve tabi onun için çok severiz. Canımızı veririz, iki.
Sonra başka?
İnsanlardan da sevdiğimiz vardır tabi. İnsanlar çeşitli şeyleri seviyor. Bazen bir arkadaşı çok severiz; kafası kafamıza uyduğu için huylarımız denk düştüğü için bir arkadaşı öteki arkadaştan fazla severiz. Veya insan bir âlimi sever. Veya bir kadını sever erkekse, kadınsa erkeği sever; nişanlanırlar, evlenirler. Çeşitli sevgiler olabilir.
Peygamber Efendimiz diyor ki; "Bunların hepsinden daha çok beni seveceksin."
"Çocuğundan da babasından da bütün başka insanlar, sevilebilen kimler varsa beni onlardan da daha fazla sevmedikçe mü'min olmuş olmaz." diyor.
Lâ yü'minü. "İnanmış olmaz, mü'min olmuş olmaz." diyor.
Bir insan lâ ilâhe illallah dedi mi mü'min oluyor lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah dedi mi mü'min oluyor.
Buradaki sözün mânası ne?
"Hakiki mü'min olmaz, sağlam Müslüman olmaz. Benim sevdiğim, istediğim tarzda Müslüman olmaz. Allah'ın sevdiği bir kul olmaz." demek.
Muhterem kardeşlerim! Bu çok önemli bir nokta. Kendi aklınızla ölçün bakalım, kendi sezgilerinizi kontrol edin ve ölçün:
Resûlullah içinizde ne kadar? Ne kadar seviyorsunuz?
"Çok seviyorum."
Bırak şimdi palavrayı. Çok seviyorsun ama nereden belli? Nasıl çok seviyorsun?
Sonra hadis-i şerifte var:
"Allah'ın sizi sevip sevmediğini merak ediyorsanız..."
"Acaba ben Allah'ın sevgili kulu muyum, Allah beni seviyor mu, sevmiyor mu?"
İnsan merak etmez mi? Merak eder.
"Allah'ın sizi sevip sevmediğini merak ediyorsanız sizin Allah'a karşı duygularınız nasıl ona bakın." diyor, Peygamber Efendimiz.
Sen Allah'ı seviyor musun?
Dün Yunus Emre'nin Divan’ını okuduk. Baş sayfadan son sayfaya kadar aşkullah ve muhabbetullahtan bahsediyor, Allah için yanıp yakılmaktan bahsediyor.
"Beni öldürseler, yaksalar, kül etseler, küllerimi havada savursalar ben yine Allah'ı severim!" diyor.
"Toprağın anda çağıra, beni seni gerek seni!" diyor.
Böyle coşkun bir sevgi var. Mevlânâ Celaleddin Rûmî'de müthiş, muazzam bir sevgi var.
Eşrefoğlu Rûmî ne diyor?
Ey Allah'ım beni senden ayırma.
Beni senin cemalinden ayırma.
Balığın canı su içinde dirilir.
İlâhî, balığı gölden ayırma.
Eşref zade senin kemter kulundur.
İlâhî, kulu sultandan ayırma.
Bir muazzam sevgi ifadesi var.
Şimdi sen Allah'ı seviyor musun?
"Resûlullah'ı seviyoruz." deriz buna hiç kimse hayır demez.
Allah'ı seviyorum, Resûlullah'ı seviyorum; ama bu sevgi dudakta mı kalpte mi?
Dilinle mi söylüyorsun? Yoksa içinden gerçekten seviyor musun?
Küçükken bize bir hikâye anlatırlardı:
Oğlan;
"Anne, babam beni evlendirsin." demiş.
Hanım da Efendi'ye gitmiş, arada tercümanlık yapıyor. Eskiden babalarla öyle kolay konuşulmazmış.
"Oğlan evlenmek istiyor." demiş.
"Gitsin, bir altın kazansın, öyle gelsin, evlendireyim." demiş.
"Ev idare edecek, kolay mı? Bir altın lira kazansın, para kazandığını göreyim." demek istemiş.
Çocuk dışarıya çıkmış. Zengin çocuğu, ev çocuğu, "hanım evladı" diyoruz ya.
Kime gidecek, ne diyecek? Yük taşımaz, hamallık yapmaz, çarşıda pazarda bir şey satamaz.
Laf lafı açıyor. Yine Hz. Ali Efendimiz' in bir menkıbesi geldi hafızama. Hz. Ali Efendimiz çarşıda bir kılıç satıyormuş.
"Ey insanlar! Bu sattığım kılıçla Resûlullah'ın çevresinde nice düşman savuşturmuşumdur. Nice müşrik kesmişimdir. Vallahi evde yeterli param olsaydı, bunu asla satmazdım." filan diye kılıcı satmış.
Mahrumiyet çekiyorlar da evin ihtiyacı için satmak zorunda kalıyorlar.
Tabi zengin çocuğu satmamış, bir şey almamış, yapmamış filan. Gelmiş annesinin boynuna sarılmış;
"Annem, sen iyisin, hoşsun, bilmem ne. Hadi senin altınlardan bir tane ver." demiş, almış, babasına götürmüş.
"Baba para kazandım." demiş.
Babası parayı alır almaz denize savurmuş, atmış. Çocuk bir denize bakmış, bir babasının yüzüne bakmış. Babası;
"Git, olmaz, daha vaktin gelmemiş. Git bir tane altın kazan, öyle gel!" demiş.
"Allah Allah, babam niye götürdüğüm altını kabul etmedi, niye denize attı?" diye düşünmüş.
Yine gitmiş annesine;
"Anne bu olmadı. Sen bana bir altın daha ver." demiş, bir altın daha almış.
Babasına götürmüş; "Baba, bir altın kazandım." demiş.
Bir hafta sonra mı götürdü artık ne zaman götürdüyse babası yine altını almış atmış. O bir altının atıldığı yere bakmış, bir babasının yüzüne bakmış.
Babası demiş ki:
"Git, daha vaktin gelmemiş, bir altın kazan da öyle gel."
"Galiba babam benim bedavadan annemden altın aldığımı anlıyor. Gideyim bari, çalışayım." demiş, ne yapsın?
İp almış, çarşıya gitmiş, hamallık yapmış, yardım etmiş. Yük taşımış, inşaatlarda çalışmış ve bir altını kazanmış ama çok zorluk çekmiş, terlemiş. Altını babasına götürmüş, eline vermiş. Babası yine böyle tam atarken eline yapışmış.
"Aman!" demiş "Atma baba! Ben onu nelerle kazandım, biliyor musun? Ne kadar ter döktüm!"
"Tamam." demiş babası; "Şimdi altının kıymetini anlamışsın, artık vaktin geldi."
Onun için Allah sevgisi, Resûlullah sevgisi bizim de dilimizde mi kalbimizde mi?
O sevgi kazanılmış bir sevgi olsa çocuğun babasının elini tuttuğu gibi neler neler yapar. Allah sevgisiyle nasıl çalışır. Dudakta olunca kalbe inmeyince işte o zaman insan aldırmıyor. Hem günah işliyor hem Allah'ın emirlerini tutmuyor hem Müslümanlığı gevşek oluyor hem Müslümanlara yapılan şeylere razı oluyor.
Neden? İçine inmemiş.
Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerde buyurmuyor mu?
Rubbe tâlin li'l-Kur'âni yel'anühu'l-Kur'ân. "Nice Kur'an okuyanlar vardır, Kur'an ona lanet eder, Kur'an onun hançeresinden gönlüne, kalbine inmemiştir."
Dudaktan okuyor, kalpten okumuyor.
Onun için kıymeti olmuyor.
Demek ki sevginin candan olması, hakiki olması lazım. Öyle olduğu zaman tabi insan hakiki mü'min olacak. Has mü'min olacak, kâmil mü'min olacak, evliya olacak. Belki Allah'ın sevgili kulu olacak.
Ne zaman?
Resûlullah'ı, çocuğundan, babasından, bütün insanlardan daha çok sevdiği zaman.
Daha çok seven insan ne yapar?
Demin dediğim noktaya gelir; hadisini öğrenir, ezberler, tavsiyesini tutar. Göz yaşları içinde, aşk ile muhabbet ile kabrini ziyarete gider.
Talebelerimden birisi bir hac kafilesine başkanlık etmiş; "Hocam, otobüsümüzde bir tane âşık vardı. Hem ağladı hem bizi ağlattı." diyor.
Bir kere yolda zamanını iyi değerlendirmiş. Zikirle, ibadetle, edeple, hac yolculuğunu güzel yapmış.
"Medine'ye geldik. Otobüsün kapısından iner inmez kendisine yere attı. 'Acaba Resûlullah bu kumlara ayaklarını bastı mı?' diye yanağını sürerek, yüzünü sürerek hüngür hüngür ağladı." diyor. "Bu manzara karşısında bizim de kalbimiz yumuşadı, biz de ağladık." diyor.
Adamın içinde sevgisi var, aşkı var.
"Haccı yaptık ama o sevgisinin, muhabbetinin mükâfatını da gördü." diyor.
"Nasıl gördü?" dedim?
Medine-i Münevvere' ye gelmişler, dönecekler. O mübarek adamcağız rüyada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' i görmüş. Resûlullah Efendimiz bir tebessüm ona demiş ki:
"Hadi evladım, bir kâğıt kalem getir de senin haccını yazıvereyim."
Makbul bir hac olduğuna Resûlullah sertifika veriyor. Rüyada; "Sana haccını yazıvereyim." demiş.
O da aşk ile şevk ile öbür odaya gidip çekmeceden kalem kâğıt aramış, hevesle yine dönmüş, gelmiş. Resûlullah'ın oturduğu sedirin olduğu odaya bakmış ki orada şeyhi oturuyor.
Tabi böyle bir rüya, cihan değer; çok kıymetli bir rüya bu. Kaç tane hacıya böyle nasip olmuş?
Eskiden "Bir saf hacı, hacca gitmiş." derler.
Mübarek "biraz saf" diye, herkes dalga geçermiş, alay edermiş.
Haccı bitirmişler; o aşk ile şevk ile ibadet ediyor, biraz da ne söylerlerse yapıyor, saf. Arkadaşları Medine'de bir muziplik düşünmüşler.
"Hepimiz bir kâğıda haccımızı yazalım." demişler; yazmışlar, bu saf kimsenin yanına gitmişler.
"Ne oldu, senin haccının beratı geldi mi?"
"Ne beratı?"
"İşte bak, hepimizin beratı var, haccımız yapıldı, kabul oldu, diye beratı var. Allah'tan sana bir berat gelmedi mi?"
"Yoo" demiş, "Hiç öyle bir kâğıt filan gelmedi."
Aaa, bilmem ne, bununla biraz dalga geçmişler.
O da gitmiş Mescidi Nebeviye, secdeye kapanmış;
"Aman yâ Rabbi!" demiş, "Ben âciz, naçiz, günahkâr kulunum. Ne kusurum var ki herkese haccının kabulüne dair berat vermişsin de bana vermemişsin." diye ağlaya ağlaya ibadet ve niyaz ede ede gökten bir varak inmiş.
"Nihayet bana da berat geldi." diye almış, götürmüş.
"Tamam." demiş, "İşte bana da berat geldi." diye arkadaşlarına göstermiş.
Bakmışlar ki ne kâğıdı, oranın kâğıdı; ne yazısı oranın yazısı. Mis gibi kokuyor, ilâhî bir ferman işte!
Allah öyle saf kullarına ikram ediyor. İnsanın Resûlullah Efendimiz' i rüyada görmesi, onun iltifatına mazhar olması ne kadar büyük bir nimettir!
Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri de Resûlullah'ı candan seven, onun sünnetine sımsıkı sarılan kimselerden eylesin.
Biliyorsunuz ümmetin fesada uğradığı, bozulduğu zamanda Peygamber Efendimiz' in sünnetini yaşayan ve yaşatanlara yüz şehit sevabı verilecek.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
04.08.1996 -
Sadaka Vermek
30.10.1994 -
Cahillik, Tefekkür
