25.07.1993 - Kıyamet, Allah Tarafından Sevilmek

25.07.1993 - Kıyamet, Allah Tarafından Sevilmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti dea'llâhu bi-abdin min abîdihî fe-yekıfü beyne yedeyhi fe-yes'elühû an câhihî kemâ yes'elühû an mâlihî.
"Kıyamet günü olduğu zaman."
Bu hadis-i şerifler hep; izâ kâne yevmü'l-kıyâme diye başlıyor. Kıyametle ilgili bugün epeyce bir manzara gözünüzün önüne serilecek.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte buyuruyor ki:
"Kıyamet günü olduğu zaman Allah, kullarından bir kulu huzuruna çağırır."
Herkes hesaba çekilecek, bigayri hisab cennete girenler müstesna. Çağırılıp hesaba çekilecekler.
"Kullarından bir kulu çağırır."
Fe-yekıfü beyne yedeyhi. "Kul; Allah'ın huzurunda, Huzur-u Rabbü'l-izzette divana durur.
Fe-yes'elühû an câhihî. "Allah ona mevki ve makamını da sorar." Kemâ yes'elühû an mâlihî. "Malını sorduğu gibi…"
"Malını sorduğu gibi makamını da sorar."
Bu ne demek? Malını nasıl sorar Allah?
"Sen bu malı nasıl kazandın? Bu mal senin eline nasıl geçti? Rüşvetle mi, hırsızlıkla mı, zulümle mi, gadirle mi, mirasla mı, çalışmakla mı, helal mi, ticaretle mi, haramla mı?"
"Nasıl kazandı?" diye kazanılışını bir bir sorar Allah.
"Bu ne? Bu mal, tarla kimin? Bu altınlar, bu beşibiryerdeler, bu mülkler, hanlar kimin?"
"Benim."
"Nereden kazandın?" diye sorarlar, bir.
Buradan kurtuluş nasıl olur?
Kazancı helal ise kurtulur. Haramdan kazanmışsa belasını bulur, cezasını çeker. Helalden kazanacak.
"Hocam ben ticaret yaptım, kazandım."
Ama Hz. Ömer; çarşıda pazarda, aralarına girip tüccarları sorguya çeker, imtihan edermiş. İmtihanı bilemeyenleri kamçı ile dövermiş. "Muamelatında, alışverişinde faiz oluyor, haram oluyor mu?" diye, bu bilgileri olmayanı dövermiş.
Hatta bazı halifeler bilgisiz tüccarı pazardan, ticaretten kovarlarmış, menederlermiş.
"Git, Allah'ın emirlerini, ahkâmını öğren, öyle gel!"
Tartıyı, ölçüyü, muameleyi, hangisi helal muamele, hangisi haram muamele; "Bunu bilsin, gelsin." diye böyle yaparlarmış. Kovarlarmış, ticaret yaptırtmazlarmış. Çünkü sadece ticaret yapmakla kazanç helal olmuyor, ticaretin yapılış şeklinin de haramları, helalleri var.
Bir kere malın nereden kazanıldığını sorarlar, bir.
İkincisi; mal senin oldu, bu mal senin olunca ne yapman lazımdı?
Tarla ise mahsulün öşrünü vermen lazımdı. Ticaret emtai ise para pul ise bunun zekatını vermen lazımdı. Ramazan'da sadaka-i fıtır verecektin, hayır hasenat yapacaktın, cihada para harcayacaktın, Müslümanlara karşı mali vazifelerini yerine getirecektin. "Mali mükellefiyetlerini yerine getirmedi." diye, onları yapmayınca da insan cezayı bulur, cezayı çeker; iki.
Bir de insana malını nereye harcadığını da sorarlar.
"Efendim, bir gecede bilmem kaç milyon harcıyor!"
Nerede harcıyor?
Gazinoda, pavyonda. Adana'daki koca portakal bahçesinin bir senelik mahsulünü bir gecede harcıyor. Allah insanlara parayı istediği gibi harcamaya müsaade etmiyor. Helal yolla harcamasını istiyor. Harama, israfa -israf da haram- harcattırmıyor.
Onun için harcamasından da sorgu olur.
Demek ki malla ilgili hepsi helal bile olsa sorgu sual var.
Malla ilgili sorgu sual olduğu gibi, sorumluluk olduğu gibi, mevkiinden, makamından, rütbesinden dolayı da sorumluluğu vardır.
"Sen hangi makamdaydın?"
"Falanca yerde genel müdürdüm."
"Gel bakalım. Bu genel müdürlüğünde yapman gereken görevleri yaptın mı?"
"Ben hâkimdim."
"Sen hâkim iken adaletli davrandın mı?"
"Ben savcıydım."
"Savcı iken vazifeni güzel yaptın mı?"
Vazifesi neyse, makamı neyse ondan da sorgu sual olur.
Yapmadığı vazifelerden dolayı ceza yer, yanlış yaptıklarından dolayı da günaha girer, ceza yer. İhmallerinden de ceza yer, yanlışlıklarından dolayı da ceza yer. Doğru şeyler yapması lazım.
"Ben bu göreve getirildim. Neler yapmam gerekiyor?" diye düşünecekti, vazifesini yapacaktı.
Olmaz!
Herkesin makamından dolayı sorgu ve sorumluluk olacak.
Onun için bu sorumluluğu bilerek, mevkiinizin, makamınızın, rütbenizin, salahiyetlerinizin gerektirdiği vazifeleri yapın, yanlış iş yapmayın. Çünkü mahkeme-i kübrâ var. Allah'ın azabı var, cezası var, ahiret var.
İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti a'ta'llâhu külle recülin min hâzihi'l-ümmeti recülen mine'l-küffâri fe-yükâlü lehû hâzâ fidâüke mine'n-nâr.
Ebu Muse'l-Eş'ârî radıyallahu anh'ten, Müslim rahmetullahi aleyh rivayet etmiş.
"Kıyamet günü olduğu zaman, bu ümmetten her bir adam için Allah kâfirlerden bir adam verir. Ve bu Müslümana denilir ki; hâzâ fidâüke mine'n-nâr, 'Bu, senin cehennemden azatlığındır.'"
O kâfir cehenneme gönderilir, bu mü'min cennete gider. Cehennemden fidye-i necat ile kurtuluşudur.
Peygamber Efendimiz' in hadis-i şeriflerinden biliyoruz ki her insanın, sizin, bizim, bütün insanların, her insanın hem cennette hem cehennemde yeri varmış. Yer sıkıntısı yok.
Hatta müthiş bir ayet-i kerime var:
Yevme nekûlu li cehenneme "Allah o günde cehenneme soracak ki; 'Ya cehennem!' Hel imtele'ti? "Doldun mu? İşin tamam mı?" Ve tekûlu. "Cehennem de cevap verir." Hel min mezîd. "Yâ Rabbi! Var mı daha? Gönder!"
Hepsini alacak, hepsini alır.
Çünkü herkesin cennette de cehennemde de ayrılmış yeri var. Cennetin amellerini işlerse cennete gider. Cehennemin amellerini işlerse cehenneme gider.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi uyanık, akıllı, basiretli insanlardan eylesin. Cennetteki o güzel, sonsuz nimetleri kazanmayı, elden kaçırmamayı, kazanmayı nasip eylesin. Cehennemin o feci azaplarına düşmemeyi, ondan kurtulmayı nasip eylesin.
Çok önemli! Bir yerde cayır cayır ateş yanıyor. Cayır cayır yanacak. Ama ölse kurtulur, ölmeyecek. Bir tarafta da türlü türlü, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hatıra hayale gelmedik nimetler, köşkler, mücevherler, hizmetçiler, huriler, havuzlar, köşkler, gölgelikler, meyvelikler, izzetler, ikramlar, yerler, gökler kadar cennetler var. Bu kadar mülkler, bu kadar rahatlar var, bu kadar sefalar var. İnsanoğlu bunu bırakıyor, ötekine düşecek işler yapıyor.
Kâfirin ne kadar akılsız olduğunu anlayın. Kâfir olmayıp da Müslüman olduğu halde yalan yanlış hareket edenlerin de ne kadar yanlış hareket ettiği ne kadar hatalı olduğu şuradan açıkça ortaya çıkıyor:
Cenneti feda ediyor da cehenneme düşecek yolda yürüyor. Akla, mantığa, iz'ana, irfana sığacak iş değildir muhterem kardeşlerim!
Bu dünyada cehennemin yolunda biraz lezzet var, zevk var, tat var.
Balık neden yakalanıyor?
O kıvrımlı, çengelin ucuna birazcık yem takıyorlar, aşağı sallıyorlar; "O yemi yiyeceğim." diye balık canından oluyor, oltaya takılıyor. İşte o da şeytanın aldatması. O kadarcık lezzet de meyhanenin lezzeti, günahın tadı, rahatı, bu fâni dünyanın çalgısı, çengisi; işte o da cehennemin tuzağı.
Onun için o yemi yutmamak, o tuzağa düşmemek, aklını kullanmak, cenneti kazanmak lazım.
Allah celle celâlühû hiçbir şeyi gizlememiş. Hamdülillah, elhamdülillah. Allah, ileride olacak hiçbir bilgiyi gizlememiş. Gizleseydi durumumuz çok fena olurdu. Bak hepsini önceden anlatmış. Kıyamet gününde ne olacağını bir bir anlatmış.
Şimdi neredeyiz? Dünyadayız. Daha yaşıyoruz. Allah, olacakları bildiriyor:
"Şöyle olacak, şöyle olacak, şöyle olacak…"
Tefferruatıyla anlatıyor. İnsanların cehenneme düştüğü zaman nasıl feryat edeceğini bile anlatıyor, ne diyeceğini bile anlatıyor; onlara ne cevap vereceği bile belli.
Rabbenâ ahricnâ minhâ fein udnâ fe-innâ zâlimûn. "Yâ Rabbi! Çıkar bizi bu cehennemden. Dünyaya döndür, tekrar gönder. Eğer tekrar günah işlersek o zaman biz zalim olmuş oluruz."
O zaman bizi cezalandır!
Kâle'hseû fîhâ ve lâ tükellimûn. "Kesin sesinizi! Konuşmayın, bana hitap etmeyin! Dua bile etmeyin!" denilecek diye bildiriliyor.
Orada konuşacak halleri bile olmayacak.
Bu pişmanlıklar, bu haller iyi ki bu dünyada iken bizim kulağımıza duyurulmuş, iyi ki.
Allah; niye "Âlemlere rahmet olarak peygamber gönderdim." diyor?
Acıdığı için. Bize acıdığı için bize rahmetinden peygamber göndermiş ki tehlikeleri bildirsin.
Peygamberin iki sıfatı var; mütenazır iki sıfatı var, "Beşir" ve "Nezir."
Müjdeci ve korkutucu, ihtar edici.
Neyi müjdeliyor?
"Şöyle şöyle yaparsanız, şöyle şöyle büyük mükâfatlar var" diye ballandırıyor, anlatıyor. Nezir, yani "Şöyle şöyle yaparsınız, böyle böyle cezalar var ha!" diye ihtar ediyor, ikaz ediyor. "Yapmayın!" diyor.
Onun için Allah, Resul-ü Edîbi'ne uymayı, cehenneme gidecek işlere bulaşmamayı, o yollara sapmamayı, cennetin sırat-ı müstakiminde dosdoğru yürümeyi cümlemize nasip eylesin.
İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti nâdâ münâdin men amile amelen li-ğayri'llâhi fe'l'yatlüb sevâbehû mimmen amelehû lehû.
Ebu Fudale radıyallahu anh rivayet eylemiş.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu 59. Sayfanın beşinci hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"Kıyamet günü olduğu zaman bir münadi seslenir: 'Allah'tan başka bir sebeple amel işleyen kişi, Allah için değil, Allah'tan gayrı için amel işleyen bir kişi." Fel'yatlüb sevâbehû mimmen amelehû lehû. "Bu ameli kimin için işlemişse gitsin sevabı ondan istesin. Gelip Allah'tan sevap beklemesin.'"
O ameli kim için yapmıştı? Gitsin sevabını ondan istesin. Başkası yok ki! Sevap verecek kimse mi var? "Allah o kimseye sevap vermeyecek." demek.
Allah rızası için yapılmayan bir amelden dolayı ahirette insanlar çok pişmanlık duyacaklar. Faydası olmayacak, sevap bulamayacak ve Allah huzurundan kovacak.
"Kimin için yaptıysan git sevabı ondan iste; ben vermiyorum!" dediği zaman, kime gider?
"Kime gidem sen var iken?"
Şair böyle söylüyor ya… Allah kovarsa kime gideriz?
Fe-in tağfir fe-ente ehlün lizâke
Ve in tetrut fe-men yerham sivâke.
"Affedersen sen affedicisin, tamam yâ Rabbi! Ama kapıdan kovarsan artık bana kim acır? Benim işimi kim düzeltir? Kim bana yardım eder? Mahvolurum."
Mahvolur, herkes mahvolur. Allah'ın nazar etmediği, huzurundan kovduğu, "Defol!" dediği, "Vermiyorum!" dediği, "Git, nereden alacaksan al!" dediği zaman, insanın gideceği başka melce, başka kapı, başka yer yok.
Lâ melcie ve lâ mencea minhü illâ ileyhi. "Allah'tan başka sığınacak, kurtulma yeri, başka bir yer yok; ancak Allah var. Ancak Allah'ın dergâhı var. Ancak Allah'ın lütfu, rahmeti, affı, merhameti var."
Onun için kazanmaya, Allah'ın sevdiği kul olmaya çalışmak lazım. Mutasavvıf olmak lazım.
Bana; "Tasavvuf nedir?" diye soruyorlar. Herkes merak ediyor. Bir de "Nasıl anlatacak?" diye, imtihan için de soruyorlar. Bilmediği için değil de "Bakalım tasavvufu bu nasıl anlatacak?" diye.
Biliyor, birçok kitap okumuş, sonraki sorularında bakıyorsun, epeyce bilgisi var.
"Tasavvuf nedir?"
Ben de diyorum ki;
"Tasavvuf, Allah'ın sevgisini kazanma yoludur, kazanma mesleğidir. Allah tarafından sevilme, Allah'ı sevebilme mesleğidir."
Bu kadar işte. Allah tarafından sevilebiliyorsan ne mutlu! Sevilememişsen başaramadın, sınıfta kaldın. Yandın, şap gibi. Bitti.
İnsan Allah tarafından sevilmeyi kazanacak, başaracak. Allah yardımcımız olsun.
Ne güzel hadis-i şerifler, ne kadar uyandırıcı! Bu hadis-i şerifleri duymanız, sizin ömrünüzün en kazançlı işleri; ahirette de kurtarır. Şu bildiklerinizi göz önüne alıp da bundan sonraki hayatınızı böyle götürseniz hadsiz hesapsız güzel sonuçla, çok büyük mükâfatlara erersiniz.
İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti yûzenü demü'ş-şühedâi bi-midâdi'l-ulemâi fe-yureccehu midadü'l-ulemâi alâ demi'ş-şühedâ.
Yine Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz;
"Kıyamet günü oldu mu?" diyor, bildiriyor; "Mizan var, terazi var, terazi, mizan, amellerin tartılması var."
Ve'l-veznü yevmeizini'l-hakku. "O gün Rahman’ın; kulların amellerini, sevaplarını, günahlarını tartması haktır."
Ve'l-veznü yevmeizini'l-hakku li'r-rahmân. "Mizan var; ölçme, tartma var." Bu olacak.
"Bu ölçme tartmada şehitlerin kanları ile alimlerin mürekkepleri mütekabil olarak tartılır."
Burada şehit kan dökmüş, ölmüş, al kanlara boyanmış, vurulmuş, şakır şakır yerlere kanları akmış. Bunlar toplanır. Burada da bu adamcağız, mürekkep hokkası içinde kalemini batırıp batırıp yazmış; alim.
"Bu alimin mürekkebi ile bu şehidin kanı tartılır."
Hangisi üstün gelir? "Alimin mürekkebi ağır basar."
"Daha kıymetli" demek. "Alimin derecesi şehidin derecesinden daha yüksek" demek.
O canını verdi, Allah yolunda İslâm'ı kurtardı, Müslümanları kurtardı, kurtarmak için savaştı. Savaş kazanılır, kaybedilir ayrı. Allah yolunda canını verdi, şehit oldu. Bi-gayri hisâb cennete girecek, hesapsız cennete girecek.
Bu alim; o da insanların manevi bakımdan ölmelerini engelliyor, küfre düşmelerini, nifaka, fıska, fücura düşmelerini engelliyor, dini öğretiyor; insanların hem dünyasını kurtarıyor hem ahiretini kurtarıyor.
Zalimi zulümden alıkoyuyor, hırsızı hırsızlığından döndürüyor, edepsizi edepsizliğinden çeviriyor. İnsanları diriltiyor. Kalbi ölmüş insanları diriltiyor. Yanlış yola sapmış olanları doğru yola getiriyor. İnsanların bu dünyada bedenen, ruhen, ailece, milletçe mutlu olmasını sağlıyor. İnsanların insanlara zulüm, gadir, haksızlık, öldürme vesaire yapmamasını sağlıyor.
Alim olmazsa bunlar bilinmeyecekti, yapılacaktı.
Onun için bunun yaptığı şehidin yaptığından daha üstün oluyor.
Sonra alim bir kitap yazdı mı yüzyıllarca okunuyor. İmam Gazzâlî 11. asırda yaşamış, miladi 12. asrın başında, 1111'de vefat etmiş. Hâlâ kitaplarını okuyoruz, seviyoruz. Cennetmekan, Allah rahmet eylesin. İhyasını okuyoruz, tavsiye ediyoruz.
"Hocam, hangi kitabı okuyayım?"
İhyayı oku, ihya olursun. Daha ne istiyorsun?
"İhyayı okudun mu, yeter. Muazzam bir kitap" diyoruz.
Hâlâ İmam Gazzâlî'nin kitapları feyiz veriyor, neşe veriyor, hidayetine sebep oluyor, güzel şeyler yapmasına sebep oluyor.
Ne güzel bir şey!
Asırlar geçmiş... Asır, yüzyıl, kolay değil. Bu kadar sene kitapları okunmuş, sevap kazanmış. Tabi bunun yaptığı iş, daha büyük.
Bak, İslâm daha önemliyi, daha çok sevaplıyı ötekisinden nasıl ayırıyor? Alim, daha yüksek. İlim daha önemli. İlim öğrenmek, Allah yolunda cihad etmekten de önde geliyor. Çünkü cahilin cihadı da berbat olur. Cihadı da yüzüne gözüne bulaştırır.
Ganimetten malı alır, cebine sokar, torbasına koyar.
"İşte ne yapayım, yüzüğü buldum, altını buldum, soktum torbama." der.
Halbuki ganimet malını taksim etmek lazım. Teslim edilip öyle taksim olunacak. Beşte biri beytülmal'e ayrılacak, beşte dördü gaziler arasında taksim edilecek.
"Olsun, işte ben buldum, cebime, torbaya doldurdum; yüzük, küpe, altın, gümüş."
Sen şimdi hapı yuttun!
"Ayakkabı bağcığı alsa bile, cehennemden, ateşten bir bağ almıştır." diyor Peygamber Efendimiz.
Şu hâle bak! Hadi, cahil, cihad etti güya, buyur; cehenneme girecek.
Peygamber Efendimiz dedi ki:
"Kim ganimet almışsa getirsin, ortaya koysun."
Herkes getirdi, getirdi, getirdi, dedi ki:
"Eğer getirmeyen varsa, o cehennemliktir. Ganimetten bir mal alan, vermeyen, ortaya, hesaba katmayan cehennemden bir ateş almış demektir!" dedi.
Bunun çok şiddetli bir günah olduğuna dair hadis-i şerifleri duyduktan bir zaman sonra bir adam; elinde iki tane ayakkabı bağcığı, köseleden sırım, geldi, dedi ki:
"Bunlar ganimet malıydı. Ben mal taksimi esnasında ortaya katmamıştım."
"Ben tellal çağırtmıştım, duymadın mı?"
"Duydum."
"Niye o zaman vermedin?" Bir şey diyemiyor. Boynunu büktü.
"Şimdi alamam. Ateşten bir bağdır." dedi.
Şimdi bu adam ne yapsın?
Düşünüyorum da ne kadar feci bir durum! Hem Allah yolunda savaşa girdi hem de bir sırım, iki tane ayakkabı bağcığı yüzünden düştüğü duruma bak!
Cahil! Bir insan cahil oldu mu cihadı da olmaz. Gider haksız yere öldürür; mazlumu öldürür, masumu öldürür, yine cehenneme girebilir.
O bakımdan her şey ilimle kaim. İslâm'ın hayatı ilimdir. İlim öğreneceğiz, ilim öğreneceksiniz. Haramı, helali öğreneceksiniz.
Bu iş, ince bir iş. Bu iş, ciddi bir iş. Oyuncak değil. Haksızlık ettin mi hapı yutuyorsun. Haksızlık etmeyeceksin; dürüst olacaksın, kılı kırka yaracaksın, ince hesap yapacaksın. Başka çaresi yok.
Alimlere cennet kapısında "dur" denilecek. "Dur, istediğin kimselere şefaat et." denilecek. Onlar da istediklerine şefaat edecekler, affettirecekler, cennete alacaklar.
İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti nâdâ münâdin min butnâni'l-arşi eyyühe'n-nâsü ğuddû ebsâreküm hattâ tecûze Fâtımetü ile'l-cenneti.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Kıyamet günü olduğu zaman Arş'ın orta yerinden doğru bir münadi nida eder. Bir çağıran, seslenen yüksek sesle seslenir, çağırır, bağırır. Der ki;
Eyyühe'n-nâs "Ey insanlar!" Ğuddû ebsâreküm. "Gözlerinizi kapayın." Ğuddû ebsâreküm hattâ tecûze Fâtımetü ile'l-cenneti. "Fatıma cennete geçinceye kadar bakmayın."
Kapatın gözlerinizi, geçiyor. Hani, hanım geçiyor. Fatımatü'z-Zehra radıyallahu teâlâ anhâ geçiyor. Cennete geçinceye kadar, gözlerinizi kapatın; o geçecek. Böyle seslenileceği bildiriliyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz o cennetlik Fatıma kızına eğildi, kulağına bir şey söyledi. Fatıma validemiz ağladı, ağladı.
"Babası Resûlullah kulağına bir şey söyledi." diye Hz. Fatıma radıyallahu teâlâ anhâ ağladı.
Kolay mı?
Baba bir şey söylüyor, kızı ağlıyor. Sonra bir daha eğildi, bir şey daha söyledi. Hz. Fatıma o zaman güldü. Dediler ki:
"İlk başta ne söyledi, niye ağladın; sonra ne söyledi, niye güldün?"
Peygamber Efendimiz ilk başta buyurmuş ki:
"Ya Fatıma, bizim artık ahirete gitme zamanımız geldi, irtihal-i dâr-ı beka edeceğiz."
E babasından ayrılacak, kim dayanır? Ağladı o zaman.
İkincide kulağına eğilmiş, demiş ki:
"Ehli beytimden bana en çabuk kavuşacak olan sensin. Hemen yakında arkamdan en çabuk sen öleceksin."
"Kavuşacağım." diye, o zaman da güldü.
Sahabe-i kiram öyleydi. Resûlullah'ı tanıyanlar akşam dua ederlerdi:
"Yâ Rabbi! Bari bu akşam canımızı al da Resûlullah'a kavuşalım."
Burayı bir zindan gibi görüyorlardı, bu hayatı; "Bitse de kurtulsak." diye bir hapis gibi görüyorlardı, öyle dua ediyorlardı.
Şimdi millet yaşamak için var gücüyle çalışıyor. Yaşamak için öldürüyor, vuruyor, kırıyor, "Efendim, ne yapayım, hayat acı" diyor, "hayat mücadelesi" diyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri imanın lezzetini, İslâm'ın güzelliklerini anlayıp öyle yaşamayı bizlere, sizlere nasip eylesin.
17.09.1995 -
Adaletli Olmak, Şeytana
06.11.1994 -
Secdede Kul Allaha
