14.08.1994 - Öğreten Ya da Öğrenen Olmak, İlim

14.08.1994 - Öğreten Ya da Öğrenen Olmak, İlim
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Uğdu âlimen, ev müteallimen, ev müstemian, ev muhibben, velâ teküni’l-hâmisete, fetehlek. Sadaka Rasulullah fî makal ev kemâkâl.
Ebû Bekre radıyallahu anh’dan İmam Tayalisi, İbn-i Abdilber ve Beyhakî Şuabü’l-İman’ında zikretmişler. Bu manayı teyid eden yığınla hadis-i şerif de vardır ayrıca. Efendimiz bu hadis-i şerifte, bu rivayette buyuruyor ki:
Uğdu âlimen. Alim ol! Ee, alim olamadı?
Ev müteallimen. Veya talebe ol! Ya öğreten ol, ya öğrenen bir kimse ol!
Ev müstemian.
Hocam ne talebelik yapacak halim var ne alim olacak kabiliyetim var.
O zaman dinleyici ol! Hiç olmazsa dinle! İlim sohbetinde; sohbete katıl, dinle. Yani ne kadar girerse gönlüne, aklına, hafızana; o kadar girsin. Hiç olmazsa o mecliste bulun, dinle. Dinleyici ol.
Ev muhibben. Yahut da bunları seven bir kimse ol! Muhib, sevici demek, aşık demek. Bunun aşıklısı ol. Bunun demiyor ama bunları sırayla saydığı için alim ol ya da talebe ol ya da dinleyici ol ya da aşık ol demesi, yani git de başka bir yere aşık ol demek değil, ilme aşık ol demek, talebeliğe aşık ol demek, ilim yoluna aşık ol demek tabii.
Ve lâ teküni’l-hâmisete. Sakın, bu sayılan dört tane ediyor, alim, talebe, dinleyici ve onları seven, onlara muhabbet eden, o yolu seven. Hiçbir şey yapamıyor ama seviyor. Tamam, bu dört. Bunların beşincisi olma!” Yâni bu değil, bu değil, bu değil, bu değil; beşinci. Sakın beşincisi olma, fetehlek mahvolursun! Helâk olursun sonra. Helak olmak istemiyorsan beşincisi olma. Bu dörtten birisi ol. Evvela neyi sıralıyor? Alim ol diyor. Bilgin insan olacak Müslüman, bilecek.
Neyi bilecek?
Önce Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini, hikmetini, esmasını, sıfatını şöyle Kur’an-ı Kerim’in anlattığı şekilde bilecek. Akaid kitaplarımızın yazdığı şekilde önce onu bilecek.
Önce Allah’ı bilecek.
Sonra başka neyi bilecek?
Dinimizin malumatını.
Peygamber Efendimiz ne diye geldi yani bu dünyaya? Peygamber Efendimiz 63 yıl yaşadı, 23 yıl peygamberlik yaptı, ne öğretti insanlara 23 yılda? Onları öğrenmek lazım. Rasûlüllah ne söylemiş, ne öğretmiş onu öğrenmek lazım!
Sonra?
Sonra neyi öğrenirsen öğren ama dindar bir insan olarak, mümin bir insan olarak öğren ki, temelin iman olsun ki, İslâm olsun ki bilgin fayda versin. Çünkü haydutun birisine bilgi öğretirsen, eşkıyanın birisine bilgi öğretirsen, hırsızın, mafya mensubu bir şahsın birisine ilim öğretirsen ne yapar?
O bilgiyi şerde kullanır, kötülükte kullanır.
Bunun için hadis-i şerifler vardır ehil olmayana ilim öğretmeyin. İlme yazık etmiş olursunuz. Gider kötü yolda kullanır.
Bu bir emanettir, ilim bir emanettir. Çocuğun eline tabancayı verir misin? Vermezsin. Neden? Çocuktur, aklı ermez, bir patlatır olmadık yerde, ya kendisini yaralar, ya anne babasını yaralar ya bir şey kırar. Bıçak verir misin, jilet verir misin, ustura verir misin? Aman, al, çocuk eline jilet geçirmiş, bilmem telaşından tüm ev halkı ayağa kalkar. Aman şunu telaşa düşürmeden elinden şu jileti alalım, bir yerini kesmesin filan derler. Yani tehlikeli bir şey verilmez. İlmi de kötü yolda kullanacak insana ilim verilmez, çünkü şerre kullanır.
Konfüçyüs demiş ki:
İyi ki kaplanın kanatları yok. Bir de kanatları olsaydı kurtuluş olmazdı elinden hayvanın. Koşarak yakalayamadığını uçarak yakalardı, yerdi. Parçalardı.” Nereye kaçacaksın? Balkona çıksansan balkona geliyor uçarak. Evin içine girsen kapıyı, pencereyi zorlayıp geliyor, gene parçalıyor. Senden hızlı uçuyor, senden hızlı geliyor, zararı büyük olur.
Onun için tabii hayırlı ilimler hayırlı kimselere öğretilir. Amma şerli kimselere ilim öğretilmez. Şerre kullanacak kimselere ilim öğretilmez.
Evliyaullahtan birisine, gelmiş birisi, bir sene, iki sene hizmet etmiş Mısır’da, Zünnûn-i Mısrî Hazretleri’ne. Demiş ki:
Aman efendim, ne olur efendim, elinizi öperim efendim, ayağınızı öperim efendim, lütfedin efendim, himmet eyleyin efendim. Bana İsm-i A’zam’ı öğretin efendim.” demiş. Ne yapacak İsm-i A’zam’ı öğrenip?
İsm-i A’zam ne?
İsm-i A’zam, onu söyleyip de dua ettiğin zaman, Allah’ın duanı kabul ettiği ismi Allah’ın… Önemli bir şey.
Neden öğrenecek İsm-i A’zam’ı?
İsm-i A’zam’ı öğrenecek, öğrendikten sonra dua edecek, duası kabul olacak. Uçayım efendim, uçacak. Koşayım efendim, koşacak filan. Yani eline bir imkân almak istiyor.
Pekiyi, olur. Ben sana bir kutu vereceğim Kahire’den. Küçük bir kutu, ağır değil. Küçük bir kutu vereceğim, sen bunu İskenderiye’de falanca tanıdığım efendi var, ona götür. Ama sakın açma içini demiş. Sakın açmayasın ha! Paketi açma, kutusunun içine bakma, içini açmak yok. Tamam mı?
Tamam efendim demiş. Kutuyu almış, yola çıkmış. Uzak değil Kahire’yle İskenderiye arası, İstanbul’la İzmit veya Adapazarı arası gibi diyelim mesela. Veya daha az. Yolda içinden bir merak:
Acaba bu kutunun içinde ne var da, niye açma dedi? Bir merak, bir telaş. Biraz ta kulağını dayamış, içeriden tıkır tıkır sesler de gelmiş. Dayanamamış, açmış kutuyu. Kutuyu açar açmaz içinden bir fare delikli bir kutuymuş, sarılı bir kutuymuş zıplamış, kaçmış gitmiş. Fare. Kızmış bu sefer:
Ya ben buradan, Kahire’den kalkacağım, İskenderiye’ye gideceğim sıcakta o kadar uzak yolculuğu, fare taşıyıcılığı mı yapacağım? demiş. Gelmiş:
Efendim, fare mi taşıttıracaktınız bana? demiş. Fare koymuşsun kutunun içine, İskenderiye’ye Kahire’den fare gönderiyorsun?
Sen onu açtın mı? demiş.
Açtım tabii.
Bak evladım, demiş sen bir kutunun sırrını saklayamadın. Bir kutu hakkında sana verdiğim tavsiyeyi tutamadın sen daha. Açma dedim, açma götür. Belki başka bir şeyi var bu işin. Fare ama farenin bir özelliği var belki? Senin bilmediğin bir tarafı var? Ama sen ne yaptın? Açma denilen şeyi açtın. Tavsiyemi tutamadın. Nasihati tutamadın. İmtihanı kaybettin.
Ben sana şimdi İsm-i A’zam’ı öğretsem, diyeceğim ki İsm-i A’zam şerre kullanılmaz. Kendi menfaatine kullanılmaz. Bunun sırrı vardır, sonra Allah’ın kahrına uğrarsın, azabına uğrarsın, bir şamar gelir, bir sille yersin diyeceğim ama, sen bir farenin sırrını saklayamadın, o konuda bir nasihate riayet edemedin.Ben sana bu sırrı veremem! demiş.
İşte böyle mâneviyatın esrarını, menfaatine kullanacak insanlara vermemek için herkese vermezler.
İlmi nâehil insana vermek ilme zulmetmek gibidir.
Nazlı nazenin güzeller güzeli, terbiyeliler terbiyelisi bir kızı ,hayduta verir mi anası babası? Bir eşkıyaya verir mi? Kızına zulmedecek birine verir mi? Vermez. Ehline verir.
Ehlinden de ilim esirgenmez. İstiyor, hakikaten iyi insan, tamam, ona da ilmi öğretecek. Yok öğretmeyim de o da bana rakip çıkmasın. Öyle şey yok.
Bildiği bilgiyi istekli, sâlih, iyi talebelere öğretmeyen bilgili insanları ne yapacak Allah celle celalühü? Kıyamet gününde nasıl cezalandıracak? Ağızlarına ateşten gem takacak.
Yani ilim önemlidir. Önce neyi öğreneceğimiz önemlidir. Kime öğreteceğimiz de önemlidir, kimden öğreneceğimiz de önemlidir. Herkes bir şeyler söylüyor. Herkesin sözüne kulak verilir mi? Alimini aramaz mı insan, bilgilisini aramaz mı, mütehassısını aramaz mı?
Hasta olduğu zaman doktorun iyisini aramıyor musun? Çarşıdan, pazardan bir mal alacağı zaman,sağlamını aramıyor musun? Çürük elmaları mı alıyorsun parayı verip, çok çok parayı verip? Kötüsünü mü alıyorsun malın? İyisini alıyorsun.
O halde ilmi,kimden öğrendiğine de dikkat edecek Müslüman. Hangi ilmi öncelikle öğreneceğine de dikkat edecek. Kendisi bilgiliyse kime öğreteceğine de dikkat edecek.
İlimlerin sıralanması yapılması gerekirse en başta gelen en şerefli ilim hangisidir? Allah celle celalühü hakkındaki ilim, bilgi en önemlidir. Nedir o ilimin adı?
Ma’rifetullah’tır. İrfan diyoruz, Ma’rifetullah diyoruz. Ne demek yani? Allah’ı bilme ilmi, Allah’ı tanıma ilmi. Sen Allah’ı biliyor, tanıyor musun? Allah’ın neye kızdığını biliyor musun? Neye gazap ettiğini, niye kuluna ceza verdiğini, neyi sevdiğini biliyor musun? Allah’ın senin nasıl bir kul olmanı istediğini biliyor musun? Senden ne istediğini, sana ne emrettiğini, senden kulluk olarak nelerin yapılmasını istediğini biliyor musun? Neleri yaptığın zaman cezaya uğrayacağını biliyor musun? Bilmiyorsun.
Demek ki sen Ma’rifetullah ehli değilsin.
Önce Allah’ı bilecek, tanıyacak ve sevecek insan. Allah aşığı diyoruz. Allah’ı sevmek.
Neden?
Çünkü her güzel, en güzel sıfat Allah’ındır. Sen neyi seversin mesela? Kuvvetli olmayı seversin. Tamam, en kuvvetli Allah’tır. Neyi seversin? En muazzam olmayı seversin, bir tane. En muazzam olan, en büyük olan Allah’tır. Neyi seversin? En bilgili olanı seversin. En bilgili olan Allah’tır. E neyi seversin? Her yaptığı şeyi en dengeli, en güzel, en hikmetli yapan kimseyi seversin. En hikmetli işi yapan Allah’tır. Her türlü güzelliği yaratan Allah’tır. Her türlü güzeli yaratan Allah’tır. Şu gülü yaratan Allah’tır, sümbülü yaratan Allah’tır; Güneş’i, Ay’ı, yıldızı, rüzgârı, suyu, havayı yaratan Allah’tır. Güzel insanları yaratan Allah’tır. O güzel insanların, o güzel ahlâklarını onlara öğreten Allah’tır. Yani her türlü güzelliğin sahibi, maliki ve halikı Allah’tır. O zaman Allah’ı seveceksin. Nasıl seveceğim yani, sev demekle olmuyor bu? Gözünü açarsan, etrafına dikkatle bakarsan seversin. Ne diyor Yunus Emre:
Sordum sarı çiçeğe, neden benzin sarıdır? Neden boynun eğridir? Size ölüm var mıdır?
E çiçekle konuşur mu bir insan? İbret gözüyle bakıyor, konuşurmuş gibi sorular soruyor, cevaplar buluyor kendi kendine. Oradan bir pay çıkartıyor. Dolap dönüyor, beygir dolabın koluna bağlanmış, çeviriyor, gıcır gıcır ses çıkıyor.
Dertli dolap niçin inlersin? diye soruyor mesela.
Dağlar ile, taşlar ile, seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlam seni diyor. Yani etrafındaki kuşun cıvıldamasında Allah’a bir tesbih ve ibadet seziyor. Dağlarda, rüzgarlarda.
İnsan etrafına dikkatli baktı mı, bunların hepsi kendiliğinden mi oluyor? Hayır, bunları olduran var. Bunları yapan var. Hiçbir şey kendi kendine olmuyor. Yani sen şöyle duydun mu ki, hani böyle rüzgâr esmiş, taşlar üst üste yığılmış, kumlar arasına sıkışmış, yağmur yağmış, kumları çimento haline getirmiş. Ondan sonra evin içinde odalar olmuş, ağaçlar savrulmuş, yerlerde sürtülmüş, düzleşmiş, gelmiş kapı olmuş, demirler menteşe olmuş.
Mümkün mü öyle bir şey? Olmaz. Bir evi mutlaka birisi yaptı, ev ondan oldu, köşk ondan oldu. Peki ev, köşk ondan oldu da şu çiçek kendi kendine mi oldu? Şu Ay, şu Güneş, şu kâinat, şu Dünya, şu ağaç, şu nizam, şu maddeler; şu Fizik’teki, Kimya’daki, Coğrafya’daki, Tarih’teki okuduğun şeyler. Kendi kendine olur mu? Düzenli şey, muntazam şey, kendi kendine olur mu? Mutlaka o intizamı ona veren yaratıcı var, onu bileceksin ve onun kudretini sezeceksin, hikmetini anlayacaksın.
Şimdi bir profesörle konuştuk güzel sanatlar konusunda üniversitede profesör. E diyor ki yani bizim ecdadımız her şeyi gayet güzel ölçmüş, biçmiş; her şeyi güzel. Evin şekli de güzel, cumbası da güzel, kafesi de güzel, malzemesi de güzel, bölümü de güzel filan. İnceledi mi insan görüyor ve seviyor ve ecdadına hayran oluyor. Aferin ya, bu kadar asırlar önce demek bu gerçekleri bulmuşlar, bilmişler ve uygulamışlar. “Bak sen, ne kadar da bilgiliymiş!” filan diye insan bir de hayret de ediyor.
Yani güzelliği, toprağın altında da olsa millet anlıyor, kazıyor, kazmayla çıkartıyor, senin bir tekme vurduğun çömlek parçasına Avrupalı milyonlar veriyor. Neden? Arkeolojik eser diye. Arkeolojik eser diye milyonlar veriyor.
Senin kapının önüne çamurlu pabuçlarını silmek için koyduğun kilimi Avrupalı gördüğü zaman milyonlar veriyor. Ay, bu tarihi bir kilim, bu kök boyayla boyanmış, şunun desenine bak. Bu yegâne, eşsiz, emsalsiz bir şey diye senin kıymet vermediğin şeylere o kıymet veriyor.
Güzelleri takip etmeye başla, anlamaya çalış, o güzeli kimin yaptığını kendine sor. Bu gülün bu güzel pembe rengini kim yaptı? Araştır bakalım. Toprağı kaz bakalım, altından kim yapmış çıkar bakalım. O güzel kokuyu o güle kim verdi?
O yaprağa bu karpuzdaki, bu kavundaki bu şekeri yapma kabiliyetini kim verdi?
Nereden geliyor? Burdur şeker fabrikasından mı geliyor karpuzun şekeri? Hayır. Nereden geliyor? Kara topraktan bu şekeri kim yaptı? Üç karış boyunda üç yapraklı, beş yapraklı bir ot yerde sürünüyor, o tarafa bu tarafa dal vermiş bir ot, içinde şeker yapmış. Bak sen bacaksıza. Bacağı bile yok. Bacaksız gördün mü bak nasıl şeker yapmış? Bir de tohum var içinde. Onu da ektiğin zaman bir dahaki sene gene oluyor.
Deli olur insan ya. Hayran olur. Mecnun olur, yani deli olur dediğim aşık olur, Mecnun’un Leyla’ya aşık olduğu gibi. Aman ya Rab, kara topraktan şeker yaptırtıyorsun şu basit bitkiye. Ya Rabbi, bir yapraktan ya Rabbi bir ağaç çıkartıyorsun. İncirin çekirdeği ne kadar? Toplu iğne başı kadar. Boyu ne kadar? On beş metre, yirmi metre. Her sene meyve veriyor.
Bizim Sapanca’daki eve bu sefer gittik, bir küfe üzüm çıkacak. Yav ben buna hiçbir şey yapmadım, hiç bakmadım, hiçbir zahmetim yok, hiçbir masrafım yok. Kendisi çıkmış balkonlara, tırmanmış teraslara, oralara sarkmış, buralara yayılmış, üstünde böyle kiloluk kiloluk çekirdeksiz üzümler. Kehribar gibi.
E bu güzel değil mi? Hiç emek sarf etmeden böyle tonlarca üzümler. Güzel bir şey değil mi? Kim yaptı bunu? Kaz bakalım şeyin altında ne var? Esrarengiz bir laboratuvar mı var bakalım asmanın kökünde? Yok.
Bunları bir tanzim eden, yaratan var. Bunlara bu kudreti veren, onu yaratan. Onu yaratanın büyüklüğüne bak. Nelere neler yaptırtıyor. Toplu iğne başı kadar bir şeyi ağaç haline getirtiyor. Şu kudrete bak. Hepsini inceliyoruz. Moleküller, atomlar, hücreler mücreler. Tamam, onlar manzarayı görmek demek ama bunları bulmak ve yapmak kimin şeyi?
On beş metreden, yirmi metreden yukarıya suyu çekemiyorsun. Neden? Tulumba buradan fazlasını çekmez diyor değil mi? Çekmiyor. Kademeli tulumba falan kullanmak gerekiyor. Yukarıya su basmak kolay bir şey değil.
Bizim köyde su yok, derede su var, deredeki suyu, köye basamıyorlar. Kolay değil amma Avustralya’da 180 metre, Amerika’da 220 metre boyunda, altındaki delikten otomobillerin geçtiği ağaçlar var, buradan duvar kadar böyle büyük ağaçlar, 220 metre yüksekliğine. 220 metre kaç kat eder? Üçe böl, yetmiş küsür kat eder. 220 metre yüksekliğe suyu nereden çıkartıyor ağaç? Oradaki yaprağa su nereden gidiyor, nasıl gidiyor? Tulumbası mı var, elektriği mi var, jeneratörü mü var, kademeli teşkilatı mı var? Nedir bu? Düşünmeye başladın mı?
Ben bu işi kendim yapmak istiyorum, cebimde param var, kesemde; kendim yapmak istiyorum de, yap bakalım, yapmak iste bir şeyi. Gör bakalım bir işin zorluğunu. En basit bir şeyi yapamıyoruz. Ağaçtan bir dal kopartıp da onu düzeltmeyi beceremiyoruz. Muntazam olmuyor, kazmanın sapı eğri, küreğin sapı bozuk, bilmem ne. Ama Allah-u Teâlâ Hazretleri her şeyi ne kadar dakik, ne kadar muntazam, ne kadar güzel yapmış. İşte onların güzelliklerini gördüğün zaman, o güzellikleri yaratan Allah’ın ne kadar güzel olduğunu anlarsın, yavaş yavaş içinde bir sevgi meydana gelir. Sevmeyi öğrenirsin. Sevmeyi bilmiyor millet. Neyi seveceğini bilmiyor. Onları öğrenirsin.
Bütün bunların hepsi ve dünyadaki başarılar, muvaffakiyetler, üstünlükler, ilerilikler, gelişmeler, süper devlet olmak neye bağlıdır?
İlme bağlıdır. Alim olmaya bağlıdır. Senin temelinde iman olursa, Allah korkusu olursa, çalışma aşkı, şevki olursa, kimseye haksızlık etmemek fikri olursa, herkese iyilik etme, hizmet etme duygusu olursa, o zaman çok güzel işler yaparsın. O zaman sen ileri gidersin. O zaman Amerika’yı, Avrupa’yı, Fransa’yı sen geçersin. Onların yaptığı alet edevat, cihazı sen yaparsın. Boş yere masraf yapmazsın. İlmi sahalarda güzel çalışmalar yaparsın. Şöyle yaparsın, böyle yaparsın.
Gelişmenin, yükselmenin temeli nedir?
İlimdir. Önce ilimdir, ondan sonra o ilme göre hareket etmektir. İlme göre hareket etmezse olmaz.
Onun için bakın Peygamber Efendimiz’in bir hadisi şerifine biz Müslümanlar olarak adam gibi sarılsaydık; ilimde böyle geri kalmazdık, üniversitelerimiz geri kalmazdı, alimlerimiz geri kalmazdı. Avrupalılardan, o bizden biraz ileri geçer geçmez niye ileri geçti diye düşünür, çaresini bulur, bu kadar geri duruma düşmezdik.
Japonya da geriydi Avrupa’nın karşısında. Avrupa’da bir sanayi inkılabı oldu, bir bilimsel gelişme oldu, teknolojik ilerleme oldu.Japonya da geriydi, arayı kapattı. Şimdi kendisi buluşlar yapıyor ve Avrupa’yı geçmiş durumda, Amerika’yı terletiyor Japonya.
Biz niye geri kaldık? Kusurumuz nerede? Neyin nesi? E bu da bir bilgi işte, bu da bir ilim. Tam iyi Müslümanlar olsaydık kim bilir ne iyi olacaktı halimiz.
Japonya’nın 19. Yüzyıl’ın sonunda; sanayinin %90’ı yabancıların elindeymiş, bizdeki gibi. Sanayinin %90’ı yabancıların eline geçmiş, Japonya hapı yutmuş. Sanayi başkasının elinde, fabrikalar başkasının elinde. Japonlar bir kızmışlar bu işe, kırk sene çalışmışlar biz bu işi yeneceğiz diye. Yüzde bir kâra razı olmuşlar.
Seminerler yapıyoruz, toplantılar yapıyoruz, oralarda öğreniyorum bunları. Ben de profesörüm ama ben de yeni şeyler öğreniyorum. Her gün yeni bir şey öğreniyorum. Kırk sene çalışmış. Sen bir dükkânda yüzde kaç kâra razı olursun? Yüzde on kâr, kâr mı deriz. Yüzde on beş kâr mı deriz. Yüzde yüz kazanıyor, yüzde iki yüz kazanıyor. Yüzde bire razı olmuşlar yani zararın bir adımcık ilerisinde, senelerce yani boğaz tokluğuna çalışmışlar, sanayiyi yabancıların elinden almışlar. Nasıl almışlar?
Yabancı dayanamamış. O kadar az kârla, burada kâr yok, bilmem ne. Tası tarağı toplayıp gitmiş veya fabrikayı satmış, gitmiş. Yüzde doksan sanayi Japonların eline geçmiş. Bak inada, bak azme, bak gayrete! Buna ne derler? Gayret derler. Bak himmete! Bu da bir çeşit himmet işte. Memleketini yabancının elinden kurtarmak için nasıl himmet sarf ediyor.
Yani reçeteyi kabul edip de uygulayan yok.
Bu hadis-i şerifi bile uygulama durumunda değiliz. Alim ol! Alim miyiz? Değiliz. Müteallim ol! Müteallim miyiz? Değiliz. Düzenli bir tahsilimiz, düzenli bir okumamız, ilim öğrenmemiz yok.
Her gün takvimin sayfasını ezberlesek evdeki çoluk çocukla bir sene içinde alim oluruz. Takvimin yaprağını ezberlesek, o kadar iddialı söylüyorum.
Her gün on sayfa kitap okuyamaz mıyız yani çoluk çocuğumuzla? Okumuyoruz. E hani nerede alim olmak, talebe olmak, dinleyici olmak? Bak, karın ve çocuğun alim mi? Değil. Talebe mi? Değil. Dinleyici mi? Değil. Seviyor mu bu işi? Sevmiyor. Bucak bucak kaçıyor. Çocuğa otur diyorsun, bir bahane buluyor, gidiyor. Hanıma otur diyorsun, bir bahane buluyor, gidiyor. Ötekisine otur diyorsun, bir bahane. Yani iş sevaplı bir şey yapmaya gelince herkesin dünya kadar işi çıkıyor, uykusu geliyor.
İmam hutbeye çıktı mı, bir şeyler, ayetler, hadisler okuyacak ya, millet horlamaya başlıyor aşağıda. Şöyle bir rahat oturuyor, ondan sonra yanındaki dirsek vurmasa horultusundan cemaat rahatsız olacak. Kusurumuz bunlar bizim. Hepimiz böyleyiz. Hepimiz birbirimize benziyoruz ya, aynı marka, made in Turkey. Onun için bu bir dertleşmedir yani kimseye bir şeyimiz yok, tencere ve kapak gibiyiz, birbirimizi bulmuşuz, uygunuz, aynı tipteniz, böyle gidiyoruz. Böyle olmaması lazım.
Peygamber Efendimiz emrediyor:
Alim ol!
Olamıyorum hocam, aklıma girmiyor.
Tamam, talebe ol!
Yapamıyorum hocam, işim var, gücüm var.
Dinleyici ol!
Hocam vaktim yok!
Olmaz. Vaktin var. Ben onu biliyorum. Bilimsel bir şeye gelince vaktin yok. İnanmam. Bin tane şahit getirsen inanmam.
Vaktimiz çok. Tonla vakit var. Öyle sabahtan akşama yirmi dört saat vaktimiz var, bir saatinde düzenli ilim okusak bir şeyler olur. Yapmıyoruz. Söylüyorum, diyorum ki, gittiğimiz kasabalarda, ey cemaat, vaaz istiyorlar benden, tamam, Esad Hoca güzel konuşur, çıkıyor, vaaz veriyor, tamam hocam, güzel söyledin. Ahdediyorum, söz alıyorum, anlaşma yapıyorum, diyorum ki bak sizinle anlaşmam var, her gün üç sayfa bir şey öğrenin, üç ayet öğrenin, bir hadis öğrenin. Tamam mı diyorum, tamam diyorlar. Git bakalım imtihan et.
Üç sene önce bir semtine gittim İstanbul’un, oradaki arkadaşlara dedim ki:
Bakın buraya ikinci gelişimde sizi İnnâ fetahnâ leke Sûresi’nden imtihan edeceğim, ezberleyin! dedim. Aradan üç sene geçti. Şimdi onlara gitsem daha çoğu ezberlememiştir. Çok mu zor İnna fetahnâ leke Sûresi? Değil. Ezberleyen Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezberliyor. Çalışmıyoruz. Metotlu çalışmıyoruz, prensipli çalışmıyoruz. Tuttuğumuz prensibi götürmüyoruz.
Peygamber Efendimiz’in sözünü bir daha hatırlatıyorum:
Ya alim ol, ya talebe ol, ya dinleyici ol ya da bunları sev! İlmi sev, alimi sev, talebeyi sev, destekle! Kesenin ağzını aç hiç olmazsa, yardımcı ol. Bir talebe okut, bir kitap bastır.
Turist gelmiş Süleymaniye Camisi’nde sırt üstü yatmış, kubbeyi inceliyormuş. Herkes etrafında toplanmış, bu turist buraya niye yattı, yukarıya niye bakıyor filan, bir tanesi yarım yamalak İngilizceyle demiş:
Nasıl, güzel mi? Güzel. Siz böyle bir cami yapabilir misiniz?
Biz bunu bin beş yüz ellili, atmışlı senelerde yapmışız. Siz böyle bir cami yapabilir misiniz?
Demiş ki:
Şu kubbe var ya,tamam var, Süleymaniye’nin kubbesi. Onu ters çevir, çevirdik farz edelim, içine altın lira doldur, silme. İşte o kadar para olursa yaparız. demiş. Her şey paraya dayanıyor. Süleymaniye Camii’ni yapamaz mıyız şimdi? Yaparız şimdi. Paraya dayanıyor. Kocatepe Camii’ne başladık, Pakistan yardım etti, Suud yardım etti, filanca yardım etti. İlk kurucuları biziz orada derneğin, ilk şeylerinde bizim de payımız var Ankara’da. Kaç sene sonra bitti? Benim ne dernek üyeliğim kaldı, ne hizmetim kaldı oralarda. Ben başka yerlere göçtüm.Neden sonra yeni yeni bitiyor daha. Kolay değil bu şey, para istiyor.
Her şey paraya dayanıyor ama parasız yapılacak şeyler de var, onları da yapmıyoruz.
Kesenin ağzını aç; ilmi seviyorsan, alimi seviyorsan, talebeyi seviyorsan sen de parasal yönden destekle. Mali bakımdan yardımcı ol sen de hiç olmazsa. Sev onları. Ben talebeyi seviyorum, ben hocaları seviyorum. İlmi seviyorum. Din ilimlerinin yayılmasını seviyorum, istiyorum.
Bir insanın alim olarak yetişmesine gayret etmek de, hayra delalet etmek de sevaplı bir şeydir.
Sizden de söz alalım da: Her gün birkaç ayet öğrenmeye söz veriyor musunuz? İnşallah. Allah yardım ederse. Her gün birkaç ayet öğrenin, birkaç hadis öğrenin, bir takvim yaprağını mutlaka evde çoluk çocuğunuzla okuyun, şöyle dini bir takvimin yaprağını, hiç olmazsa bir ayet, birkaç şey orada vardır.
Velâ teküni’l-hâmisete, fetehlek. Beşinci olma, helâk olursun! diyor. Alim olmayan, talebe olmayan, dinleyici olmayan, bunlarla ilgilenmeyen insan hem dünyada helak olur, neden? Geri kalır. Geri kalmış ülkeler sıralamasına bak, süper ülkeler, ileri ülkeler, geri kalmış ülkeler. Bak bakalım kimler süper, ileri; kimler geri. Maalesef İslam ülkeleri geri kalmış.
Gezdim diyar-ı küfrü, beldeler, kâşâneler gördüm.
Dolaştım mülki İslamı, bütün viraneler gördüm.
Ziya Paşa söylüyor işte bundan, bir asırdan fazla önce yaşamış insan. Dolaşmış Avrupa’yı, hani o zaman Osmanlı vardı, padişah vardı, para vardı, pul vardı ama tabii Osmanlıya saldıran düşmanlar vardı, masraflar vardı filan. İslâm diyarını dolaşmış, ne görmüş? Viraneler görmüş, yıkık, dökük, harap. Avrupa’yı dolaşmış, neler görmüş? Beldeler, kâşâneler, mâmur yerler görmüş.
E onlar da insan, onlar da yiyorlar, içiyorlar. Niye?
Çok çalışıyorlar, metodlu çalışıyorlar, ilme sarılıyorlar. Bilimsel yönden bir şeyi iyi hesaplıyorlar, kâr-zarar hesabı yapıyorlar, kârlı olan şeye yürüyorlar, kârsız olan işten geri duruyorlar, her şeyin ölçüsünü ilim gösteriyor, yolunu ilim gösteriyor. Bizde? Bizde öyle değil. Bizde her şey keyfe kalmış oluyor.
Onun için ilme sarılın! Şahsen ilme sarılın, yükselirsiniz. Ailece ilme sarılın, yükselirsiniz. Dini bakımdan ilme sarılırsınız, Allah’ın sevgili kulu olursunuz, evliya olursunuz, dünyevi bakımdan ilme sarılın; meşhur bir insan olursunuz, yüksek bir insan olursunuz, zengin bir insan olursunuz. Hem dünyada hem ahirette yükselmenin, ilerlemenin şartı ilimdir aziz ve kıymetli kardeşlerim.
Allahu Teâlâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.09.1995 -
Camide Namaz Kılmak,
22.01.1995 -
Alimlerin Vazifeleri ve
