04.08.1996 - Hastalık, Mahşer Günü, Mal Sevgisi, Dünya Tasası

04.08.1996 - Hastalık, Mahşer Günü, Mal Sevgisi, Dünya Tasası
Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne’t-tâûne rahmetü rabbiküm ve da’vetü nebiyyiküm ve mevtü’s-sâlihîne kableküm ve hüve şehâdetün.
“Hiç şüphe yok ki taun hastalığı sizin Rabbinizin size rahmetidir, peygamberinizin daveti/duası ve sizden önce yaşayan ümmetlerin salih kimselerinin ölüm şekli budur. Bu taun, şehitliktir!”
Muaz radıyallâhu anh’ten rivayet olunmuş. Hastalar için bir bakıma müjdeli bir hadîs-i şerîf.
Taun; yaygın bir hastalık, salgın bir hastalık, bir beldeye geldi mi ondan ona, ondan ona bulaşıyor, ahalinin bir kısmını götürüyor, toptan götürüyor! Veba diyorlar. Bu hastalık bir şehre girdi mi büyük ölçüde ölümlere sebep oluyor. Taun hastalığına tutuldu mu, o zaman tedavisini de bilemiyorlardı. İnsancıklar sapır sapır dökülüyordu ve vefat ediyorlardı. O beldeden kalksa öbür tarafa gitse bu hastalığı o tarafa da bulaştıracak, bulaştırmak da olmuyor. Yerinden kıpırdayamıyor. Karısı hastalanmışsa kendisine bulaşıyor, çocuğuna bulaşıyor derken bir böyle afet!
Ama Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne buyuruyor?
İnne’t-tâûne rahmetü rabbiküm. “Taun, sizin Rabbinizin size rahmetidir.”
Neden?
Mükâfatı çok da ondan. Allah hastalara çok mükâfat veriyor. Hasta oluyor, öteki adam sağlam geziyor, bu hasta. Allah sağlama vermediği ecri, sevabı, mükâfatı hastaya veriyor. Hastalık hayatın cilvesi. Gıcır gıcır makine alıyorsun, o bile bozuluyor. Sıfır kilometre araba alıyorsun, arıza yapıyor, bir yeri çatlak çıkıyor. Hadi bakalım İmalat hatası olabiliyor. İnsanoğlu da çok mükemmel bir alet ve makine, çok mükemmeldir.
Neden mükemmel?
İnsan, kendi kendini tamir edebilen bir cihaz. Başka makinelerde böyle bir şey yoktur. Makine bozuldu mu çat oturur. Makine kendi kendisini tamir etmez. Ama insanoğlunun vücudu kesilen yeri tamir ediyor. Doktorlar bunu çok iyi bilir. Hastalığı yeniyor, mücadele ediyor. Çok mükemmel, harika! İnsan vücudunun karşısında hayran olmamak mümkün değil! Hastanede bazen levhalar benim hoşuma gider. İnsan vücudu; insanın sinir sistemi, insanın kas sistemi, kas teşkilatı sistem demeyeceğiz- sinir teşkilatı, kas teşkilatı, kemik teşkilatı, teşekkülâtı, hepsi harika! Kasların kemiklere eklenmesi, kemiklerin sanatkârâne girintisi çıkıntısı, hepsinin içinden sinirlerin geçeceği deliklerin vs. yaratılmış olması ne mükemmel! Dümdüz bir kemik değil. Koyunun paçasını vs. yediğin zaman görüyorsun, girintisi çıkıntısı var, deliği var.
Bu delik niye burada? Sakat mı?
Hayır, buradan sinir geçiyor, öbür taraftan ilik geçiyor, hepsi mükemmel. İnsanoğlunun şahane bir vücudu var. Ama arızalanır. Bazen tamir eder, bazen tamir edemez.
Bir [müslüman] hastalandı mı Allah defterine sevap yazmaya başlıyor. Hastanın uykusu ibadet. Ziyarete gidiyorsun:
“Kusura bakmayın, uyuyor, içeride uyuyor…”
“Ah!.. Vah!..” filan derken, dalıyor uyuyor. Uykusu ibadet!
“Namaz kılmıyor; uyuyor…”
Olsun, uykusu ibadet. İniltisi tesbih:
“Ihh, aah…” Tespih sevabı yazılıyor. Subhanallah, lâ ilâhe illallah, elhamdülillah demiş gibi iniltisi tesbih!
Duası makbul! Duasını almaya çalışacaksın, hastayı ziyaret edeceksin, çiçek vs. doktorların müsaade ettiği şeyi götüreceksin. Duasını alacaksın, ziyaretten de memnun olurlar. Alnına elini koyacaksan, elini tutacaksın; “Nasılsın? Bana dua et…” diyeceksin. Çünkü o ,üstün durumdadır. O nazlı durumda, Allah onun duasını kabul ediyor. “Asıl sen bana dua et. Benim durumum daha fena, ben sıhhatliyim, günahkârım, sen hastasın.”
Hastanın günahları da siliniyor. Defteri tertemiz; günahları siliniyor, sıfırlanıyor. Hadi bakalım işe yeniden başla, deniliyor.
Taun salgın bir hastalık.
“Bizim sülaleden şu kadar insan öldü…”
Ne yapalım, Allah da ona şehit sevabı verir. O hastalara da şehit sevabı veriyor.
İnne tâûnu rahmete rabbüküm. “Rabbimizin bir rahmetidir.”
Hastalık ama sonucu, âhiret bakımından hayır geldiğinden Allah’ın rahmeti.
Ve da’vetü nebiyyiküm “Peygamberlerinizin daveti.” “Duası” demek.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini severdi. Ümmetinin iyi hâlde olmasını isterdi. Ve ümmetinin kötü bir şekilde ölmemesini, ahir ömrünün, vefatının kötü olmamasını, şehit olarak, iyi derecelerle geçmesini isterdi ve dua ederdi. Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Taun Rabbinizin rahmetidir, Peygamberiniz’in duasıdır.” Ve mevtü’s-sâlihîn. “Salih kimselerin ölüm şeklidir!”
Taundan ölür, şehit defterine yazılır. Salihlerin ölümü budur.
Mevtü sâlihîne kableküm. “Sizden önce yaşayan ümmetlerin, salih kimselerinin ölümü budur.” Ve hüvel şehadetün. “Ve bu taun şehitliktir!” Taundan ölen, şehit sevabı almış olur.
Muaz radıyallâhu anh’ten.
Allah’tan hastalık istenir mi?
İstenmez.
Gelince ne yapılır?
Kaderdir ne yapalım, diye sabredilir, dua edilir. İnsan bazen sağlıklı oluyor, sağlıktan imtihan geçiriyor. Bakalım sağlıklıyken azacak mı, yoldan mı çıkacak, oyun mu oynayacak, zina mı edecek, kumara mı dalacak, zalimlik mi yapacak, adam mı dövecek, yol mu kesecek?.. Bu sağlıklı, afiyetli durumdan imtihan! Bazen de hasta oluyor, bakalım hasta olunca sabır mı edecek, isyan mı edecek, Allah’ın kaderine razı mı olacak, Allah’a karşı mı gelecek, söylenecek mi söylenmeyecek mi?.. O da bir imtihan.
Allah bazen zenginlik veriyor: Bakalım azacak mı? Aynı insana fakirlik veriyor: Bakalım fukara-i sâbirînden olacak mı?
Kimisi fakirken ibadet ediyor ediyor, para kazanmaya başlayınca yoldan çıkıyor. Adam zenginleşiyor, karısını aldatmaya başlıyor.
Niye?
Para kazanıyor. Zaten birtakım kötü kadınlar da hemen para kazanan insanları balık avlar gibi avlıyorlar. Biliyorlar falanca adamın dükkânı güzel, vitrini ışıl ışıl. “Tamam, ben şuraya müşteri olarak gireyim, şunla bir tanışayım, baştan çıkartayım…” diyor. Ekseriyette kuyumcu mu, zengin mi, falanca mı, filanca mı, fabrikatör mü, meşhur mu, parasının olduğu kesin mi; onu buluyorlar ve aldatıyorlar. Bakıyorsun bir aile faciası, bakıyorsun karısını aldatıyor, bakıyorsun kötü yollara düşmüş filan.
Neden?
Zenginlik bazı insanlara yaramıyor, imtihanı kaybettiriyor. Zenginlik de imtihanı kaybediyor. Onun için Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
“Şükrünü eda edebileceğin az bir; mal seni azdıracak çok bir zenginlikten daha hayırlıdır!”
Hayırlısını istemek lazım:
Yâ Rabbi, bana evlat ver, hayırlısını ver; para ver, hayırlı para ver; mevki makam vereceksen hayırlısını ver; hayırlı ömür ver. Her şeyin hayırlısını istememiz lazım.
Taun, veba hastalığı geliyor, bir şehri kırıp geçiriyor, ahalisi salgın hâlde ölüyor. Ama;
“Taun Rabbinizin rahmetidir, Peygamberinizin duasıdır. Sizden önceki salihlerin ölüm şeklidir ve şehitliktir!”
Enteresan -ilginç veya alaka çekici- enteresan değil.
Buradan ne ders çıkartacağız?
Hastalanırsak isyan etmek yok; sabır, sabretmek var.
Sabır ne zaman oluyordu?
Bela geldiği ilk zaman, ilk zamanda imtihanı kaybetmemeye dikkat edeceksiniz. Direksiyonu bocalamayacaksın, uçuruma çevirmeyeceksin. Dikkat edeceksin, freni yavaş yapacaksın, direksiyona hâkim olacaksın, arabayı çarpmayacaksın, toslattırmayacaksın! Sabredilecek şeye sabretmek lazım.
İnne’l-âre le yelzemu’l-mer’ete yevme’l-kıyâmete hattâ yekûle yâ rabbi le irsâlüke bî ile’n-nâri eyseru aleyye mimmâ elkâ ve innehû le ya’lemu mâ fihâ min şiddeti’l-azâb.
Hâkim’in Müstedrek’inden, Câbir radıyallâhu anh’ten rivayet edilmiş.
“Muhakkak ki utanç, utanmak, arlanmak kıyamet gününde kişiye ârız olacak, kişi Rabbinden öyle utanacak ki nihayet bu utanmasının şiddetinden kendisi, cehenneme atılanların ne kadar azap çektiğini bildiği hâlde diyecek ki; ‘Yâ Rabbi, benim karşılaştığım şu utanç verici durumdan beni cehenneme göndermen, bana daha hafif gelecekti!’”
Bu da hatırınızda yer edecek, bir mâna.
Arapça’da âr ne demek?
Utanmak demek; Ayın, elif, re. “Utanç, utanmak, arlanmak.”
İnne’l-âre le yelzemu’l-mer’e yevme’l-kıyâmete. “Muhakkak ki utanmak kıyamet gününde kişiye ârız olacak.”
Kişi Rabbinden öyle utanacak ki!..
Neden?
“Dünyada neler ettin?”
Kapalı kapıların arkasında, gizli gizli yerlerde neler etti? Âhirette hepsi ortaya çıkacak. İnsan âhirette Rabbinden öyle utanacak öyle utanacak ki...
Hem Rabbinden utanır -Allahualem- hem de mahşer halkından utanır.
Mahkeme alenî olmuyor mu?
Mahkeme aleni oluyor.
Sevaplar, günahlar, iyi ameller, kötü ameller ortaya açılmıyor mu?
Açılıyor.
Mahşer halkı görmüyorlar mı?
“Tuh, utanmaz sen böyle miydin ya, biz de seni adam sanıyorduk!” demiyorlar mı, demeyecekler mi? Bazı insanlar mahşer halkına rezil rüsva olmayacak mı?
Olacak.
Hattâ yekûle yâ rabbi le irsâlüke bî ile’n-nâri eyseru aleyye mimmâ elkâ. “Ve insanlar öyle utanacaklar ki insanlara utanma öyle arız olacak ki nihayet bu utanmasının şiddetinden; ‘Ey benim rabbim! Karşılaştığım şu utanç verici durumdan, beni cehenneme göndermen bana daha hafif gelecekti. Keşke beni cehenneme gönderseydin!’ diyecek.”
Ve innehû le ya’lemu mâ fihâ min şiddeti’l-azâb. “Kendisi cehenneme atılanların ne kadar azap çektiğini bildiği hâlde böyle söyleyecek!”
“Allah beni cehenneme şimdi atsın!..”
İmanı zayıf insanlar var, böyle diyorlar. Allah saklasın, cehennemden korkmuyor. Uzakta ya, şu anda şiddetini hissetmiyor ya, şimdi keyfi tıkırında ya, dünya hayatında, olacağına inanmıyor ya onun için;
“Ne olacak ya, Allah beni atsın cehenneme!..”
Oraya atılınca görecek. Oraya atılınca cehennemin ne kadar şiddetli olduğunu görecek.
“İnsanoğlu cehennemde azabın ne kadar şiddetli olduğunu bildiği hâlde utancı o kadar artacak ki Allah’a; ‘Yâ Rabbi, keşke beni muhakeme ederken böyle utandıracağına doğrudan doğruya cehenneme atsaydın! O daha hafif gelir, çok mahcup oldum, çok utandım!’ diyecek.”
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Onun için geceleri kalkalım, gözyaşları içinde Allah’a dua edelim:
“Aman yâ Rabbi, benim ayıplarımı faş etme, beni insanların karşısında mahcup duruma düşürme, kıyamet gününd,e mahşer halkının karşısında rezil rüsva eyleme!” diye dua edin. Çünkü bu bir ihbar! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz haber veriyor. Günahkârlar utanacak, Mahkeme-i Kübra’da suçlar ortaya atıldığı zaman insanlar utanacak.
Allah bizi utanılacak işler yapmaktan korusun.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Ebşirû fe-vallâhi le-ene min kesreti şey’i ahvefu aleyküm min kılletihî. Vallâhi lâ yezâlü hâze’l-emru fîküm hattâ tufteha leküm ardu fârise ve’r-rûmi ve ardu himyere ve hattâ tekûnû ecnâden selâseten: cünden biş-şâmi ve cünden bi’l-ıraki ve cünden bi’l-yemeni ve hattâ yutâ raculü’l-miete dînârin fe-yetesahhatahâ.
Bu hadîs-i şerîf Hulvânî’, Abdullah b. Havâled tarafından rivayet edilmiş, oraya kaydedilmiş.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurun, bakın, dinleyin, ne diyor:
Ebşirû. “Size müjdeler olsun, müjdelenin!”
“İçiniz müjde dolsun, şenlenin, şen olun! Müjdeler olsun!”
“Size bazı bilgiler vereceğim, ondan sevineceksiniz. Sevinin, müjdeler olsun!”
Fe-vallâhi. “Ama Allah’a yemin ederim ki...” Le-ene min kesreti şey’i ahvefu aleyküm min kılletihî. “Ben size karşı, sizin hakkınızda bir şeyin çok olmasından, elinize çok geçmesinden, az olmasından daha ziyade korkuyorum.”
“Müjdeler olsun, çok nimetlere mazhar olacaksınız; ama vallâhi ben çok şeylere nâil olmanızdan daha çok korkuyorum. Çok şeylere sahip olmanızdan, az şeye sahip olmanızdan daha çok korkuyorum.”
“Keşke az olsa da sapıtmasanız. Çoğu görüp de şımarmasanız.” demek istiyor gibi...
Vâllahi. Yine yeminle söylüyor: Lâ yezâlü hâze’l-emru fîküm. “Bu iş, sizin içinizde devam edecek.”
“Bu din sönmeyecek. Bu benim attığım temel yükselecek. İslâm ilerleyecek. Müslümanlık boğulmayacak. Kâfirler, müşrikler bunu tepeleyemeyecekler. İslâm yayılacak.”
Peygamber Efendimiz öyle diyor: “Bu iş içinizde devam edecek. Bu benim size öğrettiğim İslâm, bu iman sönmeyecek, devam edecek, yayılacak.”
Hattâ tufteha leküm ardu fârise. “Persler’in, Sasaniler’in toprakları size açılacak, fetholunacak.” Ve’r-rumi. “Anadolu’daki Bizanslar’ın toprakları sizlere fetholunacak, açılacak.”
Fetih demek; “Allah size oraların kapılarını açacak, oralara sahip olacaksınız. Ama cihatla ama anlaşmayla…”
Ve ardu himyere. Yani Yemen tarafları...
Peygamber Efendimiz; “Şu anda Mekke’de, Medine’desiniz; ama bu iş sönmeyecek, gelişecek. Şam’ı, İran’ı, Anadolu’yu, Yemen’i fethedeceksiniz.” diyor. Daha müslümancıklar bir avuç iken, o zamandan... Hem de nasıl söylüyor?
“Vallâhi!” diye yeminle söylüyor. Çünkü Allah bildirmiş, o da onun öyle olacağını gözüyle görmüş, gönlüyle bilmiş, inanmış, onun için yeminle söylüyor.
Ve hattâ tekûnû ecnâden selâseten. “Üç ordu olacaksınız, üç bölük olacaksınız.”
“Bir bölüğünüz Şam’da, bir bölüğünüz Irak’ta, bir bölüğünüz Yemen’de olacak.”
“Bir ordu yetmeyecek de ,üç tarafa ordularınız yerleşecek. Çeşit çeşit ordugâhlar kuracaksınız, oralardan fütuhât ilerleyecek.
Hakikaten öyle oldu. Irak’a geldiler. Bağdat şehrini o zaman kurdular. Bağdat yoktu, müslümanlar tarafından kuruldu. Kûfe’yi kurdular. Yuvarlak bir planla kurdular. Etrafını kale gibi çevirdiler, o şehirleri öyle kurdular. Ordularını yerleştirdiler. İran’da birçok yerler fethettiler, oraları ordugâh yaptılar. Horasan’ı fethettiler, oralarda ordugâhlar yaptılar. Bu tarafta da Şam’da; Mısır’ı, Libya’yı, Tunus’u, Cezayir’i, İfrikiya eyaletini, bütün oraları fethettiler. Ta Atlas okyanusuna kadar vardılar.
Ukbe b. Nâfi hazretleri -hâli hiç gözümün önünden gitmiyor- devesini Atlas okyanusuna sürmüş, dehlemiş. Deve gitmiş gitmiş gitmiş... Tabii denizin içinde kenar biraz sığ ama gittikçe derinleşiyor. Devenin de ayakları yüksek, gidebildiği kadar gitmiş; aşağısı daha derin olduğu için bir noktada durmuş. Orada denizin içinde ellerini kaldırmış, demiş ki;
“Yâ Rabbi! Karşıma şu uçsuz bucaksız deryayı çıkartmasaydın, senin dinini daha ötelere de götürecektim!”
Koca Afrika dar gelmiş. O atların develerin adımlarıyla biter mi o mesafeler?
Ama bitmiş. Koca Afrika dar gelmiş, Atlas okyanusuna devesini sürmüş, diyor ki;
“Yâ Rabbi! Senin dinini yaymak için, daha uzağa da giderdim; ama önüme şu uçsuz bucaksız deryayı çıkarttın, takıldım kaldım. İşte devem buradan ileriye gidemiyor. Ötesi de uçsuz bucaksız derya...”
Yemen tarafları, Afrika’nın aşağı tarafları fethedildi. Tarihini bilemiyoruz; ne zamanlar, kimler oralarda ne hükümdarlıklar kurmuşlar, ne işler yapmışlar?
Mesela ben Amerika’ya gittiğim, zaman orada makaleler topladım, oradan öğrendim. Müslümanlar Afrika’da çok büyük bir imparatorluk kurmuşlar. Bu imparatorlardan bir tanesinin oğlu bilmem kaç yüz tane gemiyle ,deniz içindeki nehirlerden faydalanarak garba doğru gitmiş. “Deniz içindeki nehir” dediği, akıntılar... Akıntılardan faydalanarak garba doğru yani Atlas okyanusunun ötesine doğru, “Bakalım nereye gideceğiz?” diye gitmiş. Karşı tarafı bulmuşlar ve oradan bazı gemiler geriye gelmiş. Büyük bir imparatorluk. Bu imparatorluğun konak yerleri, ticaret yolları varmış. Ne medeniyetler kurulmuş da Avrupalılar oraları yakıp yıktıktan sonra esir aldılar, Amerika’ya götürdüler, tarlalarda ırgat olarak çalıştırdılar. Kimsenin haberi yok! Müslümanların müslümanlardan haberi olmaması; kardeşlik, haberleşme, yardımlaşma olmaması yüzünden o haller oldu.
Hadîs-i şerîfe dönelim:
“Vallâhi ben sizin çok şeylere sahip olmanızdan daha çok korkuyorum.
Fakirliğinizden daha çok korkuyorum. Azlığınızdan daha çok korkuyorum çok şeylere sahip olmanızdan.
Bu iş gelişecek. Persler’in/İranlılar’ın toprakları size fetholunacak. Romalılar’ın toprakları size fetholunacak. Yemenliler’in toprakları size fetholunacak. Bir ordugâh Şam’da, bir ordugâh Irak’ta, bir ordugâh Yemen’de olacak. İçinizden bir adama 100 dinar -altın para, şıkır şıkır, sarı sarı- verilecek de yine; ‘Bu kadar az para verilir mi?’ diye kızacak, sinirlenecek, tepesi atacak. O kadar bollukta olacaksınız. Bu günler gelecek. Çok rahatlıklara ereceksiniz. Ama ben sizin bolluk içinde olmanızdan daha çok korkuyorum.” diyor.
Neden?
İnne’l-insâne le-yetğâ en reâhu’steğnâ.[1]
İnsanoğlu zengin oldu mu şımarır,
Çok oldu mu, insan şaşırır. Şeytan insanı azdırır.
Azdırmak da âhirette zarar verdiğinden Efendimiz sevmiyor. Şaşırtacak, tuğyan ettirecek çokluk yerine, ölçülü bir miktarda, az olsa razı, Peygamber Efendimiz onu tercih ediyor.
Muhterem kardeşlerim!
Buradan şu ders çıkıyor: Malın çokluğuna heves etmeyin. Malı helalden kazanmaya gayret edin. Harama sapmayın. Dünyaya meyletmeyin. Allah zaten nasibiniz olan rızkı, malı verecek. Ne aç kalırsınız, ne açık kalırsınız. Âhiretiniz mahvolmasın. “Çok kazanacağım! Şöyle olacak, böyle olacak...” diye haramlara, günahlara bulaşmayın.
İnne’l-abde le-yü’ceru fî nafakatihî küllihâ illâ fi'l-binâi.[2]
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“Kul sarf ettiği her masraftan, kesesini açıp harcadığı her şeyden ecir kazanır, sevaba nail olur.” Evine bir şey aldı, sevap kazanır. Ana babasına bir şey aldı, sevap kazanır. Birisine bir şey ısmarladı, sevap kazanır. İkramda bulundu, sevap kazanır. Kesesini açtı da masraf yaptı mı, her şeyden sevap kazanır. “Binaya harcamasından sevap yok, bina hariç.”
İslâm lüks binayı istememiş, teşvik etmemiştir. Peygamber Efendimiz o tarafı teşvik etmemiştir.
Ne olacak?
Sade, ihtiyaç kadar olacak. O paralar lükse harcanmayacak, İslâmî hizmetlere harcanacak diye.
Birisi çook güzel bir köşk yaptırmış. Lüks mü lüks, geniş mi geniş; bahçesi güzel, havuzu var, balkonu var, vesaire vesaire... Arif bir zatı almış yanına, gel bir bina yaptım, gör diye. Gezmiş.
“Nasıl buldun?” demiş.
Arif de “Yazık etmişsin.” demiş. “Yazık etmişsin. Keşke bu dünyada ev yapacağına âhirette köşk yapsaydın. Keşke bu kadar dünyalık masrafı yapacağına, bunu İslâmî bir hayra sarf etseydin. Bu israf, şatafat, gösteriş olmuş.” filan diye söylemiş. Bina durumu böyle. Binayı pek İslâmiyet teşvik etmemiş.
Bir hadis daha okuyalım.
İnne'l-abde izâ kâne hemmuhü’d-dünyâ ve sedemühû efşa’l-lahu day’atehû ve ce’ale fakrahû beyne ‘ayneyni fe-lâ yusbihu illâ fakîran velâ yumsî illâ fakîran. Ve inne'l-abde izâ kâneti’l-âhiretü hemmehû ve sedemehû ceme’a’l-lahu lehû day’atehû ve ce’ale ğınahu fî kalbihî fe-lâ yusbihu illâ ğaniyyen ve lâ yumsî illâ ğaniyyen.[3]
Enes radıyallâhu anh’ten.
Peygamber Efendimiz, çok önemli bir hususu bize bildiriyor.
“Kulun ; hedefi, meramı, arzusu, tasası, işi dünya olursa Allah onun ihtiyacını genişletir. İhtiyaçtan ihtiyaca düşürür, ihtiyacı artar. Kayıplarını arttırır. Kayıplarını buldurtmaz. 'Sen fakir olacaksın, fakirsin.' filan diye fakirliği, fakirliğini gözü önüne serer. Aklı, fikri, tasası işi dünya olunca; sabahleyin fakir olarak sabahlar, akşamleyin fakir olarak akşamlar.”
Bunun aksine;
Ve inne'l-abde izâ kâneti’l-âhiretü hemmehû ve sedemehû. “Kulun; tasası, meşgalesi âhiret olursa, âhireti kazanmak olursa, o zaman;” Ceme’a’l-lahu lehû day’atehû. “Allah darmadağın işlerini derler, toparlar, düzene sokar, işlerini rastgetirir.” Ve ce’ale ğınâhu fî kalbihî. “Gönlüne zenginliği yerleştirir. Zengin olarak sabahlar, zengin olarak akşamlar.”
Muhterem kardeşlerim!
Bu hususta çok hadîs-i şerîf vardır. Biz müslümanlar olarak âhiretin ehilleriyiz, âhiretin adamlarıyız. Biz âhireti kazanmaya, cenneti kazanmaya çalışmalıyız. Cenneti kazanmanın tasasını kafamıza yerleştirmeliyiz. Cehenneme düşmemenin, dikkatini aklımıza almalıyız. Âhiretin ebedî olduğunu, âhirette Allah’ın sevdiği durumda olmayı, mükâfatına ermeyi hedef almalıyız.
Bu dünya fânidir; gelip geçicidir. Aklımız, fikrimiz, tasamız; bu dünyaya yönelik olmamalı. Bu dünya bizi âhiret kazancına götürecek bir zamandır, mekândır, alettir, vasıtadır. Biz bu dünyada elimize geçenleri güzel kullanarak, zamanımızı güzel değerlendirerek, alet ve imkanlarımızı İslâmî hizmetlere yönelterek âhireti kazanırız. Ama bu dünyanın kendisi bizim amacımız, gayemiz, hedefimiz, arzumuz değildir. Eğer bir insan dünyaya böyle yönelirse; Allah onun işlerini dağıtır ve onu gönül bakımından, akıl bakımından daraltır, fakirleştirir. Hep fakirlik duygusu içinde yaşatır. Sabah fakir olarak sabahlar, akşam fakir olarak akşamlar. Ama insanın gayreti, himmeti, tasası, işi, uğraşı; âhireti kazanmak olursa, o zaman Allah onun hem işlerini rast getirir, hem de gönlünü zenginleştirir. Sabah akşam, dünyanın en zengin insanı gibi rahat sabahlar, rahat akşamlar. Bu çok mühim bir şey. Hepimiz âhiret ehliyiz, hepimiz âhireti kazanmaya çalışmalıyız.
Allah hepinizden razı olsun. Allah hepimizi gerçekleri görüp, istediği yolda yürümeye muvaffak eylesin. Hepimize, gerçeklere uymayı nasip eylesin. Günahlardan haramlardan hepimizi korusun.
[1] Alak, 96/6-7
[2] İbn Mâce, "Zühd", 13, r. 4163; Ahmed b. Hanbel, V, 110, r. 21069; İbn Hibbân, Sahîh, VIII, 34-35, r. 3243; Beyhakî, Şu’abu'l-îmân, XIII, 225, r. 10232; Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, IV, 61, r. 3632; Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-usûl, I, 256; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, VII, 112, r. -1; Hennâd, ez-Zühd, II, 374; Gümüşhânevî, Râmûz, 104, r. 5.
[3] Tirmizî, "Sıfatü'l-Kıyâme", 30, r. 2465; Beyhakî, Şu’abu'l-îmân, XII, 542-543, r. 9858; Taberânî, el-Mu'cemü'l-evsat, VI, 123, r. 5990; Hennâd, ez-Zühd, II, 354; Gümüşhânevî, Râmûz, 104, r. 6.
30.10.1994 -
Cahillik, Tefekkür
29.09.1994 -
Halim Selim Sahibi
