24.04.1994 - İmanın En Şereflisi, Emin Olunmak, Hocaya Saygı, Hicret

24.04.1994 - İmanın En Şereflisi, Emin Olunmak, Hocaya Saygı, Hicret
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Eşrefü'l-îmâni en ye'meneke'n-nâsu ve eşrafü'l-islâmi en yesleme'n-nâsu min lisânike ve yedike ve eşrafü'l-hicreti en tehcüra's-seyyiâti ve eşrefü'l-cihâdi en tuktele ve yü'kara ferasüke.
Ve zâde eşrefü'z zühdi en tesküne kalbüke mâ ruzikte vene eşrafe mâ elü minellâhi azze ve celle'l-âfiyete fi'd-dünyâ ve'l-âhirati. 'An ibni Umer radıyallahu anh.
Sadaka Resûlullah fîma kâl ev kemâ kâl.
Okuyacağımız hadis-i şerifler Râmûzü'l-ehâdîs kitabımızın 72. sayfasının birinci hadis-i şerifi ve okuyabildiğimiz kadar devamı olacak.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu metnini az önce okuduğum İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş olan hadis-i şerifte buyuruyor ki...
Ezberlenecek, hatırda kalması gereken, başkalarına da anlatmanız uygun olacak olan bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Eşrefü'l-îmâni en ye'meneke'n-nâsü. "İmanın en şereflisi…" Yani herkesin bir imanı var, bunların fazileti, şerefi ve derecesi farklı. "En şerefli olan, en üstün olan iman." En ye'meneke'n-nâsü. "İnsanların senden emin olmasıdır." Sana güvenmesidir, sana itimat edebilmesidir. İmanın en kuvvetlisi budur. Güvenmek, emniyet hissi duymak kelimesi de iman kelimesiyle emine kökünden olarak birbiriyle ilgili ilgili.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in başka hadis-i şeriflerde mesela başka türlü anlatımları var.
Efdalü'l-îmâni en ta'leme ennellâhe me'ake haysü mâ künte. "İmanın en faziletlisi, sen her nerede olursan ol Allah'ın senin yanında olduğunu, seni gördüğünü bilmen ve ona öyle inanmandır." Bir başka hadis-i şerifinde en üstün iman budur diyor.
Burada ise diyor ki; "İnsanların sana güven duymasıdır." Senden emin olmasıdır, senden korkmamasıdır, senden kuşku duymamasıdır, senden acaba bir iş çıkar mı diye çekinmemesidir.
Burada imanın sonucu, tezahürü anlatılmış oluyor. Yani sen öyle bir mü'min olacaksın ki, bu imanının gereği olarak öyle bir insan hâline geleceksin ki kurtlar, kuşlar, insanlar, canlılar senden korkmayacak, sevecek seni, sana itimat edecek, güvenecek sana. Senin yüzüne bakınca, "Bundan bana bir zarar gelmez." diyecek.
Mesela Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiği zaman, birisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ilk defa yüzünü görmüş, demiş ki:
"Dur bakalım peygamber denilen bir şahıs bizim şehrimize gelmiş, gideyim şu şahsı göreyim."
Diyen kim?
Alim bir kimse. Yani ehli kitaptan, Tevrat'ı filan okumuş, bilgili bir kimse. Sıradan bir insan değil. Ve Peygamber Efendimiz' in toplantı yaptığı eve gitmiş. Kapıdan şöyle içeri girmiş, Peygamber Efendimiz' e bakmış muhterem kardeşlerim, diyor ki;
Fe-izâ vechühû leyse bi-vechi kezzâb. "Bir de baktım ki yüzü hiç öyle yalancı insan yüzü değil."
Yani Efendimiz' in cemaline bakmış, tamam, bu insan yalancı bir insan değil, doğru söyleyen bir insan, bu insan hak peygamber diye Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yüzünden, nurundan, görünüşünden onun gönlüne bir itimat hissi gelmiş, güvenmiş Peygamber Efendimiz' e.
Müslümanın amacı nedir? Sizlerin, bizlerin amacımız nedir?
Resûlullah'a benzemektir. Resûlullah gibi olacağız. Ahlâk-ı Muhammediye ile ahlâklanacağız. Efendimiz' i okuyacağız, hayatını okuyacağınız, ahlâkını okuyacağız, onun gibi olacağız.
Emin olun, samimi kanaatimi söylüyorum; Hocamızı insan olarak tanıdım. Ben damadıyım, evladıyım. Hadis kitaplarında hadis-i şerifleri okudukça Resûlullah Efendimiz' e Hocamızın her halinde ne kadar benzediğini okudukça anladım. Her halinde Resûlullah Efendimiz' e ne kadar benzemiş diye ayrıca sevgi ve takdir duydum. Yani önce tanıdım, sonra hadisleri okudum, sonra hadisleri okudukça, hani ilâhiyat fakültesine asistan olarak gittim, doçent oldum, profesör oldum elhamdülillah da okudukça Resûlullah'a ne kadar benzediğini anladım.
Hatta Hocamız çok halim selim bir insandı da çok yumuşaktı evde, lokum gibiydi, çok tatlı bir insandı. Hiç kızdığı, böyle kötü söz söylediği yok gibiydi. Biraz da latifeciydi. Şaka yapardı. Valide hanım rahmetliye şaka yapardı filan. Böyle evde bir tatlı, yumuşak, sevimli bir hava olurdu. Kitaplarda okudum, "Resûlullah Efendimiz de evde biraz şakacıydı." diyor. Aynen öyle yapmış.
Şimdi bu kadar yumuşak insan Hocamız, minbere çıktı mı, vallahi başımızı kaldırıp gözüne bakmaya korkardık. Korkardık, çünkü orada celallenirdi, bangır bangır bağırırdı; kubbe, duvarlar sallanır gibi olurdu.
Bir keresinde bir bayram gününde hatırlıyorum; Tabii Hocamızı tanımıyor anlaşılan, bayram günü gelmiş. Daha bayram namazının vakti olmamış hocamız vaaz veriyor. Sabah namazını kılmışız, mihrapta konuşma yapıyor Hocamız. Kapıda;
"Hoca hoca! Konuşmayı kes de namazı kıldır!" dedi. Yani ukalalık etti. Bu caminin imamı var, bu işin vakti var, müftülüğün talimatı var, bayram namazının ne zaman kılınacağı belli. Cemaati üzmemek, fazla bekletmemek de bizim prensibimiz. O kadarı biz de biliyoruz.
"Hoca hoca, lafı çok uzatma da namazı kıldır!" deyince Hocamız konuşmayı kesti, yürüdü minbere çıktı. Halbuki bayram namazı kılınacak, minbere öyle çıkılacak. Vallahi namazdan önce minbere çıktı, yürüdü. Öyle bir hutbe irat etti, öyle bir bangır bangır konuştu ki sanıyorum o adam kaçmıştır. Herhalde kaçmıştır, yani barınamamıştır, duramamıştır oralarda, kaçmıştır. Çok şiddetli konuştu.
Düşündüm; bu kadar yumuşak insan niye bu kadar sert bir reaksiyon gösterdi?
Şu bakımdan diye karar verdim. Hocamızı şahıs tanımıyor. Yani Hocamız evliyâullahtan bir kimse midir, tanımıyor. Amma cemaat olarak, halktan bir fert olarak hocalara karşı saygısız.
[Halkın gözünde] hocalar nedir?
Maaşını verirsin, öne geçer, sarığı cübbeyi giyer, sanki memuru gibi, "Hoca hoca, çok konuşma, kıldır namazını o kadar!" [Der.]
Halbuki hoca "önder, lider" demek. Senin hizmetçin değil ki Allah'ın yolunda!
Tabii bir talihsizlik… Hocalar keşke hep zenginlerden hoca olsa da hiç maaş almasa, maaşlarını daha cemaate verse... Ama dinî tahsil yapıyor, bir mesleğe giriyor, o mesleği yapacak, başka bir kazancı ve geliri olmadığı için Osmanlı zamanından beri din görevlileri yapan kimselerin başka bir şeyle uğraşmayıp da evleri de aç açık kalmasın, çoluk çocuğu da sıkıntı çekmesin diye beytü'l-mâl-i müslimînden, hazine-i hümâyundan para verilmesi uygun görülmüş, buna fetva verilmiş.
Hocaya karşı bir saygısızlık olduğu için [hocamız böyle davrandı.]
Öğretmene saygısızlık olur mu?
Hatırlıyorum ben; Evren Paşa o kadar yaşına rağmen, reisicumhur olmasına rağmen "hocam" diye gitmişti birisinin elini öpmüştü. Hatırlıyorum... Bizim töremizde hocaya karşı saygı sonsuzdur. Reisicumhur olsa bile "hoca" diye karşısında elini öpüyor, saygılı duruyor.
Esas itibariyle bir kere hocayı hakir görüyor.
Senelerce önce bana birisi geldi, "Ee hafız, nasılsın bakalım?" [Dedi]
Toplumda her insana hitabın bir şekli vardır. 'Bey' denilecek insana 'efendi' denmez, 'efendi' denilecek insana 'bey' denmez. 'Beyefendi' denilecek insana 'bey' denmez. Mesela [sunucu] konuşurken, 'Sayın bakanım' der, 'sayın müdürüm' der filan, böyle bir usul ve töre vardır.
Haydi bakalım git de sen İstanbul valisine, "Ee nasılsın bakalım Hayri Efendi?" de. Adam bir kere öyle söyleyişinden tavır alır sana.
Neden? Valiliğe hitabın bir şekli şemaili vardır.
"Ee hafız, nasılsın bakalım?" dedi.
"Teşekkür ederim." dedim ben, gayet sakin.
"Nerde vazife görüyorsun, hangi camide vazife görüyorsun?" Dedim;
"Bir resmi görevim yok ama arada pazar günleri İskenderpaşa Camii'nde böyle vaaz veriyorum."
"E nerede okudun, hangi kursta okudun?" filan dedi. Dedim;
"Bendeniz edebiyat fakültesinden mezun oldum da ilâhiyat fakültesinde de 27 sene hizmet yaptım, emekli profesörüm."
Hahov! Adam şaşırdı, "Özür dilerim hocam." dedi.
Sen ne özür dileyeceksin, yani bir şey değil. Ama sakallıyız ya, saymıyor.
Ne oluyorsun yani? Hani insanla bir konuş, ondan sonra [kim olduğunu öğren] tepeden [inme konuşma...]
Hâsılı hocamız o zaman tahminime göre onun için celallendi. Yani hocalık müessesesini savunmak için. Yoksa biliyorum sabreder, çok şeylere sabreder.
Sonradan hadis kitaplarında okudum, o zamana kadar okumamıştım. İnsan okudukça her gün yeni bir şey öğreniyor. Hadis kitaplarında, işte şu bizim okuduğumuz kitapta da diyor ki:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz minbere çıktığı zaman at üstündeki bir başkomutan kadar celalli olurdu."
Haah, bak anladım. Hocamızın mihraptaki celalini anladım. Aşağıdaki cemaline mukabil mihraptaki celalini anladım. Hadis-i şerife uyduruyor.
Bu misalleri şu bakımdan veriyorum. Bizim ahlâkımız ahlâk-ı Muhammedî olacak. Ahlâk-ı Muhammediye'ye heves edeceğiz, onu edinmeye çalışacağız.
Ahlâk, cömertlik, dürüstlük vesaire bakımından Peygamberimiz gibi olmaya gayret edeceğiz değil mi?
Peygamber Efendimiz' i görünce adam ne diyor?
Kendisi henüz daha Müslüman değil ama alim, gün görmüş insan. Şöyle bir bakıyor;
Fe-izâ. "Bir de ne göreyim, baktım ki..." Vechühû leyse bi-vechi kezzâb. "Yüzü hiç öyle yalan söyleyecek bir insan yüzü değil!" Pırıl pırıl, Muhammed el-Emin; güvenilen Muhammed. Bizim de öyle olmamız lazım.
Biz Müslüman olacağız da millet bizden korkacak. Bizim kusurumuz! Bize hayran olması, bizi sevmesi lazım. Bizi gördüğü zaman boynumuza sarılmak istemesi, hüngür hüngür ağlaması lazım. Kusur bizde; kabalık, sabalık, kusur bizde muhterem kardeşlerim. Kendimizi, İslâm'ı sevdirememişiz. Adam geliyor diyor ki:
"Hocam bana dua et."
Niye?
"Dört yıldır karımla anlaşamıyoruz; karım bana düşman, çocuklarımı da bana düşman etmek istiyor."
Kusur onda. Darılmasın kimse. Tabii o kadında daha kusur vardır, böyle söyleyenlerde daha çok kusur vardır ama esas itibariyle bizde de bir kusur var.
Yani ben biraz işi ters taraftan alarak çarpıcı bir hadis-i şerifle de ilgili olduğu için çarpıcı bir noktadan götürmek istiyorum.
Yahu sevdireceksin! Kadına İslâm'ı sevdireceksin! Delikanlı çıkıyor kızın önüne, allem ediyor kallem ediyor, kandırıyor, sonra nişanlanıyor. Dil döküyor... E sen de karına İslâm'ı sevdireceksin. Bu basireti göster.
Hiç, hiç mi şiir okumadın? Hiç mi edebiyatın yok? Hiç mi şeyin yok? Yani sevdir; hediye al, yüzük al, "şunu senin için aldım" de şöyle de böyle de sevdir kendini.
Bizim de topluma kendimizi sevdirmemiz lazım.
Kusur, kusur kimde? En kolayını söylüyorum ben; kusur bizde.
Neden?
Sevdirememişiz kendimizi. Kusur var, sevdirememişiz. Peygamber Efendimiz' i bak uzaktan görüyor, görünüşten, "Bir de ne göreyim, yüzü hiç yalancı yüzü değil." diyor.
Bir başka hadis-i şerifte Hz. Ali Efendimiz diyor ki;
Men raâhu bedîheten hâbehû. "İlk gören Peygamber Efendimiz' in karşısında titrerdi, korkardı."
Heybetliydi çünkü. Bir heybet-i peygamberîsi, peygamberlik heybeti vardı. Hocamız da öyleydi. Hocamız uzaktan dev gibi görünürdü, dağ gibi görünürdü. Bir arkadaş, bakanlık yapmış bir kimse anlatıyor ki, "Dağ gibi görünüyor. Yanına gittim, ölçtüm, boyu benden bile kısa." diyor. Yani yanında durmuş, bakmış omuzu daha aşağıda filan. Ama Hocamız dağ gibi görünürdü. Muhteşem, böyle bir heybetli gibi görünürdü. Şu kapıdan girmez gibi görünürdü. Mehabeti vardı. O da Peygamber Efendimiz' e benzemesinden.
Peygamber Efendimiz' i ilk gören heybetinden titrerdi. Biraz konuştu mu âşık olurdu. Biraz daha tanıdı mı;
Yekûlu nâ'itühü lem era kablehû ve lâ ba'dehû mislehû. "Derdi ki; 'Onun gibisini ne bununla tanışmadan önce ne tanıştıktan sonra görmedim, onun gibisini görmedim.'" Emsalsiz.
Yusuf aleyhisselâm'ın güzelliği meşhur, çok güzelmiş. Kadınlar ellerini kesmiş ya. Aziz'in karısı, "Aziz'in hanımı[nın] kölesiyle macerası var, gönül macerası var." deyince, dedikodu çıkınca, çağırıyor şehrin kadınlarını, her birinin eline elma, bıçak veriyor. Elmayı soyacaklar yiyecekler, meyve ikram ediyor. Tam elmayı, meyveyi vermişken Yusuf aleyhisselâm'ı çağırıveriyor içeri;
Kâle'tihruc aleyhinne. "Çık bakalım şunların yanına." diyor. Yusuf aleyhisselâm kapıyı açıyor, köle, satıldı ya Mısır'a köle olarak satıldı ya kapıdan bir içeri geliyor, kadınlar böyle elmayı kesecekken cart,
Katta'ne eydiyehünne. "Ellerini kestiler." Elma filan gitti akıllarından. Kadınlar Yusuf aleyhisselâm'ı, güzelliğini görünce elma yerine ellerini kestiler. Katta'ne eydiyehünne. Katta'ne, tef'il babından, "parça parça ettiler, çok kestiler" demek. Az değil yani, birazcık "Ay!" filan değil. O kadar yani, akılları başlarından gitmiş. Yusuf aleyhisselâm çok güzeldi. Peygamber Efendimiz daha güzel. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz daha güzel.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
İşte Peygamber Efendimiz imanı böyle tarif ediyor. Eşrefü'l-îmân. "İmanın en şereflisi." En ye'meneken-nâsü. "İnsanların sana güvenmesidir, senden emin olmasıdır, seni sevmesidir, senden endişe etmemesidir."
Öyle miyiz? Komşumuz bizim hakkımızda böyle mi düşünüyor? Hemşerimiz bizim hakkımızda böyle mi düşünüyor?
Şimdi hevesleniyor.
"İstanbul'u Patrikane'ye ver." Ee…
"Trakya'yı da Rumlara, Bulgarlara ver." Ee…
"İzmir'i de Ege'yi de Yunanlılara ver." Sonra?
"Kıbrıs'ı da Yunanlılara ver." Ee…
"Trabzon'u da Trabzon'dan Samsun'dan İskenderun'a bir çizgi çektiğin zaman Kayseri'den ötesini de Ermenilere ver." Sonra?
"E Güney Doğu Anadolu'nun GAP bölgesini de barajları filan yaptın ya, milyarları harcadın harcadın her şey tamam, onları da Yahudilere ver."
Alanda kaçan mı sen? Kimin malını nasıl bölüşüyorsun?
Biz burada altmış milyon bekçiyiz burada. Kime bir karış toprak vermeyiz.
Osmanlılar zamanında birisi demiş ki; "Ya demiş, Ege'deki şu adayı bize ver. Ne kadarsa parasını verelim, şu adayı bize ver. Satar mısınız?"
"Satarız" demiş, vezir.
Kaça? "Aldığımız fiyata" demiş.
"Biz orayı alırken şu kadar şehit verdik." demiş. O kadar şehit.
Ben biliyorum; bütün âdemoğlu, benî Âdem, hepsi kardeştir, aynı cinstendir. Ben İngiliz'e karşı, Alman'a karşı, Rus'a karşı, Çinli' ye karşı -demin Çinli bir misafirimiz vardı- kötü duygular beslemiyorum, hepsinin hayrını, iyiliğini istiyorum ama e o da açıkça bana; "Evini ver, barkını ver, sökül paraları, cebindekileri çıkar, sen nereye gidersen git, defol buradan..." derse [olmaz.]
O da öyle demesin değil mi yani?
Ben o kadar iyi niyetlere sahipsem, Sırp da milli marşında, "Balkanlar'da Müslüman bırakmayacağım, Anadolu'daki Müslümanları da çıkartacağım, süreceğim, İran'a kadar Anadolu'da ve Balkanlar'da Müslüman bırakmayacağım." diye hunharlık yapmasın, değil mi?
Yani o kadar da bizim şeyimiz [hakkımız] var. Evet, biz gaddar değiliz katil değiliz. Bizim memleketimizde bir sürü kilise var, hiçbir şey yapmıyoruz, yapmayız, yaptırtmayız da.
Ama biz haksız yere, yanlış yere birisinin öldürülmesinin vebalini çok büyük bir vebal gördüğümüz için öyle işlere girmedik.
Hâsılı, bırakalım bu detay fikirleri, hakiki mü'min olan bir insanın hali öyle bir hâle dönecek ki sonunda, sonucu söylüyor Peygamber Efendimiz; insanlar ona güvenecek.
Benim hakikatten tanıdığım insanlar var, güvencinler geliyor eline konuyor. Eline omzuna konuyor. İtimat etmiş ona, halbuki bazısını uzaktan görse kaçar. Yani hayvan da [hissediyor.] Mesela köpek kendisinden korkana saldırırmış, herhalde kalbinin atışını matışını vesairesini veya korktuğu zaman insanın bilmem hangi salgı bezi salgı yaparmış da onun kokusunu duyarmış da köpek, bunun kötü niyeti olduğunu anlayıp ondan saldırırmış diyorlar. Korkmayana, yani emin yürüyene bir şey yapmazmış, korkana saldırırmış diyorlar. E hayvanlar da bir şeyler hissediyor.
Mesela at durduğu yerde kişnediği zaman, haa bir şey var. Kuşlar ormandan kaçmaya başladığı zaman, haa biraz sonra zelzele olacak filan, bir şeyler. Hayvanların bir sezgileri var.
E bizim de imanımız öyle olacak, hayatımıza öyle tesir edecek, yüzümüze halimize öyle aksedecek ki herkes sevecek bizi, güvenecek. "Haa ondan bir zarar gelmez, o melek gibidir, ona itimat ediyoruz." diyebilecekler.
Tamam mı kardeşlerim?
Peygamber Efendimiz' in hadisini söylüyoruz, burada kendimiz yeni bir prensip ortaya koymuyoruz. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor. İmanın en şereflisi insanların sana karşı emniyet duymasıdır, güvenmesidir sana. Senden çekinmemesidir, endişe duymamasıdır. O hâle geleceğiz, gelmemiz lazım.
Nasıl olur bu?
Halimlikle, sabırla, hizmetle, sevgiyle, ikramla, cömertlikle böyle olur. E bunların hepsi de Allah'ın sevdiği güzel huylar.
Biz şimdi öyle yapmıyoruz, kaşımızı çatıyoruz, ben Allah'ın doğru yolunda giden doğru kuluyum ya, kaşımızı bir çatıyoruz. Ötekisi de Allah'ın eğri yolda giden eğri kulu, ona kızıyoruz.
Öteki mahluklar insandaki duyguları anlıyor da o anlamıyor mu?
Tabii o da bakışından anlıyor. Bu bana kızıyor diyor, o da bize kızıyor.
Halbuki büyük insanlar kötülüğe iyilikle mukabele etmişler. Kötülüğe iyilikle mukabele ede ede düzeltmişler. Yoksa kötüyle kötü olunduğu zaman, kötülüğe kötülükle mukabele edildiği zaman cihanda kavga olur, gürültü olur. Kötülüğe iyilikle mukabele edecek, yani tasavvufî ahlâk olacak. Müslümanın ilahi bir ahlâkı olacak. Peygamber Efendimiz' in ahlâkı olacak.
Peygamber Efendimiz' e kanlı bıçaklı, can düşmanı, hasım olan insanlar sonradan nasıl sahabesi oldular? Nasıl Hz. Hamza'nın ciğerini çiğneyen insanlar sonradan Müslüman oldu?
Eee...
Kaç kişi, kaç kişi ölmüş İslâm'ın yayılmasında?
Birkaç yüz kişi. Koca İslâm'ın Suudi Arabistan'a yayılması, Bedir harbi, Uhud harbi, Hendek harbi, bilmem ne. Müşriklerden toplam zayiat birkaç yüz kişi.
İslâm'ı kılıç dini diyorlar. E görün bakalım haydi, işin nasıl olduğunu...
İmanımız böyle olacak; insanlar bizden endişe duymayacak, bizi sevecek, bizi sayacak, bizi görünce yüreğinin yağı akacak. Bir.
Ve eşrefü'l-islâmi en yeslemen-nâsü min lisânike ve yedike. "Müslümanlığın, İslâm'ın en şerefli derecesi de insanların senin elinden ve dilinden selamette olmasıdır."
Yani Müslümanlık, hakiki Müslümanlık sen elinle dilinle kimseye zarar vermemendir. Hakiki mü'minlik herkesin sana güven duymasıdır, hakiki Müslümanlık da kimsenin senin elinden, dilinden zarar görmemesidir. Bu da bir tarif işte, Müslümanlığın tarifi.
E biz öyle miyiz?
Ölçelim kendi kendimizi, muhasebemizi yapalım; kârımızı zararımızı, iyi huyumuzu kötü huyumuzu göz önünde bulunduralım, çıkacak ortaya.
Peygamber Efendimiz din için, iman için, Allah yolunda doğduğu şehri terk edip de Medine'ye hicret etmiş miydi?
Etmişti.
Öteki Müslümanlar da hicret etmişler miydi? Etmişlerdi.
Hepsinin Medine'ye gelip Peygamber Efendimiz' in etrafında toplanması emredilmiş miydi o zamanın Müslümanlarına?
Emredilmişti.
Yaa, iman için, Peygamber Efendimiz' e hizmet için, Allah'ın buyruğunu tutmak için evlerini barkları, mallarını mülklerini, işlerini güçlerini terk ettiler, Müslümanlar Medine-i Münevvere' ye geldiler. Haa, o o zamandı. Şimdi burada diyor ki:
"Hicretin en şereflisi kötülüklerden vazgeçmektir, hicret etmektir."
Yani Mekke'den Medine'ye gitmek bir hicretti, yok şimdi. Şimdi ne var?
[Şimdi hicret] sahip olduğun kötülükleri, günahları bırakmak işte. Kötülükleri bırakıp hasenata yönelmek; seyyiattan vazgeçip hasenatı işlemeye başlamak, bu da bir hicret. Kötü işi bırakıyor, iyi işi [yapmaya başlıyor.] Sigarayı bırakıyor, şey yapıyor. İçkiyi kumarı bırakıyor. Namazsızlık niyazsızlığı bırakıyor, ibadete yöneliyor. Ona buna cevretmeyi, zulmetmeyi, kötülükleri bırakıyor, iyi insan oluyor. İşte hicretin en hayırlısı bu.
Sonra?
Ve eşrefü'l-cihâdi. "Cihadın en şereflisi." En tuktele ve yü'kere feresüke. Senin savaşa girdiğin zaman atın perişan oluyor, yaralanıyor, yere düşüyor, sen parça parça darbeler yiyorsun. İşte cihadın [en şereflisi] budur."
Yani atınla, okunla, mızrağınla düşmana bir dalıyorsun, kendin de hayvanın da yerlere kanlara bulanıp gidiyor işte. Cihadın en şereflisi budur. Yani düşmandan kaçmıyor, sağ kalayım diye hesap yapmıyor, saldırıyor, sebat ediyor, çarpışıyor, yaralanıyor, atı da yaralanıyor düşüyorlar, al kanlar içinde kara toprağın üstüne düşüyorlar, şehadet şerbetini içiyor. Cihadın en şereflisi bu.
Bazı hadis kitaplarında hadis bu kadarla tamamlanıyor. İbnü'n-Neccâr isimli hadis aliminin kitabında ilaveleri var, şöyle;
Efdalü'z zühdi. "Zühdün en şereflisi..."
Zühd ne demek?
Dünyaya önem, kıymet vermemek, dünyayı sevmemek, dünyaya karşı gözü tok olmak demek.
Zühdün en şereflisi nedir?
En tesküne kalbüke âlâ mâ ruzikte. "Allah'ın sana verdiği rızka gönlünün razı olmasıdır, huzur sükûn bulmasıdır."
Böyle hırs, kıskançlık vesaire filan duymayıp, "Tamam, Allah bana bu kadar vermiş, elhamdülillah." deyip Allah'ın sana verdiği rızıktan gönlünün sakin, mutmain olması, huzur duymasıdır. Zühd bu. Gözü tok adam. Ötekisi çok almış, üzülmüyor; çok kazanmış, şey yapmıyor, helalinden Allah şu kadar vermiş kendisine, ooh elhamdülillah diyor.
Ve inne eşrafe mâ tüs'elü minellâhi azze ve celle. "Ve Aziz ve celil olan Allahu Azîmuşşan hazretlerinden istenen, dua edilip de niyaz edilen, istenen şeylerin en şereflisi." el-Âfiyetü fi'd-dünya ve'l-âhirati. "Dünyada ahirette âfiyettir."
Yani Allah'tan birçok şey istiyoruz ya; para ver yâ Rabbi, sıhhat ver yâ Rabbi, şunu ver yâ Rabbi, bunu ver yâ Rabbi…" İstenir mi, ayıp mı?
[Ayıp] değil, istenir. Dua etmek ibadettir.
Hatta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in bir hadis-i şerifi bu konuda çok hoşuma gidiyor; "Ayakkabının bağcığı kopsa Allah'tan iste." diyor. Ne güzel! Allah'la o kadar yakın ki kul;
"Yâ Rabbi ayakkabımın bağcığı koptu, ver bir ayakkabı bağı."
Güzelliğe bak! Allah vermez mi? Verir.
Verdiği zaman da o kulun imanı nasıl olur? Böyle çelik gibi, kale gibi olur!
"Ben istiyorum, Rabbim bana veriyor. Bizim aramızda yakınlık var." Yani Allah'ın varlığından birliğinden tereddüdü kalmaz. [İmanı] nasıl [kuvvetli] olur...
Yani istemek sevap, dua etmek sevap. Kendine, dünyana, ahiretine, komşuna, arkadaşına iste, lütfen benim için iste filan. Müslüman kardeşine dua etmek sevap.
Allah'tan istenen şeylerin en şereflisi nedir? Dünyada ve ahirette afiyettir.
Ne demek âfiyet?
Âfiyet olsun diyoruz, yemek yiyor adam, âfiyet olsun.
Âfiyet ne demek aslında?
Âfiyet hem hastalıklardan hem de üzüntü ve belalardan selamette olmak demek. Hasta değil, üzücü bir durumda da değil. Hem şen hem sıhhatli. "Şen ve esen kalınız." diyor ya hani şeyler. Yani hem gönlü hoş hem sıhhati tam ne karnı ağrıyor ne kafası ne derdi var ne üzüntüsü. Tabii bu dünyada da olabilir, dünyada da âfiyet olur, ahirette de olur.
Ahiretteki âfiyet ne demek?
Allah'ın kahrına gazabına uğramamak, cezaya belaya duçar olmamak, sıkıntı görmemek demek. Allah'tan istenecek şeylerin en hayırlısı âfiyettir.
O zaman, Peygamber Efendimiz' in hadis-i şerifi var, başka hadis-i şerifleri, böyle buyurmuş;
Allahümme innî es'elüke'l-affe ve'l-âfiyete ve’l muâfâte’d-dâimete fi’d-dîni ve'd-dünya ve'l-âhirati.
Böyle dua etmeyi tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz. Yani, "Yâ Rabbi! Ben senden dinî konularda, dünyevî konularda ve uhrevî konularda hem dünyada hem ahirette hem de dinimde âfiyet istiyorum."
Ha bir de burada dinde âfiyet çıktı. Dinde âfiyet ne demek?
İnsanın dinî yaşantısının sakat olmaması, tam olması, kulluğunu güzel yapması, itikadının doğru olması demek. İtikadı bozuk olsa hapı yuttu. Allah bozuk itikatlıyı, bidat ehlinin ibadetini kabul etmiyor. Yani amellerin kabul olması için şartlar, kabul olmamasının sebepleri var. O sebepler olmayacak; ibadetlerini iptal eden, bâtıl duruma, fasit duruma düşüren, Allah'ın sevgisini kaybettiren şeyler var; onlar olmayacak, güzel bir dindarlığı olacak. Dinî konuda âfiyet bu. Vücudu sıhhatli, gönlü, başı hem dünyada hem ahirette şen ve dinç olacak.
Âfiyet böyle bir güzel kelime, yani her şeyi ihtiva ediyor, içinde her türlü şey komprime olarak mevcut, yani tam bir şey. Allah'tan insan dinde dünyada ahirette âfiyet istediği zaman her türlü şeyi istemiş oluyor; cennet de dahil, cehennemden korunmak da dahil, hastalıktan kurtulmak da dahil her şeyi istemiş oluyor.
Bir hadisle dersi bitirdik ama bu hadis-i şerif güzel, yani hatırda kalacak bir hadis.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.03.1996 -
Hacamat, Kan Aldırmak,
30.04.1995 -
İyiliğin Hazinleri, Sadakayı
