09.06.1996 - Yumuşak Huyluluk ve Sertlik

09.06.1996 - Yumuşak Huyluluk ve Sertlik
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'r-rıfka yümnün ve inne'l-hurka şü'mün ve innallâhe teâlâ izâ erâde bi-ehli beytin hayran edhala aleyhim bâbe'r-rıfk ve inne'r-rıfka lem yekün fî şey'in illâ zânehû ve inne'l-hurka lem yekün fî şey'in illâ şânehû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Hadis-i şerifi Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz rivayet etmiş. Hz. Aişe anamız çok alim bir valide, çok alim bir kimse. Hanım ama hanımların da nasıl alim olacağının misali.
Hanımların da İslâm'ı öğrenmesi lazım. Hatta elzem, çok mühim! Neden?
Hanımlar ayrı bir âlem, erkekler bir ayrı bir âlem. Hanımlara da İslâmî bilgilerin gitmesi lazım. Hanımların da hanımlarımızın, kızlarımızın da Hz. Aişe anamız gibi alim olması lazım.
Ne güzel. Hz. Aişe validemiz her ilimde çok ileriymiş. Tıpta bile ileriymiş. Tıbbı da çok iyi bilirmiş, İslâmî ilimleri de çok iyi bilirmiş. Hem de kadınlar arasında fetva vermek salahiyetine sahip olacak kadar yükselen bir kimse. Sahabeden çok fetva veren yedi kişi var, bir tanesi Hz. Aişe anamız. En başlarda gelen isimlerden. Allah şefaatine erdirsin, o rivayet etmiş. Gözümün önüne geliyor.
Elinde imkânları varmış. Hizmetçisine demiş ki:
"Al şunu, bir tabak, filanca fakirin evine gönder. Götür, fukaracıklar yesinler. Sonra, şu tabağı da falancaya gönder. Şu tabağı da falancaya gönder…"
Gündüz, elindeki yiyecek-içecek imkânının hepsini göndermiş. Akşam ezanı okunmuş, meğerse kendisi de oruçluymuş, hizmetçisi de oruçlu. Hizmetçisi edebinden susmuş ama artık dayanamamış. Demiş ki:
"Mübarek validemiz, bir tabak da kendine ayırsaydın ya!.. Belki kendisi için değil de ona acıdığı için söylüyor. "Bir tabak da kendine ayırsaydın, hepsini dağıttın, şimdi hem oruçlusun hem de iftar edecek bile bir şey bırakmadın!"
Boynunu bükmüş, demiş ki:
"Önceden söyleseydin onu da yapardım. Aklıma gelmedi." demiş.
Kendisi aklına gelmiyor; başkasına iyilik yapıyor, başkasına dağıtıyor. Oruçlu, yanında akşama kendisinin orucunu açacak şey bırakmıyor.
Biz hayır yapıyoruz, siz hayır yapıyorsunuz; Allah razı olsun. Yapıyoruz ama evin içi gıda dolu! Buzdolabı dolu, kiler dolu, kese, cep dolu, her şeyimiz var elhamdülillah da birazcık, hem de kötü tarafını, yemeyeceğimiz tarafını veriyoruz. Hâlbuki Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;
Len tenâlü'l-birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn. "Canınızın sevdiği, istediği, beğendiklerinizi infak etmedikçe takvalı Müslüman olamazsınız!"
İyisini vereceksin, kötüsünü değil.
"Hadi şu kurtlu hurmaları ayır, bunları fukaraya ver."
Zaten çöpe atacaktın, fukara almazsa çöpe atacaktın, fukaraya veriyorsun. İyisini, kendi yediğini versene! İyisini vermesi lazım.
Mali'den gelmiş olan Müslüman kardeşlerimizle konuştuk.
Mali, Batı Afrika'da bir İslâm ülkesi. %99'u Müslüman olan bir ülke. Herhalde sekiz-on milyon da nüfusu varmış, iyi. Bir tek üniversite yokmuş, bir tek üniversite yok!
Ne olacak?
Cahil kalacak, mütehassıs olmayacak, Müslümanlar bilgili olmayacak! %99'u Müslüman olan bir memleket, Müslümanların diyarları ilim diyarı olması lazım; bir tek üniversite yokmuş!
Diyor ki; "Acaba buraya talebe gönderebilir miyiz? Acaba onlara burs sağlayabilir miyiz?" Sağlarız, ama bir kişiye, iki, üç kişiye bakarız; onu da teklif edelim. Bize beş kişi gönderin, arkadaşlarımızla konuşur, onları burada okuttururuz, tamam. Ben de dedim ki; "Biz oraya üniversite kuralım."
Bize yakışan odur. Biz ağabeyiz, biz 60 milyonuz. Onların memleketinde bir tek üniversite yok, bizde üniversitelerin sayısını, fakültelerin sayısını ben bilemiyorum.
Onların memleketinde bir fotoğraf çekmişler, baraj yapacaklar, baraj filan değil, bent, küçük, su toplama duvarı yapacaklar, onun resimlerini çekmişler. Bizde bunların hayaline sığmayacak kadar yüksek duvarlı barajlar var, 250-290 metre duvarı olan barajlar var.
290 metre ne demek düşünebiliyor musunuz?
Beyazıt Kulesi 80 metre. Kaç tane Beyazıt Kulesi yüksekliğinde duvar yapmışız, arkasında su birikiyor.
Bizim memleketimiz, ağabey. Bizim oraya üniversite kurmamız lazım.
Kurabilir miyiz? Kurarız.
Hoca var mı?
Evelallah, on tane üniversite kuracak kadar arkadaşımız var. Mütedeyyin, eli tespihli, namazlı niyazlı doçentimiz, profesörümüz var. Elhamdülillah! Fedakârlık yaparlarsa gideriz, kurarız, o kardeşlerimizi yetiştiririz. Onlar da memleketlerinde nasıl kuvvetleneceklerini, zenginleyeceklerini, nasıl rahat edeceklerini bilirler.
"Su akmıyormuş da su azmış da ziraat bitmiyormuş da..."
Olsun. İsviçre'de de bir şey yok ama adamlar dağın başında nasıl ayarladılar, dünyanın en zengin ülkesi haline getirdiler? Bu bir bakıma bir program, programlama, planlama, teşkilatlandırma meselesidir. Bir de muhabbet meselesidir. Müslüman Müslümanı severse, muhabbet ederse bunlar olabilir. Olması lazım.
"Biz kendimizi kurtardık…"
Gemi battı, yolcular dağıldı. Gemi neydi?
Osmanlı Devlet-i Aliyye’siydi. Gemi battı, herkes denize saçıldı. Biz kendimizi kurtardık, kocaman, tamam, brandalı, motorlu, kürekli bir filika bulduk. Biz denizden çıktık, tamam, canımız salim. Denizdekileri kurtarmamız lazım. Onlar da bizim Müslüman kardeşlerimiz. Gayrimüslimler dünyanın neresinde Hristiyan varsa gidip onu kayırıyorlar, buluyorlar, kalkındırıyorlar. Biz de öyle yapmamız lazım.
Her şeyin temeli ilim! Dinin de temeli ilim dünyanın da temeli ilim. Her şey ilimle oluyor. Onun için Hz. Aişe anamız radıyallahu teâlâ anhâ nasıl hanımların en alimlerinden numune bir validemiz ise bizim kendi hanımlarımızın da öyle alim olması lazım. Bizim de alim olmamız lazım, sizin de alim olmanız lazım. Ondan sonra da ilmimizi uygulamamız lazım.
Biliyoruz Mali diye bir ülke var, fakir. Biliyoruz Somali diye bir ülke var, perişan. Biliyoruz Çeçenistan var, Sancak var, Makedonya var, Bosna var, Kırım var, Türkmenistan var...
Bir arkadaş Türkmenistan'a üç sene kalmaya gitmiş... Neresinden haber gelirse yüreğiniz parçalanıyor. Türkmenistan'a üç sene çalışmaya gitmiş, niyeti o. Kalkmış gitmiş.
Dün bir arkadaş anlatıyor: Üç sene çalışacak, ayda da kendisine üç bin dolar maaş verecekler. İki gün durmuş, geri gelmiş. Üç bin dolar, bayağı bir para, oyuncak değil. Çok azıyla orada geçinir, geriye kalanı cebine kalır, biriktirir. İki gün kalmış, dönmüş.
Neden? Hayat şartları, konforu yok.
Ben Türkmenistan'ı merak ettim, canım Türkmenistan'a gitmek istiyor. Bir göreyim bakayım bu insanların kaçtığı, bu fukara diyarı neymiş? Sen hacca gitmedin mi kardeşim? Arafat'ta, çadırda kalmadın mı? Müzdelife'de taşın üstüne uzanıp yatmadın mı? Yaya yürümedin mi? Tozlara bulanmadın mı? Hiç mi fakirlik görmedin? Üç gün dayanamamış da iki günde dönmüş. Üç sene gidecekti, iki günde dönmüş. Ben merak ettim. Ama anlaşılıyor ki perişan bir ülke.
Türkmenistan, perişan; Mali, perişan; Somali, perişan… Nerede Müslümanlar %99-%100 ise emperyalistler canına okumuşlar, perişan. Kaymaklı kısımları bölmüşler, almışlar. Şurası kaymağı, kaymağını alırsan yemeğin tadı kalmaz. Adam, önüne tabak konulduğu, çanak konulduğu zaman, etleri karşı taraftan alırsa yemeğin etlerini sen aldın, ötekiler ne yiyecek? Geriye bir şey kalmadı. Hadi bakalım, işin yoksa uğraş.
Öyle yapmışlar. Nerede petrol var, kapmışlar. Suudi Arabistan'da Aramco var. Kuveyt var, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn var…
Neden?
Petrol var da ondan. Oraları bölmüşler. Bölüm bölüm bölmüşler, kendilerine almışlar, öbür tarafı da bırakmışlar. Ürdün var, kocaman arazi; bir şey yok, fakir. Somali vs. öyle. Bir de fakirlik ayrı, cahil bırakmaya gayret etmişler.
Bir eğitim dergisinde okumuştum, Fransa'da iki çeşit eğitim varmış:
1. Kendileri için eğitim
2. Müstemleke eğitimi
Kendileri çocuklarına en modern şeyleri öğretiyorlar. Müstemlekelerde en iptidaî öğretimi yapıyorlar. Öğretiyor gibi görünüyor yine ama hâlâ mühendisler sürgülü cetvel kullanıyorlarmış. Ya sürgülü cetvel tarihe karıştı, müzelerde. Şimdi sürgülü cetvel kim kullanır? Tık tık tık tuşlara basıyor, elindeki makineden hesabı şıp çıkartıyor. Sürgülü cetvel mi kaldı şimdi?
Neden?
Müstemlekedir, sömürecek! İnsanı uyanmasın, tahsilli olmasın, memleketine sahip çıkmasın. Eğitim iki çeşit: Bir, kendileri için lüks, güzel, kıymetli; bir de ezilen fukara için, orası fena.
On milyon nüfuslu bir yerde bir üniversite yok. Bu bizim vebalimizdir. Bizim oraya üniversite kurmamız, gidip orada üniversite kurmamız lazım muhterem kardeşlerim!
İlim öğretmemiz lazım, ilim öğrenmemiz lazım. Çocuğumuza, taşralımıza, köylümüze, şehirlimize... Bizim Doğu Anadolu'dan, birisi çobanken yetişiyor, Amerika'da profesör oluyor, icat yapıyor. Okuttun mu olur, dağdaki çoban adam olur!
Arnavutluk'tan baş müftü efendi geldi, heyet geldi. Sancak'tan, Makedonya'dan [geldiler]. Arnavutluk fakir bir ülke, Sancak mazlum, Makedonya mağdur bir ülke. Çeçenistan'dan misafirler geldi, Çeçenistan baş müftüsü geldi, perişan.
Çok çalışmamız lazım. Hem kesemizi açmamız hem gözümüzü açmamız hem de gayrete gelmemiz lazım.
Birileri köyde spor yapıyormuş, benim rahmetli amcam da tarlada çalışıyor; önünde gitmişler gelmişler.
"Ne yapıyorsunuz ulen?" demiş. Köylü ya, köylüce konuşuyor.
"Spor yapıyoruz." demişler. Yedi kilometre oraya koşuyor, yedi kilometre buraya koşuyor, terliyor.
"Ulen bilmem ne gibi koşacağınıza, bir fakirin tarlasını çapalasanız da biraz bir işe yarasanıza!" demiş.
Maksat ter dökmekse gel bir fakirin tarlasını -ne derler çapalamak, küreklemek, bellemek- ek, biç. Biz
Hâsılı ilme gayret edeceğiz; kadın erkek, çoluk çocuk çalışacağız. Müslümanlar dünya üzerinde çok mağdur, onların imdadına koşacağız muhterem kardeşlerim!
Artık beynelmilel oluyoruz. Artık Türkiye dar geliyor. Türkiye büyüdü, hudutlar dar geliyor.
Ne yapacağız?
Hadi bakalım Mali'ye. Bir heyet, bir grup Mali'ye gidecek. Bir heyet Somali'ye, bir heyet Çeçenistan'a gidecek. Bir heyet Sancak'a, Arnavutluk'a gidecek filan, çalışacağız.
Çoluk çocuğunuzu çok yapacaksınız, iyi yetiştireceksiniz, göndereceksiniz. Çünkü sen çocuğunu yetiştirebiliyorsun. Çocuğun gidecek orada çalışacak. Afrika'yı kurtaracağız, Asya'yı, Amerika'yı kurtaracağız; dünyanın her yerini gülistan edeceğiz. Sömürmeyeceğiz. Sömürmeyeceğiz, hizmet götüreceğiz. Allah rızası için çalışacağız.
Hz. Aişe validemizin rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber-i Zişan’ımız, serverimiz, rehberimiz, başımızın tacı, gönlümüzün sultanı, Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ne buyurmuş? Diyor ki;
İnne'r-rıfka yümnün. "Halim selim olmak, yumuşak olmak berekettir."
Nasıl olacakmışız?
Halim selim olacakmışız, lokum gibi olacakmışız. İngilizcesi Turkish delight, tamam mı? Bu, Türkler' in bu kendine mahsus bir tatlı, başka milletlerde yok. Turkish delight, Türk lokumu.
Nasıl?
Yumuşacık. Ne dişi kırar ne ağzı yorar, lup diye yutarsın. Enerji deposu; bir lokum yuttun mu seni Kars'a kadar götürür. Enerji, katı yakıt. Sakın arabanın benzin deposuna koymaya kalkma! O zaman da motor berbat oluyormuş; motora suikast oluyormuş. İnsanın yakıtı, insanın katı yakıtı. Lokum gibi olacağız. Tatlımız lokum olduğu gibi huyumuz da lokum gibi olacak. Peygamber Efendimiz;
İnne'r-rıfka yümnün. "Halim selimlik, yumuşaklık berekettir!" diyor.
Yümn; "uğurlu, bereketli" demek. İnsanın halim selim olması uğurdur, berekettir. Karşısı:
Ve inne'l-hurka şü'mün. "Sertlik, haşınlık, kaba sabalık, sivrilik de uğursuzluktur, bereketsizliktir."
Nasıl olacakmışız?
Peygamber Efendimiz gibi, Peygamber Efendimiz' in bu hadis-i şerifte buyurduğu gibi olacağız. Yumuşak olacağız. Safta omuzlarımız yumuşak olacak:
"Gel kardeşim sen de yanıma. Olsun, biraz da sıkışalım..."
Safların sıkı makbuldür. Konuşurken yumuşak konuşacağız, yumuşak yumuşak konuşacağız.
Fuzuli’nin bir şiiri aklıma geldi, Mecnun'u anlatıyor. Mecnun çöllerde gezerken bakmış ki bir avcı bir ceylan yakalamış. Ceylan güzel mi güzel, gözleri harika. Ceylan gözlü derler ya; kendisi de hatları zarif, incecik boynu, bacakları var vs. Ceylan çok güzel, ceylan gibi derler. Yanına yanaşmış, demiş ki;
Yumuşak yumuşak dedi ki, sayyâd
Mecnun gelmiş, Leyla'ya âşık ya! Âşık olan insanın hâli işte böyle hoştur. Boynunu bükmüş, gelmiş, demiş ki:
"Yazık, bu zavallıyı salıver." Yumuşak yumuşak demiş. "Bak yazık, yakalamışsın bunu ama bu hayvancağızı salıver." O da diyor ki:
"Ne yapayım; benim geçimim bundan, ben bunu salarsam ne yiyeceğim ne içeceğim..."
Aklıma o geldi.
Yumuşak yumuşak dedi ki, sayyâd
Geldi avcının başına, yumuşak yumuşak dedi.
Sözümüz yumuşak olacak, hâlimiz yumuşak olacak, omuzlarımız yumuşak olacak. Yumuşak yumuşak, rıfk ile, halim selim, kızmadan mülâyemetle hareket edeceğiz. Mülayimlik, rıfk uğurdur, berekettir; haşinlik, sertlik de uğursuzluktur, bereketsizliktir. Haşin olmayacağız.
İnnallâhe teâlâ izâ erâde bi-ehli beytin hayran edhala aleyhim babe'r-rıfk. "Allah bir evin ahalisine, evin insanlarına hayır istedi mi 'Bunlar hayra ersinler, ben bunları hayra mazhar edeyim.' diye hayra murat ettiği zaman onlara rıfk kapısını açar."
Rıfk, mülayim olmayı ihsan eder. Onların üzerine, rıfk kapısını [açar], onları mülayim insanlar yapar. "Şu ev halkını sevdim, bunlar hayırlara ersinler." diye hayrını istedi mi, onları halim selim insanlar yapar. Hanım halim selim, efendi halim selim, delikanlı halim selim, kız halim selim…
Neden? Allah onların iyiliğini istemiş de bu halim selimliği, rıfkı ihsan etmiş.
Aksi?
Baba haşin, kaşlar çatık, eli sopalı; hanım haşin, kavgacı, cadaloz; erkek çocuk haşin, anaya babaya karşı gelir, laf dinlemez; kız çocuk haşin, söz dinlemez vs. Allah bu evin hayrını murat etmemiş de bir ceza, bir bela olarak bunları haşin insanlar yapmış, sert insanlar, sivri insanlar yapmış.
Ve inne'r-rıfka lem yekün fî şey'in illâ zânehu. "Rıfk, yumuşaklık, halim selimlik neyin içinde olursa, nereye gelirse orayı ziynetlendirir, süsler. Rıfkın geldiği yer süslenir." Ve inne'l-hurka lem yekün fî şey'in illâ şânehu. "Kaba sabalık da neyin içine girse orayı berbat eder!" Orası leke olur. Orayı fena eder, kötü duruma düşürür.
Demek ki Efendimiz iyi huylardan bir tanesini bize peş peşe birbirini takviye eden cümlelerden beyan etmiş oldu.
Nasıl insan olacağız?
Halim selim, yumuşak yumuşak olacağız. Türk lokumu gibi olacağız. Yumuşacık, tatlı olacağız, kızmayacağız, sinirlenmeyeceğiz. Şahsen ben sinirliyim, Allah kurtarsın.
Peygamber Efendimiz' e birisi geldi, sordu, nasihat istedi; "Yâ Resûlallah, bana vasiyet et, nasihat et."
Lâ tağdab.
Peygamber Efendimiz kısaca, madem nasihat mı istiyorsun;
Lâ tağdab, "Kızma!"
"Peki yâ Resûlallah, bir daha nasihat et, bir şey daha söyle."
Lâ tağdab. "Kızma!"
"Peki yâ Resûlallah, bir daha söyle."
Lâ tağdab. "Kızma, sinirlenme, sinirli olma!" Üç defa lâ tağdab dedi.
Nasıl ol? Halim selim ol, yumuşak ol.
Kızmamak çok önemli. Kendimi söyleyeyim, ben kızıyorum. Ben kendime istediğim kadar çatabilirim, kimse darılmaz çünkü kendime çatıyorum. Size çatsam darılırsınız; "Hoca bana çattı. Bir dahaki pazar gelmeyeyim de görsün gününü." dersiniz. Size çatmam, kendime çatıyorum.
Ben sinirliyim, ne yapacağım?
Kendimi frenleyeceğim. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; "Sinirli olmayın! Yumuşak olun, halim selim olun, tatlı dilli olun!" diyor.
Hatta uzun bir kamçı yaptırmaya karar verdim. Filmlerde görüyorum, uzun kamçı var; elastiki, kıvrılıyor. Hatta adam eline kamçıyı alıyor, şırak bir atıyor; adamın elindeki tabancaya, tüfeğe dolanıyor, onu çekiyor. Usta kullanıyor. İmreniyorum ben de benim de öyle bir kamçım olsun, ben de şırak yapayım.
Bir de maksadım bazılarını da dövmek. Bazılarına kamçı lazım, sopa az geliyor. Sırtını açtıracağım, iki elinden tutturacağım. Sırtı çıplak ya, basacağım kamçıyı. Kan çıkacak, kıpkırmızı olacak.
Neden?
Kızıyorum. Demek ki kızmamam lazımmış. Tamam, kamçıdan vazgeçtim. Sipariş dursun, kamçı siparişi dursun!
Lokum gibi olacağız, yumuşak olacağız. Haşin olmayacağız. Biz yumuşak, tatlı olursak o zaman herkes İslâm'ı sever, İslâm'a gelir. Biz sert olursak herkes, "Müslümanlık böyle mi? Aman aman..." [der]. Kaçar veyahut şöyle sessizce savuşur, hiçbir şey demez ama korkar, ürker, savuşur.
Ankara'da bizim alt katımızda bir komşu vardı.
"Hadi gel camiye gidelim." [Diyorum]. Camiye gitmiyor, namazlı değil.
"Hadi gel, cumaya gidelim."
"Hocam, beni mazur gör, ben gelmeyeyim."
Ben ne mazur göreceğim; Allah emretmiş, "Gel!" diyor, benim mazur görmem olur mu? Allah'ın vermediği müsaadeyi ben verir miyim?
"Gel..."
"Yok, gelmeyeyim."
Niye?
"Bir kere geldim, hacı babalar beni pişman ettiler!" diyor. Camiye geldiğine pişman etmişler.
Herhalde bu acemi çaylak olduğu için safta duruşu acemi, hacı babalar "Öyle yapma, böyle yapma vs.…" filan. Sonra herhalde oturdu; ayak öyle olacak, parmak böyle olacak...
Benim sağ başparmağım arızalı, hasta. Oturduğumuz zaman sağ ayak başparmağını dikmek lazım. Ama dikemiyorum. Hasta; ayağım normal duruyor. Hemen hacı babanın birisi geldi, dedi ki; "Hocam ayağını, parmağını dikmiyorsun!"
Kusura bakma, arıza var da ondan…" filan dedim.
Millet hemen; "Ayağını dikecektin, parmağını dikecektin, şöyle yapacaktın, eline göbeğinin altına bağlayacaktın, elini şöyle kaldır, o öyle olmadı…" filan deyince;
"Beni, hacı babalar perişan etti, bir daha gitmem, mahvoldum!" diyor. Bir kere camiye gelmiş, mahvolmuş.
Nasıl olacak? Öyle olmayacak. Sevdireceğiz, yumuşak olacağız.
Birisi mihrabın oraya gelmiş, saçları omuzunda, Allah-u Ekber, namaz kılıyor, gözlerinden yaşlar akıyor, çok huzurlu bir namaz kılıyor. Buradan hacı baba kızıyor; "Şunun saçlarına bak!.." Ama işte bak namazını güzel kılıyor. Sen işin o tarafına bak; camiye gelmiş, huşu içinde namaz kılıyor. Bırak şimdi saçını görme. Saçının tıraşı senin istediğin gibi değil. Tamam, şimdi bunu görme. "Namaz kıldığına elhamdülillah. Genç, modern delikanlı namaz kılıyor." de, iyi tarafını gör, yumuşak ol.
Bir güzel huy öğrendik:
Rıfk, yumuşaklık, mülayimlik, kızmama.
Geçen gün bana bir arkadaş geldi:
"Hocam, ben filanca yerde çalışıyorum, arkadaşlarla ters düştüm, ne yapayım?"
Sabret, yumuşak ol. Yumuşak olan bir şey uyum sağlar. Çalıştığı öbür taraf da sertmiş. O da yumuşak olsun. O da bunu sertliğinden kızdırmış veya uyumsuzluk oradan.
"Katiyen uyum sağlayamıyorum." diyor.
Sağla kardeşim, yumuşak ol. Yumuşak oldun mu uyum sağlanır, tam uyum sağlanır.
İki sert tabakanın arasına conta konuluyor.
Neden? Conta yumuşak da uyum sağlıyor.
Musluğa lastik takılıyor, kösele takılıyor.
Neden?
O iki sert şeyin arasında uyum sağlıyor. Yumuşak oldu mu uyum sağlar. Sertlik olunca uyum sağlanmaz. Çek valf boruda bir kum geliyor; vana kapanmıyor, su kaçırıyor.
Neden?
Kum sert de ondan! Yumuşak olsa bir şey olmaz. Yumuşaklık işi hallediyor. Sertlik işleri problem çıkartıyor, mesele çıkartıyor, bozuyor. Onun için yumuşak olacağız.
Güzel bir huy öğrendik, inşaallah bundan sonra hepimiz güzel huylu olmaya gayret edelim.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
13.10.1996 -
Şifa, Zikir, Hoşgörü
07.07.1996 -
Tevbe, Korku ve
