Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Birinci hadis-i şerif Hz. Ali radıyallahu anh ve kerremallahu veche Efendimiz hazretlerinden rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu rivayette buyuruyorlar ki;
La fakra eşeddü mine'l-cehli ve lâ ğınâ a'vedü mine'l-akli ve la ibâdete ke't-tefekkür.
Efendimiz bu hadis-i şeriflerinde; üç küçük cümlede, üç büyük mânayı bizlere talim buyurdular:
Lâ fakra eşeddü mine'l-cehli. "Cahil oluştan, bilgisizlikten, daha büyük daha musibetli daha fena bir fakirlik olamaz. Daha şiddetli bir fakirlik olamaz."
Fakr "ihtiyaç" demektir. Fakir demek "muhtaç insan" demektir. Mala ihtiyacı var, paraya ihtiyacı var, çeşitli ihtiyaçları var, bunları karşılayacak gelirleri yok; onun için o insana "fakir" diyoruz. Ayrıca bir bakıma hepimiz fakiriz, hepimiz fukarayız.
Lâ fakra eşeddü mine'l-cehli.
Eşed kelimesi mânasında olduğu için; "Bu mensup olacak cahillikten daha fena, daha şiddetli bir fakirlik yoktur." Ve lâ ğınâ a'vede mine'l-aklı. "Akıldan daha faydalı bir zenginlik de yoktur." Ve lâ ibâdete ke't-tefekkür. "Düşünmek gibi de kıymetli; o kadar, o derecede yüksek bir ibadet de yoktur."
Birincisi, cahilliği, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "şiddetli bir fakirlik" olarak tasvir ediyor.
İnsanın malı olmayabilir; ne yapalım, sabreder. Ekmeği buluyorsa ekmeği tuza banar yer, zeytinle yer veyahut bazı büyüklerimiz ekmeğin yanık yerlerini, yanık olmayan yerlerine katık yaparlarmış, öyle yerlermiş.
"Kimsenin hakkı geçmesin." diye tarlayı kendisi sürermiş, kendisi biçermiş, kendisi harmanını yaparmış, kendisi el değirmeninde öğütürmüş, kendisi yoğurur ekmek yaparmış.
"Helal lokma yemiş olayım." diye kendisi yaparmış.
Çünkü haram lokma, insanı felakete sürüklüyor. Haram lokma insanın boğazından geçip midesine gitti mi onun dünyada ahirette zararı oluyor. Mü'min için haram lokmayı temizlemek ancak cehennem ateşinde yanmakla mümkün oluyor.
Mü'min haram lokma yemişse -Allah korusun- o cehennemde yanacak, yanacak, yanacak, yanacak; o haram öyle temizlenecek.
Onun için büyüklerimiz tasavvuf büyüklerimiz, din büyüklerimiz, âlimlerimiz -e tabi biliyorsunuz bizim mezhebimize, itikadımıza göre sahabe-i kiram bütün Müslümanların hepsinden üstün bir tabaka.
Sahabe-i kiramın en üstünü de Hulafâ-i Râşidîn; onların da en faziletlisi Ebû Bekir Sıddık. Biliyorsunuz nasıl kendisine şüpheli yemek gelince bir lokma almış, sonra;
"Bu nereden geldi?" diye sormuş.
Geliş yerinin sıhhatli olmadığını anlayınca zorla çıkarmış ve demiş ki:
"Haramla biten, teşekkül eden vücuda cehennem ateşi yakışır."
Bir müşrik dininden gelmiş veyahut mesir denilen kumar oyunundan ayrılmış bir et olduğu için yememiş; yediği lokmayı da kusarak çıkarmış ki vücudunda ondan bir fayda gelmiş olmasın. Çünkü "Haramla vücutta bir hücre meydana gelse onun mutlaka cehennemde yanması lazım gelir."
Ebû Bekir Sıddık Efendimiz; ümmetin en faziletlisidir. Bu haram lokmaya bulaşmamak arzusu oradan başlıyor.
Bizlere doğru takva yolu geliyor ve helal lokma yemek en önemli bir şey oluyor.
Binâenaleyh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında birisi dileniyormuş da Efendimiz demiş ki:
"Dilenme! Elindeki şu eşyanı sat, git bir ip al."
Almış, gelmiş.
"Tamam, bu iple git dağlardan odun topla, getir sat. Bir ip odunu şu kadara sat, paranı kazan."
Çalıştırmış; dilenmesi, başkasının sırtından, başkasına avuç açarak bir şey kazanmasını istememiş.
Hz. Ali Efendimiz' i biliyorsunuz, bu hadisi rivayet edenlerden. Onun hayatında da var. Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere' ye hicret ettikleri zaman bu hâli yaşamışlar.
İnsanın yeni bir şehirde iş düzeni kurması kolay değil; onların da büyük sermayeleri yok. Zaten şimdiki gibi altınlar, gümüşler hanımların kollarında bilezikler, boyunlarda beşi bir yerdeler yok. İnsan sıkıştığı zaman hanımına rica ediyor. "Aman şunu ver de sermaye yapayım." diyebiliyor.
Hz. Ali Efendimiz bir hurma almak karşılığında şey yaparmış benim gözüme de dokunuyor da bir kova bir şey çekermiş; ondan sonra bir avuç hurma kazanmış. Medine'ye geldiği zaman Peygamber Efendimiz'e bir avuç hurma götürmüş, ona ikram etmiş; o da yemiş, kendisi de yemiş. Allah vücuduna sıhhat âfiyet versin; insan alnının teriyle nasıl olsa bir ekmek parası kazanır. Tabi oralarda biraz daha zor; bizde kolay. Bizde dağlardan otları toplasak bile yine karnımızı doyururuz.
Bayburt'tan bir amcamız vardı; -Allah rahmet eylesin, cennetlik eylesin, makamını yüksek eylesin- Ruslar geldiği zaman oradan hicret etmişler, otuz üç kişi aile olarak Bayburt'tan çıkmışlar Ankara'ya geldikleri zaman üç tanesi kalmış. Otuz tanesi yollarda o mahrumiyetlerde şehit olmuş, ölmüş. Mahrumiyetten hastalanmış, açlıktan ölmüş; her birisi bir yere gömülmüş.
"Hocam, otların her çeşidini bilirim. O acı otları yiye yiye şu ağzımın kenarları yara olmuştur. İnsanların kırıp da sütü çıktığı için zehirli sandığı otları yemişimdir; onlar zehirli değildir." diye kendisi anlatırdı.
İnsan netice itibariyle ot yer, çalışır; bir kova şey çeker, bir tane hurma alır, bir şey kazanır, tamam. Ama alnının teriyle kazanmak daha iyi.
Yine büyüklerimizden, sanıyorum Hz. Ali Efendimiz' in menakıbı hep gözümün önüne, hafızama geliyor bugün. Halifeyken önüne faluzeç denilen, "pelte" denilen yani bir tatlı getirmişler, koymuşlar.
Demiş ki; -tatlıya hitaben söylüyor- "Rengin güzel, kokun da hoş, galiba lezzetin de iyi ama nefsimi sana alıştırmak istemiyorum."
"Alın, bunu götürün." demiş, kendi kuru ekmeğini yemiş.
Helal lokma yemeye dikkat etmişler, harama hiç aldırmamışlar. Allah; dileyen insana da, buna gayret eden insana da işte bir kolaylık verir, hırsı olmazsa geçinir.
İnsanın yiyeceğinin az olması, parasının az olması fakirlik değil.
Asıl fakirlik nedir? Cahilliktir ve alimlik, bilginlik çok kıymetli bir husus.
Büyüklerimiz diyor ki:
"Vallahi köle iken ilim sayesinde efendiler kürsüsüne oturmuş nice kimseleri gördüm, hayatımda. Köle idiler, hizmet ediyorlardı, hürriyetleri de yoktu, esirdiler, ama ilim irfan öğrendiler. Ayet, hadis öğrendiler, dinde fakih oldular, her birisi büyük âlimlerden birisi oldu, kürsülere çıktı, ders öğretti ve efendilerden daha öne geçtiler, daha yüksek mevkilere çıktılar.
Muhterem kardeşlerim! Demek ki bizim asıl dikkat etmemiz gereken, dinimizi öğrenmektir, Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmektir. Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesiyle, sîreti seniyyesi ile tanımaktır, öğrenmektir ve onun yolunda yürümektir. Asıl önemli olan budur. Ve asıl fakirlik insanın dini konularda bilgisinin olmamasıdır. Asıl muhtaç, asıl fakir, asıl acınacak insan onlardır.
Allah bizi cehl ilim fakiri etmesin. İlim bakımdan, ilim yönünden fakir etmesin. Olmayabiliriz, diploma şart değil, diploma önemli değil, bir insan diplomasız da alim olabilir.
Ben Gerede'de hatırlıyorum; bir zât-ı muhterem manifaturacıydı ama Gerede'nin en fakih insanlarından biriydi. Olabilir; insanın illa diploma almış, bir okulu bitirmiş olma şartı yoktur, bir insan kendi kendisini yetiştirebilir.
Yine Çanakkale'den hemşerimizi bilirim ki halen sağdır Allah âfiyet versin, kendisi mühendisti ama otuz günden kısa zamanda Kur'an'ı ezberlemişti. Teknik üniversiteyi bitirmeden evvel Sıhat-i Sitte'yi okumuştu ve "yüz bin hadis-i şerif ezberimde" diye söylerdi.
Evet, insan ilâhiyat tahsili yapmamıştır ama gayret etti mi, heves etti mi, arzu etti mi, Allah'tan istedi mi Allah verir. İlim en kıymetli şeydir ve cahillik de büyük fakirliktir.
Onun için hepimizin elinde bu imkân vardır. Hiçbiriniz diyemezsiniz, hiçbirimiz diyemeyiz ki "Ben esnafım, ben manifaturacıyım, ben demirciyim, ben kuyumcuyum, ben dövizciyim, ben şuyum, buyum. Bürom var, memurum."
Çünkü dünya kadar da vaktimiz vardır, elhamdülillah.
İstesek, metotlu bir şekilde okusak, muntazam bir şekilde günde iki saat, iki saat çalışarak neler yapabiliriz. İbn-i Sina, en büyük eserlerini böyle yazmış.
Bir insan, günde iki saat muntazam çalıştı mı -ömrünün bereketi vardır, günlerin sayısı az değildir, bir yılda 365 gün vardır- bayağı bir alim olur. Bizim ilme sevgi duymamız, ilme gayret etmemiz, ilme koşmamız lazım geliyor.
Hele bu yaşlarda olursa...
Belki lise talebesi, belki üniversite talebesi. Bu yaşlardan başlanırsa çok daha iyi olur. Her gün bir takvim sayfasını ezberlesek bile senenin sonunda 365 sayfayı bilen bir alim oluruz. O sayfanın içinde kaç tane hadis vardı, kaç tane ayet vardır.
O bakımdan bu fakirliklerin en kötüsü olan cahillikten kurtulalım.
Aman cahillikten kendimizi, çoluk çocuğumuzu, köyümüzü, kentimizi kurtaralım.
Ben şahsen "Kendi memleketimize, köyümüze, kentimize hepimizin bir şeyler götürmesi boynumuza borçtur." diye düşünüyorum. Çünkü oradaki insanların çoğu akrabamızdır, yakınımızdır. Oralara yazın münasip zamanlarda, tatillerde bir şeyler götürebiliriz.
Evet, hadis-i şerife tekrar dönelim. Peygamber Efendimiz ne buyuruyor?
La fakre eşeddü mine'l-cehl. "Cahillikten daha şiddetli fakirlik olmaz."
En büyük fakirlik, cahilliktir; bir.
İkincisi:
Lâ ğınâ a'vede mine'l-aklı. "Akıldan daha faydalı bir zenginlik de olmaz."
Evet, bir insan akıllıysa dağdan gelir, köyden gelir, maydanoz satmaktan başlar. Sonra da bakarsınız, başarı kazanır, hayatta yükselir, yüksek bir mevkiye çıkar. Türkiye'mizde çevremizde böyle insanları çok görebilirsiniz, duyarsınız. Tabi bunları tebrik ediyoruz. Hiçbir şey yokken Allah'ın verdiği aklı basiretini kullanarak o mevkilere çıkabiliyorlar.
Demek ki akıl, bir zenginliktir. Çünkü netice itibariyle insanı iyi noktalara götürebiliyor. Tabi akıl Allah vergisi olduğu için bir şey diyemiyoruz. Ancak "Akıllı olan insanlar, Allah'a çok şükretsinler, hamd-u sena etsinler." diyebiliriz.
"Yâ Rabbi! Çok şükür ki bana akıl nimetini verdin, beni akıl nimetinden mahrum etmedin, divane eylemedin, şeydâ eylemedin, mecnun eylemedin. Akılsız, fikirsiz, dengesiz eylemedin." diye ne kadar hamd-u senalar etsek azdır.
Allah'ın verdiği nimetler sonsuz; üzerimizde en kıymetlisi de akıl.
Evet, birisini sevdiğimiz zaman veyahut yanlış bir şey yaptığı zaman "Allah akıl fikir versin." diyoruz güzel bir dua oluyor. Akıl fikir verirse tabi her şey düzelecek.
Ve lâ ibâdete ke't-tefekkür. "Tefekkür kadar kıymetli, sevaplı ibadet olmaz."
Namaz bir ibadettir. Tamam, camilerde toplanıyoruz, Ramazanlarda aşka geliyoruz; yatsı namazıyla beraber teravihleri kılıyoruz. Gündüzleri oruç tutuyoruz.
Aşk ile şevk ile Lebbeyk çeke çeke hacca gidiyoruz, meşakkatlere katlanıyoruz. Orada taşların üstünde yatıyoruz, taşları yastık ediyoruz. Mina'da, Müzdelife'de Arafat'ta, sıcakta mahrumiyetlere katlanıyoruz. İbadet.
Müslümanlar bütün bu ibadetleri sevap kazanmak için yapıyor. Sevap kazanmak için yapıyor ama bakın bu hadis-i şerife; ne kadar güzel!
Lâ ibâdete ke't-tefekkür. "Tefekkür kadar kıymetli ibadet yoktur."
Hac kıymetli mi?
Çok kıymetli. Hem de zahmetli. Hem bedenî sıhhat istiyor hem de kesenin kuvvetine dayanıyor. Şu kadar milyon çıkaracaksın, uçak bileti alacaksın vesaire, vesaire… Şu kadar masraf edeceksin de hacı olacaksın.
Binâenaleyh "Tefekkür gibi ibadet olmaz." cümlesi üzerinde iyice düşünmemiz lazım. Madem çok kıymetli bir ibadetmiş; o halde o ibadeti çok yapalım da çok sevap kazanalım, çok tefekkür edelim.
Batılılar mütefekkir insana "filozof" diyorlar, el üstünde tutuyorlar. Tarih boyunca namları yaşıyor, izzetleri itibarları kesilmiyor.
Bizim mütefekkirlerimiz, "İslâm mütefekkiri" dediğimiz büyük zatlar mesela Mevlânâ Celalettin-i Rûmî, mesela İmam-ı Azam Efendimiz, mesela büyük itikat imamlarımız İmam Maturîdî, İmam Serahsî... Tefekkür sayesinde asırlar boyu namları yürüyor, o ayrı; bir de tefekkürleri sayesinde Allah'tan büyük sevaplar kazanıyorlar.
Şimdi biz de neleri düşünmeliyiz?
Bir kere insanın Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini, hikmetlerini düşünmesi lazım. Etrafındaki olaylara ibretle bakması lazım. Bu olayların nasıl olduğunu, neden olduğunu anlayıp Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretine hayran olması lazım, hikmetlerine hayran olması lazım.
Çünkü her olayın arkasında Allah'ın kudreti ve hikmeti var. Oradan Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığına birliğine yakîninin, sağlam bağlılığının, inancının kuvvetlenmesi lazım.
Sonra akıbetini düşünmesi lazım, ahiretini düşünmesi lazım. Yunus Emre'nin ne kadar güzel ilahisi var:
Ben buyurdum, buyruğumu tutmadın.
Derse Mevla’m, ben ne cevap vereyim.
Soruyu kendi kendine şimdiden soruyor:
"Mevlâ'm bana 'Ey Yunus! Ben buyurdum; sen dünyadayken benim buyruğumu tutmadın.' derse ben o zaman ne cevap veririm?" diye şimdiden düşünüyor.
Güzel bir düşünce.
İleride ahirette düşünse kıymeti var mı? Yok.
Neden?
Eşeddü'n-nedâmeti yevme'l-kıyâmeti. "Pişmanlıkların en berbatı, kıyametteki pişmanlıktır."
O zaman çare yok. Ama burada çare var. Burada "Ben Allah'a nasıl cevap veririm sonra? Nasıl hesap veririm sonra?" diye düşünürse yaptığı işe dikkat eder, yapacağı kötülükten vazgeçer.
Yapmaya tembellendiği ibadeti, taahhüdü, hasenatı yapar; boş durmaz. Bir anını boş geçirmez; gecesini gündüzünü ibadetle, taatle, hayrat-u hasenatla değerlendirir.
Binâenaleyh tefekkürün böyle müspet çeşitleri ile zihnimizi meşgul edelim. Durduğumuz yerden büyük sevaplar kazanacağız. İslâm'ın böyle insanın acayibine giden güzel, enteresan, belki İslâm'ı tam öğrenmemiş olan insanların da ilk duyduklarında hayret edecekleri tarafları vardır; işte birisi de budur.
Tefekkür de bir ibadettir ve onun kadar kıymetli ibadet de az bulunur.
"Allah'a yarayacak sevaplı iş olarak, bugün gündüz neler yapabilirim?"
Akşam eve geldiğimiz zaman tefekkür edelim:
"Bugün günümü nasıl geçirdim? Kârda mıyım ziyanda mıyım?"
"Çoluk çocuğumuzu nasıl yetiştiririz?" diye tefekkür edelim. "Müslüman kardeşlerimize nasıl faydalı olabiliriz?" diye tefekkür edelim.
Azerbaycanlı kardeşlerimiz için neler yapabiliriz?
Ben şu Avrupalılara, Batılılara, Amerikalılara, düşmanlara hayret ediyorum. Böyle bir durum oldu mu hep birden ayağa kalkıyorlar. Kendisi ile doğrudan doğruya ilgili olmasa bile beraber reaksiyon gösteriyorlar, ayağa kalkıyorlar; onlara karşı bir şey yapılmıyor.
Mesela ben şimdi; şu İsrail'le Ürdün'ün anlaşmasını düşündüm. Benimki de küçük bir düşünce. Böyle bir anlaşmayı Avrupalılar yapsaydı, Ürdün Avrupalı olsaydı -İsrail'le uzun zaman kavga etmiş, anlaşma yapıyor- bir sürü taviz koparırdı.
Mesela madem Arap birliği var kendi aralarında "Libya'yı affet, Libya'yı terörist devlet statüsünden çıkar. Ben de imzayı atayım." diyebilirlerdi.
Taviz koparacak ya; çünkü adamı ambargo uyguluyor, bir şey aldırmıyor, verdirmiyor, petrolünü sattırmıyor vesaire. O da onun güya kardeşi. De ki; "Tamam, imzalayacağım ama sen de Libya'ya karşı bu yaptırımlarını kaldır. Şunu şöyle yap, bunu böyle yap."
Kardeşlik olsa düşünse böyle yapılır. Ama böyle olmadığı için yapılmıyor.
Veyahut deriz ki:
"Sen Avrupa'da Sırpları destekliyorsun, ben de sana petrolü vermiyorum."
Mesela Suud da Amerika'ya böyle diyebilir.
"Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Hem öyle diyorsunuz hem böyle diyorsunuz. Hem bir taraftan dolaylı yoldan Sırpları destekliyorsunuz olmaz öyle şey! Ya onu öyle yaparsınız ya da ben de size petrolü vermem." deyince adam ne yapacak?
Demek ki durduğumuz yerden hiçbir şey yapamazsak bile dua ile faydamız olur.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Dua; gelmiş belayı da defeder, gelecek olan belayı da durdurur."
Duanın faydası vardır. Dinen inmemiş olan hükm-ü ilâhîye de faydası vardır. Dua et!
Benim hoşuma giden şeylerden birisi; hatırlıyorum, askerî birliklerimizi ilk defa Kore'ye gönderdiğimiz zaman bizim Çanakkale'deki köylerde askerler için salât-ı tefriciye çektiler. 4444 adet salât-ı tefriciye çektiler.
Neden?
"Mevlâ'mız askerlerimizi muvaffak etsin, başarılı olsunlar." diye.
Nasıl başarılı oldular? Nasıl Kunuri baskınını yardılar? Nasıl oldu?
"İşte Türk askeri böyledir!"
Böyledir ama arkasında da hiç onların bilmediği dua edenler var. İşte köyde kentte o senin örtülü, eli tespihli, yüzü nurlu hacı ninelerin duasını Allah reddetmiyor. Ondan dolayı oluyor.
Peygamber Efendimiz ne diyor?
İnnemâ türzekûne ve tunsarûne ve bi-duafâiküm.
Sizin nusret-i ilâhîye, Allah'ın yardımına, zaferine mazhar olmanız ve rızıklara ermeniz, rızıklandırılmanız, içinizdeki zayıfların hürmetinedir. Zayıflar, çocuklar, hastalar, biçareler, yaşlılar, saçı sakalı ağarmışlar, ağzı dualılar, sizin kıymet vermediğiniz zayıf insanlar, fakir miskin insanlar. Yağmur yağmıyorsa belki onları kırdığınız için yağmıyor. Belki günahlı işler yaptığınız için yağmıyor. Rızık kesiliyor çünkü rızkı Allah onlardan dolayı verdiğini beyan ediyor.
Muhterem kardeşlerim! Binâenaleyh insan düşündü mü neleri düşünmesi gerektiğini de bulur. Düşünce her şeyin motoru ve anahtarı olmuş oluyor. Çok düşünelim. Düşünme bir ibadettir.
Başka ne ibadettir?
Hadis-i şeriflerle sabit; sükût da ibadettir. Hani hep konuşuyoruz ya, Hocamız cennet mekân (Mehmed Zahid Kotku) Ankara'ya geldi, biz de Ankara'dayız. O zaman ben ilâhiyattayım, bir zenginin evine gittik oturduk, sükût ediyoruz. Hocamız var, isterse konuşur. Sükût ediyoruz.
Ev sahibi rahatsız oldu; "Ya ne susuyorsunuz, konuşsanıza."
Sükutun dahi kıymetli olduğunu, büyüklerin yanında gelişi güzel konuşulmayacağını bilmiyor.
"Konuşsanıza!"
Konuşup ne olacak?
Susmanın da kıymetini bil. Sen içinden Allah de veya tefekkür et. Zaten tefekkür etmenin, konsantre olmanın şartı nedir?
İnsan konuşmayacak ki sükût edecek ki tefekkür de mümkün olsun. Sonra gördüğü şeylere ibret nazarıyla bakarsa, onlardan ibretler çıkarırsa o da tefekkür olmuş oluyor.
Tefekkür ibadetinin sevabından gafil olmayalım, fırsatı kaçırmayalım. Bundan bol bol istifade edelim. Bol bol zamanımız vardır.
Tezgâhın başında oturuyoruz, müşteri bekliyoruz; tefekkür edelim. Memuruz, otobüse bindik, işyerimize gidiyoruz. İşyerine gitmek kırk beş dakika sürüyor. Tefekkür edelim, zikredelim değil mi? Bu gibi şeylerle sevabımızı arttıralım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.